sisifos cr* Her şeyi, her şeyin −olması gerektiği gibi değil de− olduğu gibi kalması için planlamak bilhassa…
Fakat Tarih, “omnia mutantur” (“her şey değişir”) diyor.

* “Hayatın bilinen, bilinmeyen sayısız yolla ve şekilde değiştiğini gördük. Bu hakikati hiçbir mahkeme, hiçbir ceza, hiçbir yargılama yok edemez, Gezi Direnişi’ni ne çoktan yazıldığı tarihten ne geleceğimizden söküp alabilir.”

“Milyonların katıldığı bir direnişi toplumu sindirmek amacıyla, tümüyle hukuka aykırı olarak mahkûm etmeye hiçbir egemenin gücü yetmez, yetmeyecektir.”

“Oradaydık... Oradayız...” başlıklı yazarlar bildirisinden; “Korkmuyoruz, boyun eğmiyoruz”!..

“Tarihin en güzel yerinde
Son sözü hep direnenler söyler.
Söyleyecektir!” (Adnan Yücel’in dizeleri…)

* “’Özgürlüğün’ ancak ve ancak kazanılarak elde edilebileceği ve bu ‘iş’in aciliyetinin dünyanın, bölgenin ve ülkenin gelişen koşullarında ‘kritik’ bir safhaya ulaşmış olduğu… gerçeğini gözden kaçırmaksızın;

Fonksiyonlarına ‘el konmuş’ parlamentonun üzerindeki ‘yeni rejim’in gölgesi; salt orada da değil, bütün toplum üzerinde uzayıp giden ‘rejim’ ve bilumum ‘iştirakçileri’nin gölgesi kaldırılmadıkça, demokrasinin kazanılamayacağı anlaşılmış olmalıdır!..” (“‘Milli İrade’ yahut…”, Kızılcık, 17 Aralık 2021.)

Ve hareket alanı “serbestliğine sahip(!)” bir siyasi iktidar; işbirlikçi tekelci sermayenin izniyle ve çizdiği sınırlar içinde ancak… Totaliter iktidarlar, görünürdeki bir siyasi oluşumun, tek bir siyasi figürün “iktidarı” değildir. Gerisindeki hegemonik güç, tekelci sermayenin −işlerinin “sarpa sarması”yla gündeme gelmiş olan− hâkimiyet biçimidir...

…parlamentoyu işlevsizleştiriyor, yürütmeyi, kapitalist ekonominin yönetimini, kaynak dağıtma süreçlerini, lider-parti-hareket “birliği”nin iradesine tabi kılıyor… yargıyı ve kolluk güçlerini, mülkî ve idari kadroları bu birliğin yandaşlarıyla dolduruyor… basını ele geçirip eleştirileri susturuyor. Bu reel-politiker, milli çıkarcı, hikmet-i devletçi, otoriter, statükocu çizgi global kapitalizmin hüküm sürdüğü yeryüzünün pek çok köşesinde egemen şimdi… Günümüzde kapitalist demokrasinin sınırları, −artık burjuva sınıfının bütünü için bile demokrasi değil− bir avuç tekelci “magnatus” hegemona  (%1’e) kadar daralmıştır… “haklar ve özgürlükler” ekonomik temellerinden, sınıfsal zeminlerinden koparılarak genel seçimlere indirgenmiş; “sandığa” hapsedilmiştir! “Demokrasi”den değil, “plütokrasi”den bahsetmek gerekiyor, artık! Bu “malî ve sınaî” tekelci sermayedarlar, finans-kapitalistler zümresi egemenlik rekabeti, nüfuz bölgeleri çekişmesi, stratejik ve jeopolitik kontrol, hammadde ve pazar arayışı, enerji kaynaklarını denetleme, ticaret yollarına hükmetme, milli güvenlik ve ideolojik hegemonya, milletin ve devletin yüksek çıkarları ya da “bekası” gibi ilkel gerekçeler vd. yayılmacı saikler, emperyal emeller için yürütülen ilkel bir mücadele şeklinden,  güç ve şiddet kullanma biçiminden başka bir şey olmayan savaşlar çıkarıyor. Bu pratik, kültürü ırkçı, dinci, milliyetçi, şoven, faşizan, eril, maşist ve homofobik bir ideolojiyle, liderlik kültüyle yeniden şekillendirerek ilerlerken “demokrasi” giderek yok oluyor…

Darbeler, bir hamlede yapar yapacağını; aniden öldürür “demokrasi”yi! Kimi zaman ise yavaş yavaş, adım adım, göz göre göre gelir “ecel”; “can çekişerek” ölür demokrasi! “Ölüm döşeği”nde, başında beklenen demokrasinin “nez hali” tablosu şimdi bu, herhalde… Artık sorulması gereken soru; “ruhunu teslim etti mi?”…

İnsanların korkutulup, zaafa düşürülüp “zorbalar” ve “uğrular”ca esir alındığı bu süreçte ve daha da koyulaşacağı besbelli olan bu karanlık günlerde, daha da yoğunlaşacağı apaçık olan bu ağır dönemde maksat, toplumu sürü yerine koyup gütmektir!

Oysa “gerçek” korku, onların korkusudur! Hem zaten asıl korkması gereken de onlardır! Siyasi bakımdan kendi sonlarını hazırladıklarının farkında oldukları tahmin edilebilir. Şimdi sadece olan, bu “son”u geciktirme çırpınışları, “siyasi mevta” olmayı bir türlü kabullenememe sendromudur! Ama diğer yandan da toplum bir “korku transferi”ne uğratılmakta, kendi korkularını bize “ciro” etmektedirler. Ve en çok korktukları da “insanlığımız”dır!..

* “Siyasetin, ‘siyasetçiler(!)’e terk edilmesi, geniş halk yığınlarının siyasetten uzak durmaları, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olamamaları ve siyasetle tek ilişkilerinin, yalnızca seçimden seçime, ‘sandık’ önlerine konulduğunda, gidip oy kullanmaları şeklinde olması halinde ve bu sürdüğü müddetçe, sadece ve sadece halkların etkisizleştirilip, esas olarak devletçe ‘belirlenmiş’ bulunan ‘statüko’nun devamına yarar!..”

“Yığınların ‘politize’ olarak statükoyu yıkmaları durumunda ise, daha ileri kazanımlar elde edileceği açık bir gerçektir!..”

“Demokrasi memlekete ne için lazımdır? Demokrasi denildiğinde, en genelinde ve ‘özünde’, ‘ruhunda’  özgürlükler akla gelir, evvelemirde… Bir avuç asalak dışında, toplumun en geniş katmanlarının, emekçi yığınların hak ve özgürlüklerinin sağlanması akla gelir. Demokrasiden asıl yararlanacak olanlar onlardır, çünkü…” (“‘Milli İrade’ yahut…”)

* Demokrasi rafa kaldırılmış mıdır, yok kaldırılmamış mıdır? Buna “evet, kaldırılmıştır” diye cevap verenler kaldırılmamış gibi yapabilirler mi? “Rafta” ve “lâfta” kalmaması için “icabına bakmaları” gerekmez mi? Muhalefet “icabı”na değil de “seyrine bakıyor”! “Gereği”ni yapanı gören, bilen var mı? Bu “herkes”in boynunda bir “vebal” olarak asılı durmakta değil midir? Bu “vebal”in farkında olan, “gereği”nin  bilincinde olan var mı?..

“Rafa kaldırıldığı” söylenen demokrasinin “dönüşü(!)” beklenip dururken;

“Diyelim ki söz konusu bu ‘zevat’, günün getirdiği ve önlerine koyduğu ‘ödevler’den habersizdirler; veya ‘yan çizmekte’ler... [Çünkü] geleceğe dair perspektifleri, öngörüleri, ufukları içinde demokrasi lâfta yer alsa da, [en mühimi] evrensel genel geçer demokrasi mücadelesi prensipleri fiilen namevcut! Yok!.. …[Ancak] bunun mücadelesini vermeyi reddetme; ’bekleyelim, kendiliğinden giderler’…  pasifizmi ve pısırıklığıdır..!” (“‘Milli İrade’ yahut…”)

Başka bir şey değil! İktidarın “devlet paradigması”na kıstırdığı “muhalefet”in ödünü kopartan ise, rejimin −nitel olarak− “açık faşist” bir diktatörlüğe kolayca evrilebileceği tehlikesi değil! “Aman provokasyona gelmeyelim!” fobisi… Bu mantık “trafiğe de çıkmayalım; kazaya kurban gideriz; keşke vakti zamanında tekerleği icat etmeseymişiz!” ya da “ateşi keşfetmekle büyük günaha girmişiz; yangınlar hep ondan çıkıyor”a dek akla ziyan çıkarımlara(!) varır. “Başka bir şeye değil!” Ne diyelim, iktidarın paradigmasına bu denli meftun bir muhalefet ..! “ve minel garaip”!..

Ve soralım; memlekette “siyasal muhalefet” var mı, yok mu? Hangi konuda var, hangi konuda yok? Hangi konuda ne kadar var, hangi konuda ne kadar yok?

“De profundis domine!” (“Tanrı taksiratını affetsin”) (Hristiyan inanışında toprağa verilirken okunan dua)…

* Adolf Hitler, cezalandırılmasını istediği bir sanığı mahkemenin suçsuz bulması üzerine tepkisini “Benim suçlu diye ilan ettiğim bir kimseyi, bir Alman mahkemesinin suçsuz bulması bir daha görülmeyecektir!” sözleriyle dile getirmişti…

Nerden geldiyse hatırıma, şimdi bu sözleri hatırladım. Bu çağrışımın “konu”yla ne alâkası varsa!.. İnsan zihni bir tuhaftır; devinimi kendi kurallarınca işler; hınzırca çalışır; denetim altına, zapt-u rapt altına alınamaz! “Toplum”a benzemez! “Siyaset”eyse hiç mi hiç benzemez! “Mühendislik” sökmez!..

Biçare kötürüm ülkem! Umudu köreltmekle, toplumu umarsız bırakmakla “kötürümleştirdiler” ülkemi! Korkuyla yaşamaya ram ettiler… umutsuz yaşamaya mahkûm..!

“Gelecek” gelecek mi?..

* Korkunun “resmileştirilmesi”, sindirmenin “kurumsallaşması” amacı güden bu “aferist” ve “arivist” şebekenin zor, baskı ve tehditlerine maruz kalan toplumun dirijan dinamiklerinin direnişi belirleyecektir mutlak… gelen günleri …

…yaptığı şeyleri, yaptığı gibi yapmaktaki kararlılığı..!