Evvelden “İran olur muyuz?” sorusu ve sorunsalı revaçtaydı; şimdi artık “Macaristan olur muyuz?” çok trendy..! Tek adamsa-tek adam, muhalefette “6’lı mutabakat”sa-“6’lı mutabakat”, iktidardaysa “ikili ittifak”ı her iki ülkede de görmekteyiz… imiş-miş… hık demiş burnundan düşmüş-müş… Eh, extra olarak da vurgulayalım; Budapeşte de İstanbul’u andırır, Budin ile Peşte’yi hem ayıran, hem birleştiren su yolu Tuna ortada yer alır; köprülerle geçilir… Tıpkı Kalkedon ile Byzantion’u ayıran ve birleştiren “İnek Geçidi (Bosporus)” gibi… Ayrıca Attila ataları kabul edilir Hun asıllı Macarların; Türklerle “kuzen” sayılırlar… Bu kadar benzerlik arasan bulunmaz, meğerki rastgele…
Kestirmeden kestirimlere, kısa yoldan çıkarımlara pek teşneyizdir. Tek kanıtsız argümanla dünyalar kurar, doğruluğu meşkûk tek gerekçeyle dünyalar yıkarız!
Ve Macaristan’daki seçim sonucu öğrenildiğinde de “yurdum insanları”ndan bir taraf karalar bağlarken karşı cenah −handiyse− zil takıp oynamakta… Nerdeyse “hiç kıpraşman… nafile mesarif etmen… tıpış tıpış reiz’e tabi olun… dünya fani..!” demeye getiriyorlar. Diğer tarafta kimileriyse “kara büyü”yü bozmanın yegâne çaresinin “lanetlenmiş (6)”dan kurtulmakta olduğunu ileri sürüyor… Veyahut da “şunu 7’li yapalım, gelin”… diyenler var! (Küçük bir uyarı; o takdirde de “pis yedili” diye isimlendirilir, aşağılanır, aman diyeyim…)
Ancak ne var ki, “bugün seçim olsa” araştırmalarına bakıp, seçimi çantada keklik gören muhalefet partilerinin Macaristan örneğinden çıkaracakları dersler var yine de: Sadece tek adamı devirmekle sınırlı, negatif muhalefet yerine ülkeye nefes aldırmak, en azından ‘normalleştirmek’ için nasıl bir ortak program uygulayacağınızı vakit geçirmeden açıklayacaksınız ve insanları ikna edeceksiniz..!
Oysa “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin Temel Esasları” başlığını taşıyan belgeyle “6’lı Mutabakat”ı oluşturan siyasi parti liderlerinin kamuoyuna deklare ettikleri hedefleri “önsöz”de de belirttikleri üzere pek iddialı: “Yarının Türkiyesi’ni inşa etmeyi” öngörüyor! Yani bu belge sadece tek adam rejimine son vermeyi amaçlamıyor…
Hâlbuki bu denli iddialı bir belge çok önemli eksiklerle malül;
İlk önemli eksik belgede Kürt sorununa ve buna nasıl bir çözüm getirileceğine ilişkin tek bir sözün bile yer almamış olması… Böyle bir sorun yok, böyle bir halk yok!
Emekçilerin gerçek sorunlarına; sendikalaşma, toplu sözleşme, grev haklarına hiç değinilmemiş.
Belgede özgürlükten söz edilmekte ancak −mütemmim cüzü− eşitlik ilkesine yer verilmemekte.
İstanbul Sözleşmesi’ne hiç değinilmediği gibi kadın hakları bahsinde pek çok eksik bulunuyor,
Eğitime ise hiç yer verilmemiş,
Yine hiç yer verilmeyen bir husus dış politika…
Hukuk devletini kurmak, yargı bağımsızlığını sağlamak bakımlarından öngörülen önlemler yeterli değil. Sağlanamaz!
Kurulmak istenense yeni değil, “eski” bir sistem!.. Bu sisteme aşinayız…
Bu sistemi biliyoruz. Tam da tekelciler için “dikensiz gül bahçesi”ni yarattı!.. “TÜSİAD sana minnettardır!”
Bu parlamenter sistem, Türkiye’de sayısal çoğunluğun azınlık üzerinde tahakkümüne, tek adam rejimine yol açtı. Bütün gücün tek bir elde yoğunlaşması, kurumların içinin boşaltılarak tek bir yere bağlanması, kuvvetler ayrılığının, hukuk devletinin ortadan kaldırılması, 2017 referandumundan önce parlamenter sistem yürürlükteyken başladı. 2017 referandumuyla kurumsallaştı. Adı Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi oldu. “Patronlar Kulübü”nün ise keyfi kekâ!..
Parlamenter rejim, halkı siyasete yabancılaştırdı. İnsanların sesini duyurma olanağı yok! “İnsanların sesini” bir seçim sandığına hapsetti! Hele otoriter bir rejimde, bu büsbütün böyle…
Parlamenter sistemin içinde aynı deneyimin tekrarlanmasını önleyecek emniyet supabı yok. Sosyal muhalefetin parlamentoda eksiksiz temsilini sağlayacak mekanizmalar yok! Otoriter eğilimli bir başbakanla aynı sonuçlar doğabilir.
Tek sunulacak seçenek yeni bir ambalaj içindeki eski model mi olmalı? Ufak tefek payandalarla güçlendirilmiş(!) “eski hamam”, pansumanlarla yara-beresi örtülmüş(!) “eski tas” olacaksa, “tellakların değişmesi” ne ifade eder?
Şu ana kadar açıkladıklarından hareketle, merkez sağda buluşan ‘Millet İttifakı’nın ortaya koyduğu ‘toparlanma ya da çıkış modeli’ yeni değil. “Eski”nin tekrarı olan, daha ziyade palyatif nitelikli önerilerle ne yüksek cari açık, hayat pahalılığı/enflasyon, işsizlik, yoksulluk ortadan kaldırılabilir, ne de ülke gerçek bir ekonomik ve sosyal kalkınma rotasına sokulabilir!..
Hâlbuki siyasi muhalefetin önünde bir “fırsat penceresi” açılmış durumda… “tek.. tek..” tekerlemesinin eveleme-geveleme “evrilmiş” halini… “tek patates, tek soğan, tek domates, tek biber” olarak “idrak” ettiğimiz gelinen noktada... artık karnesinde kırık not getiren orta mektep öğrencisinin koftiden gülünç bahanesi oluyor; “zincir marketler” ya da “dış mihraklar”ı öne sürmek! İşlevi ve inandırıcılığı da o kadarla sınırlı… “Aşımıza, ekmeğimize göz koyanlar”ı ise herkes çok iyi tanıyor! “Herkes biliyor, geminin su aldığını. Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini. Ve herkes biliyor, zarların hileli olduğunu”…
Seçmense gündelik dertlerin içinde sıkışmış, umutsuz ve çaresiz durumda. Ama güvenerek peşine düşeceği yeni bir söz, ses de bulmuş değil. Dolayısıyla sokakta, gündelik hayatta muhalefetin güçlenmekte olduğuna dair bir hava, bir algı oluşmuyor. Rûzigâr emekçiden yana esmiyor…
* “Türkiye’de emeği ile geçinen insanların hemen hemen tümü kaldıramayacağı kadar büyük bir bunalımın dibine doğru sürükleniyor. (…) genel bir toplumsal çöküntünün eşiğindeyiz.” Diğer taraftan bu ortamda borsanın nasıl yükseldiğinin de izlenilmesi gerektiğine işaret eden Korkut Boratav, şunları söylüyor: “Bu büyük felaketten, toplumsal yıkımdan zarar görmeyen bir kesim var. Şirketlerin son bir aydaki kazançlarının artışını izleyin. Bankalar son bir yıldaki kârlarını yüzde 323 oranında artırdılar. Demek ki toplumunun, çalışanların çoğunluğu sefalete sürüklenirken bir başka kesim hayatından memnundur.”
Eurostat verilerine göre, 2016 ile 2020 arasındaki dört yıllık süre içinde Türkiye’de saatlik işgücü maliyeti 6,6 €’dan 3,7 €‘ya düşürülmüştür. Bu rakamlar emek maliyetinin dört yılda yüzde 44 azaldığını göstermektedir.
2021 yılında saatlik işgücü maliyetlerinin Avrupa Birliği ortalamasında 29,1… Sırbistan’da 6,9… Bulgaristan’da 7… Yunanistan’da 17,2 €’ya yükselmiştir. Türkiye’nin 2021 verileri henüz toplanmamış ama hangi yönde değiştiğini tahmin etmek zor değil.
Ve Türkiye’de mevcut iktidarın uygulayageldiği politikalar yıllardır −başta o çok tu kaka ettikleri IMF− uluslararası kuruluşların bütün azgelişmiş ülkelere yağdırdığı tavsiyelerle tıpatıp aynıdır! Söz konusu politikaların en önemli ayağı ücretlerdir. Ve iktidar tercih ettiği politikalara uygun olarak ücretleri düzenli olarak düşürmektedir.
Türkiye’de Uluslararası Para Fonu (IMF) ile simgeleşen politikalar ücretleri bastırmak ve ulusal paranın değerini düşük tutmak suretiyle, dış pazarlara ihracat olanaklarını artırmayı esas alır. Ekonomi dış pazarlara yöneldikçe, üretim dış talebe göre biçimlenecek, içeride ücretlerin düşmesi, gelir dağılımının bozulması durgunluğa yol açacak kadar etkili olmayacaktır.
Ne ki bu açıklanan tam Nasrettin Hoca hesabı misali bir politika çerçevesinde kurun yükselerek cari açığı düşürmesi ve cari fazlaya dönüştürmesi beklendiğine göre, bir takım gizli/açık yöntemlerle −alenen veya arka kapıdan dolar satışıyla− kurun yükselmesine niçin set çekilmeye çalışıldığı sorusu ise bugüne kadar cevapsız kaldı. Çünkü kendileri de bilmiyor! Kimsenin anlamadığı ve anlamasının da pek mümkün görünmediği bir faiz politikasını uygulamanın tek bir açıklaması var: “Tayyip inadı”!..
Veyahut da KKM hesaplarının ödeme vakti geldiğinde kurun fahiş bir artış göstermiş olmasından korkuluyor. Eyyamcı politikalarla, birbirini nakzeden anlık uygulamalarla gidebildiği yere kadar gidecekler…
Tam bir “şaşkın ördek” sendromu..! Yoksa kimilerinin nebati margarin kadar cirmi yok..!
* Millet Meclisi’nce kabul edilip yasalaşan ve seçim mevzuatında düzenlemeler öngören, AKP’nin 20 yılda tam tamına 190. kez değiştirdiği kanundan sonra, “6’lı Mutabakat Metni”ni imzalayan liderler, eğer “maksat” salt seçimlere yönelik idiyse, bundan böyle “altı kol iskambil” oynamak için bir araya gelebilirler ancak. Seçim ittifaklarının bir kıymet-i harbiyesi kalmayacaktır çünkü... Yok, eğer mutabakat metninde ileri sürüldüğü gibi “yarının Türkiyesini inşa etme” gibi iddialı bir hedef belirliyorlarsa da meydan onların artık. “Sandık”tan azade “yarın”ı kurmak görevi gibi bir samimiyet testiyle karşı karşıyalar… Ve hem de bunun için “seçim sandığı”nın önümüze gelmesini beklemeye bile gerek yok!..
Eğer meseleye yalnızca milletvekili kazanımı, oluşacak Meclis’in kombinasyonu üzerinden bakarsak seçim ittifakının bu altı partiye de bir getirisi olmayacağını söyleyebiliriz. Doğal olarak bu kazançsızlık hali muhalefetin siyaset stratejisini zorlayacaktır. Çünkü altı aktörün de birbirlerinden beklentilerinin, birbirlerine ihtiyaçlarının aritmetik zemini değişiyor, bunun da zihniyetlerine ve siyaset tarzlarına yansıması kaçınılmaz olacaktır. Açıkçası “6’lı Blok” paralize olma riskiyle, dağılma tehlikesiyle karşı karşıya..! Zaten iktidarın maksadı da bu..! Hasıl olana dek uğraşacaklardır…
Çünkü AKP kaybediyor; iktidar bloğu kaybediyor; hemen tüm demografik, sosyolojik, kültürel, ekonomik kümelerde geriliyor. Salt bütün kamuoyu yoklamalarında, anketlerde geriliyor olması değil bunun kanıtı; anketlere bakmaya bile gerek yok! Kendileri de farkındalar ki Seçim Kanunuyla oynuyorlar… Bunun tek bir anlamı var: Cumhur İttifakı, seçimi kaybedeceğini anladı ve oyunun kurallarını değiştiriyor. Seçimi kaybetme ihtimalini gören iktidar bloğu, 1946'dakine benzer bir şekilde “oy hırsızlığı” için önüne çıkabilecek engelleri temizlemek istiyor…
… her durumda seçim kazandıracak bir seçim sistemi bulmak mümkün değilse bile, seçim kaybettirmeyecek kurullar yoluyla da sorun çözülebilir…
Bu kanun değişikliği, iktidarın seçime hile karıştırmak için bir hazırlık yaptığını gösteriyor.
Sandık kurullarından, oy sayımından, seçim sonuçlarının tutanağa bağlanmasından vatandaşları uzakta tutmanın amacı olsa olsa “seçimi çalmaya hazırlık” olabilir.
Peki siyasi muhalefetin bir önlemi olacak mı?..
* Kendileri ne kadar farkındalar bilinmez ama “muhalefet bloku”nun öncelikli sorunu ortak Cumhurbaşkanı adayı bulmak değil. Sorun, kaos ve karmaşa yaşanmadan hem iktidar, hem sistem değişikliğinin olabileceğine dair toplumsal güveni tesis etmek, “geçim sıkıntısı”na dûçar olmuşlara “çare” olabileceklerine insanları ikna etmek... Toplumun yarıya yakınının, 30 yaş altı seçmenin de üçte ikisinin siyaset marifetiyle gidişatın değişebileceği yönünde bir umudu yok. “Muhalefet bloku”nun hem seçimi kazanacağına dair hem de kazanırsa sistemi değiştirecek, sorunları yönetecek kapasiteye ve maharete sahip olduklarına dair güven hâlâ düşük.
Bunun içinse evvelemirde muhalefetin;
Söyleyecek sözünün,
Tüm seçim sürecini örgütlü ve planlı bir yapıyla götürebilecek gücünün,
Seçim süreci öncesi, ânı ve sonrasında yaşanabilecek haksız ve hukuksuz tüm girişim ve uygulamalara karşı direncinin olması seçim sürecinin de nihai belirleyicisi olabilir..!
* Savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki olası etkilerine gelince; bu savaştan Ukrayna ve Rusya ekonomisi dışında en fazla etkilenecek olan ekonominin Türkiye ekonomisi olduğu konusunda adeta fikir birliği mevcut. Zira Türkiye’nin bu iki ülke ile dış ticareti 13 milyar doları bulduğu gibi, bu iki ülke buğday, ayçiçeği, enerji ve petrol temini ve turizm (dolayısıyla döviz) gelirleri konusunda Türkiye ekonomisi açısından son derece önemli.
"İlk olarak, gıda ve enerji gibi emtia fiyatlarının hızla yükselmesi enflasyonu körükleyecek ve düşen gelirler yüzünden talep yavaşlayacak. İkinci olarak, dünya kötüleşen dış ticaret, kırılan tedarik zincirleri ve azalan işçi dövizlerinin yanı sıra artan mülteci akımlarıyla boğuşacak. Üçüncü olarak, azalan iş güveni ve giderek artan yatırımcı belirsizliği varlık fiyatları üzerinde baskı yaratacak, bu finansal koşulları zorlaştıracak ve bunun sonucunda yükselen piyasalardan sermaye çıkışları hızlanacak.” (IMF Raporu’ndan, 15 Mart 2022.)
Bu yüzden de bu savaşın bu yıl ve gelecek yıl ülke ekonomisinin büyümesinde ciddi bir yavaşlamaya neden olması bekleniyor. Öyle ki, S&P Global, Türkiye için 2022 yılı GSYH büyüme tahminini %3,7’den %2,4’e ve 2023 yılı tahminini % 3,1’den 2,9’a düşürdü.
Dünya Bankası geçenlerde yayınladığı son “Bölgedeki Savaş-Ekonomik Güncellemeler Raporu”nda bir yandan Türkiye ekonomisinin bu yılki büyüme tahminini (Şubat’ta %2 olarak açıkladığı), %1,4’e çekerken, aynı zamanda bu yıl ekonominin %-6,4 ile son yılların en yüksek cari açığını vereceğini öngörüyor. Bu arada aynı raporda bir başka açığın da, bütçe açığının bu yıl rekor düzeyde %-5,2 olması bekleniyor.
Bir yandan kronik yetersiz sermaye birikimi/yatırım açığı, diğer taraftan kaynak yetersizliği ve ulusal gelirin son derece haksız bölüşümü sonucu akut tasarruf açığı, bir yandan cari açık ve bir yandan da bütçe açığı… Bu “açıklar”ın bir arada ve yüksek düzeylerde bulunması…
Ülke bu süreçte ciddi döviz krizleriyle beraber, yüksek dış borç stoku, yüksek işsizlik, yüksek enflasyon ve tabii ki bunlarla birlikte daha da kötüleşen gelir adaletsizliği ve yoksullaşma yaşıyor.
* Ülke mi bu denli “sorunlu”, dünya mı yoksa hayat mı? Yoksa hepsi mi? Gel de çık işin içinden…
Ama ne var ki bu “kargaşa”nın üzerine sistematik bir toplumsal yaşam kurulamayacağı anlaşılmış olmalı ki yüzeysel, üstünkörü, pestenkerani formüller, şablonlar “çözüm” diye takdim ediliyor.
Hiçbir şey “öngörülebilir” değil! Hiçbir şey önceden herkesçe bilinen ve beklenen kurallara göre işlemiyor! “Devlet cürmü”nün müeyyidesi yok! “Müeyyidesi” olmayan “suç” olur mu? O halde “suç” da yok!
2023’te, Cumhurbaşkanı ve TBMM seçimi en geç 18 Haziran 2023 günü yapılacak (yasal süresinde), genel seçimler var; Tayyip’in “inadı tuttu” da yapmadı; toplumun, halkın, kitlelerin bir “yaptırım”ı mevcut mu? Peki ya “6’lı bloğun”..?
Memlekette (kimilerine göre “neo faşizm”, kimilerine göre “süreç olarak faşizm”den söz edilebilir ise de) faşizm mi var? Monarşi, oligarşi, teokrasi, şeriat devletine de pek benzemiyor; epeyce “yaklaşmış” olsa da... Peki ne var? Demokrasi mi var?.. Evet, rafta..!
İlk amaç “normalleşmek” ise ve siyasi demokrasinin −bir süreç içinde− kazanılması ise öncelikle ve ivedilikle “gönderilmeleri” gerek! Peki seçimle gelen AKP seçimle gider mi? Pek öyle olmayacağı, mevcut kurallara bile işlerlik kazandırmanın yoğun ve yaygın mücadeleleri gerektireceği besbellidir..!
Toplumsal muhalefeti seferber edebilmeyi, peşinde sürükleyebilmeyi ön-gerektiriyor! Sonrasındaysa bir “tasfiye” sürecini kotarmak zor, zahmetli bir uğraş. Öyle çok aşina olduğumuz “deprem güvenli(!) ” gibi güya-güçlendirilmiş hasarlı, çürük binalar misali “güçlendirilmiş(!)” yapılarla mümkün değil..!
Yapılacak çok iş var! Uzun bir yol katetmek gerekiyor.
”6’lı Mutabakat” oluşumuyla bir “demokrasi platformu”ndan bahsedilebilir mi peki? “Demokratik çıkış yolu” bu mu? Dahası “demokrasi” kimin umurunda..?
Zaten başı çeken siyasi yapı ve başındaki zat da bunun “olmayacak iş” olduğunu anlamış olduğundan olsa gerek, “olmayacak duaya âmin” demektense “helalleşme” diye muğlak, bir ucube-acayip şiar attı ortaya.
Rüya bu ya −hayırdır inşallah..! “Devlet” yönetimine nasıl olsa geleceğiz(!), o zaman toplumu, toplumdaki devletle ihtilaflı, sorunlu, gadre uğramışlarla −bedelini öder− devleti “barıştırırız” hesabı gütmekte… E, “devlet partisi”ne de bu yakışır!.. Aradan bir asır geçmiş, köprülerin altından çok sular akmıştır. “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle”ymişiz “asr-ı saadet” sona ermiştir! Hüsnükuruntu..! Nostalgia..! Mâli hülya..! Ve dahi mani hülya..!
Diğer yandansa “devri sabık yaratmayacağız” teminatı vermekte malûm mihraklara…
Ve çok daha vahim olan;
“Biz NATO’nun bir parçasıyız. Dolayısıyla kendimizi bu ittifakın dışında göremeyiz. Bu konuda taahhütlerimiz var. Biz NATO’yu sadece bir savunma aracı, kurumu olarak da görmüyoruz. NATO artık bugün, 21. yüzyılda aynı zamanda demokrasinin de bir güvencesi.” …
NATO’ya çakılan bu temenna, Kılıçdaroğlu’na ait. Ukrayna savaşı münasebetiyle Reuters haber ajansına verdiği bu beyanatla emperyalist dünyaya gönderdiği mesaj…
Her “askeri darbe”de yönetimi alanların da dünyaya ilk mesajı bu minvalde olmuştur: “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız!” (CENTO, kuruluşundaki adıyla Bağdat Paktı, 1955-59; Birleşik Krallık hegemonyasında Irak, İran, Pakistan ve Türkiye’nin katılımıyla oluşmuş Ortadoğu’da anti-sovyetik askerî saldırı organizasyonu. Irak’ın bölgedeki anti-emperyalist Arap unsurların yoğun tepkisiyle karşılaşarak ve Kral Faysal’ın Baas darbesiyle devrilmesi ve çekilmesiyle CENTO adını almış, İran’da da Şah rejiminin alaşağı edilmesiyle ve Pakistan’ın da müteakiben ayrılmasıyla 1979’da dağılmıştır.)
Ama ne var ki “bu temenna”yı kaale almamış olacaklar ki, Ukrayna krizi nedeniyle Türkiye’yi ziyaret eden hiçbir siyasetçi muhalefet aktörleri ile temas kurmuş, onların fikrini merak etmiş değil!.. Demek ki hâlâ Batılı ülkeler siyasetçi ve yöneticilerinde muhalefetin seçimi kazanacağına dair bir kanaat oluşmuş değil! E, o halde “o temenna”yı niye kaale alsın ki..?
* “Ve iktidarı bırakmamak için yapılan ve yapılacak olan onca siyasi manevra, ‘kitabına uydurulmuş’ mevzuat düzenlemeleri, gayrı-meşrû talimat, ‘para-militer’ tertibat, tedbir, tedhiş, ‘organize iş’ de… tekmili, çürümüş rejimlerin demokratikleşmenin ve halkın haklı taleplerinin önünü kesen tasarrufları, uygulamaları kapsamında değerlendirilmelidir.” (“Tuhaf bir yıl…” Sefer Ali Demirci, 2 Ocak 2022, kızılcık.org.)
* Siyasi demokrasinin “kazanılması” mücadelesi ve bunun şimdiye dek bulunabilmiş yegâne “fonksiyon”u için demokrasi cephesi gereği bugün için ne yazık ki namevcut! Elzem olduğunu kabûl edenlerin çokluğuna karşın bu işlev halen boş ve sahipsiz! Uzun sürerse bu ihtiyaç sönümlenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa çok daha geniş sahiplenme ve katılımlara ve çok daha ileri hedeflere evrilmesi gerekir, arzulanır… Bilim’in de Tarih’in de doğruladığı budur..!
“bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
biz neşâtın da gâmın da rûzigârın görmüşüz.”
** Bu metni hazırlarken Mustafa Durmuş, Bülent Danişoğlu, Rıza Türmen, Oya Baydar, Bekir Ağırdır, Tektaş Ağaoğlu, Sezgin Tüzün’ün çeşitli yazılarından yararlandım.