Vulkan fabrikasi iscileri crBir büyük “arayış”! “İnsan”ı, insanın en büyük zenginliği sayan, yeni bir uygarlık arayışı… İnsanın en heyecanlı, en harikulade macerası!.. O “macera” belki iki yüz, belki de üç yüz yıl sonrasının gerçeğini ve insanın geleceğini bugünden aramaktı! Bunun acemi, kırılgan ve zorunlu ve belki de “erken” adımlarıydı; emeklemekten henüz yeni kurtulabilmiş... Bir olağanüstü, cansiperane “arayış”! İnsanlığın bütün birikimi ve aklı ve tarihsel bakımdan haklı olunduğunun bilinciyle...

20. yüzyılın henüz başlarında, 1917 yılı Kasımında, yeni bir uygarlık biçimi “alternatif ideal” olarak yükselmiş, ama böyle bir uygarlık yaratmak mümkün olamamıştı! Tarihin “o kıvrımı”nda, özel tarihi şartların çakışmasıyla, bir “tarihi ritim” yakalanmış ve bir insan ömrü kadar yaşanmış ve sona ermişti… Belki de insanlık, tarihinin bu en büyük yenilgisine “topyekûn kurtuluşu”nun kapısını araladığını zannettiği geçtiğimiz yüzyılda uğradı! Geçtiğimiz yüzyılın hemen başlarında insanlık, Büyük Ekim Devrimiyle, topyekûn kurtuluşunun kapısını araladığını zannederek “büyük günah”a girmiş oldu! “Hakikat Ağacı”nın meyvesini, sosyalizmin “tahrikiyle” yemiş bulundu! Bu ona hakikatin, bilmenin, başarmanın yolunu açtı! “Mutlak sükûn”, “iman edilmiş kesinlik”, “sömürünün ebediliği” yok olmuş; tartışmanın, sorgulamanın, daha da önemlisi özgürlüğün somut olarak kapılarını açmıştı!.. Ama “herkes”in de huzurunu kaçırmıştı! “Cennet(!)”ten; yani  “bu dünya”dan kovulmalıydı –elbette!..

O dönemeçte eğer var idiyse “sınıf hareketi”nin bir misyonu üstlenmesi gerekmiyor muydu? “Doğru” veya ”yanlış” hesabı sonra görülürdü! Hükmü, Tarih verirdi! O an için “haklı-haksız” ayrımı önem taşıyordu! “Yer”in ya da “yen”in “dar”lığı bahanesi, oynamaktan kaçınamayacağı “tarihi rolü”nü, bütün ağırlığıyla omuzlarında hissetmesine engel olamazdı ki!..

* “Ekim”sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesinin ilk ve en “başarılı” örneğidir. Yenilgisi ne bu mücadelenin “anlamsızlığı”nı kanıtlar  ve ne de kazanılması imkânsız bir mücadele olduğunu!

İspanya İç Savaşı da, K. Liebknecht ve R. Luxemburg’un katledildiği Berlin ile Bavyera Ayaklanmaları da yenilmişti; Macaristan Sovyeti deneyimi de... Şikagolu Proleterler de, Newyorklu Kadın İşçiler de yenilmişlerdi; Lyon Dokumacıları da, Paris Komünarları da... P. Lumumba da yenilmişti, E. Che Guevara da... Ve Spartaküs de...

Ne ki bütün bu yenilenler, yenilgilerine rağmen Spartaküs’ten günümüze, başkaldırının simgesi olarak, haksızlığa, adaletsizliğe, baskıya boyun eğmemenin onurunu yücelttiler! Sadece hatıralarda ve hafızalarda değil, insanlığın mücadelesinde, özgürlük düşüncesinde, moral değerlerinde, −ama en önemlisi de− umudunda yaşadılar! “Dün”ü “yarın”a taşıdılar! Yenilgileri içinde bile umudu yeşerttiler, “geleceği” yaşattılar! Diri tuttular! Çünkü onlar, insanlığın biriktiregeldiği çok önemli değerleri dünde, bugünde bırakmayıp “yarın”a dönüştürdüler! “Zaferleri”, o değerlerin yaşatılması oldu!

Böyle bakıldığında, Prometheus’un insanlığa getirdiği ateş hiç sönmedi,  Spartaküs hiç yenilmedi  ki..!

Ve “Ekim”, uzak geçmişten mitik bir söylence değil; güncel bir destandır! “Biz” yazdık!

“Ekim” nostaljik bir hamaset menkıbesi değil; bayrağında “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacına göre” yazan sınıfsız, sömürüsüz topluma giden yolda bir zaferdir! “Biz” kazandık!..

Ekim Devrimi “bizim”; Ekim Devrimi “biz”iz..!

* “Dünyanın bir noktasında ve kapitalizmin ölümcül kuşatması ve bilfiil yıkıcı askeri saldırısı altında, bir toplumun kendini daha önce hiç testten geçmemiş nazari bir öngörüye göre örgütlemesi, dünya tarihi çapında yaşanmadıktan sonra elde edilip yaşanması olanaksız bir hayatı yaşamaya kalkışması, bunun sorumluluğunu yüklenmesi, soyluluğu bir yana, kapitalizmin insana ve bireyin gerçek kurtuluşunun imkânlarına karşı tutumunu göstermesi bakımından mühim bir tecrübe değil midir? Marksizmin ve 17 Devriminin bütün bir 20. yüzyıla damgasını vurmuş olması, bu arada Avrupa’da, Amerika’da, bütün dünyada ileriki yüzyıllara miras kalacak onca büyük düşünürün, sanatçının, şairin, edebiyatçının ve bestecinin, bilim adamı ve bilim kadınının gönlünü çelmiş olması başka türlü nasıl açıklanabilir?”

* ”İşçi hareketinin doğuşundan itibaren bu sınıfın özel bir doğası bulunduğu anlaşılmıştır. İşçi sınıfının bu özel doğası üzerine insanlığın geleceğinin tasarımları yapılmıştır. Bu özel doğanın değiştiği söylenmekte­dir. Sol adeta, kendi doğuşuna da kaynaklık eden bu özel doğayı unutmuştur. Bu unutkanlık sol siyasi hareketleri etkisiz hale getirmiştir. Etkinlik arayan solun bu sınıf doğasını hatırlaması gerekir.”

 Sosyalizm ereğinin tarihsel dayanakları yerli yerinde duruyor!..

Ve topyekûn kurtuluşunun henüz şafağındadır insanlık..!

 “Kimse Tarih’in bundan sonrasına ‘ipotek’ koymaya yeltenmesin!..”

“İnsanın kendi tarihini yazmaya başladığı günden bu yana içinde bulunduğu ‘praxis’in istikameti özgürleşmeye doğrudur!..”

Ve  “yeni bir söz” söyleyeceksek eğer, öncelikle “eskiden“ söylenmiş, fakat sonradan, her nasılsa(!)  unutulmuş ya da önemsizleşmiş(!) bazı fikirlerin, görüşlerin yeniden hatırlanması ve hatırlatılmasından sonra söylenmeli!.. “Yangınlar”dan arta kalmış, dimağlarda “küllenmiş közler” ve hatırlarda söylenecek sözler var, çünkü !.. Çünkü aslolan, gelecekten kaynaklanan ve korunan bir geçmişle, geçmişten gelen ve beslenen bir gelecek! Bu diyalektik yeniden kurulabilir! Kurulmalı!..

* (Buraya kadar Yalçın Yusufoğlu ve Hüseyin Hasançebi’nin değişik metinlerinden yararlandım; bundan sonrasında da...)

* “Sınıf mücadeleleri zemininde var olagelen ve değişen dünyanın, değişen ‘ölümcül şartları’nda büsbütün kronikleşmiş sorunlarını, krizlerini sermayenin ‘çözemeyecek’ olduğunu bilmeyen kaldı mı?  En  azından, en ‘can alıcı’ sorunları halkın sırtına yükleyip, tekelcilerin bir parça ‘nefeslenmesi’ni  sağlamak, tek yapabildikleri..! O halde, sınıf mücadelesini zorla, zorbalıkla  bastırırsın; olur-biter!(mi?) Sınıf mücadelelerini ‘cici rejim’ler üretmiyor ki, yine onlar son versin!..”(T.Ağaoğlu)         

Bugün “sınıf hareketimiz”in en önemli sorunu, birinci gündem maddesi, acil hedefi  ve ivedi görevi  siyasi demokrasi sorunudur −Sosyalizm hedefini gözardı etmeksizin. Anti-tekelci, anti-emperyalist mücadeleyi ihmal etmeksizin...Demokrasi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesinin diyalektik bütünlüğünü kavrayarak!..

“Demokrasi için mücadelenin proletaryayı sosyalist devrimden saptırabileceğini, sosyalist devrimi göz ardı edeceğini ya da geri plana atacağını vb. sanmak temel bir yanılgıdır. Tersine, nasıl sosyalizm tam demokrasiyi getirmeden zafer kazanamazsa, onun gibi proletarya da demokrasi için çok yönlü, tutarlı ve devrimci bir mücadele yürütmeden burjuvazi karşısında zafer kazanmaya kendini hazırlayamaz”(V. İ. Lenin, Bütün Eserler, c.22 s.133.)

Putilov fabrikasi iscileri cr* Diğer taraftan sömürüye ve baskıya karşı verilmiş mücadeleler, bu mücadelelerin bıraktığı birikimler, manevi değerler, çok uzak geçmişte kalmış menkıbelermiş, ilkçağ destanlarıymışçasına algılanıyor adeta! Çok çok gerilerde bıraktığımız yanılsamasına kapılıyoruz… Oysa çok uzak olduğunu sandığımız geçmiş, aslında o kadar da “geçmiş” değil. Elimizi uzatsak neredeyse yakalayabileceğimiz bir uzaklıkta. Sanki yanı başımızda durmakta… 

İnsan soyunun başkaldırısı, bunun sayısız örnekleri, yakın tarihin devrimci dönüşümleri, özgürlük mücadeleleri, sanki “romantik” hatıralar gibi alınıyor ya da “nostaljik” değerler gibi anılıyor. Bu da sosyalizm için, sömürüsüz ve baskısız bir gelecek için verilen uğraş açısından değerler aşınımına yol açıyor; mücadeleyi akamete uğratıyor...

İnsanlığın damıtarak bugüne taşıdığı birikimin “çar-çur” edilmesidir; söz konusu olan..!

Ama hafıza, unutmalardan arta kalmış bir tortu değildir ki! Unutulmaması gerekenleri göğüsleyendir hafıza! Asla unutulmaması gerekenleri! Geçmişten kopuk, gelecekten yasaklı yaşamıyoruz ki!

Çok uzaklarda bırakılmak istenen “o geçmiş”, hiç yaşanmamış gibi yapılabilir mi? “Yok” farz edilebilir mi? Unutmak! Bu “geçmişten kurtulma”çabası niye?.. Bu bir “amnesia arayışı” olmaz mı?.. “Yenilmişlik” duygusu mu, getirdi bu “arayışı”?

Ama bu “geçmiş” ve “hikâyesi” aksine hep bilinmek, zaman zaman farklı yönleriyle sorgulanmak, eksik ve yanlışları yargılanmak ve “doğru yeri”ne konmak gibi ciddiye alınmayı fazlasıyla hak etmiyor mu? Geçmişin izlerini silmeye değil, “hakkını vermeye” yönelik olması gerekmiyor mu hatırlananların? 

Kolektif belleğin tahrip olması bu bağlamda, geçmişi anlamlandıracak, geleceği ise tahayyül edebilmemizi sağlayacak “hikâyeler” oluşturabilmemizi de ortadan kaldırıyor... Düşüncelerimizin, duygularımızın şimdiki zamana, yaşanan ana sabitlendiği bir dünya, geçmiş ve gelecek “hikâyeler”den yoksun bir dünya olmakta... “Biz”e düşen de geçmiş yenilgilerin yasını tutmaktan mı ibaret oluyor..?

Ve en kötüsü de galiba, kimileri vazgeçiyor; Che’nin “Kaybetmekten korkma! Asıl vazgeçtiğinde kaybedersin” ünlü sözüne itibar etmeksizin... ideallerinden, ütopyasından, ideolojisinden, kavgasından, kendinden vazgeçiyor... biriktiregeldiklerinden, olmak istediklerinden, hayallerinden, düşlerinden, bulmayı umut ettiklerinden ve dünyadan ve hayattan…

* Halbuki geçmiş, hem “geri döndürülemez olan”dır; ve fakat hem de bugünümüzün tam ortasında durur! Şu an tüm geçmişimizle, bütün yaşanmışlıklarla birlikte, şimdi ve burada oluruz!.. 

* “İnsanlığın belleği vardır; maddi olarak yaşanmış bulunan, çağlardan çağlara aktarılarak gelen dün, tarih bilincidir. İnsanlığın bugünü vardır; yaşanılmakta olan verili koşullardır, nesnel realitelerdir. Ve insanlığın yarın duygusu, yarın tasavvuru vardır. Yarın düşüncesini taşımayan, kendiliğinden akıp giden, nereye varacağı meçhul bırakılan, toplumsal bilinçte üretilmeyen, amaçsız ve hedefsiz bir insanlık olamaz.”

“İnsanlığın evrimi özgürleşme sürecidir. Bu süreç insanın doğadan özgürleşme süreci olarak başlamıştır, toplumda özgürleşme süreci olarak devam etmiştir ve insanın –bireyin− toplumdan özgürleşeceği, birey-toplum çelişkisinin ve ayrılığının sona ereceği, bireyle toplumun özdeşleşeceği özgür bireyler topluluğunun yaratılması idealiyle ilerlemektedir.”

“Bugün ‘daha iyi bir dünya’ için verilen uğraş, ancak ’yarın nasıl bir dünya’ sorusunun yanıtıyla muhteva kazanabilir. Tarih gerçek insan potansiyellerinin insan tarafından gerçekleştirilmesi ve giderek daha insani olarak dışa vurulması sürecidir. Şu halde, bugün ‘daha insani bir dünya’ amacı, gerçek insan potansiyellerinin en tam biçimiyle dışa vurulabileceği yarınki toplum idealimize sıkı sıkıya bağımlıdır. Bu nedenle tarih, kapitalizmin getirip sapladığı bir çukurda kalamaz. Tarih boyunca maddi zenginlikleri olduğu kadar, manevi zenginlikleriyle de hayatı yeniden üretmiş olan insan, yarınını da    –bu çukurdan çıkarak− kendi elleriyle yaratacaktır.” (Yalçın Yusufoğlu, “Fütürüloglara Rağmen Yarın”, GÖRÜŞ, sayı 36, sf. 38.)   

“Son iki asrın ikisi çok köklü sonuçlar yaratan sayısız devrimler çağı tarzında yükselmesi, insanlığın güçlü bir özgürleşme çağı yaşadığını gösteriyor. Birikmiş bütün bu değerler ve deneyimler 21. yüzyıla en başta sosyalist güçler tarafından taşınacaktır. Çünkü gerek bireysel ve gerekse toplumsal bakımdan özgürleşme ideali en ileri somut ifadesine sosyalizm düşüncesinde kavuşmaktadır.” (Hüseyin Hasançebi, “Gerçekçi, Devrimci, Sosyalist Program”, GÖRÜŞ, sayı 47, sf. 26.)

* ”Sömürülen ve baskı altında tutulan insanlar, şayet bu  kötülüklerin sorumlusu olarak sermayeyi görüyorlarsa, kaçınılmaz olarak sermayeden kurtulmanın yolunu arayacaklardır.” Ve kapitalizmden kurtulacaksa insan soyu, bunun sosyalizmden başka yolu da yoktur! Ve insanlığın da yegâne kurtuluş umududur..!

* “Yirminci yüzyıl sosyalizm deneylerinin ve modellerinin sonuna geldiğimiz noktasından hareketle, bu modeller içinde ana akımı oluşturan ve geçmişte kendimizi de manen parçası saydığımız uluslararası siyasi hareketin de tarihi işlevinin artık sona erdiği tespitiyle ve tüm bu akımların gerçek anlamda ve ütopyamızla uyumlu tarzda aşılabilmesi...” (“TSİP Fesih Kongresi, 1990”da kabul edilen “Karar”dan...)

* Hâsılı bu bir devinim sürecidir; köksüz, tarihsiz, geleneksiz değildir! Asla değildir! Bu sürecin bir “dünü” vardır! Bugün “ondan” doğmuştur; “yarın”sa hepsinden doğacaktır!..

* “Ekim”in yarattığı tarihsel ivme ise halen sürmekte... “Ekim”in eşsiz değerleri halen yaşamakta... yüce idealleri capcanlı durmakta!.. “Ekim”in şimşeği çakmış, yepyeni bir ışıkla aydınlanmıştı insanlık; o ışık “kırıla kırıla” yansımaya, yayılmaya devam ediyor... Ve er ya da geç dünyamız sosyalist olacak; çünkü sömürüye dayalı bir düzenin ilelebet payidar kalması mümkün değil..!