* “Gazze dünyanın en güzel şehri değil. Denizi, başka Arap şehirlerinin denizinden daha mavi değil. Portakalları Akdeniz havzasındaki en güzel portakallar değil, en zarif veya en büyük değil. Ancak bir vatanın tarihiyle eşit Gazze. Çünkü o düşmanın gözünde, en çirkin, en yoksul ve en habis olan. Çünkü o bizim aramızdan düşmanın rahatını kaçırmaya ve huzurunu kaçırmaya en yetkin olan. Çünkü o, düşmanın kâbusu. Çünkü o mayınlı portakallar, çocukluğu olmayan çocuklar, yaşlılığı olmayan yaşlı adamlar, arzusu olmayan kadınlar demek. Tüm bunlar yüzünden o bizim en güzelimiz, en safımız ve en sevgiye mazhar olanımız.” Mahmud Derviş.

Filistin’in uzun süredir askeri teknolojiler ve gözetim sistemleri için bir laboratuvar olarak kullanılması gerçeği hemen gözümüze çarpar..!

“Who Profits Araştırma Merkezi’nin Haziran 2026’da yayımladığı rapor, Amazon, Cisco, Dell, Google, IBM, Microsoft, Oracle ve Palantir’in İsrail ordusu ve güvenlik aygıtıyla ilişkilerini belgeliyor. Rapora göre bu şirketlerin sağladığı bulut altyapısı, yapay zekâ araçları ve veri depolama kapasitesi Gazze’deki saldırılarda kullanılırken, işgal altındaki Filistin topraklarında gözetim ve denetim aracı oluyor. AWS ve Google Cloud’un Nimbus ihalesiyle İsrail ordusuna sınırsız depolama ve yapay zekâ hizmeti verdiği, Microsoft’un Azure platformunun milyonlarca Filistinlinin telefon görüşmelerini depoladığı, IBM’in nüfus kütüğü sistemiyle ayrımcı politikaların uygulanmasına zemin hazırladığı, Palantir’in ise Ocak 2024’te İsrail Savunma Bakanlığı’yla hedefleme teknolojileri için stratejik ortaklık imzaladığı belirtiliyor. Şirketler ayrıca Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimlere de hizmet veriyor. Hiçbir şirket rapora yanıt vermedi.” (Diyar Saraçoğlu, “İşgali dijitalleştirmek…”, bianet, 21 Temmuz 2026.)

“Makine”yle beraber kapitalizmin zanaatkârın kuşaklar boyu biriktirdiği bilgiyi işbölümü yoluyla parçalayıp makinenin ölü emeğine hapsedişini, bu saldırı karşısında işçi sınıfının kendi kolektif zekâsını inşa etme mücadelesini, akabinde sanayileşmeyle birlikte denetim mantığının fabrika duvarlarını aşarak zamanı, nüfusları ve düşüncenin kendisini ölçülebilir niceliklere indirgeyişini yüzyıllar boyu emekçi sınıflar yaşadı; yirminci yüzyıl ile birlikte aynı denetim mantığının savaş aygıtıyla kaynaşarak bugünün yapay zekâsına nasıl dönüştüğünü Diyar Saraçoğlu, bianet’te “YAPAY ZEKÂ: EMEK, SAVAŞ, SÖMÜRGECİLİK” başlığı altında irdelemeye başlıyor…

Serinin ilk yazısına buradan erişilebilir.

I. Paylaşım Savaşı’yla beraber ekonominin militarizasyonu hızlanır ve savaşın sanayileşmesiyle birlikte üretim araçları ve toplumsal emek, tekil fabrikaların sınırlarını aşan bütünsel bir savaş aygıtına dönüştürülür.

Ve bugün gelinen durum;

ABD ordusunun yapay zekâyı emperyalist saldırılarının doğrudan ve aktif bir bileşeni hâline getirmesiyle birlikte, 2026 yılının ilk aylarında bu alandaki tartışmalar tamamen başka bir aşamaya taşındı..!

Ve artık;

yapay zekâ hakkında nasıl konuştuğumuz hakkında konuşmamız gerekiyor…

“‘YZ’, dostunuz değildir. O ne akıllı bir eğitmen, ne de empati kuran bir dinleyici ya da size yardımcı olan bir asistandır. ‘Uydurma’ olgular üretmez ve ‘hatalar’ yapmaz. Aslında sorularınızı yanıtlamaz. Ancak bu türden insanlaştırıcı bir dil, sözde yapay zeka teknolojileriyle ilgili kamusal tartışmalara yaygın bir şekilde nüfuz etmiştir. Antropomorfik tanımlamaların sorunu, olasılıksal otomasyon sistemlerinin önemli kısıtlarını gözlerden saklama riski taşımasıdır; bu kısıtlar, bu sistemleri insan bilişinden temelden farklı kılar.

‘YZ’ teknolojilerini satan kişiler ve şirketler, sistemlerini insan benzeri olarak tasvir eden bir dil kullanır: ‘Akıl yürütme yetenekleri’, ‘halüsinasyon görme’ ve yapay ‘zeka’... Medya, bu sistemlerle ilgili her türlü mülahazada kullanılan terminolojiye kadar, tartışmanın koşullarını büyük ölçüde şirketlerin belirlemesine izin vermiştir. Ancak, zeka ile tipik olarak ilişkilendirilen bir görevin en kusursuz şekilde yerine getirilmesi bile bir sistemi ‘zeki’ yapmaz; sistemleri insan ya da insana benzer olarak çerçevelemek ise en iyi ihtimalle yanıltıcı, en kötü ihtimalle ölümcül sonuçlar doğurur.

İnsanlaştırıcı dil, insanların bu sistemleri algılama biçimini birçok düzeyde etkiliyor. Bu dil, beklentilerin altında kalması muhtemel bir sistemi abartılı bir şekilde pazarlıyor ve sistemlerin geliştirilmesinden sorumlu kişilerin, sistemin yanlış, uygunsuz ve kimi zaman ölümcül sonuçlarından sorumlu tutulmadığı bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Bu durum, yersiz güveni, aşırı bağımlılığı ve insandışılaştırmayı teşvik ediyor.”

“Sözde yapay zeka hakkında daha bilinçli kararlar verebilmek için, onu tanımlamakta kullanılan dilin hangi farklı şekillerde antropomorfize edici ve dolayısıyla yanıltıcı olduğunu fark edebilmek yararlıdır. Antropomorfizasyonun en belirgin kategorisi, sistemleri biliş veya hatta duygular açısından tanımlayan terimleri içerir. Bu kelimeler, sistemin sözde ne yaptığını anlatan fiiller (‘düşünmek’, ‘tanımak’, ‘anlamak’) veya bu eylemleri ya da eylemlerin sonucunu tanımlayan isimler (‘düşünce zinciri’, ‘akıl yürütme’, ‘beceriler2) olabilir. ‘Göz ardı etmek’ gibi bilişsel hataları tanımlayan kelimeler de buraya aittir; zira bunlar, ‘göz ardı eden’ varlığı, tersine dikkatini verebilecek bir şey olarak tanımlamaktadır. Bazı araştırmaların, insanların bu terimi, örneğin ‘karar destek sistemleri’, ‘gelişmiş istatistiksel modeller’ veya hatta ‘makine öğrenimi’ ile karşılaştırıldığında, yüksek makine yetkinliğiyle ilişkilendirdiğini gösterdiği göz önüne alındığında, ‘yapay zeka’ teriminin kendisi bile özellikle sorunlu olabilir.”

“İnsanlaştırıcı dil içeren metaforun yanıltıcı olduğu bir başka nokta da otomatik sistemi sürücü koltuğuna oturtarak onu kendi başına bir aktörmüş gibi ele almasıdır. Bu durum yaygındır ve sistemleri geliştiren ve kullanan kişilerin eylemlerini ve hesap verebilirliğini gizlemeye hizmet eder. Örnekler arasında ‘ChatGPT öğrencilere yardımcı olur…’, ‘model gerçekçi videolar oluşturur’ veya ‘YZ sistemleri her yıl daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar’ gibi ifadeler sayılabilir. Bunun bir varyantı ise ‘birlikte yazmak’, ‘birlikte üretmek’ gibi ifadelerle modeli, kullanıcının kullandığı bir araç olarak değil, onun ortağı olarak konumlandırır.

Otomatik sistemleri iletişim eylemlerine katılanlar olarak tanımladığımızda da onları insanlaştırmış oluruz.” (“Yapay zeka’dan nasıl bahsettiğimiz…”, biamag, 18 Temmuz 2026.)

 Düpedüz “özne” muamelesi yaparız…

Oysa soru;

“Modeli kim bir şey yapmak için kullanıyor ve bunu ne için kullanıyor?” olmalı…

Larry Lohmann, bianet’te Diyar Saraçoğlu’na konuk olduğu söyleşide, “yapay zekâ”nın sadece teknolojik bir yenilik değil, emeği disipline eden ve sermaye birikimini yeniden örgütleyen, sanayi kapitalizminin emek ve doğa üzerindeki tahakküm biçimlerinin güncel bir uzantısı olduğunu belirtiyor. Teknolojik altyapısının ise, veri merkezleri, çip üretimi, enerji tüketimi, su kullanımı ve madencilik üzerinden yeni ekolojik ve toplumsal yıkım biçimleri ürettiğini anlatıyor. (“Larry Lohmann …”, bianet, 9 Mart 2026.)

“Yapay zekâ, Karl Marx’ın ‘ölü emek’ dediği şeyin, yaşayan insan emeğinin yerini alabileceği iddiasına soyunmasıdır. Marx’ın bize öğrettiği gibi bu asla işlemez, çünkü sermaye her ikisine de ihtiyaç duyar.” (a.g.y.)

“Teknoloji bir yönde akar; o yön de güç ilişkilerine bağlı olarak belirlenir. Sistemi kimin çıkarı için tasarladığımızı, veriye kimleri dâhil ettiğimizi ve hesap verebilirliği nasıl kurduğumuzu, bu güç ilişkilerinde nerede durduğumuz belirler.” (Özgün Biçer, “Yapay Zekâ da bizi görecek mi?”, biamag, 4 Temmuz 2026.)

Yapay zekâ tartışması da tam burada başlıyor. Yapay zekâ bir araç değil, bir mülkiyet biçimidir.

Doğru soru teknolojinin kimin için, kim tarafından ve hangi toplumsal düzeni yeniden üretmek üzere tasarlandığıdır…

Bu gücü kim tutuyor, kim için kullanıyor ve bedeli kim ödüyor?

Ve her şeyden evvel bir üretim aracı olarak, “mülkiyeti” kimindir?

Mesele aracın kendisi değil, araçla kurduğumuz ilişki ve bu ilişkinin içine yerleştiği iktidar haritasını görebilmek. Bir teknolojiyi politik kılan, taşıdığı silikon değil, içinden geçtiği mülkiyet, emek ve bilgi rejimidir.

Yoksa “gerçek” (post-truth değil) zekâyı emekli mi ettik? “Yapay”ı ile mi idare edeceğiz artık?!.

Makine Çağı’nın temel sorusu teknik değil, siyasidir: Ortak bilgimiz ve emeğimiz kimin mülkiyetinde, hangi amaçlarla kullanılıyor ve biz bu gasp edilenleri nasıl geri alacağız?

Jeopolitik parçalanma, yüksek borç ve düşük büyüme, iklim krizi, kaynak kıtlığı ve yapay zekânın yarattığı teknolojik sıçrama kesişiyor; birbirini besleyerek küresel devasa bir risk yaratıyor..!

Burada Marx’a yeniden başvuracağız;

 …çünkü O,  işçilerin görünürde ekmek ve iş, ama gerçekte ellerinden alınmış insanlıklarını geri istediklerini ve bunun da yepyeni bir dünyanın kurulması anlamına geldiğini görmüştü…

ve bugün de insanlar kendilerini geleceksizliğe mahkûm eden şimdilerinden memnun değil; yeryüzünün dört bucağında yığınların hareketlenmesi, sosyal devinim değiştirici-dönüştürücü bir yönelimden, şu an için yoksun olsa da… yine de toplumsal dönüşümün yönünü belirleyen önemli göstergeler olarak değerlendirilmektedir.

Ve çok açıktır ki kitlelerin, “şeylerin haldeki durumuna” itirazları, kendi geleceklerini belirleyebilmek için siyasete katılma arzularının ifadesidir. Bu isyanların, direnişlerin, mücadelelerin her şeyden önce “tarihin maddesi” olarak değerlendirilmeleri gerekiyor.

 Ömür yerine hafıza kaybı yaşamıyorsanız elbette!..

* Bu metnin maksadı “Luddism”le (18. yy.’da Britanya’da ortaya çıkan makine kırma, tahrip etme hareketi) analojik bir çıkarım kurmak değil! Bundan ziyade “İkonofili”ye karşı gelişmiş bir “İkonoklast” (ikonakırıcı) olarak telmih edilebilir.

Fotoğraf: Miriam Alster/FLASH90.