Masal masal matitas...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Medyalar “tellal”, mafyalar “berber” iken... “Öküze öykünen kurbağa” misali büyük ekonomist olan zat paranın beşiğini tangır-mangır sallar; Sancho Panza da Rozinante’yi “nallar” iken... Kendini “Hades aynası”nda gören iktisat allamesi zat, “haşin” ve “nobran” bir otokrat olarak hüküm sürmeyi kendine “hak” bilmekte ve besbelli ki, aynaya bakıp bakıp pek de “yakıştırmak”ta, zâhir… lâkin neye hamlettiyse “baştan kara” ediyor ya… çok sürmez, yakındır hepten “şapa oturması”!.. Ama ne çare ki tekmil memleketi “helak” ettikten sonra...
İlla ve lâkin öyle önüne gelen “cerbezeli”, “hilekâr”, “gözü kara”, lalettayin birileri çıkıp, sırf “memleket sevdasıyla”, memleketi “illa yönetmek” ve “illa tek başına yönetmek” iradesi ortaya koymaları yetmez! Bu işin usulü, adabı erkânı var!
Yani ya demem o ki; bir defa muktedirler ittifakı, “garantici” hareket ederek, siyaseti “milli irade”den de kaçırdı; parlamento dışına çıkardı, evvelemirde! “O” şimdi “saray”da!.. Emperyalizmin global hesaplarıyla uyumlu, tekelci yerli sermayenin “sınıfsal çıkarları”nı koruma ve kollamada “güvenilir” bir model olarak, bütün (bir daha, bütün) devlet fonksiyonlarının temerküzü kapsamına alınmış bulunuyor!..
iken…
Bütün totaliter yönetimler işbaşına geldikten sonra bir tek vaatlerini tutmuşlardır: Devleti güçlendirmek!.. Ve devletin bütün kararları, bütün tercihleri, bütün tasarrufları iç ve dış mihrakların temsil ettiği sınıf çıkarlarından yana tecelli etmiştir! Bu da “yüceltilen” devlet gücünün kimler adına kullanıldığını, kural tanımaz gaddarlığın hangi çıkarların aleti olduğunu gösterir. Faşizmle “kollaborasyon”un altında her daim (bir daha “her daim”) bu olgu yatar!.. Bu, tarihî (geçici) bir kategori olan “üretim araçlarının özel mülkiyeti” ilişkisinin insana rağmen, insana dayattığı barbarlıktır; hunharlıktır!.. Vesselam..!
* Kendisine yâr olmayan dünyayı “ateşe vermekten”, adeta “şehevî” bir haz duyarak zevk alanların, sadece üçüncü sınıf, kötü Hollywood karakterleri olduğunu sanıyorduk! Hâlbuki bugün gelinen noktada güç zehirlenmesine uğramış, gözünü “koltuk-philia” bürümüş “reel tiran”ın da, “ya benimsin, ya kara toprağın!” diyerek memleketi “ateş”e atmayacağını kim söyleyebilir? Böylesine pestenkerani bir pervasızlık, pespaye bir gözü dönmüşlük ki; bu kadarına da pes..! Tamam, “Caligula özentisi” bir şahsî kompleks, “şirazesinden çıkmış” bir kişisel ihtiras varittir… bir hubris sendromu yani! Ancak bu kişiselliği vareden toplumsallıktır! O cüreti, o pervasızlığı sağlayan şeydir!
…derken;
Öte yandan ekonominin hepten “göçmüş”, ekonomi yönetiminin tepeden-tırnağa “çökmüş” hali buna eklendiğinde, ister-istemez, bir takım soruları gündeme getirmekte; “siyasal iktidar özellikle de kafası karışmış ve giderek desteğini kesmekte olan kendi seçmenine en kötüyü göstererek ‘bu durumdan kurtuluşun hâlâ kendi ellerinde olduğu’ algısını yaratmak istiyor olabilir mi?” (Mustafa Durmuş, T24, 29 Aralık 2021.)… Bir nevi ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi... Bayat bir “numara”dır; en az kendileri kadar “ihtiyar”dır!
Ve iktidarı bırakmamak için yapılan ve yapılacak olan onca siyasi manevra, “kitabına uydurulmuş” mevzuat düzenlemeleri, gayrı-meşrû talimat, “para-militer” tertibat, tedbir, “organize iş” de… tekmili, çürümüş rejimlerin demokratikleşmenin ve halkın haklı taleplerinin önünü kesen tasarrufları, uygulamaları kapsamında değerlendirilmelidir.
* Ne ki halkın artık sabrı taşmış; muhteris muktedirler habis bir emel uğruna “cürüm duvarı”nı, “suç eşiği”ni çoktaan aşmış iken... Memleketin tekmil “lağımları” patlamış; “ar damarı” çatlamış iken... Rozinante’yi (ç)alan Üsküdar’a geçecekmiş; “milli irade” de “tevekkül”ü seçecekmiş derken... Her yer karanlık; memleket “tiranlık” iken... Kibir kumkuması “tiran” ve şürekâsı talancı; resmî tarih yalancı; resmî söylem dolancı iken... ”Herkimesne”nin yaptığı yanına “kâr” kalır, sanılırken...
İşsizlik ve pahalılık cenderesinde zaten beli bükülmüş halkın çoğunluğuysa, ekmeğinin günden güne küçüldüğünü, geçim derdinde daha da “acze” düşeceğini, geleceğin karanlık olduğunu görüyorken…
Kürdistan’daysa −kimileri bu nitelemeden “rahatsız” oluyorsa bir hekime görünsün!− enfekte olmuş bir “derin” yara kanar… ve Kürdistan aynasında tüm toplumun sureti çıkmaktayken… ve Kürtlerin tek “kazancı”, bizlerin utancı iken...
* Öyle ya da böyle bunca yıldır hokus-pokus, göz boyamayı becerdiler; “konjonktür icabı” vs. vs. falan-filan... Her nasılsa! Her ne ise!.. Zaten “şahsım”, prezidan buşa, “deliğe süpürmeyin, kullanın” diye takdim edilmişti, bidayette… Ama bugün gelinen konjonktürde, “gözbağcılık” hevesleri artınca ve hem de “alt-emperyal” tasallut ve iştihaları tüm bölgeye yayılınca... “işin kokusu” çıktı! “Büyücü çırakları”nın başlarına topladıkları “cinler”i kovmayı beceremeyeceği, ayan beyan ortaya döküldü! Ve asıl önemlisi, şişede duran cin çıkmış bulunuyor, bir defa… “şişedeki gibi” de durmuyor; çarpıyor...
iken…
Hoyratlıkla, şiddetle yaşayan bir toplum haline gelmiş, her bir fert de birer dehşetengiz “kerberos” kesilmiş iken; bunun adı cinnet toplumu değil de nedir? Salt aklını, izanını değil, pek çok hasletinin yanı sıra “ruhunu” da kaybeden insanların kalabalığında yaşanan şizofreninin insanları birbirinden ayırdığı gibi emeğine, dünyaya ve insanlara ve kendilerine yabancılaşanların ekserisi de, ruhlarını “mefistofeles” iblisine satmış iken… bunun “meali”, ruhların bile metalaşması, kapitalize olması değil midir?.. “Sindirilmişlik” ile “çaresizlik” kıskacına kıstırılmış yığınlarda bir “kaygı bozukluğu”, bir “travmatik stres bükülmesi”, bir “duyarsızlık” yaşanıyor… aslında olan bu..!
iken…
Tarım külliyen çökmüşken… bu, sadece kente göçenler için yoksulluk demek değildir −açlık da kapıdayken… aynı zamanda kırsal kesimde de aynı sorunlara yol açmış bulunurken… madenler, dağlar, ormanlar, akarsular, otlaklar, tarım arazileri, sit alanları imara açılır, işletme imtiyazları dağıtılırken… bir asalak tekelci kapitalist zümre tahakkümünde ülke talan edilir ve insanlarımız “işsizliğe” mahkûm ve “mutlak yoksulluğa” kurban edilirken…
Halklar üzerinde eşi görülmemiş bir haydutluğun zorbalıkla uygulanmak ve özürlü demokrasinin son kalıntılarının da yok edilmek istendiği, “irili-ufaklı” demokrasi düşmanlarınca artık her daim pervasızca “ilan” edilmekte iken...
Topluma musallat olan, ülkeye tebelleş olan bu “musibet”i, başa gelmiş çekilecek bir “kaza” veyahut bir “epidemi”, bir “salgın” addediyor herhalde kimileri… Ama bu takdirde ya bu dünyada “yaşamıyor” olmak, yahut düşünmekten bir hayli “tasarruf” etmek gerekiyor! …
iken…
Suyun başını tutanlar −vurgunlarının bereketine “duacı”− yağma hasanın böreğini de bitirmişken… Türlü-çeşitli “el çabukluğu marifet” manipülatif-monetarist “üfürükçülük”lerle… bir gecede, bir “insider trading” metoduyla, “arka kapı katakullisi”yle muazzam bir servet transferi operasyonu utanmazca icra edilmişken… “Resmî” para birimimiz artık “resmen” ve “alenen” ABD doları($) da olmuş; dolara endekslenenin salt mevduat değil tekmil ülke ekonomisi olduğu ”resmen” ve “alenen” aşikâr edilmişken… Dolarizasyon teşviki, devlet eliyle cümle âleme “resmen” ve “alenen” ilân edilmişken… bu da emisyona, banknot matbaasının fazla mesaisine ve böylelikle enflasyonun pik yapmasına ve TL'nin daha da değersizleşmesiyle, beraberinde bütçe açığının artmasıyla sonuçlanacak olmasına... ve elbette halkın da daha fazla yoksullaşmasına yol açacakmış… memleketin dört bir yanı “komple” açlık ve sefaletin kol gezdiği bir “distopya diyarı” olacakmış… ne gam..!
iken…
Maksadın, küresel kapitalizme eklemlenmenin “mükemmelen” kotarılması olduğunu sağır sultan bile duymuş, sersem sultan bile biliyorken… Uluslararası finans-kapitalin “mutemet çakallar”ının yönlendirimi ve kotarmasıyla elbette..! Ve elbette “arada” kendi küpünü taşana dek doldurma arsızlığı, yüzsüzlüğüdür…
Bunun için de kirli, karanlık finans oyunlarıyla, yetmediği yerde, “orman kanunları”yla oluşturdukları ve bir “kara-propaganda” aygıtı, bir manipülasyon makinesi, “psikolojik-harp” manivelası işlevi yükledikleri türlü-çeşitli medyaları, “fayrap”, seferber etmekteler!.. Orası zat-ı şahanelerinin “kapalı özel av alanı” mı, acep?
“O mahfiller”de durum bu vaziyette iken, beri yakadaysa “Sos. Demokrasi”, demokrasi sosu zannedilirmiş... Biraz ona, bi’ parça buna koydun muydu… tamam..! Her derde deva ebegümeci..! “Rozinante’de kalça, demokraaside salça” veciz sözü pek revaçta; “saksağan” da ağaçta iken... “ağacın” nerede olduğu da mühim −kesmişlerdir muhtemelen… aman karıştırılmaya; “dam üstünde” olan “gergedan” imiş… Ayrıca “demokrasi”nin tütsülenmiş, marine edilmiş, konserve ve turşu çeşitleri rafta mevcut imiş... “Pandora'nın kutusu açıldı” derken… çıka çıka içinden “dolma” çıkmışken!..
Bir varmış, bir yokmuş!.. Hem varmış, hem yokmuş!.. Ne varmış, ne yokmuş?.. Nerede varmış, nerede yokmuş?.. Ne kadar varmış, ne kadar yokmuş?.. Niçin varmış ve niçin yokmuş..?
* “Memleketin birinde hoptirinam”! Vur-patlasın, çal-umursanmasın dört kol çengi oynanırmış; bilumum “oynak havalar”da −el mecbur… “haydi eller havaya” nidaları âfâkı sarmışmış… Ahalinin kahir ekseriyetiyse ellerini “oynamak” için değil, (h)afakanlar bastığından naşi “teslim bayrağı”nı çektiği için kaldırırmış; tuzu kuruların hilafına…
Velhasıl gel zaman-git zaman, kafalara dank etmiş ki;
* Kumar masasında parsayı toplayan, herdaim manoyu götürenmiş..!
* Peki hayat ve doğa bu “çöküş”ü ve “müsebbipleri”ni hiç mi “lanetlemez” sanılıyormuş, acaba..? Biten bir yılı “lanetliler” olarak kapatacak ve ilelebet böyle anılacak olmak nasıl bir duygudur, acaba..?
* Bakalım bu “masal”ın encamı nasıl bitecek? Hep birlikte yaşayıp göreceğiz… Ancak bugünden görünen o ki, “gökten üç elma” filan düşmeyecek; beklemek beyhude..! Aslolansa “büyük maceramız”ın serencamı..! Kuşkusuz “hikâyemizi” nasıl “yazdığımıza” bağlı, tamamen!.. Yığınların hareketlenmesi, “yekinmesi” ve seferber edilmesiyle hayat bulacak..!
* “Tuhaf” olan bu memlekette sadece o mu?..