HDP ile Türkiye sol/sosyalist güçlerinin ilişki biçimi oldukça ilginç. “Bu ilişki biçimi niçin ilginç bir görüntü veriyor?” sorusuna verilecek ilk yanıt; birbirlerine ideolojik benzerlikleri olan çok sayıda sol/sosyalist grubun bahse konu olan ilişkide çok farklı pozisyon almış olmaları. Türkiye sol/sosyalist güçleri açısından HDP (Kürt Özgürlük Hareketi) onsuz da onunla da asla olunamayan bir konumda.
Bu yazıda farklı biçimlerde de olsa HDP ile ilişki kurmayı tercih eden sol/sosyalist hareketlerden söz etmeyeceğiz. Ele alacağımız konu, HDP ile ilişki kurma konusunda tereddüt yaşayanların durumu. İlişki kuranlardan söz etmememiz, HDP ile kurulan ilişkilerde sorun görmediğimiz anlamına gelmez. Amacımız yazının kapsamını genişleterek asıl ele almak istediğimiz konuyu dağıtma tehlikesini azaltmak.
Önümüzde cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri var. Siyaset alanında ciddi bir hareketlenme söz konusu. Öyle görünüyor ki 20 yıldır süregelen Erdoğan/AKP iktidarı, yaşanılan ekonomik krizin de etkisiyle sallantıda. Muhalefet güçleri, kamuoyu yoklamalarında önde gidiyor. Eğer olağanüstü bir durum yaşanmazsa Erdoğan/AKP iktidarının sonu gelmiş gibi görünüyor. Tabii ki sağ salim seçimler yapılabilirse…
HDP, tüm dışlama ve baskılara rağmen halen Türkiye siyasetinin çok önemli bir aktörü. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve −eğer muhalefet seçimi kazanırsa− mevcut sistemin yerine parlamenter sistemin getirilmesinde anahtar bir rol oynaması muhtemel. Cumhur ve Millet ittifaklarının dışında kalanların oluşturabileceği üçüncü bir ittifakın da olmazsa olmazı. Bu durum biraz da uygulanmakta olan seçim barajından kaynaklanıyor.
Sol/sosyalist hareketlerle HDP’nin önümüzdeki seçime birlikte girmeleri her iki tarafın da çıkarına görünüyor. Hem HDP’nin Batı’daki meşruiyeti hem de sol/sosyalist hareketlerin baraj engelinin aşılması açısından ilk akla gelen çözüm bu birliktelik.
Dünyayı ve siyasal sistemi değiştirme iddiası olan güçler arasında siyasi birliktelikler göründüğü kadar kolay sağlanamıyor. Düzen partilerinin ittifak kurmaları, birlikte davranmaları çok daha kolay. Bu partiler arasında seçimlerle veya iktidar paylaşımıyla ilgili yapılan pazarlığın başarı şansı daha yüksek çünkü bu partilerin hepsi mevcut düzeni sürdürme peşinde.
Sol/sosyalist güçlerle HDP’nin işbirliği çalışmaları −daha önce yaşanılanlar bir kenara bırakılırsa− HDP’nin Eylül 2021’de kamuoyuna açıkladığı “Seçimlerle İlgili Tutum Belgesi” ile birlikte hız kazandı. Peş peşe birçok açıklama yapıldı. S. Demirtaş’ın Türkiye sol/sosyalist güçlerine yönelik çağrı ve soruları gündemi oldukça meşgul etti. TİP Genel başkanı E. Baş, TKP Genel Sekreteri K. Okuyan, Sol Parti Başkanları Kurulu Üyesi Ö. İşleyen ve PM Üyesi A. Taş, EMEP Genel başkanı E. Akdeniz sık sık TV ekranlarından üçüncü ittifak konusunda kamuoyuna yönelik açıklamalarda bulundular. İktidar ve muhalefet cephesinde üçüncü bir ittifakın gerekli olduğuna dair ilginç bir uzlaşma görüntüsü oluştu. Bu arada HDP muhalefet partilerini (İyi Parti hariç) tek tek ziyaret ederek tutum belgesi hakkında görüşlerini anlattı.
Nihayet HDP sol/sosyalist partileri ortak bir toplantıya çağırdı. Bu çağrıya Sol Parti ve Türkiye Komünist Hareketi katılmayı reddetti. TKP de “kendi görüşlerini bildirmek” üzere katıldı. Toplantı HDP ile 8 partinin katılımıyla yapıldı. “Birlikte mücadele etmenin koşullarını oluşturmak üzere bu birlikteliğin sürdürülmesi” temennisini içeren kısa bir açıklama yapıldı.
Şimdi gelelim asıl meseleye…
Sol parti ve Türkiye Komünist Hareketi’nin HDP’nin çağrısına olumsuz yanıt vermeleri ile ilgili söyledikleri incelendiğinde her iki partinin de birbirine benzer gerekçeler ileri sürdükleri görülmektedir. Sol Parti PM üyesi A. Taş; sosyalistler olarak cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda sorumlu davranacaklarını ancak seçimden sonraki süreç hakkında farklı düşündüklerini belirtti ve HDP’den temel ayrışma noktalarını üç başlıkta topladı: Laiklik, Kamuculuk, Anti-emperyalizm. HDP bu konularda bir şey söylemiyor ve seçimden sonra rejimin restorasyonuna destek verecek. Biz sosyalistler ise bu konuları programımıza aldığımız için devrimci bir tutum takınıyoruz. Bu durumda HDP ile ittifak yapmamız mümkün değil. Onlarla ancak gerektiği zaman dayanışma halinde bulunabiliriz. Zaten bunu hep yapıyoruz. HDP’nin biz sosyalistleri dizayn etme çabalarına alet olmayız vb. mealinde açıklamalar yaptı.
Özetlersek; biz sosyalistiz, siz düzen partisisiniz onun için sizinle ittifak yapmayız. Siz yolunuza, biz yolumuza deniliyor.
Sol Parti’nin ya da diğer partilerin HDP ile ittifak yapma zorunluluğu yok. HDP’nin, −temelde ulusal bir harekete dayandığı için− kendine özgü hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için farklı ilişki biçimleri olması doğal. Bu özelliklerinden dolayı böyle bir parti ile ittifak yapmanın mümkün olmayacağının düşünülmesi de anlaşılabilir.
Sorun sosyalist bir partinin, temelde ulusal bir harekete dayanan HDP ile ittifak yapmayı reddetmesi değil. Sorun, ittifakı reddetme gerekçesi olarak kendilerinin sosyalist olduğunu kanıtlama çabasıyla ileri sürülen farklılıklarda… Kendileri sahip olduğu halde HDP’nin sahip olmadığını belirttikleri ilkelerde.
HDP sosyalist bir parti değil. Düzenin restorasyonunun peşinde. Anlaşıldı. Peki, ileri sürdüğünüz ve yukarıda sözü edilen üç başlık, sizin sosyalist bir parti olmanıza yeter mi? Siz bunları savunduğunuz, programınıza aldığınız için devrimci mi oluyorsunuz?
Yeri gelmişken Şeyhülislam Mehmed Bahayi’nin bir beytini burada analım:
"Bize mülhid diyenin kendüde îman olsa
Dahl eden dinimize bari müselman olsa"
Sosyalistler, her durumda laikliği savunurlar. Laikliği bir hak olarak kazanmak ve bu hakkı korumak için mücadele ederler, etmeliler. Unutulmaması gereken şey, laikliği savunduğu için hiç kimse sosyalist sayılmaz çünkü laiklik burjuva demokratik bir taleptir ve burjuva demokrasilerinin olmazsa olmaz bir unsurudur. Onun için demokrasi talebi ile bir bütünlük içerisinde dile getirilmediğinde emekçi sınıfları pek ilgilendirmez. Bir zamanlar Şah Rıza Pehlevi’nin İran’ının, laikliğin eksiksiz uygulandığı bir ülke olduğunu unutmamak gerekir!
Sosyalistler, toplumun laiklik üzerinden değil sınıflar üzerinden kutuplaşmasına çalışırlar. Eğer toplumda halen sınıflar üzerinden değil de başka alanlarda (dinsel, etnik, yaşam tarzı vb.) bir kutuplaşma varsa bu durumun değiştirilmesi ve kutuplaşmanın sınıf temeline oturtulması için çaba sarf ederler. Laiklik üzerinden yaşanan kutuplaşmanın sınıf mücadelesine yarardan çok zarar verdiğini, geniş kitlelerde bilinç sapmalarına neden olduğunu yakın geçmişte defalarca yaşayarak öğrendik. Bu deneyime rağmen laiklik konusunda hassasiyeti olan kitleler içerisinden taraftar kazanma çabası popülizmdir, sosyalizm mücadelesine zarar verir. Tabii ki laiklik savunusunun öne çıkarılmasında, Türkiye sol/sosyalist hareketinin Kemalizm’den kendini bağımsızlaştıramamasının ne kadar etkisi olduğunu bilmek mümkün değil!
Kamuculuk diye adlandırılan şeyin tam olarak neyi ifade ettiği bilinmemekle birlikte TV programlarında verilen örneklerden ve bazı yazılı dokümanlardan anlaşıldığı kadarıyla; öncelikle eğitim ve sağlık hizmetlerinin devlet tarafından yürütülmesi, neoliberal ekonomi uygulamalarıyla özelleştirilen kurum ve kuruluşların yeniden devlete iade edilmesi, “yap-işlet-devret” veya “kamu-özel işbirliği” şeklinde ifade edilen yatırımların devlete aktarılması kastedilmektedir. Bu şekildeki bir kamuculuğu savunmak için sosyalist olmaya gerek yoktur. Böyle bir kamuculuğu programına almak da hiç kimseyi sosyalist yapmaz. Bu tür uygulamaların kapitalist sistem içerisinde kalınarak gerçekleştirilmesi pekâlâ mümkündür. Gerçek anlamda kamuculuk, sermayedarların mülkiyetindeki fabrika ve işletmelerin, özel bankaların, madenlerin, geniş tarım arazilerinin; havaalanları, limanlar ve TIR filolarının toplumun ortak malı olacak şekilde devletleştirilmesini de içerir. Merkez Bankası, EPDK, BDDK vb. kurumların özerkliklerinin kaldırılarak ekonominin merkezi bir planlama ile yönetilmesini gerektirir. Özetle kamuculuk üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılarak toplumun kolektif mülkiyetine dönüştürülmesini hedefler. Sol Parti’nin ve diğerlerinin dile getirdiği kamuculuğun bu tür uygulamaları kapsayıp kapsamadığı tam olarak belli değildir. Kamuculuk, yukarıda tanımlandığı kapsamda ele alınmadığı sürece mevcut sistemin restorasyonundan başka bir sonuç vermez.
Anti-emperyalizm, ABD askerlerini ülke topraklarından kovmak romantizmi şeklinde ele alındığında günümüzde pek bir anlam ifade etmemektedir. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasını ifade ettiği, uluslararası tekelci sermayenin geri bıraktırılmış ülkeleri sömürmesine neden olduğu için karşı çıkılması gereken bir sistemdir. Devletlerarası olduğu kadar kapitalist şirketler arası bir ortaklığı ifade ettiği için sadece ulusal kurtuluşçu, bağımsızlıkçı bir bakış açısıyla ele alınamaz. Sadece uluslararası tekelci sermayeye değil onların yerli işbirlikçilerine, ortaklarına da karşı çıkılmadıkça antiemperyalizm vücut bulamaz. Salt ABD düşmanlığına sıkıştırılmış bir antiemperyalizm anlayışı milliyetçi/ulusalcı bir yaklaşımdır.
Sosyalistler açısından antiemperyalizm, tüm anlaşma ve bağlantılarıyla uluslar ötesi sermaye ile kurulmuş bağımlılık ilişkilerin koparılmasını gerektirir. ABD, AB, Çin, Rusya gibi ülkelerle kurulan ilişkilerde eşit bir pozisyonu savunur. NATO, Dünya Bankası, IMF vb. kuruluşlardan kopuşu içerir. Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası finans kurumlarına olan dış borçlarının reddedilmesini, yurt dışında bulundurulan askerlerin geri çekilmesini, başta komşu ülkeler olmak üzere tüm ülkelerle karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı barış ve işbirliği antlaşmaları yapılmasını gerektirir. Birleşmiş Milletler Örgütünün saygın bir üyesi olarak tüm halkların özgür ve bağımsız bir şekilde yaşaması için dayanışma içerisinde olmayı gerektirir. Kısacası antiemperyalizm, kapitalizme karşı olmayı gerektirir. Sol Parti ve diğerlerinin antiemperyalizmi neyi ifade ediyor, bilemiyoruz. Bu konuda yeterli bilgi sahibi olmamamızın sorumluluğu bizim olduğu kadar bu partilerin sözcülerinindir de. Bu bilgi eksikliğini giderecek olanakların var olduğu çok açık. Saatlerce süren TV programlarında bu partilerin sözcüleri antiemperyalizm konusundaki görüşlerini ayrıntılı bir şekilde anlatabilir, bizleri aydınlatabilirler. Bunu yapmıyor olmaları bizim açımızdan anlaşılır değildir.
Sol parti ve diğerleri açıkça; “Biz sosyalistiz, bizim için asıl sorun sömürünün ortadan kaldırılmasıdır. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi ortadan kaldırmak için sınıf mücadelesi zorunludur. Bu mücadele sonucunda işçi sınıfının önderliğinde tüm emekçilerin ittifakıyla siyasi iktidarı almadıkça ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırmadıkça, yani kapitalizme son verilmedikçe emekçilerin kurtuluşunu mümkün görmüyoruz. Biz aynı zamanda enternasyonalist dayanışmaya çok önem veririz. Siz farklısınız. Sizinle ancak bu düzen kapsamındaki demokratik talepler doğrultusunda işbirliği yapabiliriz. Bu işbirliği bizim açımızdan çok önemlidir. Bir enternasyonalist hareket olarak ‘ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı’na inanıyoruz ve bu temelde sizinle dayanışma içerisinde olacağız.” diyebilseler mesele anlaşılabilir olurdu. Tabii ki böyle diyebilmek için gerçekten öyle düşünüyor olmak gerekir! “Size ne biz kendi bildiğimiz gibi söyleriz!” deme hakları var da o zaman kim sosyalist, kim değil, anlaşılamıyor. Bir başka itiraz da kamuoyuna sunulan hedeflerin geçiş aşamasını ifade ettiğini, bizim eleştirilerimizin daha çok nihai programa yönelik olduğu şeklinde olabilir. Haklı bir itiraz gibi duruyor. Hele bu itiraz gelsin onu da o zaman konuşuruz!
Sonuç olarak bazı sol/sosyalist partilerin HDP ile seçim işbirliğine yaklaşmamaları konusunda ileri sürdükleri gerekçeler ikna edici görünmüyor. İleri sürülen ayrılık gerekçeleri, ulusal bir harekete dayalı HDP’nin yumuşak karnına yumruk atmaktan ileri gitmiyor. Ayrılığın nedeni, HDP’nin sosyalist bir parti olmaması; kendilerinin sosyalist olması şeklinde sunulsa bile gösterilen kanıtlar bu iddiayı doğrulamıyor. Bu birlikteliğin gerçekleşmemesinin asıl nedeni, Sol Partili bir dostumun söylediği “HDP Türk solunu dizayn etmeye çalışıyor, buna müsaade edemeyiz.” ifadesinde saklı. Alper Taş’ın da buna benzer ifadeleri olduğunu hatırlıyoruz. Eğer durum buysa −ki biz de öyle düşünüyoruz− hem Kürt Özgürlük Hareketinin hem de Türk sol/sosyalist hareketinin bu durumu yeniden gözden geçirmesi gerektiği açık. Yoksa “aslında yok birbirimizden farkımız ama biz …” durumundan kurtulmak çok zor.