“Onlar işgücü çağırmışlardı, gelen insanlar oldu”

Üst başlığa koyduğumuz ünlü cümle İsviçreli yazar Max Frisch’in olağanüstü özlü ve doğru saptamasıdır: “Man hat Arbeitskräfte gerufen, und es kamen Menschen” demişti Frisch. Bu cümle F. Almanya’da yarım yüzyıldır konuşulmakta, tartışılmakta olan, Avrupa Birliği’nin göçmen sorunlarıyla ilgili organlarının, sayısız araştırma gruplarının ve pek çok akademik çalışmanın temelinde yatan cümledir.

Kuşkusuz ki, göçmenler konusu önce Kuzey Amerika’da, Avustralya ve Yeni Zelanda’da, ama aynı zamanlarda Britanya, Fransa gibi sömürgelerden göç alan ülkelerde de toplumsal ve siyasal sorunlardı. Sanayileşen Almanya da 19. yy.ın ikinci yarısından sonra göç almaya başlamıştı. Fakat Almanya’ya gelen göçmenler sömürgelerden değildi, daha çok Polonya’dandı.

Burada söz konusu ettiğimiz Türkiye’den göç ise Federal Almanya’nın yeniden kurulan ve hızla güçlenen sanayiine ucuz işgücü sağlamak için iki devlet arasındaki antlaşmaya göre yapılmış organize bir göç kabulüydü.

31 Ekim 1961’de F. Almanya ve Türkiye hükümetleri arasında yapılan antlaşma gereği Federal Almanya’ya çalışmaya gitmek isteyen Türkiye vatandaşları İş ve İşçi Bulma Kurumu şubelerine başvuruyorlar, sıkı sağlık kontrollerinden geçiriliyorlar ve çeşitli formalitelerden sonra onlara Alman makamları tarafından işyeri gösteriliyor, Sirkeci Garı’ndan trene binenler o kentlere ulaşıyorlardı.

Başlangıçta böyle olan bu uygulama sonrasında resmi davetli olmayan bir çok kişi de F. Almanya’ya gitti, zamanla orada yasal oturma izni, çalışma izni aldı. Ne zamanki F. Alman ekonomisinin yabancı işgücüne gereksinmesi kalmadı, artık Türkiyeli işçileri istemez oldu, o zamandan −5 Ekim 1980− itibaren T.C. vatandaşlarına vize uygulamaya başladı. Bu kararı 5 Temmuz’da açıkladıktan sonra Fransa’dan başlayarak peş peşe bir çok ülke ambargo tarzı katı vize uygulamaları koydu, nihayet zincir İsviçre’yle tamamlandı.

Fakat 12 Eylül 1980 darbesinden sonra siyaset dışı pek çok emekçi siyasi iltica talebinde bulundular, bunlara “ekonomik mülteci” denilir oldu. 12 Eylül rejimi sona erdikten sonra sadece Kuzey Kürdistan’dan gelenlerin iltica nedenleri kabul edilirdi.

F. Almanya yıllar boyu gelenleri göçmen kabul etmiyor, onlara “Gastarbeiter” (konuk işçi) diyor ve günün birinde ülkelerine döneceklerini söylüyordu. Hatta önceleri o işçiler de yeterince para biriktirdikten sonra mutlaka döneceklerine inanıyorlardı. Bu nedenle çoğu ailelerini oraya aldırmıyorlar, “Heim” denilen yurtlarda ya da kiralık ucuz yatakhanelerde kalıyorlar, az harcayıp çok biriktiriyorlardı.

Türkiye’yle bağları kısa dalga Ankara (sonra Türkiye’nin sesi) radyosu, F. Almanya’da her gün kısa Türkçe yayın yapan FM’li radyo istasyonları, Orhan Gencebay başta olmak üzere müzik kasetleriydi.

Aradan on yıllar geçti, “mutlaka döneceğim” diyenler ailelerini getirdiler, yurtlardan çıkıp kendi evlerini tuttular, hatta zamanla konut sahibi oldular, çocukları büyüdüler, evlendiler, şimdi torunları var.

Döneceklerinden emin olanların çocukları, torunları, yeğenleri, yakın akrabaları, hısımları artık Almanya’da yaşıyorlardı, Türkiye’ye tatile geldiklerinde kendilerini yabancı hissetmeye başladılar, memleketteki en sevdikleri olan anne babaları ölünce bağları azaldı, hatta ilk göçmen kuşağından bir çok kimse de hayattan ayrıldılar. Yeni kuşakların ise hiç ama hiç dönmeye niyetleri yok.

Bir başka etmen, teknoloji ilerledikçe müzik kasetlerinin yerini Yeşilçam kasetleri aldı, derken Türkiye’de TV kanalları çoğaldı ve uydu yoluyla yurt dışına yayın yapmaya başladılar. Küçük kasabalarda bile Türkiyeli bakkaliyeler açıldı, onlar Türkiye’de bulacakları akla gelen her türlü yiyeceği kendi yerleşim birimlerinde bulabiliyorlar. Nihayet havayolu ulaşımı ucuzladı, Türkiye’ye kısa sürelerle gelip gitmek olanakları da genişledi.

Artık onlar esas aidiyetlerini burası görmekle birlikte oralılar. Yani “Gastarbeiter” değiller. F. Alman hükümeti de bunu gördüğü için bu terimi bıraktı ve “entegrasyon”dan, “çok kültürlü toplum”dan söz etmeye başladı. 3 milyona yakın Türk, Kürt ve Anadolu’nun çeşitli etnilerinden insanlar yaşıyor. Yarısı Alman taabiyetine geçmiş ve (tutucu uygulama gereği çifte vatandaşlık olmadığı için) bir kısmı T.C. uyruğundan çıkmış durumdalar.

Buna rağmen oralardaki Türkiye kökenli nüfus artıyor. Bir neden bir çok gencin hâlâ Türkiye’den gelin ya da damat getirmesi. Son yıllarda aile birleştirilmesi çok çok zorlaştıysa −ve örneğin buradaki Goethe Enstitüsü’nün Almanca kursları ve dil sertifikası zorunlu kılındıysa da− bu göç tamamen durmuş değil.

Son olarak söyleyelim ki, Türkiye kökenli emekçilere alman toplumu hâlâ alışmış değil, entegrasyon dedikleri şey sağlanmış değil, tersine onlara karşı ırkçı önyargılar sürmekte. Hatta TV tartışmalarından, gazete makalelerinden son zamanlarda Türkiyeli karşıtlığının arttığını gözlemekteyiz.