Ülkede bir seçim yapıldı, bitti. Yine gündemin birinci maddesi ekonomi.
Daha altı ay önce CB Erdoğan şöyle demişti:
“Bu kardeşiniz bu görevde olduğu sürece faiz her geçen gün, her geçen hafta, her geçen ay inmeye devam edecektir. Kimse bize bu konuda akıl vermesin.”
Tam o tarihlerde TÜSİAD Başkanı Orhan Turan şöyle sesleniyordu:
“Hızla rasyonel politikalara dönülmesi gerektiğini düşünüyoruz. İktisat bilimiyle ve tüm dünyadaki uygulamalarla çelişen bir yaklaşımı sürdürmemeliyiz. Akılcı, toplumsal aklı ve enerjiyi harekete geçirebilen, farklı kesimlerin katkı yapabilecekleri bir tartışma ortamında piyasa gerçekleriyle ve dünya pratiğiyle uyumlu bir politika seti üzerinde uzlaşabilmeliyiz.”
Seçim sonrası kabinede Hazine ve Maliye Bakanı olarak görevlendirilen Mehmet Şimşek, devir teslim töreninde şunları söyledi:
“Hükümetimizin temel hedefi, toplumsal refahı artırmaktır. Bu hedefe ulaşmada şeffaflık, tutarlılık, öngörülebilirlik ve uluslararası normlara uygunluk temel ilkelerimiz olacaktır. Türkiye'nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı, öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi özlenen bir refaha ulaşmada anahtar olacaktır.”
Muhalefetin ekonomi konusunda söylediklerini hatırlatmaya gerek yok sanırım. Henüz unutmadık, harfi harfine aklımızda.
Soralım, seçimi kim kazandı?
Peki muhalefet kazansaydı, aslında kim kazanmış olacaktı?
Anahtar sözcük: RASYONEL (Akla uygun) ekonomi politikaları.
Seçimi kazandığı ilan edilen CB Erdoğan son yıllarda İRRASYONEL (Akla uygun olmayan/Nas’a uygun) ekonomi politikaları uyguluyordu.
Her şey ortada. İRRASYONEL ekonomi politikaları sayesinde zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul hale geldi. Sadece “beşli çete” diye anılan, devlet imkânlarıyla palazlanan müteahhitler değil, sadece iktidar yanlısı MÜSİAD üyeleri de değil, tüm zenginler; en çok da TÜSİAD üyesi olan büyük patronlar semirdi bu dönemde. Bu durumu ekonomiyle ilgili açıklanan tüm verilerde açık ve seçik olarak görmek mümkün.
Seçimi kazandığı ilan edilen CB Erdoğan’ın kabinesine aldığı (almak zorunda kaldığı demek daha doğru) ekonomiden sorumlu Bakan, bundan sonra RASYONEL ekonomik politikaların uygulanmasının zorunlu olduğunu ilan etmiş durumda.
Seçimi kaybeden muhalefet de kazansa RASYONEL ekonomik politikalar uygulamayı taahhüt etmekteydi.
Fark neydi o zaman “kazanan” ile “kaybeden” arasında?
“Demokrasi” diyebilirsiniz.
Evet, muhalefet yüksek sesle; eğer demokrasi olmazsa ekonomide başarı sağlanamayacağını, yabancı yatırımcıların hukukun egemen olmadığı ülkelere yatırım yapmayacağını söyleyip durdu. Teorik olarak kulağa hoş gelen bu iddianın dünya gerçeklerine ne kadar uygun olduğu tartışması çok su götürür. Bu iddianın doğru olup olmadığının anlaşılması için en çok yabancı yatırım çeken ülkelerde demokrasi standartlarının ne düzeyde olduğuna şöyle bir bakmak bile yeter.
Yabancı yatırımcı (Kapitalist tekeller) için “demokrasi”, emekçileri en ucuz maliyetle çalıştırıp elde ettiği artı değeri sağ salim kasasına aktarmaktan ibarettir. Mülkiyetin dokunulmazlığıdır. Onlar için bu kadarcık “demokrasi” yeter de artar bile…
Şimdi yazının başında söylenilenlere bir daha bakarak kendimize soralım:
Seçimi kim kazandı? YSK’nın seçimin galibi olarak açıkladığı kişi mi, yoksa TÜSİAD mı? Seçim sonucunda kimin talepleri kabul gördü? Daha açık deyimle kimin dediği olacak?
Kimin kaybettiğini sormaya gerek yok sanırım: Emekçiler, yoksullar, geniş halk kitleleri…
Şöyle diyene de hak vermek gerekir: Onlar seçime katılmamışlar, bir seçenek olarak ortaya çıkmamışlardı ki kazansınlar!
Bence halk kitlelerine de bir misyon biçilmişti bu seçimde: Oynanan oyunu “meşru”laştırma.