BarisGuvercini* “Geçmişi unutanlar onu tekrarlamaya mahkûmdur.”

Tarih acaba, kimileri için ilerleyerek katedilen bir yoldan ziyade, tekrar tekrar geriye dönülen beyhude bir kısır döngü mü?..

* Bir de “helalleşme” lâfı çıktı heybeden (bakalım ne “turp”lar, “şalgam”lar çıkacak daha)…

…derken;

Bu sözün üzerinden çok geçmedi… Acaba daha başka ne “mayonezler” yiyecekler, diye beklemeye başlamıştık… ki fazla bekletmediler! Ne herzeler dökülmeye başlandı “aslan sosyal demokrat”larımızdan…

* CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle düzenlenen fezlekeye ilişkin, “Soruşturmasının yürüyebilmesi açısından bu dosyaya özel olarak dokunulmazlığının kaldırılması noktasında ‘evet’ oyu kullanacağız” dedi!.. Ne demeli; “ancak bu beklenirdi” mi, yoksa “hüsran, yine hüsran!” mı?..

* …aynı coğrafyada var olan “öteki”ni ve harekete geçirdiği dinamikleri görmemeye devam etmekte ısrar ediyorlar; en çok ısrarlı olan da “CHP”dir. Bu görmezlik, hatta inkâr içinde üretilen tepkiler sonuç vermiyor, süreci durdurmak bir yana, ne şekillendirebiliyor ne de yavaşlatabiliyor!

Ama zaten çok çok zayıflamış −ve belki de yitip gitmiş− bir duygu, “birlikte yaşama” duygusu berhava olacakmış! “Devletlû”lar için ne gam..! Onlar her şeyi “silâhla” çözebileceklerini zannediyorlar! “Kandil’i dümdüz” edecek ya! Ne gaflet..!

* CHP Grup Başkanvekili, CHP adına CHP’nin tutumunu açıklarken, Kürt Hareketini kriminalize etme katakullisinin sorumlularına oyunu yeniden kurma yetkisini, muhtemelen, kendisinin bile inandığı şüphe götürür bir gerekçeyle bahşetti. Aslında CHP, bu yerden yere vurulası politikayı Meclis’ten tüm ülkeye teşhir etmeye çalışmaktansa korkularına ve önyargılarına teslim olmanın rahatlığını tercih etti. Meselenin aslında Kürt meselesi olduğunu bilmenin sonucuydu muhtemelen aldığı tavır; tıpkı Kürt siyasetçilerin ve elbette Demirtaş’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasında yaşandığı gibi…

* Geçen günlerde de Kılıçdaroğlu, Avrupa Konseyi ve icra organı olan Bakanlar Komitesi’nin AİHM kararlarını uygulamayan Türkiye’ye bir dizi yaptırım öngören “İhlal Prosedürü” başlatacağı ihtimaline yönelik bir soruya; “Dışarıdan(!) müdahaleye karşıyız” diye cevaplamıştı… CHP’de hukukçu yok mu?

…daha evvel de “bizi sokağa çekmek istiyorlar; çıkmayacağız!” buyurmuştu hazret… sosyal muhalefetin ‘kitleselleşmesi’nden, ‘radikalleşmesi’nden... polis devleti ‘istikrarı’na halel gelmesinden  ödleri kopuyor!..

Politika açısından bir iflasın, çapsızlığın, basiretsizliğin mümtaz bir örneği olduğundan olsa gerek iktidarın paradigmasına meftun bir “ana muhalefet”le karşı karşıyayız! Konformist!..

Ve bütün bu “vasıfları” aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisiyle yoğrulmuş siyasi karakterinde “mündemiç”! O ideolojinin, “her hal-ü kâr”da taşıyıcısı! “Taşıyıcı anne” gibi, sanki! “Baba”nın kim olduğunun önemi yok!..

“Bagajları” fazla CHP’nin. “Devleti kuran” parti. Ama aynı zamanda “devletin kurduğu parti” …Ve “devleti kuracak olanların kurduğu” bir parti... “Parti-devlet” iktidarının simgesi... İktidar tekeli garanti altında... İktidar tekeli olan bir parti demek, devletin bizatihi kendisi demek!.. Hem devletin ve hem de partinin ilkeleri aynı: Altı ok!.. Çok iç içe geçmiş süreçlerden süzülmüş... Ve bütün bu süreçlerde de “bagajlar”ı artmış... “Yük”ü ağırlaşmış... Dolayısıyla “hamlettikçe”, tevarüs ettiği “tarihi miras” paçasından çekiyor... Asıl şefleri yurt dışında suikasta, A ve B takımları da çok “kanlı” geçen iktidar mücadelelerinde tasfiyeye uğramış olsalar da, büyük oranda İttihat Terakki’nin “eli kanlı” kadrolarına dayanan bir parti... Rum ve Ermeni Kırımlarında ellerini kana bulayamayanlara(!) “yeni” bir “fırsat” sunmuş: “Koçgiri” ile, Takrir-i Sükûn ile, Şark Islahat Kanunu, “Dersim Tertelesi” ve ilh. ... Dünyada faşizmin “yükseldiği”, iktidara tırmandığı dönemlerde başbakan dahil, önemli kadroları, yayın organları faşist, faşizan, faşizm yanlısı olmuş. II. Cihan Harbi’nde Montrö Sözleşmesi’ni defalarca ihlal ederek Nazi savaş gemileri ya da denizaltılarının boğazlardan geçip Sovyetler Birliği’ni zor duruma düşürmesine hizmet etmiş, en azından “göz yummuş”!... Mustafa Suphi ve 15’lerin boğdurulmasında da, Sabahattin Âli’nin katledilmesinde de “parmağı” var! 1934 Trakya Pogromu’nda da, 1945 Tan Matbaası Baskını’nda da dahli var!.. Velhasıl, “dosyası” kabarık!.." “Sicil affı” ise, affedecek merci olmadığından dolayı, kadük!..

Yok eğer bu “bagajlar”a itirazı varsa, “redd-i miras” ediyorsa, o takdirde de bir “acz” içindedir;                 

Yargı, bilumum “takım taklavatı”yla emir kuluna “dönüştürülmüş”; mükellef “kapı kulu”na çevrilmiş!.. “Hoşa gitmeyenler”in üzerinde iktidar sopasına, muhalifler üzerinde Demokles kılıcına çevrilmiş! Hükümet yok! Çünkü ihtiyaç yok! Parlamento, bir-iki göstermelik “havanda su dövme komisyonu” haricinde, fiilen yok! İçeriği boş! “İçeri”deyse muhalefet yok!.. Ama ana muhalefet “buna da şükür!” diyerek, “cici demokrasimiz”e sahip çıkıyor!..

Peki, bu “hukuksuzluk” iktidarın bir pervasızlığı, bir meydan okuması değil midir? Bu “rest”i gören, görmeye niyetli olan bir ana muhalefet var mı, bu ülkede? Yok! Olmadığı için de “suç” filan yok!..  Anayasayı ve hukukun, demokrasinin gereklerini, teamülleri mütemadiyen hiçe sayarak, bildiğini okuyanların yolunun nasıl kesileceğine dair en ufak bir fikirleri var mı?.. “Realist olma” mülahazaları ve “hesapları”na karşın “realite”den hepten kopma riskiyle karşı karşıyalar!..

* Ülkede sol-sosyaldemokrat unsurlar olsa da tek-tük, henüz kristalize olmuş bir “sol”dan söz edemeyiz. Evet, kendini “solda” gören, hatta “sosyalist” addedenler varittir. Ancak ne ki, yakın dönemde bir deklarasyon girişimi de akim kalmışken, “programatik” bütünlüğe sahip bir yönelimden, ilkesel somutluğa kavuşmuş bir ana doğrultudan, bir siyasi çizgiden ise hiç söz edemeyiz!..

* “(…)Emperyalizme peşkeş çekilen sömürü payı, yerli egemenlerin elinde işçi aristokrasisi yaratacak ölçüde elverişli bir meblağın birikmesini engeller. Öyle ki, egemen güçler bile pay bölüşümünde sık sık birbirlerine girerler. Böyle olduğu için de, sosyal demokrasi için, emek sermaye dengesini sağlayacak ve sürdürecek şartlar oluşamaz. Sosyal demokrasi daha ilk adımda, emekle sermayeden birisi arasında açık tercih yapmak zorunda kalır. Eldeki imkânlar öylesine yetersizdir ki, kısa bir süre için dahi emekçi yığınları avutması (oysa bu konuda Batı’daki ‘yoldaş’ları bir hayli şanslıdırlar) pek mümkün olamaz. Böylece ‘sosyal demokrasi’nin emekten yana bol laf ederken, sermayenin yanını tutan politikası kısa sürede açığa çıkar. Ve sosyal demokrasinin yegâne ‘umut’ olduğu miti iflas eder. Daha doğrusu iflas etmesi için gerekli ortam oluşur.” (“’Milli İrade’…”, Kızılcık, 17 Aralık 2021.)

* Hâsılı Kürtler, Meclise gelen son fezlekeyle bir kez daha “şeytanlaştırılıp taşlanacaklar”! Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete..!

Abidik gubidik, antin-kuntin işler velhasıl…

Oysa farkında olunmalıdır; Türk unsur, dün olduğu gibi bugün de, ortak olan tapuyu meşru olmayan yollardan tümüyle kendi üzerine geçirmekte ısrar ettiği müddetçe Kürt meselesi çözülemeyecektir! Ve dolayısıyla “demokrasi meselesi” de… Seçim sandığı önümüze gelse ne olur, gelmese ne?..

23 Ocak 2022.