Türkiye tam bir kavram kargaşası içine düştü. Kabahat Kemalizm’de, Kemalizm’i bir resmî ideoloji olarak kuran devlette, devleti bu haliyle koruyup kollamayı kendine baş dert edinmiş siyasette, bu siyasete destek olmayı marifet saymış aydınlardadır. Mustafa Kemal neyi, niçin ve nasıl yapacağını çok iyi bildiği halde, Kemalizm denilen şey tam bir kafa karışıklığı olduğu için, karşıtları da dahil herkesin kafasını karıştırmaktadır.

Toplumun bir hafızası vardır, unutmaz. Balık hafızası kadardır, yalan yanlış çalışır, güvenilmezdir vb. ama vardır ve olması başlı başına bir meseledir. Tehlikelidir üstelik. Bu hafızaya herhangi bir şey –bu yalan da olabilir– her nasılsa girmiş olabilirse de, araya yüz yıl girse bile, bunun için bir kaç kuşak arka arkaya seferber olsa da onu oradan çıkarmak mümkün olamaz.

Toplumun hafızasına bir anda niye düşmüşse düşmüş, ama ordan bir türlü çıkarılamamış olay örneği sayısızdır. Örnek verelim: Trabzon’da, dinleyenleri gülmekten kırıp geçirdiği için büyük mitingler yapan ama seçmen tarafından pek ciddiye alınmayan Hürriyet Partili bir siyasetçi (Kemal Atal) vaktin birinde, “İsmet Paşa asker kaçağıdır,” demiş, lâf kulaktan kulağa yayılıp Türkiye’nin yarıdan çoğunu inandırmış, Kemalist siyaset erbabı da elli yıl uğraşmış fakat bunun yalan olduğuna halkı inandıramamıştı. Başka bir örnek: Başbakan Adnan Menderes, Mustafa Kemal’i sahiplenmiş, siyasi rakibi İsmet Paşa’ya karşı kullanmak için, “En büyük Atatürk!” diye tutturmuştu. CHP’liler, kendilerine tuhaf gelen bu politikayı Menderes’in, İsmet Paşa’da, “Ben eşek başı mıyım?” hissini yaratmak için güttüğünü keşfetmişlerdi. Bunu gören Menderes başka bir politika geliştirmiş, “İstiklâl Harbi dediğiniz şey, 3,5 sene sürdü, aslında 6 aylık işti. Sayılar küçük, ben bunu astsubaylarla da yapardım,” demeye başlamıştı.

Bunu söyleyen “başbakan” olduğuna göre “yalandır” denilemez! Ayrıca niye yalan olsun ki? “Gerçektir” denmesi de sonucu değiştirmez, çünkü çokça söylenmiş bir yalan gerçek olabilmektedir. Türkiye’de “Resmî tarih” için “yalandır” denir. Oysa “yalanın çokça söylenmişi olarak gerçektir” demek daha doğru olur. Ayrıca, yalan söylemeden tarih yapılamayacağına göre, yalan söylemeden yazılamaz da. Tarih söz konusu olunca “yalan” yalan olmaktan çıkar, yalanla yapılan tarihin kendisi yalan olmaz.

Yalanlarla dolu olduğunda nüfusun neredeyse dörtte üçünün hemfikir olduğu “Nutuk”, Kemalist tarihin söylenişidir. Ama kanıttır, “Nutuk” olmasaydı Kemalist tarihi bilemezdik. “Nutuk”a inanmayanlar, “Alternatif tarih” diye bir şey uydurmuşlardır. Bu da aslında bir “karşı yalan”dır. Buna alternatif tarih yerine “genişletilmiş” veya “tersyüz edilmiş tarih” demek daha doğru olur. Uydurulmuş alternatif tarih, uyduranların kendi tarihleri olsa hadi neyse; Kemalizm’in yalanlarını anlatarak yazdıkları şey, gene Kemalizm’in tarihi oluyor!

Türkiye 2010’da ne konuşuyor? AKP’yi ve Kemalizm’i. Kemalizm ile tarihsel bir hesaplaşma içinde olduğumuz izlenimini, hem liberal solcu destekçileriyle AKP, hem de ulusal solcu destekçileriyle Kemalistler vermeye çalışıyorlar. Kemalistler, bu hesaplaşma 90 yıl önceki çatışma kadar şiddetli ve derin olacaktır demek istiyorlar. Böyle anlaşılırsa herkes korkusundan Kemalizm’in yanına geçermiş. Niye? Çünkü 90 yıl önceki çatışmayı Kemalizm kazanmıştı, gene o kazanacak. Liberal sol, vs. destekleriyle birlikte AKP ise, 90 yıl önce, Osmanlının “son noktası”nda attığı “İstanbul çığlığı”nın (Padişah, halife, Damat Ferit, İngiliz, vb.) dâvasını güttüğünün söylenmesinden mutlu oluyor. Bu kez biz kazanırız hissini güçlendirmek istiyor. Paşaların, albayların, yargıçların ve rektörlerin tutuklanmasından kendine pay çıkarıyor. AKP kazanırsa ne olur? Türkiye “ileri demokrasi”ye geçermiş, hukuk devleti olurmuş, yurtdaşlığın, özgürlüğün standartları yükselirmiş!

Politik İslamcıların tarihsel referanslarıyla Kemalist siyasetin tarihsel referansları arasındaki fark, diyelim 90 yıl önce “İstanbul” ile “Ankara” arasındaki fark kadarla, arada hiç fark yok demektir. Farktan değil, aynı madalyonun iki yüzünden bahsetmek daha doğru olur. Demek ki aralarındaki bugünkü kavga “gerçek” bir kavga ama bir yalanla diğerinin çatışmasından başka bir şey değil. Bu durumda siyaset yeniden SINIF dili kazanıncaya kadar herkes yalanlar savaşının bir parçası olacak.

İşin aslı nedir? Aslına bakılırsa Türkiye’de Mustafa Kemal karşıtı tek bir kişi bile yoktur. Sadece işin gerçeğini merak edenler vardır. Bu merak Kemalistleri kudurtmaya yetmektedir. Çünkü o zaman bu memlekette kimsenin “vatan haini” olmadığı ortaya çıkar ve “Vatan haini” olmayınca Kemalizm bir işe yaramaz.

Yukarıda gördük, Menderes söylemişti. Kemalistlerin Millî Mücadele adını verdikleri ve “Kurtuluş Savaşı” dedikleri 1918-1923 arasında olup bitenlerin “Nutuk”ta anlatılanlardan çok başka bir şey olduğunu anlamak için alternatif tarihe hiç gerek yoktur. “Nutuk”u okumak yeterlidir. Çünkü Nutuk’un siyah-beyaz dili kendini ele verir. Nutuk’a göre 1918-1923 yılları arasında Türkiye’de bir Millî Mücadeleci Kemalist kadrolar ve bir de Millî Mücadele düşmanları vardır. Kemalistlerle olan herkes Millî Mücadeleci, olmayan herkes Millî Mücadelenin düşmanıdır. Millî Mücadele düşmanı demek “vatan haini” demektir. Sayısal olarak bakıldığında bu dönem Türkiyesi’nin yüzde 90’ına vatan haini ve düşman işbirlikçisi, yüzde 10’una da Kemalist diyebiliriz. Çünkü 1918-1923 yılları arasında “halk” ve “iradesi” diye, ortada görünür hiçbir şey yoktur. Bu kadar çok “hain”, eğer sözle, “Nutuk”la üretilmemişse, bu memlekette niye var diye merak etmemek mümkün müdür? Ecevit bir ara, suyu baştan kesmek istemiş, ölmeden az evvelinde olmanın da rahatlığıyla “Vahdettin vatan haini değildi,” demiştir. Doğan şaşkınlığı ise, “Vahdettin’in bu memlekette daha yüz yıl vatan haini olarak kalması gerekir,” diyerek Demirel yatıştırmıştı.

Herkes hatırlayacaktır, 1924’te bir kanun çıkarılmış, 150 önemli isim “vatan haini” sayılarak yurtdışına sürgüne gönderilmişti. “Suç”ları, İstanbul Hükümeti’nin İngilizlerle anlaşma siyasetini desteklemek, Ankara’daki Hey’et-i Temsîliyye’nin kendine tanıdığı, “gerektiğinde hükümet gibi davranma” hakkına karşı çıkmaktı.

Bu ince siyasi tercih, “Millî Mücadele’ye düşmanlık” sayılmış, Mustafa Kemal’in ölmesi ve yerine İsmet İnönü’nün geçmesine ve “kardeşlik!” ilan etmesine kadar “hain”lik, bu ünlü simalara yapışıp kalmıştı. “150’likler” listesine bugünkü bilgilerimizle baktığımızda hemen hiçbirinin “İttifak Devletleri ile siyasi işbirliği” yapmadığını, “Millî Mücadele’ye karşı” olmadığını görürüz. İstanbul hükümetlerinin mütareke dönemi siyasetini destekledikleri doğrudur. Ama İstanbul 1918-1923 arasında, işgale uğramış sayılsa bile, “vatan” içinde idi. O halde bu 150 adam İstanbul Hükümeti’nin bürokratı veya destekçisi oldukları için “vatan haini” olamazlardı. Olmaları için “vatan”ın ya Ankara’dan, ya da Mustafa Kemal’den ibaret bir şey olması gerekirdi. Bu 150 adamdan olsa olsa, biri İstanbul’da “Devlet Hükümeti”, diğeri Ankara’da kendi kendine hükümet gibi davranma yetkisi vermiş “Heyet” varken, neden Ankara’daki Kemalistlerle işbirliği yapmadıkları sorulabilirdi.

Sürgünler listesi ağırlıklı olarak Osmanlı devletinin nazırları, paşaları, mutasarrıfları, valileri gibilerden oluşuyordu. Bazıları da yazardı, gazeteciydi. Vatan haini olup olmadıklarını ya da Kemalist lisanda “vatan haini”nin ne demek olduğunu anlamak için, Kemalistler hakkındaki görüşlerini yazarak bırakmış olanların ne söyledikleri ve yazdıkları öğretici olabilir. Bu yazıda bunlardan biri, Selâmet gazetesi sahibi Ömer Fevzi (Eyüboğlu)’nu seçerek başlayalım, bakalım ne görünüyor...

Ömer Fevzi Bey Trabzon’da Lâzım ve Selâmet gazetelerini çıkarmış, Kehkeşân mecmuasında yazmış, Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-i Milliye Cemiyeti’nin kurucusu olmuş, Paris Konferansı (1919) kararına istinaden İzmir “inzibatî bir işgale” (Milne Hattı Batısı) uğrayınca İstanbul’da toplanan Devlet Şûrası’na katılmış ve saltanat idâresine başkaldırmak lazım geldiğini orada yüksek sesle savunmuş, Sürmene delegesi olarak katıldığı Erzurum Kongresi’nde resmi ordunun terhîs edilmesi ve vatan müdafaasının “milis kuvvetlere” terk edilmesi görüşü nedeniyle İttihatçıların tepkisini çekmiş, özel olarak Mustafa Kemal’in hem delegeliğine, hem de Kongre Başkanlığına karşı çıkmış, Kongre’ye 22 maddelik bir program taslağı sunmuş, seçilen Hey’et-i Temsîliyye’nin “gerektiğinde bir geçici hükümet gibi çalışmasına” imkân veren kararlara itiraz etmiş, Kongre tutanaklarına şerh koymuştur, vb...

Ömer Fevzi “Memleketin eski İttihatçılar elinde yeni bir felâkete doğru sürüklenmekte olduğunu” yazıyordu. Onun bu görüşü o gün “Memleket”te hiç de ilginç ve “aykırı” bir görüş değildi. “Memleket”in yüzde 90’ı bu görüşteydi. Tablo açıktı. İttihatçılar Türkiye’yi, 1914 sonbaharında 1. Dünya Savaşı’na sokmuşlardı. Türkiye bu savaşı hiç istememişti. Çünkü savaş Almanya’nın savaşıydı. 2,5 milyon insanı silah altına almış ve Almanya’nın emrine vermişlerdi. Bir milyon insan ölmüştü. Kısaca, Memleket’in halkını mahvetmişlerdi. Hayat devam ediyordu. “Kemalistler” adıyla savaştan sonra (Mütarekede) ortaya çıkan kadroların da hemen tamamı İttihatçı değil miydi? İttihatçı ünlüler, Talat Paşa ve Enver Paşa, 1918’de, yurtdışına giderken, geride kalan adamlarına, “Başınıza Mustafa Kemal’i geçirin!” talimatını vermişlerdi. Ömer Fevzi askeriyeyi Mustafa Kemal’e karşı isyâna dâvet ederek, “Bunlara itaat câiz değildir,” diyordu. (Ömer Sâmî Coşar.) Selâmet gazetesinin 4 Eylül 1919 tarihli başmakâlesinde, Hey’et-i Temsîliyye’nin asker toplamak suretiyle Türk çocuklarının mahvına sebep olacağını, milletin Erzurum Kongresi kararlarını onaylamadığını yazıyordu. Savaşmak istemeyen milletin sözcüsü gibiydi. “Mütareke” de yapıldığına göre savaşılacak “düşman” diye, içeride kaldığı kadarıyla Ermeniler ve Rumlar kalmıştı. Ne demek Ermeniyi ve Rumu düşman saymamak? İşte düşman ve işte Millî Mücadele! Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Deli Halit Paşa, Ömer Fevzi’yi “halletmek” için harekete geçerler. O da İstanbul’a ve oradan da Fransa’ya kaçar, Ali Kemal’in âkıbetine uğramaktan kurtulmayı başarır. Ömer Fevzi‘nin siyasi pozisyonu ve ilişkilerinin kökleri, İstanbul’da Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin bir kolu gibi çalışan Trabzon Ademi Merkeziyet Cemiyeti’ne, Prens Sabahattin Bey’e, Ahrar Fırkası’na dayanmaktaydı. Ama onun tavrında, özetini “Anadolu’da Müslüman bir Türk Kalesi” inşa etmekte bulan ve “devleti kurtarma” siyaseti olan Millî Mücadele karşıtlığı yoktu. Mütareke döneminde, İstanbul’da iken satın aldığı İfhâm gazetesini yayınlamasına izin vermeyen Sadrazam Damat Ferit aleyhine yazdıkları, Mustafa Kemal’in aleyhine yazdıklarından daha hafif değildi.

“Bu adam” veya bu “şahıs” için resmî tarihimizin “söylenişi” olan “Nutuk”ta Mustafa Kemal şunları söylemiştir: “Düşman casusu olup, her nasılsa Trabzon vilâyetinde bir yerden kendini Kongre’ye (Erzurum) temsilci tayin ettirerek gelen Ömer Fevzî ve onun arkadaşları gibi. Bu şahsın sonradan Trabzon’da ve oradan kaçtıktan sonra İstanbul’daki faaliyet ve hareketleriyle hıyâneti sâbit bulunmuştur.”

Bu nasıl olabilir? Belki ancak ucuz kazanılmış bir iktidar böyle konuşmayı mümkün kılar. Yanlışlarını düzeltmeye kalksanız ortada “Nutuk” diye bir şey kalmaz. Ben bir “Sürmeneli” olarak alındım, çünkü Ömer Fevzi Sürmene delegesiydi ve Sürmene “herhangi bir yer” değildi. Örneğin ilçeye giren Rus ordusunu halkın coşkuyla karşılayıp bağrına basmasından bilinmekteydi. Sürmene, Batum’a Enver Paşa’ya Atatürk’ten mektup getiren Ardahan Mebusu Hilmi Bey’i Karabekir’in hışmından korumuş olmasından dolayı da mimliydi. Muhafaza-ı Hukuk’un teşkilatlandığı yerlerdendi. Mustafa Suphi heyetinden olup da heyetten koparak gelmiş olanların eviydi. Neyse, “düzeltmekle” bitmez, Ömer Fevzi’ye gelelim ve tarihçi Mahmut Goloğlu düzeltsin:

“Ömer Fevzî Bey Erzurum Kongresi’ne, Mustafa Kemal Paşa’nın sandığı gibi, ‘her nasılsa’ gelmiş bir delege değildir. Ömer Fevzî Bey, Trabzon’un eski, geniş ve tanınmış bir âilesi olan Eyüboğulları’ndandır. Kongreye başkan ve Hey’et-i Temsîliyye’ye üye seçilen Mustafa Kemal taraftarı Eyyûb-zâde İzzet Bey’in akrabası idi. Yüksek tahsil yapmıştı, avukattı, politikacıydı. Güzel konuşurdu, etkili yazardı, ilin temsilcisi durumundaydı. Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-ı Milliyye Cem’iyyeti’nin kurucusu ve Hey’et-i Merkeziye üyesiydi. 26 Mayıs 1919’da, Pâdişâh’ın huzûru ile açılan, Sadrâzam’ın huzurunda devam eden Şûrâ-yı Saltanât’ta Trabzon’un temsilcisi olarak bulunmuş, söz alıp konuşmuş ve Ferîd Paşa gibi bir hükümet başkanının karşısında, Millî Şûrâ’nın öneminden, millî irâdeden ve millî irâdeye dayanmayan hükümetleri kimsenin dinlemeyeceğinden, millî irâdeye dayanan bir hükümete ihtiyâç olduğundan bahsetmişti.”

Besbelli ki Goloğlu nazik bir adam değil. M. Kemal’in doğruyu söylemediğini ima etmiş. Biz bir kaç cümle daha ekleyerek Ömer Fevzi bahsini kapatalım:

İngilizler Kemalistlere daha fazlasını hak görünceye kadar, Türkler kendileri için Anadolu’da, biri Erzurum ve diğeri Trabzon olan iki tutunma noktası tesbit etmişlerdi. Trabzon dernek o sıra Ömer Fevzi Bey demektir. Ömer Fevzi Bey bidayette İttihatçıydı ama bir çok İttihatçı gibi, partinin izlediği Almancı merkezi politikaya, daha mütareke yapılmadan, İzmir Darül Eytâmındaki memuriyetindeyken başkaldırmıştı. Trabzon’a gelmiş Selâmet’i çıkarmaya başlamış, vilayet efkârını arkasında toplamıştı. İttihatçı merkez siyaseti yerden yere vurması, Trabzon’da çıkardığı sesten daha fazlasını İstanbul’da çıkarıyordu. Etkisi o denli fazlaydı ki, İttihatçılığın (ve Mahsusa’nın) en güçlü ve en örgütlü olduğu vilayetlerin başında gelen Trabzon’da İttihatçılık yapmak, onun etkisi yüzünden neredeyse “ayıp” hâle gelmişti. Bu nedenle Mahsusa’nın Trabzon’daki en ileri geleni, Faik Ahmet (Barutçu) Bey, çıkardığı İstikbal gazetesinde İttihatçıları açıktan savunamıyor, Ömer Fevzi ile uzlaşmadan Trabzon’da “millî” bir hareket başlatılamayacağını görüyor; onu kazanmayı her işin başı sayıyordu.

Trabzonlu İttihatçıların Ömer Fevzi’ye, Trabzon’da yayınlanan Epohi ve Farosianatolis adlı iki Rumca gazetenin Pontus’un ihyasına yönelik yayınlar yapmasına karşı kendileriyle niçin işbirliği yapmadığını sormaktan başka söyleyecekleri sözü yoktu. Evet ama bunda da devasa bir “bit yeniği!” vardı. Yüksek yayla kuşağına sıkışıp kalmış Rum çetelerin vilayet ile erzak irtibatını kuranların da bu İttihatçılar olduğunun bilgisi Kazım Karabekir’e günübirlik raporlarla iletilmekteydi. Peki İttihatçılar için “vatan” ne idi. “Vatan”, “işgalci” İtilaf devletlerine karşı bir algı değil, Rum ve Ermenilere karşı, elbette az zaman önce onlardan gasbedilmiş “ganimet”in korunmasıydı. 1918’de Batı’da, Ege’de Yunan askerinin İzmir’e çıkmasıyla çakan “direniş ruhu” niçin tam tersi istikamette Doğu’da tutup parlamış olmasının, Millî Mücadele tarihinin öne çıkan sembol mevzilerinin Samsun’dan sonra Erzurum ve onun da ardından Sivas olmasının sırrına vâkıf olmak isteyenlerin bu “ganimet” meselesinin bütün bölgeyi ve giderek Lozan Türkiyesi’ni alâkadar eden çeşitli yönleriyle irdelemelerinde ayrıca fayda vardır.

Ömer Fevzi Bey, yani kendini Sürmene’den “her nasılsa” delege seçtirmiş “işgalcilerin casusu” bu adamdan Trabzon’u geri almak, ondan Erzurum Kongresi’nin hıncını çıkarmak da kolay olmayacaktır. Ömer Fevzi Bey, Erzurum’ da Kemalist İttihatçılara onay vermiş olan diğer Trabzon delegelerini de yanına çekerek Sivas Kongresi’ne Trabzon’un katılmasını engelleyecek, bu yüzden Sivas Kongresi tam bir “ulusal” kapsam kazanamayacaktır.