Sosyal medyada dönüp duran bir video var. Bir TV tartışmasında konuşmacılardan biri “mülteciler" konusuna değinirken 1989’da Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç edenlerden bahisle zamanın Bulgaristan rejimi için “Jivkov faşizmi” nitelemesinde bulunuyor. Ve aşağıda yer almakta olan yazıya da sebep oluyor…
Tarih 2 Ağustos 1935, Georgi Dimitrov “Komintern’in 7. Dünya Kongresi’ne Rapor”da, “Faşizmin Sınıfsal İçeriği” alt başlığı altında aynen şöyle yazıyordu;
“Yoldaşlar, faşizm iktidarı Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulunun 13. Oturumunda doğru olarak değerlendirilmiş olduğu gibi, finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist unsurlarının açıktan açığa yıldırıcı diktatörlüğüdür.”
“Faşizm, örneğin Otto Bauer’in iddia ettiği gibi, sözümona ‘proletarya ve burjuvazi gibi iki sınıf üstünde duran’ bir devlet egemenliği biçimi değildir. O, İngiliz sosyalist Brailsford’un dediği gibi, ‘devlet mekanizmasını elinde tutan bir isyan etmiş küçük burjuvazi’ değildir. Hayır; faşizm, bir sınıflar-üstü egemenliği ya da lumpen-proletaryanın finans-kapital üzerindeki egemenliği değildir. Faşizm, doğrudan doğruya kendisi, finans-kapitalin egemenliğidir.”
Bu tanımdan hareketle Dimitrov, faşizmin sınıf özünü “tekelci sermayenin bir aracı, unsuru” olarak ifade ediyor ve soruna faşizmin toplumsal doğası üzerindeki bütün tartışmaları sona erdiren bir açıklık getiriyordu. Ve özellikle sosyal demokratların faşizmin sınıf temeli konusundaki yanılgılarını da sergiliyordu.
“7. Kongre”, 29 Nisan 1934 tarihinde Komintern Yürütme Kurulu Siyasi Sekreterliği görevine getirilmiş bulunan Dimitrov ve Komintern’in seçkin liderlerinden oluşan (örn. Dimitrov’un yanı sıra Maurice Thorez, Mary Politt, Dimitry Manuilsky, Otto Kuusinen, Joseph Pytnitsky, Wilhelm Pieck, Fritz Heckert, Bohumir Smeral, Bela Kuhn ve ilh.) Hazırlık Komitesi’nin tespit ettiği hususları içeren ve Dimitrov tarafından plenuma sunulan bu raporunu benimseyerek anti-faşist mücadele konusunda tarihsel kararlar alıyordu.
O günden beri “faşizm” tanımı ve “sınıfsal özü” analizi değişmemiştir! Gerisi “laf-ü güzaf”tır! Anakronik, “amuda kalkmış”, şaşı ve şaşkın bakan bir tarih ve toplum anlayışı olur, gerisi... Niçin toplumların tarihi evriminin belli bir kıvrımında, belli koşulların bir araya gelmesiyle oluştuğu… niçin belli üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü, sınıf mevzilenmesinin belli hükümranlığında ortaya çıktığı hususlarını açıklamakta çok zorlanırlar… Dahası, izah etmek için bilimsellikten uzak demagojilere başvururlar.
Bu tutum ise, “faşizmin” gerçek mahiyetini, içyüzünü, “burjuva demokrasisi”nin de “burjuva demagojisi” olarak tescili olduğu gerçeğini, onun nereden, ne için, nasıl ve hangi toplumsal dinamiklerle geldiğini, neyin belası olduğunu açıkça ortaya koymamıza engel teşkil etmektedir.
Faşizm, tekelci aşamaya varan kapitalist toplumda işleri sarpa saran burjuvazinin (onun finans-kapital zümresinin) hâkimiyet biçimlerinden biridir! Ve sadece bundan ibarettir!..
Sınıf analizi yöntemi, temel olarak, insanların çeşitli fikirlerinin, güdülenmelerinin, sözlerinin ve etkinliklerinin derinine inerek çatışan sınıfların somut çıkarlarını bulup çıkarmaktan, o çıkarlara ulaşmaktan başka bir şey değildir. “Somut durumun somut tahlili” olarak öğrenegeldiğimiz gibi…
Devlet ya da hukuk tipi bunların sınıf kaynağını gösterir. Biçim ise sınıf egemenliğinin yürütülmesini sağlayan örgütlenme biçimlerini ve siyasal amaçları kapsar.
Veyahut da;
* “Hatırlanacağı gibi Reagan, bundan iki yıl kadar önce, Beyaz Saray’ın diktatörlüklere ilişkin ‘yeni’ doktrinini âlâyişle ilan etmişti. Bu sözde doktrine göre, dünyada iki tip ‘diktatörlük’ var: Birincisi ‘totaliter’, ikincisi ‘otoriter’. ‘Totaliter diktatörlükler’ −ki sosyalist ülkeler başta olmak üzere, bağlantısız ülkeler safındaki ilerici, antiemperyalist politikalar güden, sosyalist ülkeler topluluğu ile iyi ilişkiler geliştiren ve ABD’ye boyun eğmeyen bütün ülkeler bu gruba giriyor− Reagan lanetine; buna karşılık ‘otoriter’ rejimler −Amerikan uşağı tüm gerici, halk düşmanı, faşist ve askeri diktatörlükler− ise elbette onun anlayış, müşfik destek ve üstün yardımlarına ‘mazhar’ olacaklardı.”
“(Yeri gelmişken, Beyaz Saray’ın dikte ettiği bu terminolojiye, Türkiye’de kimi ilerici, eski Marksist aydınların nasıl ibret verici şekilde −bilinçli ya da bilinçsiz− uyum sağladıklarına işaret etmek gerekiyor. Bir kısmı, faşist diktatörlüklerle sosyalist ülkeleri ‘totaliter rejimler’ adı altında aynı kaba koyarken; kimileri, sözgelimi Latin Amerika’daki –dolaylı olarak da Türkiye’deki− diktatörlüklere ‘faşist’ demenin ‘bilimle bağdaşmadığını’ her nasılsa keşfedip, tıpkı emperyalizmin ideologları gibi ‘bürokratik-otoriter rejimler’ tabirini tercih ile bu diktatörlükleri lanetlenmiş faşizm sıfatından tenzih etmektedirler!..)” (TSİP MK Olağan Toplantısı’na sunulan “Politik Büro Raporu”ndan, Mart 1986.)
Ulusal Kurtuluş Dinamiğiyle Sınıfsal Kurtuluş Dinamiklerinin arasında olması gereken “uyum”u, “emperyalizmin iğvası”na kapılmadan, herkesten çok da bu dinamiklerde yer alanların titizlikle gözetmeleri gerektiğine inananlardanım…