Mart “tuhaf” bir aydır. Bir defa ismini pagan Roma’nın savaş tanrısı Mars’tan almıştır. Roma şehrini kuran Remus ile Romulus’un manevî −mi/gerçek(!) mi− babası… “Şair”in işaret ettiği üzere şu sıska bir dişi kurdun memelerine yapışmış tombul iki velet var ya! Hani “kutsal mülkiyet”in mihrabında (sunağında/“altar”ında) kurban edip de kardeşini; kardeş kanıyla ellerini “yuğan!” Handiyse dünyadaki bütün mitolojilerde “mümasili” harp ilahları kötülenirken, lanetle anılıp beddualarla yerin dibine batırılırken; Roma’da “kutsanıp” göklere çıkarılan, yüceltilip adına tapınaklar inşa edilen Mars! Bir dünya imparatorluğunun harp ilahı…
Roma takviminde yıl martla başlardı ve yılın bu ilk ayı, baharla birlikte “savaş sezonu”nun da açılışı demekti! İlhak ve ilhak edilenlerin zenginliklerinin talanı ve köle emeği sömürüsü üzerinde yükselen Roma’da, savaş tanrısı Mars’a izafeten yılın bu ilk ayı onun adını aldı. “Pax” ise Roma’nın “sulh tanrısı”... Ancak hep Mars’ın gölgesi, hatta daha doğrusu patronajı altında; Mars’ın dilediği gibi ve izin verdiği kadar pax! Ve onun adı yılın hiçbir ayına verilmemiş, haliyle… Ayrıca adına dikilmiş bir tapınağı bile yok..!
***
Bir batı mitolojisinden sonra, bir doğu mitolojisiyle devam edecek olursak eğer; bilindiği gibi Mart’ın 21’i Orta Doğu ve Balkanlar’da, Yakın Doğu ve Mezopotamya’da, Ön Asya ve Orta Asya’da “bahar bayramı” olarak kutlanıyor. İlkbahar başlangıcı ve ekinoks olduğundan… BM de son yıllarda 21 Mart’ı “Newroz” olarak tanıdı. Fars ve Kürt mitolojilerinde “Demirci Kawa”, Göktürklerin ise “Ergenekon Efsanesi”ne dayanır. Zor şartlardan “halâs” olmanın söylencesidir. Kürtler tarafından kutlanmasının ikide bir yasaklandığı yegâne memleket ise “burası”dır! “Serbest” bırakıldığı günlerdeyse kolluğun “kapalı avlağı” işlevi görmektedir! Memlekete “nevrûz” lazımsa, devlet yapar! Size ne oluyor..?
Aslında kökeni Mezopotamya’nın kadim medeniyetlerine, o toplulukların mitolojilerine dek gider. Mezopotamya mitolojisi, Sümerlerin dini evrendeki güç, nesne ve varlıkları temsil eden antropomorfik tanrı ve tanrıçaları içerirdi. Sümerlerden günümüze harika bir mit miras kalmıştır. Bu, beş bin yıldan daha yaşlı olan bir yeraltına iniş hikâyesidir ve bu özelliğiyle, bilinen en eski baharda yeniden diriliş öyküsüdür. Önceleri ana tanrıça, sonraları bereket tanrıçası İnanna, semitik adıyla İştar, daha sonra ise eril tanrılar; Sümerlerin Tammuz’u, Hititlerin Telepinu’su yahut Yunan mitolojisindeki Adonis vb. gibi mevsimsel döngüyü simgeleyen tüm mitik figürler, yerin altından çıkar; “dirilir”… “Yer”le “gök” kavuşur! Tabiat “canlanır”…
Sümerler Mezopotamya panteonunu, tanrılarını ilk kez yaratan toplumdur. Sümer inanışında her eylem için bir tanrı yer almalıydı ve bu sebeple binlerce tanrı bulunmaktaydı. Sümerlerden Samilere geçen kültür aktarımında, Sümer tanrılarının isimleri değişerek Samilerde de karışımıza çıktığını görmekteyiz.
Dolayısıyla Tarım’ın beşiği olan Orta Doğu/Mezopotamya ve orada insanlık tarihinde karşımıza çıkan ilk uygarlıklar (Sümer, Babil, Asur) bu bağlamda da öncülüğe sahip gibi görünmekteler. Nitekim tarihsel olarak kaydedilebilmiş en eski yeni yıl kutlamaları da Babil’de karşımıza çıkıyor…
Bu ritüel, mart ayının sonlarında kutlanan ve 11 gün süren bahar bayramıdır; yeni yılla aynı gün başlardı ve belli ki yolu bugün Newroz’a kadar çıkmaktadır.
Bilindiği gibi dinî söylemi mitler, dinî pratiğiyse ritler (ritüel) yapılandırıp şekillendirir.
Kültür aktarımındaysa, bir yerde öteden beri yürürlükteki inanç, âdet, gelenek ya da anlayışı alır, onu kendi hâkim kılmak istediğinizle bağdaştırarak içselleştirirsiniz. Tıpkı Anadolu’da Hrıstiyan aziz kültlerinin örneğin Aziz Yorgi Hızır-İlyas’la, Aziz Nikola (Balkanlar’da) Sarı Saltuk’la ve Aziz Şaralambus [Aya (Hagia) Haralambos] da Hacı Bektaş’la “sentezlenmiş”, kültürel senkretizm yapılmış olduğu gibi...
Günümüzden 10 bin yıl önce başlayan tarımsal etkinliğin erken evreleri, tarımı başlatanın büyük ihtimal kadınlar olmasıyla da bağlantılı şekilde kadınlığa kutsiyet atfedilmesinin önünü açmıştır. Zaten ana-erkil bir toplumdur ve tarıma geçildiğinde, kadının doğurganlığıyla toprağın üretkenliği arasında paralellik kurulması… doğurganlığı, üretkenliği, verimi simgeleyen ana-tanrıça tapımının belirdiği bu dönem, toprağın insan yaşamını olumlu yönde etkileyip “bereket”leyen bir kaynak olmasıyla örtüşür. Toprağın bereketinden de kadının bereketine ve “Kibele” gibi ana-tanrıça kültleri üzerinden dişil-kutsallığa çıkılır…
“Ana Tanrıça kültü sona erdikten sonra da kadın, tanrılar topluluğunda tanrıça olarak yer aldığında, Bereket Tanrıçası kavramının çıkması ve Bereket Tanrıçasının tanrı değil, tanrıça olması da rastlantı değildi.” (Yalçın Yusufoğlu, “Erkek Kültü”, Kızılcık, sayı 59, Mart-Nisan 2014.)
Ancak tarımsal yaşam biçiminin sonraki aşamalarında toprağa, kendisine bereket sunduğu için tapan insandan, onu çitle çevirip mülk edinen insana ve onun “eril-tanrı”sına geçiş söz konusudur. Böylece “toprak”, insan yaşamında özne iken nesneleşir; bağlantılı olarak kadın ve “kadınlık” da öyle…
(Bu bölümde diğer kaynakların yanı sıra, Tayfun Atay’ın çeşitli makalelerinden de yararlandım.)
***
“Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi geçti. Buna engel olmak gerek!” diyerek, 12 Mart 1971’de darbe yapan Silahlı Kuvvetler “sosyal uyutma” görevini bîhakkın yerine getiriyordu! Solun tepesine “balyoz” gibi inen faşist hükümetleriyle de, −“İttihatçı”larla, “MAH”çılarla, Babıali Baskınıyla pekiştirilmiş darbeciliğiyle, Takrir-i Sükûn’dan itibaren de artık iyice ezberlenmiş, “Şark Islahat Kanunu” ile şahikasına çıkan, “Dersim Tertelesi”yle pik yapan ve yirminin üzerinde “tedip, tenkil, tehcir, temsil, temdin, taktil” uygulamalarının da faili olmakla− gelenekselleşmiş “tarihî misyonu”nu başarıyla ifa ediyordu..!
Tarihler 30 Mart 1972’yi gösterdiğinde Tokat/Niksar Kızıldere Köyünün muhtarının evinde Özel Harp Dairesinde görevli general rütbesiyle askerler, MİT, kontrgerilla ve CIA ajanlarının deruhte ettiği bir operasyonla 13 genç insanı mermilerle, bombalarla, roketlerle katlederler; içlerinden biri tesadüf eseri sağ kalır. Tarih’e tanıklık eder...
THKP-C ve THKO ortak eylemidir. Ele geçirilmiş ve idamla yargılanan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını “kurtarma” çırpınışıdır. 26 Mart günü Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin ve Hüdai Arıkan Ordu-Ünye Radar Üssünde görevli üç İngiliz teknisyeni rehin almış, beraberlerinde Kızıldere’ye dek getirmişlerdir. Sonradan katılanlarla sayıları 11’i bulan eylemcilerin son direniş noktalarında hayatlarına kastedilir!
Daha önce de aynı faşist uygulama Mayıs 1971’de sergilenmiş ve Nurhaklarda THKO önderlerinden Sinan Cemgil ve arkadaşları katledilmişlerdir.
“Tarihe tanıklık” eden E. Kürkçü bu kamikaze “intihar eylemi”ni ve evveliyatını; “vahşi bir hayvanın önünden can havliyle kaçan yaralı bir ceylan”a benzetir. Ancak bir farkla: İntikam güdüsü..! İnsandan başka hiçbir canlıda mevcut olmayan bir duygudur, intikam hırsı! “Kurucu İrade” kurulurken devlete “intikam hırsı”nı “üflemiş”tir!..
***
18 Mart 1871’deyse Parisli işçilerin başını çektiği halk hükümeti devirerek, Paris Belediyesi’nin “özerkliği”ni ilan ediyordu! Tarihe “Paris Komünü” adıyla geçen bu “ilginç” deneyim, ne yazık ki ancak 72 gün ayakta kalabildi. Barikatlara çıkan, barikatlarda dövüşen, barikatlarda ölen ve “gökyüzünü fethe çıkmış” Komünarlar yenildiler! Son direniş noktaları olan Belleville ve Ménilmontant tepelerini bir hafta boyunca sokak sokak çarpışarak, canları pahasına savundular. 28 Mayıs itibarıyla, öğleden sonra 16.00 civarında Belleville Ramponeau’daki son barikat düştü! Yenilgileri çok kanlı oldu. Toplu kitlesel kırımlara uğratıldılar. 17 bini kurşuna dizilmek suretiyle yaklaşık 30 bin “kıyım”… Pek çoğu Père Lachaise Mezarlığı’nda o günden itibaren “Komünarlar Duvarı” olarak anılan duvarın dibinde vuruldu! O duvar, 8 gün süren o “kitle kırımı”nın dilsiz tanığıdır!.. Bugün Komün’ün son direniş noktası olan Père Lachaise mezarlığının dip duvarına (“Komünarlar/Federeler Duvarı”) gittiğinizde daima yeni konmuş taze çiçekler görürsünüz. Orada kurşuna dizilen komünarların unutulmadığını, hatıralarına gösterilen tazimi anlatır bu görüntü …
Tüm Avrupa burjuvazisi birleşerek Komün’ün üzerine yürüdü ve Komün’ü vahşice, acımasızca ezdiler! Hatta öyle ki III. (Louis) Napoleon’u yenilgiye uğratıp, tahtından edip de Paris kapılarına dayanan Bismarck’ın Prusya ordusu bile, devrik imparatorun çağrısıyla ve “Cumhuriyetçi” Fransız hükümetinin işbirlikçiliğiyle Komünarlara yöneldi. Dr. Kıvılcımlı’nın deyimiyle “domuz topu” oldu, tekmil burjuva sınıfları! 1789’un, 1848 Şubat ve Haziran’ının ve 1870’in 4 Eylül’ünün dersleri, proletaryanın tarihteki bu ilk siyasi iktidar biçimini korumaya kâfi gelememişti! Ama kendinden sonra “gelecek olanlar”a ilham kaynağı olmaya “kifâyet” etti! Ve buna Tarih “kalıbını bastı!” Çünkü “ölümsüz” bir dava uğruna ölme onuruydu o..!
O günden itibaren “uzun”, zorlu −tökezlemeleriyle, yanılgılarıyla, yenilgileriyle, geri dönüşleriyle, zikzaklarıyla, çıkmazlarıyla− bir yol alınmıştı. 150 Yıl geriye dönüp baktığımızdaysa bunun ancak “bir arpa boyu” uzunlukta olduğunu, ama beyhude olmadığını görüyorduk. Zorlu, meşakkatli bir başka yol ise −ne kadar uzun olacaktır, bilinmez ama− alınacaktı daha..!
Ve Tarih’in ilk dersi; bu uğurda hata yaparak yaşanacak bir ömür de o denli şereflidir!
***
(İ.Ü.) “16 Mart saldırısı tek tek öldürmelerin yanı sıra o sene gerçekleştirilecek olan (Balgat, Bahçelievler, K.Maraş gibi) toplu cinayetlerden ilkiydi. Bu olay ve devamı karanlık odakların bu ülkede nelere kadir olduklarını (o odakların nereler olduğunu) göstermesi bakımından tipik bir örnektir. Tekrar edelim: Atipik değil tipiktir. 30 yıllık−adına adli denilen− sürecin hazin akıbeti bu kara olayı kapkara ve kapkaranlık yaptığı için, onu incelemekte yarar görmüş olanların çalışmalarına teşekkür etmemiz gerekir…
16 Mart 1978 günü 50’yi aşkın öğrenci (her zaman çıktıkları) aynı kapıya gittiklerinde o kapının o gün için kapatıldığını gördüler, Beyazıt Meydanı’na bakan ana kapıdan çıkmaları gerektiği söylendi… Ana kapıya yönelen öğrenciler bahçeden çıkar çıkmaz üzerlerine patlayıcılar atıldı ve silahlarla tarandılar. [Patlayıcıların ordu malı TNT kalıpları olduğu sonradan anlaşılacaktı.]
Saldırıda yedi İktisat Fakültesi öğrencisi öldü, 41 öğrenci yaralandı.
Gerisini biliyorsunuz…” (Yalçın Yusufoğlu, 24 Ekim 2008, Sesonline yazıları.)
***
“…Karanlıkta kar yağıyor, sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
ümidi, hasreti, hürriyeti
ve çocukları öldüren bir ordu.” (Nazım Hikmet)
28 Mart 1939’da ise Madrid “düşüyor”du!.. 1936 Temmuz’unda “Generallissimo” komutasındaki Fas birlikleri “Cumhuriyet”e karşı ayaklanmıştı. Ordunun hemen hemen nerdeyse bütünüyle faşistlerin safına geçtiği, Cumhuriyet karşıtı oluşumların ve falanj birimlerinin “Caudillo” Franco’nun etrafında toplandığı bu kalkışma üç yıl boyunca kanlı çarpışmalarla, şehir savaşlarıyla sürdü. Mussolini İtalyası ve Nazi Almanyası’nın, Salazar Portekizi’nin doğrudan −sadece silah, mühimmat, uçak ve gemi filosu değil, aynı zamanda asker vererek de− desteklediği faşistlerin karşısında Cumhuriyet’i savunan güçler bölünmüştür; ortak hareket etmekten uzaktır! Birliktelik güç-bela sağlandığındaysa, artık “çok geç”tir!
Ağustos 1936’da, Sovyetler “acil yardım” kararı alır; meşru hükümetle temasa geçerek, ilk ağızda “teçhizat” ve “mühimmat” yüklü bir gemi gönderir... ve 1936 Ekim’inde bu “yardımlar”, bin uçak, bin tank, çok sayıda zırhlı araç ve top, 30 bin ton mühimmat ve “yeterli sayıda teknik personel”e ulaşmıştır. Özellikle bu “yeterli sayıda teknik personel”in işlevleri önem arz etmektedir. Araç, silah ve mühimmatların nasıl kullanılacağının öğretilmesinin ötesinde, “İspanya Partisi”nin kurduğu ve Madrid kapılarında savaşan ünlü 5. Alay’ın eğitilmesinde görev alırlar. Giderek 5. Alay bir “efsane” olur; ancak bundan çok daha önemlisi, bir “akademi” olur. Dahası yine efsane olan “Madrid Savunması”nın hazırlanmasında, “kurmayı”nda görev alır “teknik personel”! Ki Nazi istilasına karşı verilen Stalingrad ve Moskova savunmalarında da, aynı ekibin büyük payı olduğu belirtilir...


Aynı akademinin “mezunu” bir başka devrimci ise Kübalı Alberto Bayo’dur. Meksika’da İspanya tecrübelerinden de yararlanarak, bir grup “Granma yolcusu”na gerilla eğitimi verir. 80’i aşkın Kübalı devrimciyle başlayan Granma’nın yolculuğu Küba sahillerinde sona erdiğinde 12 kişiye düşen grubun mevcudu Sierra Madre’de genişleyecektir! Bugünse onları tüm dünya tanıyor: Fidel ve Raul Castro kardeşler, E."Che" Guevara... ve ilh. ...

“Cumhuriyetçiler, faşistlere karşı savaşırken Mussolini’nin uçakları Cumhuriyetçilere bomba yağdırıyordu. O bombaların bir kısmı düştüğünde patlamıyordu. Patlamayan bombaların başlıklarını söktüklerinde bir kâğıt parçası ile karşılaşıyorlardı Cumhuriyeti savunanlar. Şöyle bir ibare yazılıydı kâğıtlarda; ‘İtalyan İşçi Sınıfından İspanya Cumhuriyetçi ve Devrimcilerine selâm!’ Sınıf ve halklar dayanışması böyle bir şeydir, işte!..” (İsmail Beşikçi)
O günlerde Bask maden ocaklarından Galiçya’daki kimya fabrikalarına, Asturias Komünü’nden Latifundialardan kalmış kır yoksullarına, Levant bölgesinin mümbit topraklarındaki, Valensiya’daki mevsimlik tarım işçilerine, oradan Barselona’daki dokuma tezgâhlarına, Kordoba’ya, Endülüs'e, Toledo’ya… Madrid kapılarına ve Madrid kapılarında dövüşen Partisi’nin “efsane 5. Alay”ına dek genç bir kadının sesi yankılanır: “No Pasaran!”… Basklı bir madenci kızı, bir madenci karısı olan İspanya Halklarının bu “en kızıl çiçeği”nin, herkesin onu “La Pasionaria” olarak tanıdığı Dolores İbarruri Gomez’in tok sesi… “Geçit Yok!” avazı, dünyanın faşizme karşı “direnen” bütün sokaklarında yankı bulur! Bunu bir “dayanışma çağrısı” olarak kabul eden Komintern ise 26 Temmuz, Prag plenumunda, SBKP öncülüğünde “dayanışma kararı” alır. Nitekim aynı yılın eylülünde bu çağrıya uyan, 55 ülkeden 50 bini aşkın “enternasyonalist gönüllü”, her ülkenin Komintern üyesi “ulusal partileri”nin organizasyonuyla “Uluslararası Tugaylar”ı teşkil ederek İspanya’yı savunmaya koşar. 20 bini geri dönmez; ya dönmeyi reddetmiştir veyahut “canı pahasına savunmuş”tur!..

Ve nihayetinde Barselona’dan törenlerle, çiçeklerle, gözyaşlarıyla uğurlanır, Uluslararası Tugaylar! La Pasionaria’nın işte o “uğurlama konuşması”ndan: “(…) Analar, Kadınlar! Yıllar geçip de savaşın yaraları sarıldığında, nefretin yerini özgürlük, sevgi, huzur aldığında, bu zorlu, kanlı günleri anımsayıp çocuklarınıza anlatın. Anlatın onlara Uluslararası Tugaylar’ın ülkemizin özgürlüğü için savaşmaya ta uzaklardan nasıl geldiklerini… İspanya Halkı! Unutma onları..!”
Sovyetlerin tavrıysa iç savaş süresince, değişiklik göstermedi. Binlerce seçkin pilotu, tankçısı, topçusu, istihkâmcısı, denizcisi, piyadesi, eğitmeni, kurmay subayı 4 yıl boyunca cansiperane savaştı! Küçümsenmeyecek bir tutumdur! Üstelik başını “2 buçukuncu Enternasyonal”ci Fransız Hükümetinin çektiği emperyalist metropollerin “müdahele etmeme” kararı alarak −el altından uluslararası tekelci şirketlerin Franco’yu desteklediği (başta ABD’de sahipleri faşizan, Nazi hayranı Ford Co., Mobil, İngiltere’de Shell vb.)− İspanya’ya her türlü askeri malzemenin yanı sıra tıbbi ve insani yardım malzemelerinin de girişini yasakladığı… faşist rejimlerinse bu karara aykırı hareketleri “savaş sebebi” sayacağını, pervasızca ilan ettikleri bir ortamda..!
Stalin’in İKP Genel Sekreteri J. Diaz’a 17 Mayıs 1938’de gönderdiği mesajla bitirelim bu bahsi;
“İspanya’nın devrimci kitlelerine kendi güçlerinin yettiği kadarıyla her türlü desteği vermekle Sovyet emekçileri yalnızca görevlerini yerine getirmektedirler. Onlar İspanya’nın faşist gericilerin baskısından kurtuluşunun yalnızca İspanyanın özel bir meselesi olmadığını, fakat tüm gelişmiş ve ilerici insanlığın ortak davası olduğunu kavramışlardır. Yoldaşça Selamlar..!”
***

1857 yılı geldiğindeyse New York, özellikle kadın tekstil işçilerinin başını çektiği bir dizi greve ve eyleme sahne oluyordu. Bu hareketliliğin cereyan ettiği fabrikalardan biri de, sendika düşmanı patronlarıyla ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu işçileriyle Triangle Gömlek fabrikasıdır. “10 (yazıyla ‘on’) saatlik işgünü” (çünkü işgünü 16 saattir!), “eşit işe eşit ücret” vb. birtakım sosyal hak taleplerini ileri süren ve işten çıkarılmaları protesto eden işçiler greve gitmişlerdi. Bilahare fabrikayı işgal ederek, grev-kırıcılarına karşı önlem almışlardı. Ancak New York polisinin kapıları kilitleyerek fabrikayı ateşe verebileceğini öngörememişler; buna bir önlem almamışlardı! Tarih, 8 Mart 1857’dir! 129 Kadın yanarak can verir, o gün! O gün, o 129 kadın “yekvücut” bir meşale olur! “Sonrakiler”in yolunu aydınlatır! Bir Prometheus destanı olur: Sembol haline gelir! Bayraklaşır!..
Nitekim daha sonraki günlerin, yılların dalga dalga yükselen mücadelelerine, “129’lar”ın azmi ve cesareti ışık tuttu… II. Enternasyonal’in 1910 Kopenhag toplantısında ise, “Alman Partisi”nin ünlü “Spartakist”i Clara Zetkin’in, 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olması önerisi oybirliğiyle kabul edildi. Ve o gün bugündür, 8 Mart; ”Emekçi Kadınlar Günü”dür! Sınıflı ve patriarkal toplumlardaki hâkim sınıflar tarafından, en amansız baskı yöntemleriyle “katmerli” sömürü altında tutulmalarına ve en hayâsız şekilde horlanmalarına, aşağılanmalarına karşı direnişlerinin örgütlü ve evrensel bir evreye dönüşmesinin yıldönümüdür! (8 Mart), “…’özel mülkiyet’in ortaya çıkışıyla kadının yavaş yavaş köleleştirilmesi, giderek ‘tanrı adına inen buyruklarla’ bu köleliği ve ‘ebedî ve ilahî günahkârlığı’ perçinlenerek, tarih boyunca en aşağılık bir şekilde sömürülmesine karşı yalnız kendi kurtuluşu için değil, aynı zamanda tüm sömürülenlerin kurtuluşu için bilinçli, örgütlü ve evrensel olarak mücadeleye başlamalarının sembolik ama önemli bir ifadesidir!”(Y. Yusufoğlu, “Erkek Kültü”.) 8 Mart Mücadele bayrağıdır! “Bayram” değildir! Kapitalist pazara sürülen bir “tüketim metaı” asla değildir! “Al gülüm, ver gülüm” dünyasında “dört-kol çengi”, hiç değildir! Bunu bütün kâinat duysun! Bütün dünya böyle bilsin..!
O günden beri işçilerin ekonomik, sosyal, sendikal ve siyasal hak mücadeleleri pek çok kazanım elde etti! Kadınların mücadeleleri de bir hayli mesafe katetti! Hiç değilse kadın yığınları, kendi sorunları etrafında önemli ölçüde bilinçlendi! BM de, 1977 yılında 8 Mart’ı “Dünya Kadın Günü” ilan etti. Ne var ki, “kadın olmak”tan kaynaklanan ezilmişliklerinin, çift katlı sömürünün, sosyal baskı ve tahakküm altında olmalarının önü alınabilmiş değil! “Sistemik” kaynaklı ve “sistematik” uygulamalı “2. cins” konumuna itilmekten kurtulamamış durumdadırlar! Başta kendilerine yönelen erkek şiddeti ve mizojini olmak üzere hayatın hemen her alanında kendilerine (hem hareket etme kısıtları ve hem de idam sehpası anlamında) “dar” edilen dünyaya karşı koymak zorundalar… büyük bir ihtimalle hatta, mizantropiye… “Kadına sövgüler”in nesnesi olmaktan çıkmış, “erkek övgüleri(!)”nin objesi olmuş olanlarsa “patrimonial- patriarkal” maşist zihniyete, hatta fallokrasiye boyun eğip kendilerine biçilen eşitsiz “toplumsal cinsiyet” (social gender) rolünü bîhakkın oynayan erkek kültünün “oyuncakları”dır! “Toplumsal cinsiyet temelli erkek egemen ideoloji bu durumu, de facto topluma dayatmıştır! !Erkekçi toplum’un kalıpları, önyargıları ve devletin uygulamaları da kadının bu ‘cendere’den kurtulması önündeki başlıca engellerdir.” (Y.Yusufoğlu,“Erkek Kültü”.)
“Erkek milleti ise bu ülkede −ve büyük ölçüde dünya üzerinde de− kadının ‘katlanmak’ zorunda olduklarının farkında değildir. Farkında olsa da umurunda değildir!” (a.g.e.)
Mevcut toplum biçiminde, halihazırda nesneleştirilen, erkeğin malı haline getirilen kadının işi çok zor! Oysa toplumun geri kalanını da mücadelelerine ortak edebildikleri ve önlerine bir siyasî hedef koyabildikleri ölçüde başarıya ulaşacaklardır, ancak!.. Dünyayı değiştirmenin yolu, “sözünü” daha güçlü ve “yepyeni” bir söylemle söyleyebilmekten geçer!
8 Mart 1857 Günü hayatlarını kaybetmişti kadınlar; ondan sonra da “aynı kaybedişi” defalarca “yaşadılar” bugüne değin! Ancak kazanan hep yaşam oldu! Ve bundan böyle de “kazanacak” olan hep o olacak! İnsanlık ve insanlığın devinimi olacak!
Bu yüzden de o mücadeleler “hep haklı” olacak! Ve bu yüzden o mücadeleler hiç bitmeyecek! Bitirilemeyecek! Yoksa “…nasıl çıkar karanlıklar, aydınlığa!..”
Ve bugün için ise o 129 kadın hâlâ “yanmakta”! Çünkü “kilitli kalanlar”, salt Triangle Fabrikasındakilerle sınırlı değil!
Bütün bunlara “inat” ve bütün “her şey”e karşın;
YAŞASIN 8 Mart!..

“Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri
Çoğu katıksız çıktı çok şükür” (Nazım Hikmet)…