Türkiye’de “liberal solcu” denilen ve bu tanıma itirazı olmayan etkin bir aydın kitlesinin mevcudiyeti görmezden gelinemez. Bu terim onlara, liberal oldukları için, solcu oldukları için yapışıyor. Etkinlikleri, medya araçlarında yoğunlaşmalarından ve AKP iktidarı tarafından destekleniyor olmalarından kaynaklanıyor. Bu etkilerini zaman zaman çok iyi kullandıklarını da belirtmek gerekir. AKP bunları, kendilerinden belli bir siyasi fayda sağladığı için destekliyor.
Bu “liberal solcu” aydınlarımızın, birçoğu Marksist sol geleneklerin içinden geldikleri için değerli entelektüel birikimleri vardır. Din ile ve “dindar halk” ile devrimci sosyalist mücadelenin ilişki kurma biçimlerine geçmişte hayli kafa yormuşlardır. Son yıllarda saflarını bir hayli genişlettiklerini de belirtmeliyiz. “Düşünme”ye bunların yanında başlamış birçok genç takipçileri ve çırakları da var. “Liberal sol” görüşlerin etkinlik kazanması, bu görüşlerin somut hayatla güçlü bağlar kurmuş olmasından değil, somut hayatta, yani sınıf mücadelesinde emek güçlerinin gerilemiş, sinmiş, sol-sosyalist siyasi mücadelelerin devre dışı kalmış olmasındandır.
“Liberal solcu” kavram olarak yerine oturmasa da, herkesin tam olarak ne demek istendiğini anladığı ve isim isim sayabileceği bu aydınlarımızda AKP’nin bulduğu şey, aslında, bu “Liberal solcu” aydınların AKP’de bulduğu şeydir. Yani AKP, bu aydınların kafasında zuhur etmiş olan kendi yansısını çok sevdiği için liberal solcu aydınları çok sevmektedir. Bu nedenle AKP’nin içinden, “liberalleri kaybetmeyelim” uyarısı çıkmaktadır. Bu şudur: “AKP, ceberut-jakoben Kemalist Türk devleti’yle tarihî bir hesaplaşma içine girmiştir. Türkiye’yi gerçek bir liberal demokrasiye taşımaktadır. Dine özgürlük istemesi aslında dindara özgürlük istemesidir!.. AB, bugüne kadar ortaya çıkmayan bu imkân için önemli bir bağlam ve fırsat oluşturmuştur. Bunun sonu halkın tümünü kapsayan gerçek bir demokrasidir. Bu, solun da yararınadır.”
İşte “temel tez” budur. Bu tez, bu “liberal solcu” denilen aydınları, “Millî Görüş” denilen İslamî akımın aydınları ile birleştiriyor ve AKP, kendinde var olmayan bir misyonu “liberal solcu” aydınlarımız aracılığıyla edinmiş oluyor. Edindiği bu imaj ona ve iktidarına, içerde ve dış siyasette önemli avantajlar sağlıyor.
“Liberal solcu”lar kendilerini “solcu” gördükleri için kendileri gibi “liberalleşmemiş” olan sola akıl öğretme hakkına sahip olduklarına inanıyorlar. Bu da bir yakıştırma ama, ne demek istendiğini iyi kötü veriyor; “emek solu”, başka bir deyişle ve sadece bu anlamda “dogmatik sol” da denebilecek olan, hâlâ dünyaya Marksist açıdan, yani “sınıflar mücadelesi” açısından bakmaya çalışan solu ilkel, geri kafalı, “yıkılan eski dünya”nın “yeni dünya”da umutsuz çırpınışlar içinde kendini tüketen “Donkişotları” olarak niteliyorlar. Bunu, akıllarınca, solu hadımlaştırmak için değil, sol adına ve yararına bir “açılım” olarak sola teklif ediyorlar.
Genç kuşaklar pek farkında değillerdir, bu nedenle bu “liberal solcu”ların hemen ilk bakışta görülebilen bir özelliğini kaydetmemiz gerekir: Değerli bilgi birikimleriyle bize tarih, sosyoloji, demokrasi, devlet ve toplum dersi vermekle yetinmiyorlar, üstüne üstlük bir de “SİYASET” dersi veriyorlar. Burada bir terslik var. Çünkü bu liberal solcu aydınlarımızın büyük çoğunluğunun “siyasi mücadele” tecrübesi yoktur. Belli bir siyasi mücadele pratiği içinden geçmemişlerdir. Herkese siyaset öğretme merakı içinde olmuşlar ama, siyaseti somutta öğrenmek için en küçük bir istek duymamışlardır. Bilindiği gibi siyasi mücadele, siyaset hakkındaki bilgiden çok daha başka vasıflar gerektiren bir mücadeledir. Bu arkadaşlarımız, bu bakımdan sıfır mertebesindedirler. Nutuk atmak dışında solun toplumsal temeli (varsayımsal) emekçi kitlelerle pratik sıcak temasları yok denecek kadar azdır, olduğu kadarıyla medya üzerindendir. Siyasetin sabır, fedakârlık, dayanışma, vefa ve her şeyden önce eylem olduğunu bilir, fakat önemsemezler. Bakıp “halk” olarak gördükleri şeyin “sınıf”lar olduğunu bilseler bile, bunu da önemsemezler. Bu nedenle, dünya ve ülke tahlilleri artık somut sınıf tahliline dayanmadığı için, söyledikleri “kendilerine göre”dir. Bunların önde gelenlerinden bazılarının on-on beş yıl önce, adına “siyasi parti” demekten bile kaçındıkları, Türkiye’ye “liberal demokrasi” getireceğine inandıkları birkaç “liberal burjuva” ile birlikte oluşturdukları bir siyasi hareketin içinde (YDH) ve başında yer almak gibi mevsimlik bir siyasi deneyimleri olmuştur. Hayal (kendileri “düşünce” diyor) kırıklığına uğramış, somut siyaset yapmaktan umutlarını kesmişlerdir. Şimdi umutlarını AKP gibi kendi adına somut siyaset yapan partilerin, onların fantezilerine hizmet etmelerine bağlamışlardır, Doksanlı yıllar boyunca bunları Yeni Yüzyıl, Bin Yıl, Radikal, Birikim vb. yayınlarda, özel üniversitelerde, TV’lerde kendilerini derinleştirip çoğaltırken görürüz. Avrupa Birliği’nin havârisi ve Türkiye’deki “sivil örgütlenme”sinin öncüsü oldular, ABD’nin Irak’ı işgalini küreselleşmenin karşı konulamaz gereği ve bununla bağlantılı olarak, demokrasinin ona âşina olmayan topraklara taşınması uğruna tarihsel olarak öncü ve ilerici bir operasyon saydılar. Bütün bunlar olurken elbette “solcu”lukları düşmedi! Ancak giderek kritik bir noktaya geldiklerini “Ergenekon Dâvası” başlayınca gördük. AKP’nin bu “dâva”sını ceberut Kemalist Cumhuriyet’in sonunu getirecek bir dâva gibi yorumladılar. AKP devletin, yargının, bürokrasinin, ordunun ve YÖK’ün üzerine gitmekte kalmıyor, bu tarihî Kemalist devlet bloğundan hesap da soruyordu! AKP böyle bir dâvada desteklenmeyecek de ne zaman desteklenecekti? Bütün sol, işini gücünü bırakıp, arkasından “liberal demokrasi”nin geleceği besbelli bu dâvada, AKP’nin ve hükümetin arkasında olmalıydı. Ayrıca AB de aynı imada bulunmuyor muydu? Dünyada ve de hayatta AB’den başka bir demokrasi ve özgürlük referansı olabilir miydi?
Bu “liberal solcu”larda olan kıvraklık Türkiye solunda yokmuş ki, Perinçek gibi siyaset bezirgânı bir sol grup hariç, solun büyük bir çoğunluğu, AKP’de tarihî önemde bir demokratik misyon ve AB’de böyle bir imkân göremediği için bu arkadaşların pozisyonunu benimsemedi. “Dâva”yı, AKP-Ordu-Sermaye ittifakının “fire”si olarak değerlendirdi. Solun geniş kesimlerinin bakışına göre her iki taraf da fire vermiş, ama uzlaşma sağlanmıştı. AKP’nin verdiği fire, ordunun ve ulusalcı-Kemalist cenahın firesinden çok daha ağırdı. “Anayasa Mahkemesi kararının ortaya koyduğu çerçeve içinde siyasete devam edeceklerini” bizzat Başbakan kendisi söylüyordu. Bunun adı devlete ve TÜSİAD’ın tercihlerine teslim olmaktı. Ceberut-Kemalist devlet geleneği ile hesaplaşma diye bir şey yoktu. Zaten AKP de bu değildi. Liberaller hayal görüyordu... Liberal solcu arkadaşlar ne derlerse desinler, sol bunları düşündü.
Solun böyle düşündüğü anlaşıldı ve bu arkadaşlar hâlâ daha “solcu” idiler ya, kıyamet koptu. Sola, üstelik AKP mevzilerinden ağır küfürler etmeye başladılar. “Sol Ergenekonu, Kemalist orduyu ve ceberut bürokrasiyi destekliyor,” dediler. Buna inandıkları söylenemez, çünkü “Ergenekon”un ima ettiği gizli devlet sahasının öncelikle solu imha amacıyla kurulduğunu onlar da bilirler, ama zaten AKP’nin arkasına geçmekle inanmadıkları bir işe soyunmuşlardı. Dolayısıyla, daha bir liberal, ama bu kez ağzı bozuk liberal kesildiler. Çirkinleştiler. Bu arkadaşların, sola duydukları bu öfkeyle, daha “liberal”, büsbütün liberal, “solcu”luktan kendileri indinde de vazgeçmiş post-liberal konumlara kaymalarından korkulur. Hem bu ihtimali bertaraf etmek, hem de bu arkadaşların soldan korkularının gereksiz ve yersiz bir korku olduğunu onlara anlatmak için bir şeyler yapmak gerekir. Ne yapılabilir?
Bizim aklımıza önce şu geliyor: Bu “liberal solcu” arkadaşların AKP’de bulduklarını söyledikleri “liberal” damar nasıl bir şeydir ve bizim göremediğimizi bunlar nasıl görebilmektedirler? AKP’de gördüklerinin Türkiye’nin sınıf mücadeleleri tarihi ile ilgisi nedir? Ceberut-“jakoben”-Kemalist devlet geleneğinin dışında, ona katılmadan, hattâ onunla çatışarak varlığını 100-150 yıl sürdürebilmiş ve nihayet bugün bize AKP olarak kendini gösteren bir akım gerçekte var mıdır? AKP hakkındaki fikirlerinin “mantıksız” olmaması için, belli bir mantığının olması gerekir. Aklımıza önce bu noktanın gelmesi, bu “liberal solcu” aydınlarımızın en iddialı tezlerinin bu konuyla ilgili olmasındandır. Tarihçileri de aşan tarih bilgileriyle, sınıf şartlanmasından kurtulduğu için bizi haydi haydi aşan siyasi tarih şuurlarıyla bu liberal dostlarımızın bizi de kabule çağırdıkları bir yanılgıları var gibi geliyor. Devlete ve Türklerin yakın tarihine bakışlarında ciddi bir “ârıza” olmalı.
Söyledikleri şudur: Ceberut Kemalist Türk devletinden kurtulmamız için tarihsel fırsat AB ile birlikte doğmuştur ve ülkenin “liberal” tüm kapasitesini Kemalizm’e karşı tek bir güç haline getirebilirsek, bunu başarırız. AKP bu kapasiteyi açığa çıkaran bir işlev görüyor. Türk ve AB sermayesi de böyle bir tarihsel kırılmayı arzuluyor ve destekliyor. Bu muazzam güç bizi (Türkiye) AB’nin liberal evrenine taşıyor. Bu evrene bir girelim, gerisi kolay. Demokratik-liberal bakış açısının önemi burada.
Yeni hiçbir yönü yok. Üstelik yanlış da. Avrupa’nın ve Türkiye’nin tarihiyle örtüşmüyor. Bu “memleket” sanki “liberalizm” denilen şeyi hiç bilmemiş, görmemiş, tanımamış, bunu Murat Belgeler, Mehmet Altanlar keşfetmiş!
Tamamen saçma ve tarihsel gerçekliğimizle hiçbir ilişkisi yok. Hattâ “tarih tahrifatı” bile denebilir. Murat Belge’nin sık başvurduğu bir ârızalı tarih okumasıdır bu. Mehmet Altan bunu alıp uyduruk bir Osmanlı-Türk tarihi kurgusuna indirgemiştir. Buna göre bir tarafta ceberut devlet geleneği olarak İttihat Terakki, uzantısı Mustafa Kemal ve Kemalizm olarak despotik Türk devlet çizgisi, öbür tarafta DP-AP-ANAP-AKP olarak liberalleşme çizgisi yer alır. Kemalist çizginin dışladığı Müslüman yığınları siyasete ve “merkez”e sokabildiği oranda ikinci çizgi (sağ) gelişmiş, ve demokrasiyi de geliştirmiştir. Bu iki çizgili çatışmalı tarihin sonuna, son raunduna AKP ile birlikte gelinmiştir. Abanırsak, destek olursak AKP bu işi bitirecektir!
Eğer gerçek durum Murat Belge’nin veya Ahmet Altan’ın dediği ve bugün artık tüm “liberal solcu”ların bir âmentü olarak benimsediği gibi olsaydı, işçi sınıfı ya da köylüler içinde olsun olmasın, Türkiye’de “sınıf mücadelesi”nden kan gövdeyi götürürdü. Menderes ve Deniz Gezmiş’in idamlarını böyle bir sınıf mücadelesinin simgeleri gibi gösterme girişimleri hiç yok değil ama, o daha da büyük bir yanılgı. Biraz açalım.
Liberal fikir ve eylem Türkiye’de köklüdür. Bu memlekette son 150 yılda her ne olmuşsa liberalizmdendir. Kılı kırk yarıp bakmak gerekir. Osmanlı-Türk liberalizmi aydın görünümlü fakat devlet eksenlidir. Ülkeye Avrupa’dan girişi, “Tanzimat”, “Islahat” kılıklıdır. Siyaset somutunda İttihat ve Terakki olarak gelişmiş, Türkiye’yi biçimlendirmiştir. Tekâmülüne bakmak gerekir. III. Selim liberalizmi bilmiş ve denemişti. Ondan daha iyi bilmiş ve denemiş olan Kavalalı doktrinde ve somut siyasette İngiltere güdümlü bir liberalizmi Mısır’da uygulamaya koymuş ve almış başını gitmişti. II. Mahmut radikal liberaldi. (“Biz” de o zaman “yeniçeri”ydik!) İyi ama Mahmut otoriterdi de, değil mi? Liberalizm başka nedir ki zaten? Osmanlı liberalleşmesi, “otoriter” olmayan başka bir seçeneği göremediği için değil, kendisine kolaylık sağlayacağını gördüğü için, otoriter Prusya liberalizmini izledi, Osmanlı “dönüşüm devleti” (1850-1923), evet, sağa sola kaçmak yok, dudak bükmek yok, kem küm etmek, mırıldanmak hiç yok, Prusya modeli bir devlettir. Hattâ bu devlet, 1914-1918 arasında, doğrudan Almanya’ya teslim edilmiş, birçoğu “Paşa” lâkaplı Almanlar tarafından yönetilen bir devlettir, Alman-Türk devletidir. Son kıvrımında Türk-İngiliz devleti olmuştur.
Türk sağının ve son görünümü olan AKP’nin, “liberal solcu”ları büyüleyen söylemi, Erbakan’dan sonra Tayyip Erdoğan da tekrarlamıştır: “Millet devletten önce gelir!” Başbakan valilere emir vermiş, “Kömür çuvallarını sırtlanın, bizzat siz halkın ayağına götürün!” diyecek kadar ileri gitmiştir. Bu sözle ceberut Kemalist devleti yere sermiştir!
Öyle de, Tanzimat filozofu Sadık Rıfat’ın, Tayyip Erdoğan’dan 150 yıl önce yazılmış ve söylenmiş, “Hükümetler halk içün mevzû’ olup, yoksa halk hükümetler içün mahlûk” değildir sözünü, nereye yazacağız?
Devlet liberalizmi mi olurmuş! Bal gibi olmuş işte. Zaten başka bir liberalizm mi olabilmiştir? Hem devlet olarak “memleket”ine serbest ticaret rejimini sokacak, bunu kendi gelişmenin zorunlu şartı sayacaksın, hem de liberalleşmeyeceksin! Bu nasıl olacak, biriken ticaret sermayesi nasıl daha çok, daha çok birikecek? Devletsin, aklını başına toplayacak, Arazi Kanunnâmesi (1858) çıkaracak, sermaye temerküzünün engellerini kaldıracak ve “müsadere hakkı”ndan vazgeçeceksin. Yetmez. Sermaye birikimi açısından önemini ve “demokrasi” ile ilişkisini liberal Türklerin 150 yıl sonra keşfedecekleri “özelleştirme”yi devlet olarak sen onlardan yüz elli yıl önce keşfedeceksin. 1840’lardan 1860’lara kadar Osmanlı’nın asıl meşguliyeti özelleştirmedir. 1850’den sonra devletin ekonomik yaşamdan elini çekmesi, mülkiyet hakkını güvence altına alması başlıca talep olmuştu. Talep devlettendi. Bu tür talepler başka bir yerde olsaydık, elbette “sermaye”den gelirdi. Bu ne iş idi! Bu, sermaye sınıfının devletten, “devlet sınıfı” olarak büyümesiydi. Talep devlet sınıfındandı. Cevdet Paşa’dan, şu veya bu paşadandı. Başka ne yapsınlardı? Ellerinde servet olarak para birikiyordu. Liberal olmamak için bu adamların deli olması lazımdı. Bugün özel sektörü güçlendirmek için şart olan şey o günkü liberalizmin sınıf temeli olacak özel sektörü yaratmak için şarttı. Devlet elindeki fabrikaların kurulan özel esnaf birliklerine devredilmesinde bir anormallik yoktu. Bunlar sömürüp semirmeyecekse serbest ticaret rejimi ve liberalleşme nasıl garanti altına alınacaktı? Al sana işte Osmanlı özelleştirmeciliği! Osmanlının geri kalmışlığının açıklaması, irfan sahiplerine göre, özel girişimciliğin ve özel şirketlerin bulunmaması idi. İşte devlet budur, liberalizm de bu.
Devletin liberal erkânı bollaşsın, akıllaşsın diye Mekteb-i Mülkiye kurulacaksa, devletsin, “sınıf devleti” olmasan da “devlet sınıfı”sın, kuracaksın. Sakızlı Ohannes Paşa, liberalizm zehrini “genç dimağlara” orada şırınga edecekse edecektir. Bu mektep serbest rekabeti savunup sosyalizmi insan doğasına aykırı bulacaksa bulacaktır. Liberal devletin başka işi ne? Liberalsek ceket ilikleyelim: Cavit Bey ve onun Mecmûa-i Fünûn (1863) yazıları unutulabilir mi? 1860’lardan itibaren, bizim bugünkü liberallerimizi kıskançlıktan çatlatacak kadar özgürlükçü Şinasi, Namık Kemal, Ali Suâvi, Ziya Paşa’ları, “Yeni Osmanlılar”ı nereye koyacağız? Dolamışız dilimize ceberut devlet/İttihat ve Terakki diye. Tamam da, eklesek ya “liberal ceberut” diye! O, çünkü. Başka devlet mi var? Jön Türk yönetimi (1908-1914) tarihimizin belki de en liberal dönemidir. İktidarı da liberaldir, muhalifi de. Ahrar Fırkası, darbecilikte, azgın devlet teröründe İttihat ve Terakki’den daha az azgın olmayan liberal Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın öncüsü değil midir? Ve esasen Mahmut Esat Bozkurt’un cuk oturan analiziyle, ceberut Kemalist Türk cumhuriyeti 1908’de kurulmamış mıdır?
Bu liberal devlet ve “erkânı”, hiç merak etmesinler, bizim bugünkü solcu liberallerimizden daha geride değildirler. Dünya mali sermayesini, küreselleşmeyi, Manchester okulunu bilirler, içindedirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun kalkınmasının ancak, dünya ekonomisiyle bütünleşmesi yoluyla olabileceğini ve bu amaçla yabancı sermayenin ülkeye gelmesi gerektiğini bize İttihat ve Terakki öğretmemiş midir? Himayeciliği kaldıran, özel müteşebbisçiliği göklere çıkaran bu insanların hakkını yemeyelim. “... serbestîi beyne’l-milel ticaretin hayâ’il (hayalleri) ve mevânî’inden,(engellerinden) âzâde olarak icrâsı, bizce bir ka’ide-i esâsiyye-i iktisâdiyyedir, âdetâ bir kanûndur.” dememişler midir? (Kaynak: Cavit Bey, Ulumi İktisadiyye ve İçtimaiyye Mecmuası, Osmanlı Araştırmaları Ansiklopedisi, okuma 266.)
Prens Sabahaddin de var. Bizimkilerden yüz yıl önce “Asgarî devlet” dedi. Serbest girişim dedi. Belki bugünün liberallerinden farkı, fikir namuslu bir bireyci olduğu için, “cemaatçi” olmamasıydı. Bir farkı da, belki, Osmanlı-Türk liberalizminin, İslam hukukundan kaçabildiği oranda liberalleşebileceğini düşünmesiydi. Cemaat kalıbının dışına çıkıldığı ölçüde “Hürriyet!” denilen şey görünür oluyordu. Osmanlı-Türk liberal evrim çizgisi Batı’nın liberal görüşlerine yaklaşarak işlev kazanıyordu. Fermanlar dinleri, mezhepleri, ırkları haklar ve mükellefiyetler yönünden eşitliyordu. Yani bugünkü AKP’nin liberallerin zihninde yarattığı yansımanın tam tersi bir gerçeklikti tarihimizin liberalizmi.
Ne istenir Mustafa Kemal’den ve devletinden? Liberalizm vardı da o mu istemedi? Kurdurduğu veya kurulmasını özendirdiği Terakkiperver Cumhuriyet (1924) veya Serbest Cumhuriyet Fırkaları (1930) esas itibarıyla liberaldiler ve esas itibarıyla devletindiler ve esas itibarıyla aradıkları devlet liberalizmiydi. Liberal Cavit Bey’i, her halde ondan daha liberal olduğu için idam ediyor değildi Mustafa Kemal liberalizmi. 1930’ların devletçiliğine, hattâ “faşizmi”ne takılıp kalınmasın. Bütün Avrupa oraya gidiyordu. Liberal Türkiye, liberal Avrupa’dan mı kopsundu! Bu ceberut Kemalist devlet vakti gelince demokrasiye geçmedi mi? Geçti. Hattâ liberalleşmekle kalmadı, NATO’ya girip Liberal Avrupa’nın bekçiliğini bile üstlendi. Bu devlete karşı AKP ile bir olup liberal demokrasinin önünü açmak, biraz da tereciye tere satmak olmuyor mu?
Bugünün AKP ‘sine az yol kaldı, ilerleyelim. Cumhuriyet, bugün bize bir “temel tartışma” noktası gibi görünen çelişkilerin ve Ermeni-Rum-Kürt gibi gerilim kaynaklarının çözülmesidir. Dinsel referanslar üzerinden gelişen tüm itirazları, ezerek, ama esas itibarıyla kendi yapısına entegre ederek kurulmuş “dahiyane” bir kuruluştur. Ekonomisi, milliyeti, tarih şuuru ve konjonktürel yönelimi Türklerden farklı bir istikameti gösteren Kürtlerin itirazını regüle edebilen bu devlet, İslamî akımı mı dışında bırakacaktı? Sonra onun, sistem dışında bıraktığı ileri sürülen sadece “Müslüman halk” mıydı? Halk hepten işin dışındaydı ve diyesimiz gelir ki, iyi ki dışındaydı, içinde olsaydı eğer Topal Osman’dan veya Demirci Mehmet Efe’den daha eli yüzü düzgün profillerle mi olacaktı? Diyelim Ali Şükrü! “Liberal kanat”tanmış! İlk içki yasağı teklifi verdiği için mi? Musul için mi? Hangisi ve bunlardan hangisi onu “özel olarak” liberalleştiriyor? En az Mustafa Kemal’in kendisi kadar modern, Batıcı, aydın, yürekli bir muhalif olan bu tarihî şahsiyette ceberut-Kemalist devlete karşı “liberallik” arayan, kimse, aradığını elbette AKP’de bulacaktır!
İslamî akımı içine alan devlet, onun devlette büyümesinin önünü kesmiş ve fakat hayatın (kapitalizm) içinde büyümesini engellememiştir. Liberalizmin böyle bir derdi ve görevi de yoktur. Devletin çözemediğini kapitalizm kendi içinde çözerdi. Bu kesim Menderes’in Demokrat Parti’sindedir. Yani devlettedir. 27 Mayıs’ı, önlerini açacak diye desteklemiştir, yani devlettedir. 12 Mart’tan sonra Erbakan Türkiye’ye, parti kurmaya, askerî uçakla değil ama askerî vizeyle getirilmiştir, demek ki gene ve hâlâ devlettedir. MC hükümetlerinde yerini ve tabanını genişletmiş, sermaye biriktirmiş, devlettedir. Başbakan olmuş (Erbakan), devlettedir. İçinden AKP çıkartılmış, ABD marifetiyle iktidar yapılmış, devlettedir. Pürüzler halledilmiş, kapatılmamış, o da uyduruk bir Ergenekon’la uzlaşma çağrısı yapmış, uzlaşılmıştır. Devlettedir. Hangi “halk” hangi sistemin dışındadır da, içine alınması “liberal demokrasi” olacak? Müslüman halk merkezde yoktu da, “mutedil Müslüman” veya “laik” halk var mıydı?
Geldik solun güncel analizine: AKP-Sermaye-Ordu ittifakına!
AKP devlete karşı değil, devlet müdahalesine karşı değil, devlet adına birilerinin kendisine müdahalesine karşı. AKP hayli güçlü bir sermaye kesimine dayanıyor. Koç Tüpraş’ı aldıysa o da ona eşit bir şey alacak. Merkeze koymak istediği asıl güç budur. Kadrolaşma denilen şey budur. Cumhuriyetçi laiklerin, “Devletin işgal altına alınması” dedikleri şey budur. Bunu TÜSİAD ile uzlaşamadan yapamayacağını kör göz görüyor da o mu görmeyecek?
Sonuç olarak söyleyelim, AKP’de veya genel olarak Türk siyasal sağında, ceberut Kemalist Türk devletine karşı bir mücadele potansiyeli gören tarih tezi, tamamen yakıştırmadır. Gerçekliğimizle bir ilgisi yoktur. Liberaller ve “liberal solcu” denilenler, bu tezlerinin işleyebilmesi için çok çürük, hattâ en çürük tahtaya basmaktadırlar. “Sol”dan, o solu “eskimiş” bulduğu için kaçanlar, Komintern kaçkını “Kadrocular” kadar bile şanslı değildirler. Onların güvenecek bir “İsmet paşa”ları vardı, bunların ise sadece “Tayyip Erdoğan”ları var.
Hadi diyelim tarihsel gelişme mantığını kaybetti, delirdi, Türkiye’yi AB’ye götürdü ve bunu da AKP yaptı. Orda bulunacak olan nedir? Aranan eğer Avrupa demokrasisi ve “Avrupa solu” ise, liberaller hâlâ bu nedenle “solcu” ise, bu da çürük bir hayal. “Avrupa solu” hangi somut bir “sol” başarısıyla Türk liberal solunun bu güvenini kazanmıştır? Bu “Avrupa solu” denilen şey, Gorbaçov’un devrimci Marksizm ile reformcu Marksizmi birleştirdiği, içine Avrupa yeşilciliğini de eklediği, İtalyan komünizmini ve sosyal demokrasisini de yeşillendiren “Avrupa konverjansı”ndan başka, nerede ve ne kadar somuttur? Birleştiği Temel de Fransız Devrimi olacaktı, oysa Fransa şimdi nerdedir? “Avrupa solu” bu çağrılardan süzülerek netleşiyor. Dur, sabret ve kendi katkını ortaya koy da, ondan sonra konuş!
İçeriye bakmak daha doğru olmaz mı? “Toplumsal sorun” yok mu? “Dogmatizm” denilen solculuk, sosyalistlik, komünistlik dogmatik olmaktan ancak, dogmatik olduğu zeminde yaşayacağı mücadelenin yardımıyla çıkacaktır. “Liberal solcu”larımız “Dogmatizme karşı” iseler, dogmatizmi yıkacakları yer de burasıdır. Zihin dünyasını, elbette somut sermaye ilişkileri üzerinde en katı dogmalardan ve gerici fanatizmden üretmiş bir siyasi akım olan AKP’de aradıkları o ise eğer, “özgürlükçü” hiçbir şey yoktur onda. Bu aranan şey liberalizmde de, olması mümkün olmadığı için, yoktur. Herkes, “Bildiği gibi yapsın! Bırakınız yapsın!” Yapsın da, “yapabileni,” yapamayan yığınların gazabından kim koruyacak? Devlet! “Yapamayan”ları yapanların gazabından kim koruyacak? “Hukuk devleti!” Al sana gene devlet! Peki, yapamayan yığınlar kendini korusa? Olmaz! Bu “dogmatizm” olur…
Bir noktadan sonra “dogmatik sol”a saldırmak, bu saldırıyı AKP’nin bulunduğu yerden ve ondan beklenen için yapmak emek düşmanlığıdır. Emek düşmanlığı, liberal demokrasiyi savunmakla çelişmez. Biz liberalizmin, sağcı ve solcu olanını tanımak için asıl olarak onun ne söylediğine değil, neye ve kime düşmanlaştığına bakarız. Külliyatına bakarız. Sola düşman. Emekçiye düşman. Gelir dağılımını eşitlik değil, hattâ adalet de değil, insaf ölçülerine doğru zorlayacak toplumsal araçlara ve mücadelelere düşman, bu temayüldeki fikirlere, görüşlere, inançlara düşman... Sermaye neye düşmansa, ona ondan önce düşman!
Bu durumda “liberal solcu”nun “solcu”su düşecek, geriye liberalizmden başka bir şey kalmayacak. O da zaten mânâ olarak onların bugünkü durumunu ima ediyor: Vicdan hürriyeti, söz hürriyeti, basın ve yayın hürriyeti, siyasi hürriyet, dinî hürriyet, fazla serbestlik, cüret, küstahlık; imtiyaz, muafiyet, vb., vb....
Bu kadarı bu arkadaşlarımıza haksızlık mı olur?