TektasAgaoglu HasanHuseyincebiBir süredir zaten endişe içinde beklemekte olduğunuz, o “meş’um haber” geliyor... ağır ve keskin bir kılıç gibi iniyor sol yanınıza! Ve ömrünüzün seyir defterine, içinizi burkan bir acı daha düşüyor… En çok hazır olduğunuzu zannettiğiniz bir “son” bile iki kelimelik kısa bir cümleyle yüreğinizden bir parçayı koparıp “gerçekçi” ve “mantıklı” fikirlerinizin, “aklı seliminiz”in üzerini tümüyle kapatacak şekilde önünüze fırlatabiliyor işte..!

***

Yitirdiğiniz insanlarınızla “vedalaşmak” zordur;

Bazen bir “suret”le, bazen bir hayalle yahut bir eşyayla, bazen bir mezar taşıyla vedalaşırsınız. Bazen de uzun uzun bakarak boş bir sandalye ile…

Biz geride kalanlarsa yazılarıyla veda edeceğiz “O”na…  anılarıyla yâd edeceğiz “O”nu...

***

Senin içinde yer almadığın bir hayatı devam ettirirken dostların, yoldaşların hayatlarından çıkıp gidenleri, bir daha geri gelme olanağı hiç olmayanları düşünecekler...

Kuşkusuz  en zor olanı bu yaşadığımız kayıplardı; kıymet verdiklerinin hayatından peş peşe yitip gitmesini seyretmek! Hele geçmiş yılların acıları henüz çok tazeyken…

Onu “bir daha göremeyecek olma” duygusuna tutsaklık ise, düpedüz bencilliktir! Kendimizedir merhametimiz! Kendimize “ağlarız”! Kendi açımızdan bakarız ölüme...

Oysa iyi ki ölebiliyoruz! Ömrün “kısa” olduğundan şikâyet edilir çoğunlukla ama, bu belki de en iyi tarafıdır hayatın halbuki...

Yaşamın herkesin bildiği “en büyük sırrı”, ömrün bir gün bitecek olmasıdır! Ölmek hayatımızın “uygun” bir şekilde sonlanmasıdır! Bir ömrün bitme biçimidir; “anlamlı” bir sonudur! Hayatı anlamlı ve değerli kılan şeydir! Doğmakla başlayan bir süreç aslında; çoğumuz unutsa da... Tabiatın “kendi bildiğince” infaz ettiği bir hükmüdür; pek çok yönünü de çoğu kez bilemeyiz! Ancak bilmeden de ahkâm keseriz; anlayamadığımız ölüm üstüne!..

Zaman kavramı, her zaman sonsuzluğu çağrıştırır. Bu sonsuzluk çağrışımıysa hep ölümü ve ölümün ardından bile sürüp giden şeylerin zorunluluğunu gösterir. Bu zorunluluksa, çoğu zaman bir yüzleşme, insanın kendiyle hesaplaşmasıdır. Bütün bunlar dünya ve hayat olguları arasında olup biter ya da sürer… bu sonsuzluk çağrışımı yeterince fark edilirse elbette...

Yitirdiğimizin asıl “ölümü” ise, yeryüzünde onu hatırlayan son insanın da ölmesiyle vuku bulur…

***

Evet, “her şey”in insanı bir başına bıraktığı akşamlardan biri daha… Gelecek, bir kez daha “kısalmış” olduğundan mıdır acaba, yine?..

Ama asıl her şeyden önemli ve her şeyden öncelikli olan, “aynı yaşanmışlığın” bölüşülmüş olmasıdır...

Hem zaten ölüm yalnızca “yaşanacak olanları” yok edebilir; “yaşadıklarımız”ı  değil!..