Y.Yusufoglu T.AgaogluBir resim size ne anlatacağınızı söyleyip, gidiyor

İnsan vardır bütün resimlerde… Bu resimdeyse bir yıl arayla, peş peşe sonsuzluğa uğurladığımız, kâinata karışmış olan iki kıymetimiz, “kıymetlimiz”. Ve çoğu kez de kıymetlerini yeterince bilemediğimiz… Hem de “yazı”nın zarafetini, tazeleyiciliğini, sağaltıcılığını ona ihtiyacı olmasına karşın, bihakkın kavrayamamış bizler tarafından… Şimdi o fotoğraftan çıkıp geliyorlar… Bir daha geri gelme olanağınızın hiç olmadığından haberi yok ki fotoğrafların! Bizi çarpan, içimize işleyen, “delip geçen” bir fotoğraf bu! İç dünyamızın çok derinlerinden, farklı anlamlarıyla yeniden çıkıp gelen fotoğraflar vardır ya işte!

Fotoğraflara bakanlar, farkına varsın veya varmasın, bir yanılsama da yaşar. Kompozisyonun, ışığın, kadrajın ya da iki boyutlu olmanın yol açtığı fiziksel, optik bir göz yanılmasından söz etmiyorum. Bir hissetme, algılama yanılsaması bahsettiğim… Bir an için, içinde bulundukları gerçek zamanı değil de sanki fotoğrafın çekildiği anı yaşar, bakanlar… O karede dondurulmuş anı, o paylaşılmış zamanı yaşanmaya devam ediyormuş gibi duyumsarlar. Sanki zaman “o an”mış gibi… Bittiğini kabul etmek istemedikleri bir rüyadır sanki… Oysa geride bir rüyadan arta kalmanın hüznü vardır, yalnızca… Hâlbuki fotoğraflar bir sonsuzluk, bir unutulmazlık için çekilmez mi, çoğu kez?

Bugün o anların kahramanları, fotoğrafın o tarafındakiler, “fotoğraf verme” ihtimalleriyle beraber hatta, çoktan gitmişlerdir... O yitirilmiş rüyalara yakışır şekilde…

Bazı fotoğrafların, görüntülerin ise yıllar geçtikçe ancak hayatın albümünde doğru yerine yerleştirilebileceğini anlarız sonunda...

Ve bir de günden güne büyüyen bir boşluk ve soğudukça, sızısı zaman içinde daha fazla hissedilecek olan derin bir yara sol yanımızda…

***

TSİP için hep “bir okuldu” ibaresini kullanırız. Herkesin kendi “küçük dükkânı”nı açtığı ve böylece mutlu(!) ve mutmain olduğu, çok parçalı “çarşı”da sıradan bir “mahalle mektebi” değil! Bir ekol! Bilimsel Komünist Hareketimizde çığır açmış olan… Bu rastgele söylenmiş kof bir böbürlenme, hamasi bir niteleme değil elbette! “Bilim”in önemini, “Teori”nin anlamını, “partililik” nosyonunu kavratan bir tedrisat;  bir düstur; bir ilkeler bütünü; hatta bir “öğreti”. Bu ekolün kurucularından, okulun başöğretmenlerindendir Yalçın abi…

Yüz akımız yayın organlarının yazı yükünü çoğu zaman tek başına üstlenendir. Aynı anda daktilosunda yazı yetiştirmeye çalışırken diğer yandan son sayının tashihlerini yapan ve öte yandan telefonla birilerine bir şeyler anlatmaya çabalarken, aynı zamanda masanın karşısındakiyle de sohbet etme imkânı bulan bir insan… Hiçbir öğünü vaktinde yemediği gibi, çoğu kez de atlayan, unutan… Ya da misafir kaldığı taşra teşkilatlarında bile gece geç vakitlere dek bir evde, bulduğu bir daktilonun altına yerleştirdiği havludan tamponlarla ses izolasyonu sağlamaya çalışarak, yazı yetiştiren… Çok farklı ve çok çeşitli alanlara yönelmiş ilgilerine ve derin teorik bilgisine, zengin entelektüel birikimine hayretle ve saygıyla şahit olduğumuz… Hafızasının gücüne, kapasitesine ve bütün detayları hatırlama yetisine yetişme imkânı olmayan…

Ele aldığı konu ne olursa olsun tam tafsilâtıyla, maddi temelleriyle, tüm bağlantılarıyla ve bağlamıyla, ta baştan ele alır; bütün veçheleriyle anlatır; ortaya koyar. Öyle ki −biraz(!) egzajere ederek söyleyecek olursak− “belediyecilik” anlatılacaksa primatlardan, “bilgisayar” ise konu diyelim, Vatikan’ın Haçlı Seferleri’nden girer mevzuya…

Ama bunun yan etkisi(!) de oluyordu, bizim üzerimizde. O kadar “hazır”a alışmış oluyorduk, “kolayından” yapıvermek istiyorduk ki… Olaylar gözümüzün önünde cereyan ettiği halde, burnumuzun dibinde “bir şeyler” vuku bulduğunda bile, “Yalçın abi yazsa da Parti’nin politikasını öğrensek” politikasızlığıyla burun buruna gelme tehlikesi yaşıyorduk her defasında…

***

İdeolojik hattı titizlikle koruyan bir motto! Bilim’e sonsuz bağlılık ve sarsılmaz bir inanç!

“O inanç” bilinen en yüksek biçimiydi, tüm inançların! Bilimin kuşkuculuğu mündemiçti, o inançta! Geleceğe, yarınlara inanç! İnsana! İnsanın yaratıcılığına..!

“O inanç” için bir ömür adanmıştı! Bir hayat o inancın üzerine kurulmuştu..!

Ama diğer taraftan da hayata “itiraz” ederek, “büyük kötülüğe” başkaldırarak ancak hayatı güzelleştirebileceğinin sırrına erme, künhüne varma ustalığı… Ve hayata dair yalın bir şiir duygusu ve münevver duyarlığı…

***

Örgütlü siyasi mücadelenin önüne siyasi iktidar hedefi koyan bir siyasi partiyle ancak mümkün olacağı temel doğrusunun kavratılmasından, proletarya enternasyonalizminin maddi temelleriyle ve sınıfsal gerekleriyle özümsetilmesine dek uzanan bütünlüklü dersler, bize aktardığı bu “öğreti” paletinde yer alıyordu Yalçın abinin… Bunu da şöyle formüle ediyordu;

“İstiyorduk ki, üyeler partinin ürünü olmasınlar, parti onların ürünü olsun. Bunun da ön koşulu üyenin ideolojik yetkinliğiydi, kendi bilgisi, bilinci ve iradesiyle karar ve inisiyatif sahibi olabilmeleriydi.

Ve şöyle devam eder;

(TSİP’in) “Doktriner denilen, katı bulunan sosyalizm anlayışı aynı zamanda düşünsel üretkenliğini ve sahip olduğu geniş ufku ortaya koydu.”

Yeni Düşün dergisinin (Kış’90) sayısında yer alan bir yazısındaysa;

“Ben insanlığın bugüne değin taşımış olduğu ideallerin en yetkinini, en gelişkinini sosyalizmin ideallerinde görenlerdenim. Dünyanın verili konjonktürlerinde, çoğunluğu sosyal koşullar bakımından benzerlikler taşıyan ülkelerinde bir milyarı aşkın insanın sınıfsız topluma ulaşma hedefiyle girişmiş olduğu özel mülkiyeti kaldırma ve sosyalizmi kurma uğraşını, çabasını, hangi deformasyonlara uğramış olursa olsun, hangi çıkmazlarla karşılaşmış bulunursa bulunsun, her şeyden fazla önemsiyorum. (…) Ayrıca, bunca insanın katıldığı sosyalizmi kurma eyleminin boşa gittiğine de inanmıyorum. Hele hele, o deformasyonlara ve başarısızlıklara bakıp, kapitalizmin teknolojisine, refahına, insanına… ve soğuk cennetine hiç mi hiç imrenmiyorum.”

ve

“(…) sosyalizmin insanlığa, insanlığın sosyalizme yakıştığını, dünyada insanın ve insanî değerlerin uğramakta olduğu erozyona rağmen, sosyalist insan potansiyelinin yeryüzünün her tarafında bulunduğunu görüyorum. İnsan tükenmediği için, sosyalizmin maddesi de tükenmeyecektir.”

diye yazıyordu

Ve bir başka yerde de;

“(…) yeni bir söz söyleyeceksek eğer, öncelikle eskiden söylenmiş, fakat sonradan her nasılsa(!) unutulmuş ya da önemsizleşmiş(!) bazı fikirlerin, görüşlerin yeniden hatırlanması ve hatırlatılmasından sonra söylenmeli.”

diyordu…

Öğrettiği bir başka önemli husus da “yaşanmakta olanlar”ın, hangi değerleri hayattan silip süpürdüğünün, sürüp çıkardığının bilincine varmak ve o değerlere sahip çıkmaktır, asıl insanî haslet! Yeniden özne olmak odur! Çünkü kurtuluşu kendinde, “bu dünya”da aramaya başlar!

Ve yaşadığımız coğrafya da dâhil, yeryüzünün dört bir yanında cereyan eden kitlelerin hareketliliği, insanların “eşya”nın mevcut durumuna, “şimdi”nin hâlihazır şartlarına itirazlarının ve kendi geleceklerini belirleyebilmek adına siyasete katılma arzularının ifadesiydi. Bu “isyanlar”ı da tarihin maddesi olarak kabul edebiliriz… Kelimeleri tam olarak böyle değilse bile görüşleri böyleydi…

Çünkü aslolan, gelecekten kaynaklanan ve korunan bir geçmişle, geçmişten gelen ve beslenen bir gelecek! Bu diyalektik “yeniden” kurulabilir! Kurulmalı! Ve bu bir opsiyon değil; zaruret! Gerçekliğe dönüştürülebilir yegâne imkân! Savunduğu görüşleri hep bu doğrultudaydı…

O “rahle-i tedris”ten geçmiş olmakla hep övünç duyduk, “o günler”i yaşamış olmakla kendimizi hep şanslı hissettik… Ufkumuzu açan sonsuzluğa daldığımızı duyumsadık… Dünyayı da güneşi de döndüren, yıldızları ışıtan da bu duyguydu galiba…

***

Bugün gelinen noktada işaret ettiği bir başka tehlikeye, bir “yan etki”ye maruz kaldığımız da ortaya çıktı: “Parti fetişizmi”! Neredeyse yarım asrı bulan mazisine ve “birlik” uğruna mensupları tarafından varlığına son verilmesi otuz yılı aşmış olmasına karşın, üzerinden gençliğimiz, orta yaşımız, kaç kuşak ve ne dağdağalı zamanlar geçmiş iken, örneğin hâlâ da TSİP’liler olarak, salt TSİP’li olduğumuz için bir araya geliyorsak, bu örgütün mümtaz geleneği, yukarıda belirttiğimiz ayırt edici nitelikleri sebebiyledir! Bir “ekol” olmuş olmasının apaçık tezahürüdür! Ve marazi bir tutkuymuşçasına pejoratif bir manâda değil de pozitif bir anlam yükleyerek söyleyecek olursak, −tabiri caizse− “fetiş(!)” haline gelmiş olmasının rolü inkâr edilemez! İnsanlarımızın gözünde ve gönlündeyse TSİP, her daim müstesna bir “fenomen”dir! Olmayan değerler atfettiğimiz de, asla ileri sürülemez! Ve elbette bu ekolün kurucularının devretmiş olduğu misyonun sürdüğüne delalettir! Söz konusu olansa bugün, Parti’nin misyonunda Yalçın abinin fonksiyonudur. “Fetiş” ya da “totem” yahut “fenomen” her ne ise veyahut nasıl nitelendirilirse, ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın bir sosyal ihtiyaca cevap veriyor, demek ki… Korkarım o işaret ettiğin “tehlike”ye dûçar olduk galiba, Yalçın abi! Yoksa motivasyonumuzun kaynağı ne olabilir ki?

Çünkü salt politik melankoli değil; metafizik bulutlar üstünde nostaljik gezinti hiç değil!

Veyahut niye bazı partiler öyledir de diğer bazıları değil?                                                                     

Ve eminim muhakkak yazmıştır ya da “yazacak”tır; bakalım, öğreneceğiz “politikamız”ı…

***

“Öldükten sonra da yaşamak istiyorsanız eğer” der, V.Hugo… “ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın”… İkisini tek bir hayat çizgisinde birleştirebilenler içinse; Evet yaşamaktalar; hem yüreklerde ve hem de yıldızlarda..! diyelim, biz de… “Pusula”yı şaşırır gibi olduğumuzda ya da okuyamadığımızda, “kutup yıldızı”nı niye aradığımızı sanıyorsunuz ki..?      

Hemen herkesin “Yalçın abi”siydi! Öyle ki kendinden yaşça büyük olanların bile! Demek, bir yaş farkını ifade etmiyordu. O zaman anladım ki o “san” O’na Parti kamuoyu tarafından, Parti tarafından verilmiştir. Künyesine kazınmış! Tıpkı “Che”ninki gibi; künyesinde Ernesto “Che” Guevara yazdığı gibi…

YalçınABİYusufoğlu,  “OdaKısaca YALÇIN ABİ..!