Türkiye tarihsel ana doğrultusunu yitirmiş bir toplum gibi sallanıyor. Nereye sallanıyor? Görünürde bir Batı’ya sallanıyor, bir Doğu’ya. Ama aslında, borç yüküyle kursağından bağlandığı emperyalist kapitalizmin dünya senaryosunda kendisine biçilen rol seçeneklerinin birinden öbürüne sallanıyor.

İki sistemli yakın geçmişte sallanamazdı, çünkü Türkiye’nin Doğu’ya sallanması kıyametin kopması demekti. Bugün öyle özel bir anlamı yok Türkiye’nin bir öteye, bir beriye sallanmasının. Doğusu da kapitalizm, Batısı da. Batı’da Türkiye için “D”si düşmüş ABD olarak AB var. Doğu’da Rusya, İran, Çin, giderek Hindistan, vb., yani küreselleşmeye, bloklaşarak kendi rengini de katmak isteyen büyük güçler var. Ya oraya gidecek Türkiye, ya da buraya. Oraya da gitse ABD istemiş olduğu için gidecek, buraya da.

Kendi seçtiği yerde duramayan, gidecek doğrultusu bulunmayan bir toplumun ilke tartışmasına sürüklenmesi kaçınılmazdır. İlke tartışması en başta bugünkü hâkim güçleri silip süpürür. Bu nedenle Türkiye’de bir ilke tartışmasının başlamasından, derinleşmesinden, sınıflara bulaşmasından ve sistemin köklerine yönelmesinden korkmaktadırlar. İlke tartışması ihtiyacını çarpıtmak, başka kanallara akıtmak için terliyorlar.

Yamuk tartışma, kendileri bağımsız bir ilkeden yoksun kaldıkları için, hâlâ “sol” diye nitelenen kimi kesimleri de içine çekmektedir. Bir kısım solu AB’nin herkese istikbal vadeden lafta cazibesine yöneltmekte, başkalarını da “ulusçuluk”a itmektedir. Böylece kendi geçmişinden ve kimliğinden sıyrılıp kendine dışından biçilen kimliklere girip siyaset yaptığını sanan bir “ulusal” sol ile, bir de “liberal” sol ortaya çıkıyor.

Burada bir kendini yanıltma var. İlke böyle tartışılmaz. Kendi ilkeni koyarsan tartışırsın. Tartışılan başkasının ilkesi olursa oyuncak olursun. İlke tartışmasında her söylenen söz, toplumdaki kendi karşılığını tarih sahnesine çıkmaya çağırır.

Liberal sol, toplumu kendisinin sandığı ilkeye sahip çıkmaya çağırırken, ilkenin gerçek sahibi TÜSİAD çıkıp geliyor!

Ulusal “sol” kendi ilkesine yaptığı her çağrının arkasından çıkıp gelenin, kılıç artığı faşistler, kaşarlanmış milliyetçiler, derin devlet artıkları olduğunu gördüğü halde bile siyaset yaptığını, kendine yer açtığını sanıyor. Bunlara, bir tarihsel kök yakıştırmak bakımından da “Kızıl Elma”cılar deniyor.

Böyle solculuk olmaz ve sol böyle tartışmaz. Solun ve solculuğun bir tarihi vardır. Toplumun ilke ve doğrultu tartışmasına girdiği durumlarda en azından yüz elli yıldır gözler sola, solun temsil ettiği, sözünü söylediği sınıflara dönegelmiştir. Demek ki solun yürüttüğü “liberal” veya “ulusal” nitelikli tartışma hâkim sınıf yararına sınıfsız bir tartışmadır. Üstüne üstlük, çatışması olmayan bir tartışmadır. Halbuki her ilke tartışması er veya geç çatışmaya dönüşen bir tartışmadır. Bu nedenle “sol”un katılıp saf tuttuğu bugünkü tartışma “söz”de bir tartışmadır.

Liberalleşme az çok bütün dünya solunu çeken ve çarpıtan, dayanamadığı bir dayatmadır. Oraya giden gitmiştir, dönüşsüzdür. Ama “ulus” alanına çekilen sol, gene sol’dur. Öyle kavranmaktadır. Ama sırf bundan değil, içinde bulunulan dünya gerçeğinden dolayı da kaale alınmalıdır. Çünkü solun henüz bu alanlara savrulmamış olanları üzerinde de etkili olabilen bir dünya gerçekliğidir söz konusu olan. ABD emperyalizminin dünyaya korku salmaya dönük, benzerine rastlanmadık dehşeti, şurda burda, her yerde, sol açısından olmadık, tanınmadık tepkilerin doğmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu “somut”luğu görmeden artık solculuk yapılamaz.

“Ulusal” alana geçmişse solun hali haraptır. Çünkü emekçi sınıfların harabiyeti zaten bu alandadır ve bu alandandır. Kapitalizmin bütün vahşi güçleri burjuvazinin “ulus” bayrağı altında toplanmıştır. “Solculuk” yapılacaksa burda, ya ulus devlet yapacaktır, ya da ulus-devlet adına yapılacaktır. Burda özgürlük yasaklanmıştır. Burda sömürü eleştirilemez. Sömürü eleştirisi diye sömürünün azı-çoğu, aşırısı, şöylesi böylesi filan eleştirilir. Burda demokratizmin zerresi filizlenemez. İşçiyle işverenin demokrasi için karşısında birleşecekleri bir hasım kalmamıştır çünkü. Burda sol, vahşileşmekten, akıl hastası olmaktan başka bir çıkış yolu bulamaz. Burda sol ulus-devletin ve onun ardındaki burjuva çıkarların oyuncağı olmaktan kurtulamaz.

“Kızıl Elma” gibi düşler, Türkiye’de solun düşleri arasında yer almamıştır. Sınıflar ortaya çıkmadan, konuşmaya başlamadan önce konuşulmuş bir düştür o. Siyasi kültüre nüfuz edememiş bir ideolojidir. Herhangi bir somut gerçeklik üzerinde değil, dilde kurulmuş bir ham hayaldir. O düşün ilk kurucu, öncü düşkünleri de, vaktiyle, o düşü görmekten vazgeçmekte gecikmemişlerdir.

Ancak boş bir dünya, böyle düşler geliştirmeye elverişlidir. SSCB’nin dağılmasının hemen ardından dünyanın bu yarısının boşaldığı zannedilmiştir. Demirel bile “Kızıl Elma” gibi azıyla yetinmemiş, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar demiştir. Demişse demiştir de, ne olmuştur? Otur oturduğun yerde ve buna da şükret denmiştir kendisine, ülkesine, düşlerine. Ciddiye alınmamıştır. Kimseyi korkutmaya da, kendisine çeki düzen vermeye de yetmemiştir. Bugünkü “Kızıl Elma”yı da ciddi görmemek gerekir. Ama somut koşullardan beslendiği için somutlukla bağı çerçevesinde eleştirilmelidir.

Her şeyi yerle bir eden, ezdiklerine ne kurtarırsam kârdır dedirten bir gelişme var. Herkesi (illa solcu olmaya heveslenenleri de) küçük düşünmeye itiyor bu gelişme. Örneğin Türkiye’de özelleştirme var. Ulusalcılar buna karşı. Sendikalar da karşı. Sınıf meselesiyle hiçbir alış verişi olmamış Erol Manisalı da karşı. Sendika, özelleştirmeye karşıt eylemine Erol Manisalı’yı çağırıyor. Ondan, onun ulusalcılığından, ulus-devletçiliğinden besleniyor. Özelleştirmeye karşı olmanın bir sınıf meselesi ve sınıf mücadelesi meselesi olduğunu kavramamış bir sendikanın, özelleştirmeyi de aynı ulus-devletin yaptığını, yaptırdığını kavraması beklenemez.

Ulusalcıların en yakını –hani neredeyse baş müttefiki– kim? Ankara Ticaret Odası Başkanı. Ulusalcılığı, temsil ettiği camianın sömürdüğü işçi sayısından sâdır. Bir ayağı ulus-devlette, bir ayağı AB’de. Çıkarının o iki ayak üzerinde durduğunu en iyi o biliyor.

IMF var. Çalışanları açlığa onun bastırması mahkûm ediyor. Sonra?... Gelsin millîcilik, milliyetçilik. IMF’yı çağıran sınıf hangi sınıf, onun devleti hangi devlet, bunu sormak yok. Millîcilik, milliyetçilik, ulusalcılık, vb. hepsi burjuva sınıftan miras ve o sahip çıkmadığı için sahipsiz ne kadar ham hayal kalmışsa, bunları sırtlanıp taşımak, sendikal harekete mi düştü? Bırak batsın onlar, sana ne, sen “halk” olarak –çalışan ya da yanında adam çalıştıramayan birey olarak– ayakta mısın, yaşıyor musun, ona bak. IMF seninle mi kotarıyor işini? Kiminle kotarıyor? Ankara’da devlet ve IMF var. Bunu kavramaya bak.

Bu “Kızıl Elma” düşünün Kemalizmin sola ya da solun Kemalizme meyletmiş kesimleri için belki bir nostaljik tadı vardır. Batı’yı toptan, işçisiyle burjuvasıyla bir ve tek görüp sınıfsız ve çelişkisiz bir dünya varsayan ve kendi işçisiz dünyasından kovan, Galiyev gibi, sınıf gerçek çareyi eline almışken başka çare arayanların da solun gönlünde bir yeri vardır. “Ulus”ların genel geçer bir hali olarak “mazlum” oldukları bir dünya hali geçmişte yaşanmıştır. Ama o artık öteki dünyadır. Büyük, özgür bir dünya kurulamadığı için böyle olmuştur. Böyle olunca, “küçük özgür uluslar” özlemi bu çöküntünün altında ezilip yok olmuş, geriye sadece hayali kalmıştır.

Yani aslolan olamadı, bu çöküntüden bari “bir ulus kurtarsam” denilerek solun, sosyalizmin iddiasını geleceğe taşımak olanaksızdır.