Sevgili Hüseyin’i de sonsuzluğa uğurladık. Pandemi döneminde peş peşe gelen ölüm haberleri hepimizi üzdü. Üstelik usulünce uğurlayamamanın, yanında olamamanın hüznünü de yaşadık. Kısa süre önce vefat eden eşi, yoldaşımız Zekiye’nin yanına Antalya’da toprağa verildi. Ardından dostları, yakınları hep birlikte sanal ortamda bir araya gelerek anılarımızı tazeledik, Hüseyin’in hayatımıza kattıklarını anlattık. Değişik dönemlerde birlikte olanlar farklı zamanlardaki izlenimlerini aktardılar, birbirini tamamlayan bir “Çebi” portresi oluştu önümüzde.
Hasançebi ailesiyle 1977’de İstanbul’a geldiğinde tanışmıştım. Parti kuruluş çalışmalarına Trabzon’dan katkı veren ekibin içindeydi. Trabzon il örgütümüzü kuranlar 12 Mart öncesi mücadelenin içinde yetişmiş, birikimli bir kadroydu, oldukça deneyimliydiler. Bu başlangıçla Trabzon her zaman en kuvvetli il örgütlerimizden biri oldu.
Hasançebi ailesinin Araklı’da yaşadıklarını biliyordum, nüfus kâğıdında Sürmene’ye kayıtlı olduğu yazılı. Kardeşi anma toplantımızda Hüseyin’in Araklı’dan Sürmene’ye okula gitmeye çalıştığını, bunun da zorlukları nedeniyle okuyamadığını söyledi. Bir ara Hüseyin’le bu konuları konuştuğumuzu hatırlıyorum. Babasının Hüseyin’i tanıdığı bir lokantaya götürüp tanıştırdığını ve öğle yemeğini veresiye yemesini sağladığını söylemişti. Haftada bir gün, belki kasaba pazarının kurulduğu günlerde babası gelerek yemeklerin parasını ödermiş. Eğitimini tamamlayamamış, bildiğim kadarıyla alaylı bir muhasebeciydi. Hüseyin okuyabilseydi, yabancı dili iyi bilen biri olsaydı nasıl farklı bir performansı olacaktı diye düşünüyorum.
Ertuğrul Kürkçü yazısında bu konuya değinmiş ve “Kim bilir belki de bu bir şanssızlık olmaktan çok bir şanstı. Çörtük İsmet gibi, Terzi Fikri gibi, Teslim Töre gibi, o da belki sonraki gelişmesinin çok yönlülüğünü, talihinin, şahsiyetinin kalıba dökülmesine izin vermemiş olmasına borçludur.” diye farklı bir yorum dile getirmişti.
İstanbul’a geldiklerinde Zekiye henüz hamileydi, Yalçın doğmamıştı. Elmadağ’da TRT’nin karşısındaki sokaklardan birinde ev kiralamışlardı. Benim bekâr evim de Harbiye’deydi, bu dönemde çok yakın beraberliğimiz oldu. Doğumdan sonra Hüseyin’in annesi de geldi ve bir süre onlarla birlikte yaşadı, annesinin yemeğini, sütlacını yedim, sohbetini dinledim.
Hüseyin partide profesyonel olarak çalışmaya gelmişti, yayın kurulu sekreteri oldu. Kuruluştan itibaren sosyalistlerin bir günlük gazetesi olması gerektiğini yazıyor, bu yönde çağrılar yapıyorduk. Kaynak oluşturabilmek amacıyla Kitle Gazetecilik Matbaacılık A.Ş. kurulmuştu. Almanya dâhil her yerde hisse senedi satışları yapılıyordu. Birikimler kapsamlı bir matbaa oluşturmaya yetecek durumda değildi. Ancak kurşun eritilerek oluşturulan satırlarla dizgi yapan iki adet linotip dizgi makinesi alınmış, farklı boylarda hurufatlardan oluşan kaolet dolabıyla birlikte bir dizgi atölyemiz olmuştu. Haftalık ve aylık olarak yayınlanan parti yayınlarının yanı sıra kitapların dizilmesi, diğer sol grupların yayınlarının hazırlanması gibi yoğun bir tempoda 1980’e kadar hizmet görmüştü.Hüseyin için yayın kurulu toplantısında görüşülen yazıların derlenmesi, matbaada dizilen yazıların tashih edilmesi, haberlerin yazılmasıyla başlayan ve giderek kendi yazılarıyla katkısını sürdürdüğü bir dönem başlamıştı.
11 Aralık 1977’de yerel seçimler yapıldı. Partinin İstanbul belediye başkan adayı Gerçek gazetesi sorumluluğu yüzünden Toptaşı Cezaevinde yatan Tektaş Ağaoğlu, İzmir adayı ise Hüseyin olmuştu. Partinin kuruluşundaki yer alan gruplardan bazıları ayrılmış, özellikle İzmir bölgesindeki örgütlerimiz “ilerlemeci” olmuşlardı. İzmir’de iddialı bir seçim çalışması yürütmemiz söz konusu değildi, partinin seçimlerde temsil edilmesi önemliydi, Hüseyin’in İzmir’e gittiğini de hatırlamıyorum.
Aralık 1978’de gerçekleştirdiğimiz ikinci kongremizde Genel Yönetim Kurulu üyesi olmuştu. Partinin çalışmalarının serpilip gelişmeye başladığı bir dönemdi, Şişhane’de uygun bir yer bulup Genel Merkez’i taşımıştık. Hüseyin düzenli olarak orada çalışıyordu. Şişhane’deki genel merkez binamıza saldırı olduğunda da oradaydı, Aydoğan Ağabey’i hastaneye götürürlerken kurşunun girdiği yere basınç uygulayarak kan kaybını önlemeye çalıştığını söylemişti.
Parti 1979 seçimlerine yönelik büyük bir hamle yaparak günlük gazete çıkarmaya karar vermişti. Haftalık olarak yayımlanan Gerçek gazetesi bu dönemde günlük olarak hazırlandı ve tüm Türkiye’de dağıtıldı. Oldukça fazla bir yazı yükünün üstlenilmesi gerekiyordu. O günlerde Hüseyin’in performansı da olağanüstüydü. Daktilonun başında parmakları motor gibi çalışıyordu, gelen haberleri yazıya aktarıyor, kendi imzasıyla köşe yazısını yazıyordu. Günlük gazeteye katkı yapmak üzere kadroya katılan profesyonel gazeteci Ayşegül Dora Güney, Hüseyin’in yazı yazma hızına çok şaşırmış, aylar sonra bile karşılaştığımızda “böyle bir şey görmedim, nasıl o kadar hızlı yazabiliyordu” diye izlenimlerini aktarmıştı.
12 Eylül’ün ayak seslerinin duyulmaya başlandığı günlerde parti yönetimi 1980 sonrasına yönelik bazı düzenlemeler yapma kararı almış ve hayata geçirmişti. Hüseyin bu düzenlemeler çerçevesinde oluşturulan Merkez Komitesi üyesi olarak parti görevlerine devam etti. 1984’e kadar Türkiye’de yayın kurulu üyesi olarak görev yaptı. O yıllarda farklı kulvarlarda bulunuyorduk seyrek görüşebildik.
1984 yılında parti yönetimi bir grup yöneticinin yurt dışına çıkmasına karar vermişti. Hüseyin de bunlardan biriydi ve yılın sonuna doğru Almanya’ya gitti ve 1989’a kadar orada kaldı. Aynı tarihlerde göçmenlikte birlikte olduk, tekrar yoğun bir beraberliği yaşadığımız dönem oldu. Partinin o yıllarda Almanya Ofisi Duisburg’da, Erft Str. 1’deki bürodaydı. Bölge Federal Almanya’daki Türkiyeli işçilerin yoğun olarak yaşadığı bir sanayi bölgesiydi. Diğer pek çok sol örgütün de aynı bölgede yoğun bir şekilde bulunduğunu 1 Mayıs günleri düzenlenen törenlerdeki katılımdan anlıyordunuz.
Parti o yıllarda da yoğun bir yayın etkinliği içerisindeydi. Avrupa’daki yönelik olarak yayınlanan Dayanışma gazetesi dışında Kitle ve İlke de yayınlanıyordu. Ayrıca altı partinin oluşturduğu Sol Birlik bir süre sonra gündeme gelmiş ve Sol Birlik adı altında ortak bir yayın da hazırlanmaya başlamıştı. Türkiye’de yayınlanan Düşün, Felsefe Dergisi, Görüş dergisinin yanı sıra bu yayınlara da yazılarıyla katkı veriyordu.
Türkiye’ye dönüş kararıyla birlikte ilk gelenlerden oldu, yargılamadan kısa bir süre tutukluluktan sonra serbest kaldı ve Türkiye’deki yayın ve örgütlenme çalışmalarına katıldı. Solun birliği kapsamında oluşturulmasına katkı yaptığımız Sosyalist Birlik Partisi’nde birlikte yayın kurulu üyesi olduk, SBP’nin yayın organı Birlik dergisinin yayın kurulunda o dönüşüm yıllarının sorunlarını birlikte yaşadık, tartıştık, değerlendirdik. Oldukça sıkıntılı bir süreç olduğunu hatırlatmak isterim. Bunca yıldan sonra ortadaki ıssızlık ve isteksizlik oldukça irkilticiydi. Duvarın yıkıntılarının altında kaldığını düşünen, 12 Eylül sonrasının zor ortamının hayli hırpaladığı kadrolar yer yer melankoliye savrulmuştu, kaçışlar yaşanıyordu.
SBP sonrası süreçlerdeki yayın kurullarında birlikte olmadık. BSP ve ÖDP pek çoğumuz için hayal kırıklığıyla geçen bir dönem oldu. Sonrası ayrılık. ÖDP’den sonra Sosyalist Emek Hareketi çerçevesinde yeni bir sol hareket yaratma çabaları içinde oldu. Söyleyecek sözü vardı, Tektaş Ağabey’le birlikte Kızılcık dergisi yayınında yeni bir mecra arayışı içinde oldular. Sol adına düşünmekten, düşündüklerini paylaşmaktan hiç vazgeçmedi. Son sözünü de HDP’ye katılım çağrısıyla yapmış oldu.Hüseyin Almanya günlerinde pek çoğumuz gibi bir bisiklet edinmişti. Mahmut’u da alarak evine bisikletle giderdi. Anma toplantısına katılırken birden oturdukları sokağın adını hatırladım: Blumenthal Str.’nin girişindeki köşe apartmanda oturuyorlardı. Bir akşam onlara yemeğe gittiğimizde kapının önünde bıraktığı bisikletin arkasındaki sepette kutusuyla birlikte unuttuğu fotoğraf makinesini gördük. Oysa hevesle o fotoğraf makinesini edinmişti, çok üzülebilirdi. Neyse ki bizden önce kimse fark etmemişti.
Almanya günlerimizde bir ara Batı Berlin’deki bir toplantıya Orhan Doğançay ve Hüseyin ile birlikte gitmiştik. Fırsat yaratıp Doğu Berlin’e geçerek Bergama Müzesi dâhil bir kaç yeri gezdikten sonra dinlenmek, şehri seyretmek için Doğu Berlin’in simge yapısı olan televizyon kulesine çıkmak istedik. Hızlı asansörle seyir katına çıkınca birden Hüseyin’in duvara yapıştığını gördüm, meğer yükseklik korkusu varmış, bilmiyorduk. Bizi engellememek için de söylememişti.
Yandaki resimde Ahmet Kaçmaz, Hüseyin Hasançebi ile birlikte Engels’in doğduğu ve şimdi müze olan evdeyiz. Muhtemelen Orhan çekti, müzeyi gezdikten sonra arka kapısındayız, 1987 yılı olmalı.
Hüseyin geniş çevre tarafından sonraki yıllarda tanındı, sevildi. Öncelikle Ömer Bedri Canatan yazılarındaki hoş üslupla işlediği konular merak uyandırdı, takip edildi. Sohbetleri aranır, özlenir oldu. O dönemin arayışlarını çok güzel işliyordu, cesur sorular soruyor, irdeliyordu. Küreselleşmenin her alandaki yansımalarının, düşünce dünyamıza, günlük hayatımıza etkilerinin irdelendiği dönemde bilinenlerin tekrar edilmesiyle yetinmeyen yazıları çok ilgi çekiyor, okunuyordu.
Hınzır bir zekâsı vardı. Farklı düşündüren, sorgulatıcı yorumları olurdu. Bazen şaşırtır, niye böyle diyor ki dediğimiz de olurdu. Bazı yazılarındaki görüşlerine katılmadığım yerler, beğenmediğim cümleleri, önermeleri oluyordu. Yazılarıyla beni düşündüren, kendi görüşlerimi gözden geçirmemi sağlayan bir fırsat yaratıyordu. Beraberliğimizdeki böylesi bir tartışma ortamının zenginliğinin değerini sonraları daha iyi anladım. En aykırı görüşlerin ortaya atılabilmesine olanak veren bir siyasi ortamın içinde kendinizi sınamanız, görüşlerinizi tekrar irdelemeniz, etkilenmeniz ve/veya test etmeniz mümkün olabiliyordu.
Yeni Dünya Düşüncesinin bize aktarılmaya çalışıldığı oturumlardaki canlı katılımı, belki bu gibi katılımlara alışık olmayan diğerlerini şaşırtmış olabilir diye düşünüyorum. Sıkıntıyla yeni düşünceleri bin bir dereden su getirerek aktarmaya çalışan akademi hocasına “bu görüşleri aktarmakta sıkıntı çektiğinizin farkında mısınız?” diye müdahale etmişti. Yaşlı akademisyen de “biz sadece aktarmakta değil, anlamakta da zorluk çekiyoruz” diyerek heyecanına katılmıştı.

Yalçın Ağabey’in ölümünün ardından eski dostlarla bir araya gelmiş ve onların resimlerinin önünde dostluğumuza kadeh kaldırmıştık.
Hüseyin de Zekiye de çok sigara içerdi. Moskova’da birlikte olduğumuz günlerde Osman Sakalsız’la ikisine “uykuda sigara molası veriyorlar” diye takılırlardı. Osman Sakalsız da çok sigara içiyordu. Bazı geceler uykuları kaçınca bir sigara içerek tekrar uyumaya çalıştıklarını anlatmışlardı.
Hüseyin’le trenle Münih’e bir toplantıya gidiyoruz. O yıllarda trenlerin bazı kompartmanlarında sigara içiliyor, bazılarında içilmiyordu. Hüseyin nedeniyle sigara içilen bir yerden bilet almıştık. Hüseyin’in sigara içme hızını gören bir Alman şaşırdı, “kaç paket içiyorsun?” diye sordu. Hüseyin iki paket içtiğini söyleyince “Oooo, çok para, günlük şu kadar, aylık şu kadar Mark eder, çok fazla” diye abartılı bir şekilde tepki gösterdi. Almanlar para hesabı yapmayı severler. Sonra “eşin de içiyor mu?” diye sordu. Onun da iki paket içtiğini öğrenince yine “Oooo, çok para çok para” diyerek ortaya ciddi bir mali fatura koydu. O mali faturalar neyse de, böylesi bir tütün tüketmenin sağlık faturası çok ağır oldu. Önce Zekiye’yi, ardından da Hüseyin’i yitirdik.

Çanakkale’de hastanede son buluşma. 6 Nisan 2021.
Yıllar sonra Yalçın’ı gördüm, anma toplantısına uzaklardan katılmıştı.
Hüseyin ve Zekiye henüz İstanbul’dan ayrılmadan önce buluştuğumuz Kadıköy’deki kahvede Yalçın’ın CD’sini hediye etmişlerdi. Mahmut’la son olarak Çanakkale’de Hüseyin’i ziyaret ettiğimde karşılaşmıştık, babasının son günlerinde yanında olabildi. Çanakkale’de torununun yanında mutlu bir dönem geçirebilmesini diliyorduk, ne yazık ki kısa sürdü. İstanbul’dan gitmeden başladığımız parti tarihini derleme çalışmalarına Çanakkale’den katılıyor, sanal ortamda devam edebilmeye çalışıyorduk.
Anma toplantısında kardeşi “biz Hasançebi’leriz” demişti. Evet, Hüseyin’in adı pek çok yerde yanlış yazılır, kimisi Hasan Hüseyin Çebi der… Biz onu hep telefonu “Ben Çebi” diye açan sesiyle hatırlayacağız… Anısına saygıyla…