KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Krizi izlerken

Ayrıntılar
E. Ahmet Tonak
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
22 Şubat 2022

Gören gözler için mesele yok, şaşkın devekuşları düşünsün. Bazılarımızın 21. yüzyılın ilk depresyonu adını yakıştırdığı bu derin küresel kriz, bir yandan milyarlarca insanın gündelik hayatını, geleceğini karartırken bir yandan da beklenmedik coğrafyalarda devrimci ayaklanışları tetiklemeye devam ediyor. Kriz, bu yanıyla milyonlara geleceklerinin kendi ellerinde olduğunu hissettirdi, kapitalist totaliter rejimleri geri dönülemezcesine sarstı. Piyasacılığın, halksız, katılımsız demokrasilerin alternatiflerini gündemin en başına yerleştirdi. Zaten tam bir şaşkınlık ve hükümet edemezlik içinde bocalayan burjuvaziyi iyice telaşa düşürdü.

Ayrıca, iki “türev” etkisi oldu bu krizin: ilki, üniversitelerde okutulan, gazetelerin köşe yazılarında, televizyonlarda baş tacı edilen yerleşik ekonomi anlayışının önlenemez iflası, diğeri ise, Marksist cenahta farklı kriz perspektiflerinin boy göstermesi. Bu yazıda farklı kriz teorileri arasında bizim en açıklayıcı ve aslî olduğunu düşündüğümüz ortalama kâr oranının düşme eğilimi yasasını (OKODE) tekrar ele almayacağız. OKODE’nin kısa sunumunu ve günümüz buhranı ile ilişkisini “Krizi Anlarken” başlıklı yazımda yapmıştım (Tonak. 2009). Bu yazıda, ilkin, ana akım ekonomi anlayışının temsilcilerinin durumunu, bir iki yıl içinde nereden gelip nereye gittiklerini, telaşın derecesini basından kimi örneklerle ele alacağız. Daha sonra da, kısaca sol içi tartışmalarda öne çıkan eksik tüketim perspektifine ve OKODE içindeki farklılaşmalara değinmekle yetineceğiz.

FİKRİ MAĞLUBİYET

Yaklaşık 1,5 yıl önce, Eylül ayında Taraf gazetesinde bir yazının başlığı “Kriz bitti! Dönü­şüm başlıyor...” (Cemil Ertem, 1 Eylül 2010), aynı hafta Radikal gazetesinde bir başka yazının başlığı ise “Resesyon mu depresyon mu?” idi (Mahfi Eğilmez, 2 Eylül 2010). Bu yazılar üzerine dayanamayıp Birgün’de yazdığım bir yazıda aynen şunları söylemişim: Yaşanan ‘krizin bal gibi bir depresyon olduğu…’, ‘biten’ bir kriz olmadığı gibi, ‘resesyondur, bu da geçer’ gibi değerlendirmelerin de en azından naiflik olduğunu defalarca yazdım. Gelinen nokta o ki, krizi ‘bitmiş’ gören de var, iki, ya da bilmem kaç ‘dipli’ ‘resesyon’ olarak gören de. Hatta utana sıkıla ‘acaba, depresyon mu desem (deseydim!)’ diyen de. Bir de, bizim gibi, Kapital’den feyz alanların, 21. yüzyılın ilk depresyonu ısrarı. Ortada tek bir kriz var, en azından 3-4 tane de pozisyon. Sosyal bilimlerin ‘kraliçesine,’ yani o iktisat denilen meşgaleye de bu yaraşır: tam bir kafa karışıklığı. Nobelli iktisatçı Paul Krugman New York Times’daki köşesinde nihayet ‘acaba, bu yaşanan depresyon mu?’ dedi diye, ‘Resesyon mu depresyon mu?’ vagonuna atlayanlar çoğaldı. Bari, en azından, borsacı, eski ABD Merkez Bankası müdürlerinden Alan Greenspan kadar dürüst olsalar ve ‘hayatım boyunca yaslandığım iktisat zihniyeti yanlışmış’ diyebilseler. Bırakın bu tür bir fikri dürüstlüğü, kimileri solculuk adına kapitalistlere akıl vermeye bile soyunuyor. Örnek, yukarda bahsettiğim Taraf gazetesindeki yazının yazarı: “Şimdi ben gerçekten Türkiye ekonomisini şimdiye kadar omuzlayan büyük grupların (abç; yani, ‘kapitalist büyük şirket sahiplerinin’ denmek isteniyor—EAT) bu süreci böyle okumalarını dilerdim. Çünkü süreci daha fazla istihdam ve büyüme yaratarak karşılarlardı ve bunun hepimize faydası olurdu; ama bilinen nedenlerden dolayı yapamadılar. Ve tam da bundan dolayı TÜSİAD referandumda geri bir noktada durdu. Eğer hızla bu sürece ayak uyduramazlarsa bu elde ettikleri kârlar son büyük kârları olur.” Naifliği aşan bir durum; bence, bir aptallıkla karşı karşıyayız. Depresyonun göbeğinde, patronlar (‘Türkiye ekonomisini şimdiye kadar omuzlayan büyük gruplar’) ‘istihdam ve büyüme’ yaratmalıymışlar! Yaratmadıklarına, hele kalkıp bir de referandumda ‘geri bir noktada durduklarına’ göre kârları azalacakmış. Tam dilimin ucuna, ‘yahu, kardeşim, sana ne şirketlerin krizi fırsat bilerek elde ettikleri kârların, en son büyük kârları olup olmadığından?’ demek geliyor, sonra birden, nedense ‘kılavuzu karga olanın...’ diye başlayan atasözünü tercih ediyorum. Kendi kendime ‘bırak, ne halleri varsa, görsünler’ diyorum. (Birgün, 4 Eylül 2010.)

Yukarda sözünü ettiğim, Radikal’deki yazısında ‘resesyon mu, depresyon mu’ kararsızlığı yaşayan Mahfi Eğilmez tam bir yıl sonra bakın ne diyor: “Krizin ilk aşamasında ABD, ...ekonomiyi yeniden canlandırmayı denedi ama pek de başarılı olamadı, Trilyonlarca dolarlık likidite desteğine karşın ne tüketim ne yeni ev satışları ne de diğer alanlarda beklendiği gibi bir canlanma ortaya çıktı. ...Krizin ikinci aşamasında Euro Bölgesi ekonomilerinin bir bölümü kendi aldıkları … önlemlerle krizden çıkma yolunda hiçbir gelişme sağlayamadılar. Bu ekonomilere ... IMF’den yardım yapıldı ve hâlâ da yapılıyor ama olumlu bir gelişme şimdiye dek sağlanamadı.” (29 Eylül 2011). Gören gözün gördüğünü tasvir eden Mahfi Eğilmez, ayrıca krizin üçüncü aşamasına girildiğini, Türkiye’nin de içinde olduğu “gelişme yolundaki ekonomilerin” de artık krizden uzak durmalarının “pek mümkün olma(dığını)” söylüyor

2011’in sonuna geldiğimizde, yukarda yazılanlardan bu yana 1,5 yıl geçtiğinde ise Milliyet’te şunu okuyoruz: “New York Times’ın ekonomisti Paul Krugman, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın ... demokrasiyi tehdit eden bir depresyonla karşı karşıya olduklarını söyledi.” (14 Aralık 2011) Bu da Guardian’dan: IMF Başkanı “Christine Lagarde dünyanın Büyük Depresyon’un benzeri bir sürece girebileceği uyarısını yaptı. IMF, küresel liderlere ya birlikte acilen krizi ciddiye alacaklarını ya da korumacılık ve izolasyonla yüzleşmek durumunda kalacaklarını hatırlattı.” (15 Aralık 2011) Tuhaf bir tesadüf (!) olsa gerek, aynı gazetenin aynı nüshasında Fitch adlı performans/kredibilite ölçme şirketinin dünyanın en büyük 8 bankasının (Bank of America, Barclays, Goldman Sachs, Deutsche Bank, BNP Paribas, Credit Suisse, Morgan Stanley and Societe Generale) güvenilirlilik seviyelerini düşürdüğünü de öğreniyoruz.

FAZLA AMPİRİSİZM, EKSİK AMPİRİSİZM

Yaşanan krizin depresyon değil de, bildiğimiz geçici resesyonlardan biri olduğu görüşünde ısrar edenlerin beslendiği en önemli ampirik kanıtlar genellikle borsa dalgalanmalarıdır. Geçici resesyon iddiası, borsayı ekonomi zanneden hayali sermaye spekülatörleri ve onlar adına iş bitiren aracı şirket memurları arasında çok rastlanan bir eğilimdir. Fazla ampirisizmden malul bu küme, borsayı an be an izler, gerisine pek aldırmaz. Örneğin, aşağıdaki resme baktığında ABD’de 2001-2011 arası istihdam/nüfus oranının nasıl seyrettiğini değil de, sadece S-P 500 adlı borsa endeksinin performansını görür.

Şekil 1: Borsa-İstihdam Performansı

48 AT Sekil 1

Kaynak: http://tinyurl.com/cmvog8n

Fazlasıyla ampirisist küme “2007-2009 arası S-P 500 endeksinin %53’lük düşüşü ile (Ekim 2007’deki 1549’lık seviyesinden Mart 2009’daki 735’lık seviyeye) bir resesyon yaşanmıştır ama, aynı endeks o tarihten bu yana %79’luk bir artış da gösterebilmiştir; önemli olan budur” deyip, krizin bittiğini ilan edebilir. Bu artışa rağmen endeksin hâlâ Ekim 2007 seviyesine (1549) erişmemiş oluşu, daha da önemlisi, 2001 resesyonunun başında nüfusun neredeyse %63’ünü istihdam edebilen ABD ekonomisinin şimdilerde sadece nüfusun %58’ine iş imkânı sağlayabildiği, bu zevata pek bir şey ifade etmez. Dünya böylesi bir at gözlüğüyle görüldüğü sürece, “resesyon yaşanmıştır, geçmiştir, gerisi önemli değildir” görüşü ile sık sık karşılaşacağımıza şüphe yok.

Günümüz krizinin bütün çıplaklığı ve dehşeti ile ortaya çıktığı ilk günlerde ara sıra dile getirilen bir görüş, bu krizin en azından yaptığı tahribat itibariyle Büyük Buhran ile benzerliği idi. Benzerlik konusunda anlaşan iktisatçılar arasında II. Dünya Savaşı’nın krizden çıkışta oynadığı rol hakkında farklı görüşler vardı. Bu farklılık, haliyle, savaş spekülasyonları da dâhil olmak üzere günümüz siyasi beklentilerini etkiliyor. Bizde de, Büyük Buhran benzetmesini yaptıktan sonra, günümüz krizinden çıkışın da ancak savaşlar yoluyla mümkün olabileceğini açıktan dile getirdiler, ima edenler mevcut.1 Bu tür değerlendirmelerin, kısmen döneme ait ampirik bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Daha isabetli değerlendirmeler 1930’larda uygulanan iktisat politikalarından haberdar olmayı gerektiriyor. ABD’nin 1929-47 arası reel GSYH değişimini gösteren aşağıdaki şekil buhran-savaş ilişkisini, dönemin iktisat politikaları bağlamında yorumlamamıza imkân tanıyor.

Şekil 2: Reel GSYH Değişim -  ABD (1929-47)2

48 AT Sekil 2

Bilindiği gibi 1929-1933 arası yaşanan Büyük Buhran’ı 1933-37 arası büyüme izlemiş, hatta 1936’da GSYH’nın yıllık artışı %14 seviyesine varmıştır. Bütçe açıkları göze alınarak gerçekleştirilen bu büyümenin akabinde, Roosevelt hükümeti açıkları azaltabilmek için devlet harcamalarını ciddi biçimde kısmıştır (şekildeki 1937 harcama düşüşü). Fakat bu politika, işsizliğin tekrar yükselmesine ve ABD ekonomisinin 1938’de tekrar resesyona girmesine yol açınca, devlet harcamaları tekrar arttırılmaya başlanmıştır. 1939 yılında devlet 1 milyar dolar borçlanarak askeri harcamalarını arttırmış ve Pearl Harbor baskını ardından, 1941 sonundan ABD savaşa girene kadar sanayii %50 büyümüştür! Dolayısıyla, buhran savaş ilişkisi üzerine buradan çıkartılacak sonuç, ABD ekonomisinin zaten 1933-36 arası büyümeye başlamış olduğu ve II. Dünya Savaşı’nın buhrandan çıkmayı sağlayıcı değil, büyümeyi hızlandırıcı bir rol oynadığıdır.3

Bu noktada, Keynesçi iktisat politikaları ile devlet müdahalelerinin özellikle popüler yayınlarda ele alınışına da değinmek istiyorum. Devlet müdahaleleri ile yatırımların özendirilmesi, hızlandırılması ve böylece durgunluğa, işsizliğe çözüm bulunması konuları oldukça yavan bir biçimde, ders kitaplarının aşırı basitleştirilmiş anlatımı ve değişik hükümetlerin yamalı bohça tarzında uyguladığı politikalar esas alınarak tartışılıyor. Maalesef, bu tür tartışmalar hem Keynes’in bu konulardaki teorik zenginliğinin farkına varılmasını, hem de sosyalist alternatiflerin gündeme getirilmesini geciktiriyor.

Keynes, devletin yatırımları arttırışına ilişkin 1943’te yazdığı Uzun Dönem Tam istihdam Sorunu makalesinde özel sektöre ağırlık veren özendirici politikalar yerine, işsizlik meselesinin çözümü için (tabii kapitalizmin sınırları içinde kalarak) “yatırımların üçte iki ile dörtte üç oranındaki kısmının devlet tarafından veya yarı-kamu kurumlarınca, ya doğrudan ya da kontrol edilebilecek tarzda” yapılmasını öneriyordu. Öte yandan, işsizliğin çözümü için devlet aracılığıyla yatırımların arttırılması konusunda başka yolların da olabileceğini, T. S. Elliot’a yazdığı 5 Nisan 1945 tarihli mektupta dile getirmekten kaçınmamıştır. Tam istihdam sorununun yatırım artışlarıyla çözülebileceği gibi “az çalışarak” da çözülebileceğini, yani daha kısa çalışma saatleri uygulamasının söz konusu olabileceğini açıkça dile getirdiğini biliyoruz. Kısacası, 1940’lardaki Keynes’in, kapitalizmin sınırları içinde oldukça radikal sayılabilecek bu tür önerileriyle kıyaslandığında, günümüz Keynesçileri muhafazakar tavırlarıyla Keynes’in bir hayli gerisine düşmüş oluyorlar.

MARKSİSTLER KRİZİ NASIL GÖRÜYORLAR?

Bu durum tespitinden sonra, sol analizler arasında oldukça hâkim olduğunu düşündüğüm eksik tüketim perspektifine değinmek istiyorum. Bu yaklaşımın hareket noktası, gelir dağılımının bozukluğu, ücretlerin yeterince (verimlilik artışlarına paralel, hatta daha hızlı) artmayışıdır. Ücretleri yeterince yüksek olmayan işçiler giderek tüketim metalarının tamamını satın alamayacakları için eksik tüketim (satılamayan tüketim) metalarının elde kalması (aşırı birikim?) oluşmakta, bu yüzden de kapitalistlerin kâr oranları düşmektedir −Bir taşla iki kuş! Öyle ya, bir ayağımız eksik tüketimde, bir ayağımız da kâr oranının düşme eğiliminde. Tedavi de krizin nedenini teşhiste mevcut. Düzelt gelir dağılımını, arttır ücretleri, ne kriz kalır, ne sefalet! İsteyerek ya da istemeyerek kapitalizmin restorasyonuna hizmet−.

Memleketimizde bu görüşün çok yaygın oluşu bence kısmen sol literatürün niteliği, kısmen de soldaki iktisatçılarımızın formasyonu ile açıklanabilir. Hepimizin saydığı, sevdiği Sadun Aren hocamız sol Keynesçi idi, keza Paul Sweezy’nin kendisi ve onu özetleyerek çeviren Arslan Başer Kafaoğlu da. Kapitalizmi evrelere ayırarak, Marx’ın emek değer teorisinin sadece “rekabetçi döneme” uygulanabilir olduğunu, oysa artık “tekelci kapitalizm” evresinde olduğumuz için “yeni” (yani, Keynesçi) çözümlemelere ihtiyacımız olduğu az mı tekrarlandı?

Kaba eksik tüketimcilik hakkında Marx’ın ne düşündüğü Kapital’in II. cildinde açık seçiktir. Bizzat Marx’ın kendisinin eksik tüketim anlayışını ne kadar naif bulduğunu ve cepheden karşı çıktığını hatırlatmak için şu alıntı4 yeterlidir:

“Bunalımlara, fiili tüketim ya da fiili tüketici azlığının neden olduğunu söylemek, boş bir yinelemeden başka bir şey değildir... Metaların satılamaması, ancak, bunlar için fiili satın alıcı, yani tüketici bulunmaması anlamına gelir (çünkü, son tahlilde, metalar üretken ya da bireysel tüketim için satın alınırlar). Bir kimse, eğer, işçi sınıfının kendi ürününden çok küçük bir kısım aldığını, bundan daha büyük bir pay aldığı zaman ve dolayısıyla ücretleri yükselir yükselmez bu kötülüğe bir çare bulunacağını söyleyerek bu boş yinelemeye derin bir gerekçe görüntüsü vermeye kalkışırsa, bunalımların, daima ücretlerin genellikle yükseldiği ve işçi-sınıfının, yıllık ürünün tüketime ayrılan kısmından daha büyük bir pay aldığı bir dönemde hazırlandığına işaret etmek yeterli olacaktır. Bu sağlam ve ‘basit’ (!) sağduyu savunucuları açısından, böyle bir dönem, daha çok bu bunalımı giderir.”5

Kapitalizmin krizlerinin en temel açıklaması olarak OKODE’yi benimseyenler arasında bu eğitiminin hangi nedenlerle ortaya çıktığı hep tartışma yaratmıştır. OKODE’yi doğuran nedenler arasında sermaye-emek çelişkisine veya sermaye-sermaye çelişkisine veya her iki çelişkiye de vurguyla makinalaşmayı esas neden olarak görenler olduğu gibi; ücretlilerin katma değerden aldıkları payın (artık değer oranının azaltılması) ya da üretken olmayan istihdamın toplam istihdam içindeki payının artmasını esas neden olarak görenler de vardır. OKODE’ni doğuran nedenlerdeki farklılık kapitalizmin farklı dinamiklerine atfedilen önem demektir. Bu da kurulan kavramsal çerçevelerin, somut ekonomilerin performansını değerlendirirken tercih edilen ampirik kanıtlar kümesinin farklı olmasını doğurmaktadır. Kaldı ki, OKODE’nin ortaya çıkışındaki nedenlerde anlaşılsa bile ampirik kanıtlama sırasında resmi istatistiklerin Marksist kategorilere dönüştürülmesini, kapasite kullanımı ile kâr oranının düzeltilmesini önemli görenlerle, görmeyenler ya da değişmez sermayenin değerini, güncel değerleri dikkate alarak hesaplayanlarla, tarihi değerleri esas alarak hesaplayanlar anlaşamamaktadırlar.

Türkiye’de de OKODE tezini savunanlar arasında yukarda değindiğim farklılıkların yaşanıyor olması doğaldır. Buna rağmen, bizde bir iki istisna dışında bu farklılaşmalar üzerinden ciddi bir tartışma yürütüldüğünü söylemek zor. Hele, OKODE üzerine ampirik çalışmalar neredeyse yok gibidir. Bu durum makroekonomik verilerin kapsamlı ve uzun süreli olmayışı ile kısmen açıklanabilse bile, Türkiye’ye Marksist teorinin aktarılış şekliyle de ilişkilidir.6

“BAHAR KIŞLA YÜZLEŞİRKEN”7 NEREYE?

Vijad Prashad’ın geçenlerde yayınlanan Arap Baharı, Libya Kışı kitabı, devrimci sürecin inişli çıkışlı, varacağı yerin önceden kestirilemezliği, kısacası çok belirlenimli oluşu vurgusu itibariyle Mike Davis’in New Left Review’daki makalesiyle paralelllik arzediyor. Prashad, kitabının başlığında “kış” sözcüğü ile ayrıca, NATO müdahalesi yüzünden Libya’daki rejim değişikliğinin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emsallerinden ne kadar farklı olduğunu da belirtmiş oluyor. Davis ise, “farklı bir dünya” özleyenlerin, o dünyayı tasarlama işi ile kış aylarında ister istemez yüzleşmek durumunda kalacaklarını hatırlatmak için de kullanmış “kış” sözcüğünü. “Nereye” sorusu biraz 1789’da “1848 mi, 1871 mi daha mümkün” sorusunu sormaya benziyor. Yani, başarılı devrimci ayaklanışları, başarısız (1848) veya başarılı (ya da kısmen başarılı, 1871) devrimci ayaklanmaların izlemesi mümkün olduğu gibi, “başka bir dünya” tasavvurunun kısa süre de olsa yaşanması, ardından ezilmesi (veya kalıcılaşması) mümkün.

Mümkün olmayan ne? Mümkün olmayan küresel kapitalizmin eski dinamizmine bu yeni dünyada yer olmadığı. Kapitalistlerin ve siyasi temsilcilerinin yaşadıkları paniğin nedeni de sadece kapalı kapılar ardında dile getirebildikleri bu gerçekliği görmeye başlamaları. Tekrarlamakta yarar var; hükümet edemiyorlar. Orası burası patlayan, fazlasıyla şişirilmiş küresel kapitalizm balonuna yama yapmakla meşguller. Balon kontrol edilemeyecek kadar şişirilmiş, küçük delikleri (Yunanistan), daha büyük deliklerin (İspanya, İtalya, Fransa) izleyeceği kesin. NAFTA zaten kâğıt üzerinde kalmıştı; AB’nin maddi temeli, ekonomik entegrasyonun olmazsa olmazı para düzeninden ise kaçan kaçana. Komik olan bu çöken düzene katılmak için Türkiye’nin, bir yandan alelacele AB Bakanlığı tesis etmesi, öte yandan, medya propagandasının hilafına hem kendi ekonomisinin hem de en çok ihracat yaptığı AB ekonomisinin en kırılgan dö­neminde sağa sola kabadayılık taslaması.

İleri kapitalist ülkeler geleceklerini BRIC (Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin; ki son dönemde Güney Afrika’nın da katılması ile BRICS olarak da anılmaya başladı bu grup) bloğunun büyümesine endekslerken, bizzat bu ülkeler, başta Çin olmak üzere kendi ekonomik istikrarlarını (dolayısıyla politik patlayışları kontrolü) o ileri kapitalist ülkelere daha az bağımlı kılacak yollarla sağlamaya girişmiş vaziyetteler. Nitekim, Çin, hem İran petrolü olmaksızın ekonomik büyümesini gerçekleştiremeyeceğini hem de ABD ambargosunu aşması gerektiğini bildiği için İran’la takas imkanlarını zorlamaktadır. Çin ile birlikte İran petrolünün üçte birini ithal eden Hindistan da takası denemekte, Asya’da dolar-dışı ticari bölgelerin tesisini savunmaktadır. İran’ın da özellikle gıda ticaretinde altın bazlı takas arayışları olduğu, Endonezya dâhil bazı diğer ülkelerin de benzer anlaşmaları yaptığı biliniyor. Kimi tahminlere göre yaşanan kriz dünya ölçeğinde takas bazlı ticaretin %30 seviyesine yükselmesine yol açmıştır. İlginç bir gelişme, Türkiye’nin de geçenlerde Çin ile ticari ilişkilerde ulusal paraların kullanılmasına imkân tanıyan bir anlaşma imzalamasıdır. Bu gelişmeleri ve benzeri arayışları ABD’nin hegemonik güç olduğu dolar destekli küresel kapitalizmin miadının dolduğunun son işaretleri olarak okumak yanlısıyım.

Önümüzdeki yılların, ülkelerin daha içe dönük, küresel entegrasyon yerine bölgesel, karşılıklı çıkar ilişkilerini gözeten ekonomik birliktelikleri kurmaya çalıştıkları bir dönem olacağını düşünüyorum. Bu ilişkilerin niteliğinin kapitalizm içi veya dışı olması her ülkenin emekçilerinin eskiye daha ne kadar tahammül edebileceklerine bağlı. Tabi, tahammül sınırlarına dayanıldığında kapitalizm sonrası vizyonun da el altında olması koşuluyla.

Kaynaklar:

Carchedi, Guglielmo. 2011. Behind the Crisis: Marx’s Dialectics of Value and Knowledge. Leiden: Brill.

Davis, Mike. 2011. “Spring Confronts Winter”. New Left Review. Kasım-Aralık.

Karahanoğulları, Yiğit. 2009. Marx’ın Değeri Ölçülebilir mi? 1988-2006 Türkiyesi İçin Ampirik Bir İnceleme. İstanbul: Yordam Kitap.

Prashad, Vijad. 2012. Arab Spring, Libyan Winter. Oakland: AK Press.

Shaikh, Anwar. 2009. “Bunalım Kuramlarının Tarihine Giriş”. N. Satlıgan ve S. Savran (der). Dünya Kapitalizminin Buhranı. İstanbul: Belge Yayınları.

Shaikh, Anwar. 2010. “The First Great Depression of the 21st Century”. L. Panitch, G. Albo ve V. Chibber (der). Socialist Register 2011: The Crisis This Time. London: The Merlin Press.

Tonak, E. Ahmet. 2009. “Krizi Anlarken”. Kızılcık. Kış.

1) Mesela, Erinç Yeldan Milliyet gazetesine verdiği bir mülakatta, “Karşımıza daha baskıcı bir bürokrasi, hatta faşizan devlet anlayışları çıkabilir. 1929 buhranından sonra faşizmin yükselmesi gibi etnik farklılıklara dayalı ayrımcılığın ortaya çıktığı, din ve inanç ayrımcılığının giderek körüklendiği bir döneme girilebilir. Bu dünya genelinde de böyle olabilir, Türkiye özelinde de böyle olabilir. Ve hatta dünya bir ‘düzeltici savaş’a da çok uzak durmayabilir” demektedir (6 Ekim 2008).

2) Shaikh 2010.

3) Shaikh. 2010.

4) K. Marx. 1979. Kapital II. Ankara. Sol Yayınları. s. 434.

5) Marx’tan yaptığımız alıntı G. Carchedi’nin son kitabı Behind the Crisis: Marx’s Dialecties of Value and Knowledge’da da kullanılmıştır. (2011). Yine sol kriz açıklamaları arasında özellikle Batılı MarksistIer arasında yaygın kabul gören kâr sıkışması ve Monthly Review perspektifleri bu yazı bağlamında ele alınmayacaktır. Söz konusu ekollerin eleştirisi için Shaikh (2009) ve Carchedi (2011) yararlıdır.

6) Bu alanda yıllar öncesi yapılmış bir iki küçük çalışmayı saymazsak yakın dönemde gerçekten çığır açan ilk kapsamlı çalışma Yiğit Karahanoğulları’nın kitabıdır (2009).

7) Bu arabaşlık Mike Davis’in New Left Review dergisinin Kasım-Aralık 2011, 72 no.lu sayısına yazdığı yazısının başlığıdır.

24 Nisan zihniyeti dünde kalmadı

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
24 Nisan 2020

Bu yıl da Ermeni Soykırım Kurbanları çeşitli etkinliklerle anıldı. Anma Günü’nün 24 Nisan diye benimsenmiş olmasının nedeni Dâhiliye Nazırı Mehmed Talat’ın tamimiyle ve gerek Sadrazam Sait Halim Paşa’ya, gerekse Harbiye Nazırı ve Başkumandan Enver Paşa’ya da bildirdiği Ermeni tevkifatının Miladi takvimle 24 Nisan 1915’e rastlamasıdır.

Bu tamimle 2345 kişi tutuklanarak önceden tespit edilmiş yerlere sevk edilmişlerdir. İstanbul’dan alınanlar arasında milletvekili, gazeteci, din adamı, sanatçı gibi Ermeni toplumunun ileri gelenleri vardır.

27 Mayıs’ta ise “Tehcir Kanunu” da denilen bir Kanun-i Muvakkat çıkarılarak mahalli mülki ve askeri âmirlere mıntıkalarında tensip edecekleri Ermenileri sair yerlere sevk etme salahiyeti verildi. Üç gün sonra ise Meclis-i Vükela denilen Osmanlı kabinesi bu yetkileri daimi kıldı.

10 Haziran'da “Ermenilere Ait Mal, Mülk ve Arazilere Tatbik Edilecek İdare Hakkında” bir talimname çıkarıldı, tehcir edilenlerin gayrimenkulleri muhacirlere verilecek, el konulan mal ve mülklerine karşılık Ermenilere para ödenecekti. Tabii ki, “para ödeme” lafı zevahiri kurtarmak içim yazılmış bir sahtekârlıktı. Kafileler halinde ölüm yolculuğuna çıkartılan insanlara mı para verilecekti? Arkada kimsesi kalmayanların gayrimenkulleri karşılıksız işgal edilecekti, tabii ki kimseye para ödenmeyecekti. Tamimdeki “muhacirler” lafıyla Rumeli ve Kafkas göçmenleri kastedilmekteydi.

Soykırım ve deportasyon işini Teşkilat-ı Mahsusa yürütmüştür. Bu teşkilat 17 Kasım 1913’te Enver Paşa’nın umumi riyasetinde kurulmuş olup fiili reisliği Kosovalı Süleyman Askeri yapmıştı, ama Erkân-ı Harp (kurmay) bir zabit olan Askeri’nin tehcirle bir ilgisi olmadı, o sadece kurucu başkandı ve Harp çıkınca gönderildiği Irak cephesinde (Basra’da) birliği yenilince intihar edecekti.

Tehcirdeki Teşkilat-ı Mahsusa mensupları Rumeli ve Kafkasya göçmenlerinden, Hamidiye Alaylarının bakiyelerinden veya seleflerinden, ayrıca Tehcir için hapishanelerden çıkarılmış soyguncu, gaspçı, katil, hırsız gibi kriminallerden oluşmaktaydı.

Murat Bardakçı’da bulunan Mehmed Talat’ın defterinde vilayet vilayet yazılan rakamlara göre tehcir edilenlerin listesinde 970 bin kişi vardı. Bardakçı kayıtlı olmayanlarla birlikte 1 milyon 250 bin kişi olduklarını tahmin ediyor. Diğer tahminler 1 ila 1,5 milyon arasında.

ermeni-tehciri-scAnadolu’nun her yerinden insanlar Suriye çöllerindeki Deyrizor kampına sevk edileceklerdi. O kampın o kadar insanı alamayacağı tabii ki biliniyordu ve zaten Suriye’de bulunan Cemal Paşa da oranın seçilmesine karşı çıkmıştı. Esasen Ermenilerin bir kısmı hemen (yani yola çıkarılmadan), bir kısmı ise oraya kadar varmadan öldürüldüler ya da yolda açlıktan, hastalıktan öldüler.

Ermeni katliamında sadece Ermeniler ölmedi. Türk Genel Kurmayı’nın Yarbay Nihat imzasıyla 1928’de yayınladığı bir çeviri kitaba göre (La Guerre Turque dans la Guerre Mondial) “800.000 Ermeni, 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür” deniliyor. Eski Milli Eğitim Bakanlarından Hikmet Bayur, Yarbay Nihat’ın “bu rakamları bizim resmi kaynaklara göre de doğru saymak gerekir” diye yazdığını aktarmaktadır.

Mardin ve Diyarbekir’de Süryanilerin, Çölemerg’de (Hakkâri) Nasturilerin de (kararda bu cemaatler zikredilmediği halde) Tehcire tabi tutuldukları bilinmektedir.

Osmanlı’daki Ermeni soykırımı her ne kadar İttihat ve Terakki’nin cürmü kabul edilirse de, soykırım II. Abdülhamid zamanında başlamıştır. Kürt aşiretlerinden getirilmiş silahlı adamlarla kurulan ve Padişahın adıyla anılan Hamidiye Alayları 1895’ten itibaren Osmanlı Devleti adına bu işi yapmışlardır.

Cumhuriyet’te de zihniyet değişmemiştir.

1914 Osmanlı nüfus sayımına göre imparatorluk topraklarında yaşayan Ermeni sayısı Suriye, Halep ve Beyrut vilayetleri dâhil, Rusya idaresinde bulunan Kars, Ardahan ve Livane (Artvin) hariç 1.295.000 idi.

Ermeni Kilisesinin vergi kayıtlarındaki 1912-1913 istatistiğine göre bu sayı 1.914.000, Encyclopedia Britannica'ya göre sayı 1.750.000'di.

Bugün ise 60.000 civarında Ermeni yurttaş kalmıştır. (Ermenistan Cumhuriyeti’nden çalışmak için gelenler bu rakama dâhil değil.) Fakat on milyonlarca Türk o altmış bin kişiye de düşmandır. Dünyadaki tüm Ermenilere düşmandır. Resmi propagandanın bunda önemli payı vardır.

Eğer Hrant Dink’e kurşun sıkan tetikçi katilin başındaki beyaz bereyle on bin Trabzonlu ertesi haftaki maça gidiyorsa kin ve nefretin ne boyutta olduğunu düşünmek gerekir. Bu olay kendiliğinden olmamıştır. Türkiye’de arasanız on bin beyaz bere bulamazsınız: Belli ki, o kadar beyaz bere ısmarlanmış, imal edilmiş ve getirilip on bin kişiye dağıtılmıştır. Yani bu bir organizasyon marifetidir. Ola ki, Özel Harp Dairesi’nin marifetidir.

Evet, aradan bir asır geçmiştir ve 26 Şubat 2012 günü Taksim’de Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri  Bakanı’nın konuştuğu miting Ermeni düşmanlığının son resmi örneği olmuştur. Veya 24 Nisan 2011 günü Batman’daki birliğinde bir er tarafından sırf Ermeni olduğu için öldürülen Sevag Şahin Balıkçı’nın katilinin himaye edilmesi bir başka kanıttır.

Kızılcık, sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012).

Soğuk savaş McCarthizminde dolaşanlar

Ayrıntılar
Yalçın Yusufoğlu
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

Orhan Alkaya'nın sahneye koyduğu "Rosenberg’ler Ölmemeli" adlı oyun gösterimden kaldırıldı. Belirtildiğine göre, piyesi (Les Rosenberg ne doivent pas mourir) 1968'de yazmış olan 1953'te idam edilmiş Julius ile Ethel Rosenberg'in suçsuz olduklarını kanıtlamayı amaçlayan Alain Decaux onların suçsuz olduklarına bugün inanmadığı için oyununun temsilini veya kitap olarak basımını men etmiş.

Bunun üzerine birkaç müseccel anti-komünist, kapitalizm âşıklısı gazeteci büyük bir hazla Rosenberg’lere ve oyunun oynanmasında payı olanlara kin kustular, Rosenberg’lerin suçlu olduklarını gerine gerine söylediler. Alkaya ve ekibini geri kafalılıkla, dünde kalmış olmakla itham ettiler. Kendi küflü McCarthizm'lerini örtmenin yolu demek ki buydu. Çünkü hâlâ 1950'li yılları aşamadıklarını ortaya koyuyorlardı.

Aralarından bir tanesi eskiden kışla komünisti ve köylü popülistiydi, bugün şehirli geçinmekle övünen, eski halini bir türlü hazmedemeyip sık sık solculara söven, bir aşiret kavgasında insanlar ölünce Kürtlerden utanarak ırkçılığını kusan bir ben-i âdem.

Yekdiğeri eskiden ekranda, şimdi gazete sayfasında küfürleriyle tanınan, kompleksleriyle durup durup sola çatan, şimdilerde iktidar partisinin dalkavuğu olan (üstüne üstlük Şafak Pavey'e "hem özürlü, hem CHP'li" diyecek kadar insanlıktan yoksunluğunu kanıtlamış) bir zavallı. Hazret Rosenberg’ler için "Anı" şiirini yazmış Melih Cevdet'e "Milli Şef sanatçısı" dedi. "Milli Şef" Çankaya'dan düşeli 62 yıl, Anday öleli 10 yıl olmuş, ama şiir kitapları, romanları, oyunları, deneme ve çevirileriyle edebiyatımızın bir yüz akı olmaya devam ediyor. Dahası, UNESCO'nun yayın organı Courrier onu "Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyatçı" olarak nitelemiş. Hakaret eden gazeteci ise kimdir, nedir, kilosu kaçtır, ne yazar, ne satar, bilinmez.

Rosenberg’lere gelelim: Mühendis olan Julius Rosenberg Manhattan Projesi'nde çalışmıştı. Atom bombasının kullanılmasından ve projenin bitmesinden beş yıl sonra –ve Kore Savaşı başlayınca– sırları Sovyetler Birliği'ne vermek iddiasıyla kendisi ve eşi tutuklandılar, yargılandılar, ithamları ısrarla reddettiler, suçlarını kabul ederlerse idam cezası almayacakları, 30 yılla kurtulacakları yolunda pazarlığı reddettiler, 30 yıl sonradan 20 yıla indirildi, onu da reddettiler, Ethel Rosenberg'e kocasının casusluğunu söylerse beraat edeceğini söylediler, Ethel reddetti. Bu teklifler infaz gününe kadar sürdü. Sonuçta ikisi de elektrik sandalyesinde can verdiler. Süreç üç yıl sürdü.

Rosenberglere ikrar ettirme gayretlerinin nedeni o yıllarda bütün ABD kamuoyunu sarmış, ortalığı kasıp kavurmuş McCarthizm ve onun cadı avıydı.

Bütün ABD halkı korkutuluyordu, "Kızıl Casuslar" her yanı sarmıştı, normal bir komşunun bir kızıl ajan olduğu filmler yapılıyor, toplumda paranoya yaratılıyor, herkesin etrafındaki birilerinden şüphelenmesi isteniyordu. Rosenberg’lerin idam edilip edilmemeleri anti-komünist histeri için o kadar önemli değildi, aslolan onların casusluklarını kabul etmeleriydi, böylece halk komünizm ve Sovyet tehlikesine ikna olacaktı. Ayrıca çiftin Yahudi olması nedeniyle, anti- komünizm anti-semitizmle birleşmesin diye Yahudi cemaatinin ileri gelenleri topluluğu soldan uzak tutmaya ve radikal Yahudileri tecrit etmeye çalışacaklar, anti-komünist kampanyaya katılacaklar, savcının ve hâkimin de Yahudi olduğunu söyleyeceklerdi. Ama 1980'lerdeki bulgular FBI'ın savcıyla ve hâkimle yoğun ilişkiler içinde olduğunu ortaya koyacaktı. Daha da önemlisi duruşma hakimi Kaufmann, davayı bitirirken yaptığı teşekkür konuşmasında "FBI ve Bay Hoover'a duyduğum saygının ne kadar büyük olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Bu davada mükemmel bir çalışma sergilediler" demişti.

Sadece anti-komünizmiyle tanınmayan, Başkanlar ve bakanlar dahil devlet yöneticileri, iş adamları, medya mensupları hakkında dosyalar tutan, onlara şantajlar yapan ve kimsenin 49 yıl yerinden söküp atamadığı Edgar Hoover ABD tarihinin en büyük kara lekelerinden birisiydi. (Tamamen belgelere ve olgulara dayanan Clint Eastwood'un 2011 yapımı "J. Edgar" adlı filmi bu sezon Türkiye'de de gösterildi. Filmi görmüş olanlar Hoover'ın şahsında "Amerikan demokrasisi" ni daha iyi tanımışlarıdır sanırım.)

Mahkemeye hiçbir kanıt sunulmamıştı. Ethel'in kardeşi David Greenglass yukarıda andığımız benzeri bir pazarlık sonucu aleyhte tanıklık yaptı, 15 yıl aldı, erken tahliye edildi, devlet himayesine alındı, kendisine başka bir kimlik verildi, eşi Ruth ise casus olduğunu kabul ettiği halde tutuklanmadı bile.

Şimdi Rosenberg’lerin suçlu oldukları Venona Kayıtlarına dayanıyor. ABD istihbaratı 1943'ten başlayarak ABD'deki Sovyet görevlilerinin üstlerine gönderdikleri telgraf metinlerinin şifrelerini çözmeye ve metinleri okumaya başlamış, buna da Venona Projesi diye bir kod adı bulmuş. Metinlerin İngilizceye, Kiril alfabesinin ise Latin harflerine çevrilmesindeki zorlukları nedeniyle NSA kendi notlarını köşeli parantezlerle metne eklemiş. Ayrıca belgelerin altına dip notları koymuş, açıklamalar yapmış, bazen bu notlar metinden de uzun olmuş.

Ulusal Güvenlik Servisi (NSA) 3000 civarında haberleşme metnini 1995-1996'da yayınlandı: Julius Rosenberg'in Sovyet Konsolosluğuyla ilgisi vardı. Julius da, Ethel de komünisttiler, Genç Komünist Birliği üyesiyken tanışmışlar.

Gelgelelim Venona metinleri "Liberal" kod adıyla anılan Julius'un Sovyet servisinden birileriyle bağını gösteriyordu, ama deşifre edilen belgelerde onun atom sırlarını verdiğine dair hiçbir bilgi yoktu. Oysa idamın gerekçesi "casusluk yapmak" değil, "atom bombasının sırlarını vermek"ti. Buna karşılık o metinlerde Julius Rosenberg kayıtlarından tamamen bağımsız olarak MLAD kod adlı bir başka Los Alamos bilimcisinin atom sırlarını Sovyetler'e verdiği yazılı. Adının Theodore Hall olduğu belirtilen bu kişi ise hiçbir kovuşturmaya uğramamıştı.

İkinci önemli hukuki husus, idamlarına dayanak yapılan yasa maddesi 1917'de ABD 1. Dünya Savaşı'na girdiği zaman çıkarılmıştı ve "düşman hesabına casusluk yapmayı" kapsıyordu. Oysa Manhattan Projesi sırasında Sovyetler Birliği "düşman" değil, "müttefik ülke"ydi.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra işsiz kalan eski gizli servis elemanlarından bazıları ABD akademik çevrelerince istihdam edildiler, kimisi doğru, kimisi iddia açıklamalar yaptılar. Bunlardan Pavel ve Anatoli Sudoplatov yayınladıkları "The Memoirs of an Unwanted Witness" (İstenmeyen bir Tanığın Anıları) adlı kitapta, atom sırlarının Sovyetler Birliği'ne geçmesinde kilit isimlerin Niels Bohr, Enrico Fermi, Leo Szilard ve J. Robert Oppenheimer olduğunu Julius Rosenberg'in ise önemsiz bir aktör olduğunu ileri sürdüler. Onların sözlerinin ciddiyeti kuşkuludur, ama Julius'un projedeki görevinin atom sırlarını bilebilecek konumda olmadığı kesindir.

Dava hakkında bir noktayı daha eklemek gerekiyor: Rosenberg’lere "suçludur" kararını veren jüriydi, cezanın idam olmasına hükmeden ise hâkim. McCarthy döneminin isteri halindeki toplumsal atmosferinde jüri üyelerinin nesnel olabilmeleri ise imkânsızdı. Hele hele Ethel'in cezası, ceza değil cinayetti.

Yukarıda yazdıklarım olayın ABD yasalarını ilgilendiren hukuki yönüydü. Dava ve ceza hukuki değil tamamen politikti. Rosenberg’lerin idam edilmeleri Soğuk Savaş'ın ve McCarthy azgınlığının hem bir ürünüydü, hem de bir gerekçesi.

Gelelim olayın ABD yasaları ve hukukun dışındaki boyutuna.

Venona kayıtları ortaya çıkmadan önceki evrede de "Rosenberg’ler suçsuzdur, çünkü atom sırlarını vermemişlerdir" savına "vermiş olsalar bile iyi yapmışlardır, nükleer silahın ABD'nin elinde olması bir tehdittir dünya için" diye düşünenlerdendim. Çünkü ABD o tehdit ve tehlikeyi 6 ve 9 Ağustos 1945'te göstermiştir. Çünkü SSCB de nükleer silaha sahip olduktan ve denge sağlandıktan sonra 1962 Ekim ayında bizim ABD hayranlarının pek bayıldıkları Başkan Kennedy, "Sovyetler Birliği Küba'daki füzelerini çekmediği takdirde o üslere U-2 uçaklarıyla nükleer saldırıda bulunacağını" açıklamıştı. Sovyet yönetimi süre dolmadan Küba'daki füzeleri geri çekme kararı aldı.

Tehdidin ne kadar vahim olduğunu şu örnekle açıklayalım: Küba'daki Sovyet üslerinin muadili Türkiye'deki ABD füze rampalarıydı. Mesela Moskova yönetiminin ABD'ye "Türkiye'de bana karşı konuşlandırılmış nükleer üslerini çekmezsen oralara nükleer bomba atacağım" demesi ne kadar vahimse, Washington'un da yaptığı o kadar vahimdi. O yıllarda henüz kıtalar arası (uzun menzilli) füzeler yoktu, o silahlar da yapıldıktan sonra merkez karargâhı Hadımköy Çakmaklı'da olan (bir zamanlar Türk Genel Kurmay Başkanı'nın bile giremediğini gazetelerin yazdıkları) Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki "Nükleer harp başlığı" adını alan üsler önemini yitirdi.

Ethel Rosenberg'in –belki de idamına sebep olan– "Rusların atom bombasına sahip olmaları, insanlık için bir şanstır. Dünya barışı bu şansa bağlı" diyen sözleri yanlış mıydı? SSCB o silaha sahip olduğu halde ABD nükleer savaş tehdidini savurduysa, bir de aksi durumda neler yapmazdı. Venona belgeleri açıklandıktan sonra Rosenberg’lerin atom sırlarını vermediklerini düşünüyorum, ama verselerdi bile barışa hizmet etmiş olurlardı. Çünkü nükleer silaha sahip olmak ABD'nin bir iç meselesi değildi, o silahın sırlarını dışarı çıkarmak ABD yasalarına göre suç olabilirdi, fakat konu tüm dünya güvenliğini ilgilendiren yaşamsal nitelikleydi. Atom sırlarını verdiklerini düşünerek Rosenberg’leri suçlu ilan eden gazeteciler ve benzerleri dünya barışının çıkarları açısından değil, bugün muhibbi oldukları ABD'nin gözlükleriyle olaya bakmaktadırlar, yazımızın girişinde de söylediğimiz gibi onlar hâlâ 1950'lerin Soğuk Savaşı'nda ve McCarthizminde dolaşmaktadırlar.

Yazının sonunda Rosenbergler'i iki mektupla anmak istiyorum: Birisi Ethel Rosenberg'in –"Manny" diye hitap ettiği– avukatı Emanuel Hirsh Bloch'a yazdığı mektup:

“Sevgili Manny,

Son haftalarda çok çirkin birşey gelişti. Yavaş yavaş, kocam elektrikli sandalyede can verirken, kadın ve anne olarak benim için ölüm cezasının, insani kaygılardan ötürü müebbet hapse çevrileceği söylentisi yayıldı. Buna bağlı olarak, bu durumda 'casusluk sırrı'mın benimle birlikte ölmeyeceği ve benim olası bir yalanlama yapma ihtimalimin olacağı ümit ediliyor. Ve son olarak, kocamın yaşamı hakkında kararın sorumluluğu benim üstüme yıkılacak ve 'onu kendi tarafıma' çekmeyi açıkça reddedersem elimi onun kanına bulamış olacakmışım!

Yani şimdi kocamın canına karşılık kendi canım söz konusuymuş. Kadınları eve ve ocak başına hapsetmek isteyen bu kahramanların bana uzattığı ipe sarılmalı ve arkama bakmadan onu suda boğulmaya terketmeliymişim. Ne biçim şeytanlık, ne biçim gaddarlık, ne kadar baştan sona pislik, ahlaksızlık. Ancak şeytanlar ve sapıklar inançlı bir kadına böyle iğrenç, böyle aşağılayıcı bir öneride bulunabilirler! Sınırsız bir hiddet duyuyorum ve iğrenmekten kusacağım geliyor, çünkü bu sahte vakarlı kurtarıcılar, bu iğrenç domuzlar gerçekten de bana, içinde yaşayamayacağım ve ölemeyeceğim korkunç bir anıtkabir dikmemi öneriyorlar…

Ya çocuklarımızın hali ne olacak? Taparcasına sevdikleri babalarını öldüren ve evine bağlı annelerini sonsuz bir hiçliğe mahkûm eden ne biçim bir merhamet bu! Böyle bir 'alicenaplık' sayesinde rezillik içinde yaşamaktansa, kocamla birlikte ölmeyi tercih ederim!”

Diğer mektup ise oğullarından küçüğü olan Robert'in sonraki yıllarda “New York Times”a verdiği bir mülakatta anne-babasının –idam edildikleri gün yazdığı– son mektubu ezbere okumuştu:

"Tatlı, sevgili çocuklarım,

Bu sabah yeniden, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz gibi göründü. Fakat bu artık olamayacağına göre, tüm öğrendiklerimi size aktarmak en büyük arzum. Ne yazık ki size sadece birkaç kelime yazabileceğim. Geri kalanını size hayatınız öğretmeli, aynen bana benim hayatımın öğrettiği gibi.

Başlangıçta arkamızdan üzülüşünüz sizin için çok acılı olacak, fakat üzülen sadece siz olmayacaksınız. Bizi teselli eden bu, ve bu son tahlilde sizi de teselli etmelidir. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir teselli olsun.

Aynı şekilde, yaşamınız size, iyinin kötünün ortasında gelişip serpilemeyeceğini, özgürlüğün ve yaşamı gerçekten güzel ve yaşamaya değer kılan her şeyin bazen çok pahalıya ödenmek zorunda olduğunu öğretmelidir. O zaman, sakin olduğu muzu ve uygarlığın henüz yaşamın artık yaşam uğruna kurban edilmek zorunda kalmayacağı noktaya henüz ulaşmamış olduğunu yürekten kavramış olduğumuzu bilmeniz size bir teselli olacaktır. Ve bizim yerimize başkalarının mücadeleyi sürdüreceklerinden emin olduğumuz için biz teselli buluyoruz.

Yaşamımızı sizinle birlikte sonuna kadar yaşayabilme büyük sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size şunu söylemek istiyor: Tüm kalbi ve tüm sevgisi sevgili oğullarına aittir. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemeyeceğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne Julie Ethel”

Rosenberg'ler ölmeli mi?

Ayrıntılar
Haluk Gerger
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

Gelişmeleri tam izleyemedim ama anladığım kadarıyla bir gazetedeki köşe yazısı ihbarıyla başlamış herşey. İstanbul Büyükşehir Belediye Şehir Tiyatroları'nın sahnelediği, Alain Decaux'nun yapıtı “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyun da gösterimden kaldırılmış. İhbarcı, Rosenberg’lerin, “Sovyetler Birliği'ne atom bombasının yapımıyla ilgili sırları sızdıran casuslar” olduğunu ve oyun yazarının da bu “gerçeği” öğrendikten sonra, eserinin oynanmasını yasakladığını yazmış.

Yazarı bilmem ve bu çok önemli değil. Tartışılması gereken, Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin “nükleer sırları düşmana sızdıran vatan haini casuslar” olup olmadıkları. Rosenberg’lerin bu suçtan mahkum edilip infaz edildiklerini biliyoruz. Amerikan emperyalizminin Soğuk Savaş adaletine inanıyor ve güveniyorsanız mesele de burada bitmiş sayılır sizin açınızdan.

Ama acaba öyle mi? Rosenberg’ler “casus”mu, suçları “düşmana nükleer sır aktarmak” mı?

Önce şu “nükleer casusluk”, “düşman” ve “vatan haini” meseleleri üzerinde duralım.

Teknik olarak, o sırada ABD ile Sovyetler Birliği “Faşizme Karşı Demokratik Cephe”de birlikte savaşmış iki müttefik. “Düşman” nitelemesi pek oturmuyor ama eli “nükleer tetik”te ve hatta Hiroşima ve Nagazaki'den bulaşmış “nükleer kanlı” ABD adaletiyle ihbarcılar bakımından bu anlam ifade etmiyor. Biz de sadece not ederek geçelim ve gerçek bir “hukuk cinayeti” işleyelim.

Rosenberg'ler “vatan haini” miydiler? “İnsanlığın dostu” olmakla özdeşse bu, “Amerikan vatan”ı sermayedarlarla hizmetlilerinin insanlığa düşman çete devleti ile aynı şeyse, elbette, Rosenberg'ler “hain”diler. Ama bir de şöyle bakalım: İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasını düşünün. Avrupa, Savaş'ın galibiyle, mağlubuyla, tarafsızlığıyla, yanmış, yıkılmış, çökmüş. Sovyetler Birliği, dile kolay, 27 milyon insanını, sanayiinin yüzde yetmişini yitirmiş, kentleri, kasabaları harabeye dönmüş, kıtlık ve açlıkla, hastalıkla, ölümle pençeleşiyor. Çin'de insanlar sokaklarda ölüyor açlıktan. Asya kaplanları Singapur, Malezya, bataklıktan yerleşim alanına geçiş yapmaya çabalıyor. Japonya, iki atom bombası yemiş, kayıtsız şartsız teslim olmuş, Amerikan işgali altında. Afrika'nın durumu bugünden dahi bin beter. Ve insanlık bu haldeyken, bir elinde atom bombası, ötekinde dolarlar, gürbüz bir güç, Emeğe ve halklara büyük Soğuk Savaş saldırısını başlatmış. Sadece dünyaya gözdağı vermek için, iki atom bombasını iki kentte, yüzbinlerce sivilin üzerinde patlatmış. Bugünün “global köy”e dönüştürülmüş dünya koşullarında yaptıklarına, yapabildiklerine bakın ve o dönemin bütünüyle çaresiz “değneksiz köy”ünde nükleer tekele sahip Amerikan emperyalizminin insanlığı nasıl tutsak alabileceğini bir düşünün.

Bir “Amerikalı devrimci”, bir “insansever”, bir “barışsever” olarak bakın hayata. Bu “çete devlet”, bu gözü dönmüş “Sermaye”, bu büyük “Saldırı”, durdurulamasa bile, hiç olmazsa, başkalarınca bir ölçüde olsun dengelenemezse, ne olabileceğine bir bakın. Amerikan kıtasındaki “Yerli soykırımı”nın küresel çapta ve nükleer bombalarla geliyorum dediği, insanlığın Hitler'in yenilgiye uğratılmış “bin yıllık tutsaklık” projesinin Amerikan versiyonuna mahkum edilmek istendiği bir momentte, para pul demeden, en ufak bir kişisel beklenti düşünmeden, aksine elektrik sandalyesinde kavrulmayı göze alarak, bu gidişe karşı birşeyler yapmaya kalkmanın adı, “casusluk” ve “vatan hainliği” midir?

İngiltere'de, Amerika'da ve daha başka pek çok yerde, en parlak bilimciler, aydınlar, sıradan insanlar, böyle çabalarda bulundular. Evet, Sovyetler'e serviste de bulundular. Sovyetler Birliği, o zaman, anladığımız manada, bir “devlet”, bir “memleket” değildi. O, bir “genel grev”di; yanına yoksul köylüleri almış işçilerin kurduğu tarihin ilk “İşçi-Köylü Ülkesi”ydi; insanlığın “düşülkesi”; işçi sınıfının, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, hatta görüşlerine, ideolojisine bakılmaksızın bütün işçilerin, “anavatan”ıydı. Bütün mazlum halkların “tek ve ilk dostu”ydu. O zamanlar, Sovyetler Birliği, bir “devlet”, bir “memleket” değildi, bir devrimciydi. O'na yardım, O'ndan yana tavır, O'na bağlılık, bırakın “casusluğu”, tam tersine, “çete devletler” ya da “hain işbirlikçi rejimler”le mücadelenin adıydı, “yurtseverlik-insanseverlik” eylemliliğiydi, “emek ve halk yolunda devrimci” praksisin ta kendisiydi.

Şimdi gelelim “nükleer sırların aktarılması”na. Kuşkusuz bu da “ayıp” değildi ve bu hayati alanda emperyalizmin ölümcül tekerine çomak sokan bilimciler olmuştu ama Rosenberg'ler davasında bu yönde bir kanıt, tüm kumpaslara, tüm iftiralara, tüm sahte delil imalat çabalarına karşın, hiç bulunamadı. Bulunamazdı da, çünkü Julius Rosenberg ve çevresinin yaptığı, basit sanayi bilgilerini Sovyetlere vermekti. Nükleer sektörle ilgili bağlantıları, bilgileri, ilişkileri yoktu. Julius Rosenberg'in, Amerikan hukuku çerçevesinde, idam cezasına tekabül edecek bir “suç”u yoktu ve buna yönelik herhangi bir kanıt üretilememişti. Karısı Ethel'in erkek kardeşi, yani kayınbiraderinin, kendisini ve karısını kurtarmak için, devletin yardımlarıyla uydurduğu yalanlardı eldeki “kanıtlar.”

Bir de, kurban arayan Soğuk Savaş ilahları vardı, hani şu “gözdağı” için yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atanlar. Birkaç Amerikalı komünistin yaşamı ne olacaktı ki. İşte Ethel Rosenberg bu hiçe sayılan yaşamlardandı. Biliyoruz ki, O bir rehineydi savcıların elinde. Savcılar da, Devlet de, onun bu işlere bulaşmadığını biliyorlardı. İlk planları, Ethel'i de işe dahil ederek, Savcıların dava stratejisi, Ethel'i savunma sürecinde, Julius'un suçu üstlenerek ya da bizzat Ethel'in kocasını ele vererek, “itiraflar” da bulunmaya zorlanmaları üzerine kurulmuştu. İki küçük çocuk sahibi anne ve babanın bu durumda fazla direnemeyeceklerini ve Julius'ın suçu kabulüyle Ethel'in salıverilmesini yeğleyeceklerini bekliyorlardı. Julius ile Ethel Rosenberg arasındaki “devrimci dayanışma”yı, “komünist ahlak” bağını, “devrimci inadı”nı, “sevgi ilişkisi”ni hesap edecek yürekleri yoktu. Ethel, elektrik sandalyesine, bu “rehine komplosu” sonucu gitti; başı dimdik, gözlerinde ışık, yüreğinde sevgi ve ardında da iki küçük yetimi öksüz bırakarak.

Rosenberg'ler sadece Amerikan halkı için değil, bütün insanlığın esenliği için bir çetin yola koyuldular, Sermayenin ve silahlı-silahsız hizmetlilerinin çeteleşmiş zor aygıtına, emperyalizme karşı tek engel olarak gördükleri devrimci Sovyetler Birliği'ne dost oldular. Komünist hareket içinde yer aldılar. “Casus” değillerdi; “vatana ihanet” etmemişler, yurtsever Amerikalılar olarak kendi halklarına ve insanlığa hizmete adanmışlardı; kendileri için tek kuruşluk bir beklentileri sözkonusu bile olmadı; “nükleer sırlar”la ilişkileri yoktu; Ethel olup bitenler içinde hiç yer almamıştı. “İnsanlık rızası”na bir politik kavga pozisyonu almışlardı “Canavarın ağzı”nda, saf, tertemiz, masum ve insani duygularla, amaçlarla, o kadar.

“Emperyalizme”, “emperyalist saldırı”ya ihanet ettiler ve cezalandırıldılar.

Ve direndiler ve paylaştılar ve yürüdüler ölüme ve düştüler toprağa ve yükseldiler “güneşin sofrası”na ve buluştular dostlarla.

Ne dersiniz? Bunca yıl sonra, çifte güvercine duyulan ihbarcı sınıf kinine suskun mu kalmalı ve suça iştirak mı etmeliyiz? Ne dersiniz, yanık karanfil kokusunu unutmalı, onların kindar belleğine teslim mi olmalıyız? Ne dersiniz, bunca yıl sonra, biz de mi teammüden cinayet işleyelim, emperyalizmin “elektrik sandalyesi”ne kurban mı verelim içimizdeki insanı?.

12 Eylül ile hesaplaşmak

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

12 Eylül faşist darbesinin başındaki iki komutan hakkında “darbe yapmak”tan dolayı özel yetkili mahkemenin dava açması ülke gündemine oturdu. Davanın açılmasıyla birlikte en çok alevlenen kavga da “müdahil” olma-olmama düzleminde sürdürülmekte. Yazılı ve görsel medyada, siyasi içerikli her türlü buluşmada bu davanın ne anlama geldiği konusunda farklı birçok değerlendirme yapılmaktadır.

12 Eylül faşist darbesini ya da diğerlerini bir grup “darbeci” generalin hazırladığı ve yaptığı konusunda genel bir kabul sağlamak için çok yoğun bir kampanya sürdürülmektedir. Bu kampanya, aynı zamanda “darbeci” generallerin safdışı edilmesiyle ülke demokrasisinin darbelerden kurtarılacağını da sürekli olarak işlemektedir. Kampanyayı yürütenler, 12 Eylül davasının demokrasi tarihimiz açısından çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemekten geri durmuyorlar. Eğer bu dava sonunda mahkeme 12 Eylül komutanı iki generale ağırlaştırılmış müebbet gibi ağır bir ceza keserse artık hiç kimsenin bir daha darbe yapmayı aklından geçiremeyeceğini, ülkemizde böylece darbeler döneminin kapanmış olacağını (hatta olduğunu) iddia ediyorlar.

12 Eylül'ü doğru değerlendirmek için bu darbenin nedenleri ve sonuçlarının nesnel bir şekilde irdelenmesi gerekir. 12 Eylül'ü doğuran nedenleri anlamak için ülkemizde o dönemde neler yaşandığına bakmak gerekir. Yine 12 Eylül'ü anlamanın en doğru yolu bu darbeye destek verenlerle ondan yararlananların kimler olduğunun anımsanması, yeniden tartışılmasıdır. 12 Eylül'ü anlamanın bir başka yolu da bu darbenin kimleri hedef aldığı, kimleri mağdur ettiğini (ya da etmediğini) gözden geçirmektir.

12 Eylül öncesi, ülkemizde sınıf mücadelesinin doruk noktasına çıktığı, toplumsal muhalefetin her yönüyle sesini yükselttiği bir dönemdir. İşçi grevlerinin, öğrenci direnişlerinin, kitle gösterilerinin alabildiğine yaygınlaştığı bu dönemde ülkenin her yanında hak ve özgürlük talepleri yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştı. Yönetici sınıflar ülkedeki bu talepleri bastırmak, toplumsal muhalefeti susturmak amacıyla kolluk kuvvetlerinin yanı sıra milliyetçi-faşist gençleri demokrasi talep eden kitlelerin üstüne saldırtıyor, kendini savunmaya çalışanlar olunca da “sağ-sol” çatışması diye kamuoyuna lanse ediyordu.

1970'li yıllarda dünyada sosyalist sistemle emperyalist- kapitalist sistem arasında çok yoğun bir mücadele sürmekteydi. NATO üyesi olan Türkiye, konumu gereği bu mücadelenin en yoğun olarak sürdürüldüğü bir ileri karakol durumundaydı. Özellikle İran'da Şah yönetiminin devrilmesinden sonra Türkiye'nin önemi daha da artmıştı. Emperyalist kapitalist sistem açısından Türkiye asla riske edilmemesi gereken bir ülke konumundaydı. Ülkede gelişen devrimci hareket mutlak surette kontrol altına alınmalı, gerekirse yok edilmeliydi.

Ülkenin her yanında işçiler grevler yapıyor, yer yer fabrika işgalleri yaşanıyordu. Dağınık da olsa sosyalist/devrimci hareket günden güne güçleniyor, ülkenin istikrarını ciddi şekilde tehdit ediyordu. Öğrenci hareketlerini engellemek amacıyla birçok üniversite öğrenime ara vermiş durumdaydı. TBMM'nin parçalı yapısı hükümet kurmayı zorlaştırıyor, koalisyon hükümetleri siyasi istikrarı sağlamakta zorlanıyordu. Ülke ekonomisi sürekli bir kriz durumu göstermekte, iktisadi kriz bir türlü aşılamamaktaydı. “Gülme Sırası Bizde”(2011-Metis) adlı kitabının sonuç bölümünde Ebru Deniz Ozan, o günlerdeki ekonomik krizi ve bu krizin 12 Eylül faşist darbesiyle ilişkisini şöyle anlatıyor:

“1970'lerin sonlarındaki kriz daha önce de vurgulandığı üzere bir hegemonya krizi yani yapısal bir krizdir. Yani iktisadi krizin siyasal krize dönüştüğü bir durum söz konusudur. Hegemonya krizi iktisadi krizin, devlet krizi veya siyasal kriz biçiminde yankılarının olduğu, geniş kitlelerin geleneksel ideolojiden koptuğu ve egemen sınıfın elinde zorlama işlevine yönelik olanaklardan başka güç kalmadığı, toplumsal sınıfların kendi partilerinden uzaklaştığı (Yetiş, 2007:242) yani temsil krizinin yaşandığı bir duruma işaret eder. Bu krizin çözümüyse sınıf ilişkilerinin yeniden yapılanmasını ve iktidar bloğu içinde konumların değişmesini gerektiren bir dönüşümü gerekli kılar. 1970'lerin sonunda da durum budur. Birikim stratejisinin tıkanması ve bunun getirdiği iktisadi kriz yanında, parçalı temsilin göstergesi olan koalisyon hükumetlerinin yarattığı istikrarsız ortam ve bu anlamda özellikle sermaye sınıfının bir bütün olarak kendi çıkarlarını temsil edecek bir siyasal iktidarın kurulamaması, 24 Ocak kararları sonrası toplanamayan, çalışamayan ve yasaların görüşülemediği, cumhurbaşkanlığı seçimi ile kilitlenmiş bir meclis, yani iyi işlemeyen bir temsili demokrasi ve bunun üzerine eklenen toplumsal çatışmalar bu yapısal krizin göstergeleriydi.

Sermaye sınıfı, bu krizin yapısal bir kriz olduğunu kendi sınıf perspektifi açısından doğru biçimde tespit etmiştir. Taleplerini hem birikim sorunlarını hem de siyasal, toplumsal sorunları çözmek üzere dile getirmiştir. Başka bir ifade ile sermaye sınıfı kesimleri bu durumu aşmak ve yeni hegemonik stratejiyi kurmak için her alanda mücadele yürütmüştür. Aslında devlet biçimindeki değişim ve buna eşlik eden siyasal rejim değişikliği de bu mücadele araçlarından biridir. Bu anlamda 1980 darbesi, burjuvazinin yeni hegemonya stratejisini kurma çabasının bir uğrağıdır. Askeri darbe, yaşanılan hegemonya krizinin aşılması için gerekli olan dönüşümün uğraklarından biri olmuştur.”

(...)

“Bu anlamda askeri darbe ile iktidar bloğu içinde büyük sanayi sermayesinin iktidarı yoğunlaşmış, ordu, siyasal krizi çözmek ve büyük sanayi sermayesi lehine, sınıflar arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemek üzere müdahale etmiş ve rejim değişikliği gerçekleşmiştir.”

Aşağıdaki tablodaki verileri gözden geçirmek bile 12 Eylül faşist darbesinin hangi sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla hangi sınıfa karşı yapıldığını göstermeye yeter (1):

12eyll-resim1 

12 Eylül faşist darbesinin gerçek nedeni, birkaç “darbe heveslisi” generalin devleti yönetme hevesi değil, ülkede sürmekte olan sınıf mücadelesinin etkisiyle sermaye sınıfının devleti yönetemez duruma düşmesi ve dolayısıyla ülkede yaşanan ekonomik ve siyasi krizdir. Üstelik bu darbenin uluslararası sermayenin ve kapitalist emperyalist güçlerin bir tezgâhı olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktur. Hava Kuv. Komutanı T. Şahinkaya'nın darbeden 48 saat önce ABD'ye gitmiş olması, darbenin nerede tezgâhlandığını göstermektedir. Yine darbenin yapıldığı akşam, CIA Başkanı'nın Amerikan Başkanı'na haberi ulaştırarak: “Bizim çocuklar işi başardı.” dediği herkes tarafından bilinmektedir. Yine ABD Başkanı'nın siyasi danışmanı Brezinski, daha sonra yayınlanan anılarında Türkiye'yi de örnek göstererek, istikrardan ne anladığını şöyle anlatacaktı:

"En iyi çözümün zamanla sivilleştirilecek bir askeri yönetim olduğunu savundum. Ordu, disiplinli, iyi örgütlenmiş ve güçlüydü. Pakistan, Türkiye, Brezilya, Mısır ve başka yerlerde ordu hem iktidara geçme, hem de yönetme bakımından başarılı olabilmişti."

12 Eylül darbesini anlamak için onu kimlerin desteklediğine de bakmakta yarar var. Zira bu darbeye o zamanlar destek olan kişi ve kuruluşların daha sonra ateşli darbe karşıtı görünmeleri bugün sürdürülmekte olan tartışmalar açısından oldukça manidardır. Bu konuda en etkileyici örnek en büyük sermaye grubunun başkanı ve TÜSİAD'ın kurucusu Vehbi Koç'un darbenin ardından Kenan Evren'e yazmış olduğu aşağıda özeti verilen mektuptur:

"Sayın Kenan Evren,

Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır.

İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti'ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

DİSK'in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.

Komünist Parti'nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim." (2)

Bir başka işveren örgütü olan TİSK'in Başkanı Halit Narin'in darbenin ardından söylediği “Bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz.” cümlesi 12 Eylül'ün kimlerin çıkarlarını savunmak için tezgâhlandığını göstermektedir. Gerçekten de darbe işverenleri güldürmüş işçi ve emekçilere kan kusturmuştur. DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER, TÜS-DER ve POL-DER gibi işçi ve emekçi örgütleri kapatılmış yönetici ve üyelerine işkenceler yapılmış, sıkıyönetim mahkemeleri marifetiyle bu insanlara onlarca yıla varan hapis cezaları verilmiştir. TBMM ve siyasi partiler kapatılmış, partilerin yöneticileri hapse atılmış veya sürgün edilmiştir. Yüz binlerce kişi gözaltına alınmış, işkenceler uygulanmış, onlarca kişi idam edilmiş veya öldürülmüştür. Burada dikkati çeken şey bugünkü AKP yönetim kadrolarının içerisinde bulunduğu o zamanki Milli Selamet Partisi (MSP) yöneticilerinin sıkıyönetim mahkemelerinde beraat(!) etmiş olmalarıdır. Yine bugün 12 Eylül müdahilleri arasında yerini alan Hak-İş (Darbeden sonra DİSK'in faaliyetleri 11 yıllığına yasaklanıp yönetici ve aktivistleri yargılanırken)1981 yılında çalışmalarına yeniden başlayabilmiştir. 1976 yılında hükümet tarafından kurdurulan; 12 Eylül'de açıkça kayırılan; 1996 yılına kadar temel metinlerine demokrasi ve laikliği yazmaktan kaçınan Hak- İş'in şimdi demokrasiyi dilinden düşürmemesi dikkat çekmektedir. (Hak-İş, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'na başvurarak 12 Eylül öncesi anarşide yer almadıklarını bildirmiş ve Milli Güvenlik Konseyi tarafından kapatılma kararı geri alınmıştı.) Hak- İş, 1982 Anayasası'nın getirdiği 'zorunlu din eğitimi' konusunda şunları söylemektedir:

“Memleketimizi 12 Eylül'e getiren başlıca sebep anarşidir. Bu vatanın evlatları olduğu halde bir kısım gençlerimizin, bize yabancı, hatta düşman ideolojilere sapmalarının, kendi milletini, kendi devletini yıkmak için ordumuzun karşısına bile silahlı olarak çıkmalarının esas sebebi geçmiş senelerde uygulanmış olan yanlış ve eksik maarif politikasıdır.”

Hak-İş'in 19-20 Aralık 1981'de toplanan 3. Büyük Genel Kurul'unda Genel Başkan Aziz Yılmaz ise şöyle demektedir:

"12 Eylül yönetiminin gerek ülkemiz içinde ve gerekse uluslararası münasebetlerdeki keskin ve kararlı tavrını gönülden destekliyoruz." (3)

Bir takım günümüz liberal demokratının demokrasi idolü olarak sunduğu Turgut Özal'ın 12 Eylül darbesi ve demokrasiyle ilişkisini anlatan başka bir örnek: Kenan Evren'in anılarından okuyoruz:

Tarih: 14 Eylül 1980

Yer: Genelkurmay Başkanlığı

“Bugün İkinci Başkan odasında DPT Müsteşar Vekili Turgut Özal'la Maliye Bakanlığı Müsteşarı müşterek bir toplantı yaparak, siyasi partilerin ve kapatılan sendikaların bankalardaki paralarına yapılacak işlem ve grev ve lokavtların ertelenmesinden dolayı işçilere verilecek avansların ne kadar olması gerektiği üzerinde çalışma yaptılar...”

Bu günlerde emrindeki yazar, çizer, politikacı ve bürokratlar aracılığıyla ülkemizin politik yaşamında önemli bir figür haline gelen ve müritlerinin yoğun propagandası sayesinde demokrasi havarisi kesilen Fethullah Gülen'in 12 Eylül'le ilgili olarak yazmış olduğu bir yazıda şöyle denmektedir:

“Dün bir şaşkınlık içinde 'Mehlika Sultan'a aşık' toy delikanlılar yerinde, bugün eli kan, üstü kan, bağrı kan ve ne yaptığını çok iyi bilen kanlıdeli bir nesil vardı. Artık dıştaki kargaşa ve hercümerce başka sebep aramaya gerek var mı? Tatmin edilememiş, doyurulamamış ve hatta terk edilmiş bir neslin, çeşitli kamplara ayrılması ve birbirini kıran kırana öldürmesi gayet normal değil mi...? Bugüne kadar onun iç inkırazını sezebildik mi? Onu soysuzlaştıran sebeplere inebildik mi? Halbuki, ona canavarlık öğreten tiranlar karşısında, siyanet meleği gibi onun yanında olmalı değil miydik? Heyhat..! Binbir vahşet senaryosunun sahnelendirilmesi karşısında, sessiz ve infialsiz kaldık...

Evet.. bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiç mi hiç bir şey anlamadık.

Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te'min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk'ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.

Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin...

Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” (4)

12 Eylül'e destek verenlere bir örnek de darbe öncesi mensubu olduğu Tercüman gazetesi aracılığıyla sağcı-faşist kesimlere akıl hocalığı yapmış olan Nazlı Ilıcak'tır. İşte günümüzün meşhur liberali Nazlı Ilıcak'ın darbe öncesi ve sonrası yazdıklarından birkaç örnek:

“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hâlâ at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün'ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT'e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun… Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam.” ( 27.08.1980, Tercüman)

"Ümidimiz, memleketimizin, birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetler Harekatı'nın başarıyla neticelendirilmesidir.” (16 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan Evren'e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilâl.” (18 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül'ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (16 Ekim 1980, Tercüman)

Yukarıdaki örnekler ve faşist darbe yönetiminin uygulamaları 12 Eylül'ün kimlere karşı kimlerin çıkarlarını savunduğunun delilidir. K. Evren'in miting meydanlarında Kur'an'dan ayetler okuması, Anayasa'ya Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu ders olarak konulması, Nakşibendi tarikatı üyesi olan Turgut Özal'ın Başbakan Yardımcısı olarak görevlendirilmesi, devlet kadrolarındaki ilerici demokratların yerine dinci kadroların yerleştirilmesi vb. uygulamalar 12 Eylül darbesinin dincilerle açık ittifakını göstermektedir.

Burada darbe öncesi işçi sınıfı hareketine ve devrimcilere karşı vurucu güç olarak kullanılan MHP'nin 12 Eylül darbesi sırasında içine düştüğü duruma değinmekte yarar var. İdeolojik olarak ve fiilen 12 Eylül'ün hazırlanmasında önemli katkılarda bulunan MHP'ye, darbeciler tarafından ihanet edilmiştir. A.Türkeş'in “Fikriyatımız devlet yönetiminde, biz içerdeyiz!” diye isyan etmesi bundandır. 12 Eylül davasının müdahilleri arasında birçok eski MHP'li faşistin bulunması da bundandır. Denilebilir ki 12 Eylül darbesinin gerçek (!) mağduru MHP ve ülkücü harekettir. MHP'lilerin uğradığı bu ihanet, 12 Eylül dava süreciyle ortaya ilginç bir durum çıkarmıştır. Katillerle maktüller aynı davada “müdahil” durumunda, salonun aynı bölümünde yan yana oturmak zorunda kalmışlardır.

12 Eylül'ü sadece “darbeci generaller”in bir marifeti olarak görenlerin bu darbe ile gerçek anlamda hesaplaşması söz konusu değildir. Darbenin sınıfsal karakterini, hangi sınıf adına, hangi sınıfa karşı, hangi koşullarda yapıldığı hesaba katılmadan sadece “ceberut devletin” uygulamalarından birisi olarak ele alındıkça bu hesaplaşma yapılamaz. İki faşist generalin yargılanmasının elbette sembolik bir anlamı vardır. Böylesi bir sembol davanın bile birçok mağdurun acılarını bir nebzecik de olsa hafifletebileceğini kabul edebiliriz. Hatta gelecek sefer darbe yapmaya niyetlenecekler açısından caydırıcı bir etkisi de olabilir. Saydığımız bu gerekçelerle bu davanın açılmış olmasını bir kazanım olarak değerlendirmek gerekir. Fakat bu davanın açıldığı haliyle ve medyada belli çevreler tarafından sunulduğ u şekliyle devam ettirilmesi ve sonuçlandırılması, darbenin ardındaki asıl güç olan sermaye sınıfını ve onun müttefiklerini temize çıkarma operasyonuna dönüşmesi olasılığı vardır. Bu olasılığı göz ardı etmemek gerekir. Büyük sermaye sınıfının diğer sınıf ve tabakalar üzerinde egemenlik kurmak amacıyla orduyu kullanarak yapmış olduğu bir darbenin tüm günahını yüz yaşına yaklaşmış iki generalin üstüne yıkmak, asıl sorumlu olanları temize çıkarmak anlamına gelir. Bu oyun bozulmalıdır. Bu davaya müdahil olunsa da olunmasa da asıl yapılması gereken şey 12 Eylül'ün gerçek sorumlularını teşhir etmek, kapitalizmin ve faşizmin kitleler nezdinde ipliğini pazara çıkarmaktır.

Bu kapsamda AKP iktidarının bu davadaki ikiyüzlü tutumu ortaya serilmeli, asıl niyeti sergilenmelidir. 12 Eylül'ün ürünü olan Siyasi Partiler Yasasını, Seçim Yasasını (Kürtlerin seçilmesini engellemek için konulmuş olan yüzde on barajını), üniversiteleri kışlaya dönüştüren YÖK yasasını, DGM'lerin yerine ikame edilen Özel Yetkili Mahkemeleri, TCK'daki anti-demokratik hükümleri ve en önemlisi 1982 Anayasası'nı on yıllık iktidarları döneminde değiştirmeyen AKP iktidarının, 12 Eylül'le gerçek anlamda hesaplaşmaya niyeti yoktur, olamaz. Eğer gerçekten böyle bir niyeti olsaydı öncelikle 12 Eylül faşist yönetiminin günümüzde devam etmesini sağlayan kalıntılarını ortadan kaldırmak için bir çabası görülürdü. AKP'nin yaptığı anti- demokratik devlet aygıtlarını kendi kontrolü altına alarak 12 Eylül'ün oluşturduğu baskıcı devlet yönetimini kendi kadroları eliyle sürdürmeye çalışmaktır. AKP açısından eğer bir devlet aygıtı kendi yandaşları tarafından yönetiliyorsa bu aygıt demokratikleşmiş demektir. 28 Şubat darbesiyle hesaplaşırken, 28 Şubat darbesinin ürünü olan 8 yıllık kesintisiz eğitimi ortadan kaldırmayı, imam hatip orta okullarını yeniden açmayı yani darbenin yarattığı sonuçları ortadan kaldırmayı düşünen AKP iktidarı, sıra 12 Eylül'e gelince asla aynı yolu denemeyi aklından geçirmemektedir.

Şunu unutmamak gerekir ki bugün ülkemizde “ordu artık darbe yapamaz” diye bir inanış varsa bu inancın güçlenmesinin gerçek nedeni AKP'nin orduya karşı uyguladığı politikalar değildir. Dünyanın ve ülkemizin koşulları artık bir askeri darbenin yapılmasını gerektirmediği içindir. Dünyada sosyalist sistemin ortadan kalkması, ülkemizdeki kapitalizm karşıtı güçlerin etkinliğ ini kaybetmesi, burjuvazinin oluşturduğu siyasi sistemi tehdit edecek bir sosyal muhalefetin olmayışı darbeyi gündemden düşürmüştür. Zaten sağır sultan da biliyor ki ordu içerisindeki darbe girişimlerinin mahkeme konusu haline getirilebilmesi ABD ve NATO'nun izniyle mümkün olmuştur. Gelecekte bu iznin hangi koşullarda kimlere verileceği veya verilmeyeceğini bugünden kestirmek mümkün değildir.

Özetlersek 12 Eylül'le hesaplaşmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. 12 Eylül'le hesaplaşmak isteyenlerin bu gerçeği gözardı etmemesi gerekir. Hesaplaşmayı Ankara Özel Yetkili Mahkemesinde sürdürülen davaya müdahil olmak veya olmamak düzeyinde ele almak, 12 Eylül'ü yeteri kadar anlamamış olmak demektir. Onun sınıfsal özünü, nedenlerini, hedeflerini, sonuçlarını hesaba katmamak anlamına gelir.

Bu mahkeme, 12 Eylül'le hesaplaşmak için bir fırsata dönüştürülebilir mi? Bu soruya yanıtı şöyle vermekte yarar var: Dönüştürülebilmeli. Aksi takdirde 12 Eylül, “darbeci” beş generalin bir macerası olarak zihinlere kazınır, asıl sorumlular temize çıkmış olur. Faşizm, “burjuvazinin en gerici, en şoven, en saldırgan, en açgözlü kesiminin (finans kapitalin) diğer tüm sınıf ve tabakalar üzerinde kurmuş olduğu kanlı diktatörlüğü” olmaktan çıkar, ders kitaplarında öğretildiği gibi sapık onbaşı Hitler'in, gözü dönmüş Mussolini'nin, diktatör ruhlu Franco'nun baskıcı yönetimlerinin adı olur. Böyle olunca da ABD'nin demokrasi havarisi olması kaçınılmaz hale gelir.

KAYNAKÇA:
(1) http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=776
(2) http://bianet.org/bianet/sanat/132840-darbe-destekcisindensanat-sponsoru-olur-mu
(3) http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/durun-kavga-etmeyin-siz-kardessiniz-haberi-33078
(4) Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21

Salınım

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

Küresel ekonomik krizden sonra başta Avrupa olmak üzere hemen her yerde çalışanlarda bir canlanma görüldü. Alınan kemer sıkma önlemlerine karşı bazı ülkelerin işçi ve emekçileri şiddetli direniş gösterdiler. Geniş katılımlı kanuni-kanunsuz grevler, gösteriler oluyor. Hindistan’da Şubat sonunda bir greve tamı tamına 100 milyon işçi katıldı.

Dikkat çekici olan bu değil elbette. Fark şu: Yakın geçmişe kadar koşulların iyileştirilmesi için yapılan direniş ve işçi eylemleri şimdi koşulların kendisine karşı yapılıyor. Ayrıca eylemler giderek barışçıl olmaktan da çıkıyor. Eylemcilerin müzakereye kapalı oldukları gözleniyor. Son otuz yılda ülkenin kötü ekonomik koşullarını gerekçe gösteren patronların ‘ortak fedakârlık çağrılarına’ işçiler genellikle istemiyerek de olsa olumlu yanıt verirlerken bugün artık bu tür çağrılara kulak asmıyorlar. Hükümetler ve işverenler de durumun farkına vardılar. Eylemler süreklilik ve kararlılık kazandıkça sermaye kesimi ve hükümetler de saldırganlaşıyorlar. Çünkü korkuyorlar. Korkmakta haklılar. Son otuz yıldır sermaye birikim süreci özellikle Avrupa’da kazasız-belasız işletildi. İşçi ve emekçilerden, hatta onların tarihsel kazanımları bir bir ellerinden alınırken bile ciddi bir direniş, korkutucu bir toplu tepki gelmedi. Bu tepki gelmeyince bütün Avrupa’da işçi mücadeleleri ve bunun ana karşılığı olan komünist siyasi mücadele çöktü. Sermaye açısından elde edilmiş bu tarihsel durumun değeri büyüktür. Kaldı ki bugün Avrupa sermaye sınıfı işçilerden ve emekçilerden daha fazla fedakârlık beklediği bir süreç yaşamaktadır. Şaka değil gerçek; çalışanların ücretleri kimi ülkede yarı yarıya varan oranlarda kesilmekte, emeklilik yaşı uzatılmak istenmekte, ‘daha az ücrete daha çok çalış’ gibi ağır bir kriz politikası izlenmektedir. Asıl böyle bir anda ‘yılanın başı ezilmeli’dir. Bu nedenle işçi ve emekçi sınıf hareketindeki yükselişi hükümetler, silahlı güçlerini kullanarak engellemeye ve bastırmaya çalışmaktadırlar.

Muhalefet işçi ve emekçilerle de sınırlı değil. Kimi ülkelerde öğrenciler, bazen kendi bağımsız talepleri için hareketleniyorlar, bazen de işçi ve emekçi eylemlerini destekleyerek politikleşiyorlar. Çiftçilerin de sahneye çıktığı oluyor. Ama asıl hareketlenen orta sınıflar. Bunlar eskiden bir süreç içinde yoksullaşmakta iken kapitalist krizlerde birden bire ve kitleler halinde açlığın kollarına itiliyorlar. Eylemleri de bu nedenle öfkeli oluyor.

Bugün solu değişik düşüncelere ve beklentilere sevkeden işçi mücadelesi 40-50 yıl önce olsa kimse farketmez, üstünde bile durmazdı. Çünkü bugün sola ve sosyalizme dönük beklentiler yaratan emekçi hareketi o dönemde sıradandı. Ama araya uzun bir unutkanlık ve sessizlik girdiği, çalışanların mücadelesi dünyanın her yerinde durduğu ve hatta geriye gittiği, siyasette sınıf gerçeğ i anılmaz olduğu için, eskiden sıradan olan şey bugün başdöndürüyor, şöyle veya böyle herkesi düşündürüyor.

Hangi düşünceler var, buna bakalım: Örneğin, günümüzde artık düşünmeyen insan neredeyse hiç kalmamışken hala düşünmesiyle dikkat çeken bazı ‘düşünür’lere göre gördüğümüz hareketlerin hepsi birden bir devrimci sol dalganın yükselmekte olduğunun işaretleridir. Olup bitenin tümünü bir torbaya doldurup ‘devrimci sol dalga’ işareti saymak, elbette ‘ufo gördüm’ demekten daha anlamlıdır ama muğlak bir laftır. Muğlaklık denilen şey zaten ‘yeni düşünce’ ile eş anlamlı hale gelmiştir. ‘Yeni sol düşünce’ bilhassa Avrupa’da yükselen hareketler için “1968’de yaşanan devrimci dalganın bir uzantısıdır.” diyor. Çok saçma. 68’i yükselten saikler ve yükselttiği dinamiklerle bugün Avrupa’da ve başka yerlerde yükselen hareketlerin hiç bir benzerliği yok. Yaşanan çelişkiler de aynı çelişkiler değil. Avrupa'yı alırsak, tam anlamıyla ve çok derin bir emek-sermaye çelişkisi yaşanıyor. Bu nedenle Avrupa sermaye siyaseti ancak faşizme hazırlık denebilecek özellikte önlemlere başvuruyor ve bunlara da ‘demokratik son çare’ adını veriyor. Çareler ise hiç bir sonuç vermiyor. Tam tersine, ‘Avrupa’nın kaderini Merkel mi tayin edecek?’ sorusu artıyor ve bu soruyu soranlar milliyetçi oylara yaslanarak yükseliyorlar. Avrupa’da ‘ülke’ler siyasette ‘ulus’ sınırlarının içine çekilme eğilimi gösteriyorlar. Böyle bir Avrupa 68’e götürecek de, niçin örneğin ‘İtalya’nın kızıl yılları’na (1920) ya da Almanya’nın karanlık yıllarına (1932-1939) götürmeyecek? Demek ki bu tipten ‘düşünür’ler 68’e götürsün de, başka yere götürmesin istiyorlar.

Bizde de örnekleri olan bu düşünür tipini tanımak için daha yakından bakalım. Onlara göre “Bugünkü sol hareketler geçmişten farklı olarak katılımcı, yatay (disiplinsiz) süreçleri benimsiyorlar. Dikey (disiplinli) örgütlenme modellerine soğuk bakıyorlar. Kendi içinde bürokratik (örgütlü) yapı oluşturmuyorlar. Yatay (hababam sınıfı) stratejiye önem veriyorlar. Koalisyonlar biçiminde (iğreti) yan yana geliyorlar. İdeolojik yapıları itibarıyle Marksizm’den çok anarşizmin etkisindeler. Ve kolektif disiplin demek olan dikey hareketlere göre daha iyi sonuçlar alıyorlar. Genelde sosyal adalet isteyen bu hareketlere giderek sendikaların da katılarak militanlaştıkları izleniyor...”

Söylenenle söylenmek isteneni örtüştürmek için konulan parantezler bana aittir. Yükselen sol örgütsüzlük, disiplinsizlik, anarşizanlık gibi zaafları saptanmakta fakat bunlar olumlanmaktadırlar. Bilindiği gibi işçi ve emekçi hareketlerinin bu tür zaaflarına övgüler dizmek günümüzde yeni bir solculuk biçimini aldı. İnternet devrimciliği, sosyal medya devrimciliği, hatta buradan giderek “özgürlükçü sol” bile deniyor. Hareketlerin organik ve örgütlü olması, Marksizmin etkisine girmesi, ‘eskiye benzetir’, ‘demokrasiye zarar verir’ diye tehlike sayılıyor. Ve yükselen hareketler emekçi sınıf mücadeleleri geleneğini ne kadar çok reddederse, ne oranda Marksizmin etkisinden çıkıp anarşizmin etkisine girerse ‘yeni solcu’larda o kadar heyecan yaratıyor. Ama artık emekçilerin boş laf dinleyecek sabrı kalmadığı için olacak, işçiler sokaklarda (örneğin Yunanistan) bu yaygın ‘avrupai’ yeni sol düşünceleri izlemek yerine sermayenin elinden ‘iktidarı almaktan’ söz ediyorlar.

Yakından ve sınıfsal bakılırsa Avrupa’nın gündeminin yeni bir 68 üretecek kadar rahat olmadığı görünür. Bu nedenle zaten çıkıp gelen veya çıkıp gelecek olan da 68 olmayacak. Her şeyden önce hareketlenme işçi ve emekçi eksenli yükseliyor. İşçi hareketi yeni toplumsal hareketleri izleyerek radikalleşmiyor, aksine kapitalizmin şöyle veya böyle muhalifleri olan toplum kesimlerini, giderek uzlaşmaz bir karaktere bürünen işçi hareketi radikalleştiriyor. Kaldı ki, örgütlü (siyasal) olmadıkları, anarşizan bazı özellik taşıdıkları doğru olsa bile bu toplumsal hareketler ancak emekçi hareketi ekseninde siyasileştikleri oranda başarılı olabilirler. Eğer sorun entelektüel birikim ve siyaseten uyanık olmaksa 68’in uzantısı diye nitelenen yeni toplumsal hareketler Avrupa işçisinin eline artık su bile dökemezler. İşçinin sınıf bilincine dönerek siyasileşmesi ve örgütlenmesi, Avrupa’nın entelektüel birikimini de işçi hareketinin yanına çekebilecektir. Dolayısıyla bugün sadece ipuçlarını görğümüz emekçi sınıf mücadelesinin en azından Avrupa’da, anarşizme ya da postmarksizme doğru gelişme ihtimali klasik Marksizme doğru homojenleşerek ilerleme ihtimalinden çok daha zayıftır. Sebebi de keyfi tercihler ve yakıştırmalar değil mecburiyettir, bir şey kazanılacaksa, –bu kaybedilen hakların geri alınması gibi çok az şey de olabilir– başka çaresi de yoktur; kavgayı örgütlü bir genel sınıf hesaplaşmasına çevirmekle kazanılacaktır. Çünkü, kimilerine 68’in uzantısı gibi görünen hareketlerin kendileri için mücadelesi ve kazanımları işçi ve emekçilere hiç bir şey kazandırmamakta, ama işçi ve emekçilerin mücadelesi ve kazandıkları, diğer muhalif toplumsal hareketlere de kazandırmaktadır.

Bazı Avrupalı düşünürlerden yükselen başka bir ses de, ‘dünya solu, dünyayı değiştirebilmek için birleşsin!’ şeklindedir. Geçtik dünya solundan, sadece Avrupa solu devrimci bir temelde birleşse bile dünyayı yerinden oynatır. Çağrı Marks’ın “bütün dünya işçileri, birleşin!” sözüne benziyor ama karşılığı somut değildir. Çünkü Marks’ın sözü çağrı değildi, zorunlu bir ‘görev’e işaret ediyordu. İşaretle yetinmiyor, o günün tüm devrimcileri, dünya işçilerini değilse bile Avrupa işçilerini birleştirmek için gece gündüz demeden çalışıyorlardı. Bu da mecburiyettendi, birleşemezlerse burjuvazinin kılıç darbeleri altında can vereceklerini biliyorlardı. Ama bugün herkes görüyor ki, birleşme çağrıları çoğunlukla, hiç kimse ile birleşmeye niyeti ve becerisi olmayanlardan geliyor. Hangi ‘dünya solu’ vardır da birleşecektir? Ayrıca nerede birleşilecektir? ‘Demokrasi!’ diyen ve başka bir şey demeyen, kendini demokrasi içinde eritmeye yatkın sol hareketler olduğu gibi, sömürünün köküne dinamit yerleştirmekten başkasını reddedenler de var, kalkınmacılığa sol kılıf giydirenler de. Çevre ve doğa bağlamında ütopya geliştiren sol hareketlerin de varlığı ve ara zümreler üzerindeki etkileri unutulmamalı. Türkiye’deki, emekçileştikçe solculaşan lakin esas itibarıyle etnik özgürleşme hedefine odaklanmış özgürleşmeci Kürt hareketi gibi hareketleri de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Ve tabii bir de, küreselleşmenin “bölücü!” etkisiyle, anti-emperyalist olmaktan başka sermayesi bulunmayan ve bu temelde “ulusal solculuk” yapan hareketleri de görmek gerekir. Bunların dünyayı değiştirmek için birleşmelerini önermek güzel de, onları birleştirecek bir siyasal eksen önerisi yok. Türkiye’de ise bu türden sorulara ve sorunlara ciddi şekilde kafa yoran bir sol yok.

Batı’daki işçi ve emekçi hareketinin ve direniş eylemlerinin yükselişini geleneksel sosyalizmin canlanma belirtisi olarak görenler de var. Bu elbette daha gerçekçi bir görüş. Çünkü hareketin “uzlaşmaz” özellik kazanması bu demek zaten. Şuna bakmak lazım. Avrupa’daki işçi ve emekçi hareketlerinin uzlaşmazlık çizgisinde devinerek kendi tarihine, başka deyişle ‘sınıf mücadelesi esastır’ dediği yüz yıl öncesine dönebilecek mi? Yeniden, ‘nerede ne sorun varsa, kapitalizmdendir’ diyebilecek mi? Bu bir tür ortodoksluktur, ortadoks Marksizm işçi hareketi üzerinde yeniden etkin olacak mı? Bugün bu aşamada bu sorular itibar kazanmalıdır. Piyasa Tanrısı’nın tüm tanrılar gibi sahte olduğu, tekelleşmenin demokrasiyi despotizme götürdüğü, sosyalizm ruhunun yeniden ve 19. yüzyıla has özellikleriyle bir kere daha yükseleceği, bu nedenle sol için örgütlenme ve siyasileşmenin şart olduğu gibi görüşler daha yüksek sesle söylenebildiği zaman “geleneksel sosyalizm”in arkada bırakılan bir enkaz değil, önümüzde duran bir hedef olduğu anlaşılabilecektir. “Yeni şeyler söylemek lazım” bunaklığına karşı “eski şeyleri yeniden söylemek lazım” cevvaliyeti dağılan kafaları toparlayacaktır.

“Yeni şeyler söylemek lazım” diye tutturan eski solcuların bunaklığını ibretlik bir örnekten görebiliriz. Halil Berktay. Diyor ki; “1Mayıs 1977 yılında Taksim Meydanı’nda 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan olay ne kanlı bir derin devlet komplosudur, ne de etrafa gizlenmiş keskin nişancıların marifeti. Sebebi bağnaz, fanatik, barışçı ve demokratik olmayan, dogmatik olan solun kendisiydi. Sol, kendi rezilliğinden bir mağduriyet efsanesi çıkardı.” (Taraf, 2 Mayıs 2012)

Bu ‘yeni sol’ bir görüştür. Bunaklık değil de nedir? 12 Eylül 80 askeri darbesine götüren süreçleri yaşayarak bilenlerin bu sözler karşısında soğukkanlılığını koruması mümkün müdür? 77 1 Mayıs olayı için, “bu konudaki bilgiler devlet sırrıdır, veremem” diyen, MİT’in bizzat kendisidir. Olay üzerindeki sis perdesi, olaydan bir ay sonra 4 Haziran 1977’de KK.K.Komutanı Namık Kemal Ersun ve 200 subayın tam da darbeye teşebbüs halindeyken Demirel tarafından tasfiye edilmeleri ile dağılmamış mıdır? 12 Eylül darbesini yapan aynı silsileden generaller, darbe şartlarını oluşturan eylemleri organize edip yönettiklerini bizzat kendileri söylemediler mi? Olayın onbinlerce tanığı yalancı mıdır? Olay’da Özel Harp Dairesi’nin rolü o kadar açık hale gelmiştir ki, tetiği çekenler bile neredeyse can sıkıntısından çıkıp “biz yaptık” diyecek hale gelmişlerdir. Hepsi elbette değil ama “yeni şeyler...”in çoğu galiba böyle şeylerdir!

Şu da yeni bir söz. Korkut Boratav şöyle diyor: ‘Tarihin sarkacı sermayeden yana gitti gidebileceği kadar, şimdi sola salınım dönemi başlıyor!’ ‘Keser dönüyor, sap dönüyor’, günü geliyor hesap da dönecek gibi anlamak lazım. Zaten er veya geç külahlar bir gün değişecek, çelmelenen 20. yüzyıl sosyalizminin hesabı görülecektir. Sorun buna en akıllı biçimde hazırlanmaktır. Şu nedenle mutlaka ‘akıl’: Şartlara göre bu salınım siyasi planda sola doğru da gidebilir, faşizme doğru da. Başka güçlü ihtimaller de sözkonusu. Emperyalist Avrupa sermayesi Avrupa’yı kendi dikensiz bahçesine çeviremedi. ‘AB demokrasisi’ denilen ve ‘herkese demokrasi’ dediği için zaten hiç kimseye demokrasi vermeyeceği baştan belli olan bir saçma ütopyada Avrupa’yı birleştiremedi. İç çelişkilerine rağmen Almanya’nın demir yumruğu ve Almanya Avrosunun cazibesi altında ütopyayı kurtarmak istiyor ama yükselen emekçi hareketinin AB’yi buzlu cam misali paramparça etmesi de yüksek ihtimaller arasındadır. Parçalanan Avrupa’nın dünyanın başına bela kesilmemesi ise, Avrupa işçilerinin AB’yi bir Avrupa işçi dayanışması temelinde ikame edebilmesiyle mümkün olabilecektir.

Mümkün olacak mıdır? Güçlü olmasa da ipuçları var. İşçilerin deneyi var. Son yirmi yıldır yaşadıkları sınıf korkusu, yenilgi ve kayıplar var. Bu deneyim Avrupa işçisine belli bir sınıf şuuru kazandırmadıysa, yakında mutlaka kazandıracaktır. Kapitalizm açısından üretici güçleri geliştirmekle demokrasiyi geliştirmek arasında bir bağ olmadığı da iyice kavrandı. Kapitalist gelişmeye toptan karşı çıkmak yerine kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkaracak özel bir gelişme varyantı tahayyül etmenin sadece abukluk değil, kapitalizme hiç haketmediği bir avans vermek olduğu da görüldü. Çünkü, âlâyü vâlâ ile yapılan bütün ‘demokratik reformlar’dan işçiler zarar görürken patronlar karlı çıktılar. İşçiler süslü püslü demokrasi nutuklarıyla oyalandıkları için sadece vakit kaybetmediklerini, ellerindekinin de alındığını anladılar. Boş bulundular, demokrasi laflarına kulak verdiler, evdeki bulgurdan oldular.

Demokrasi yalanı belli bir süre herkese, hatta işçilerden önce demokrat, solcu, sosyalist, komünist akımların birçoğuna söktü ve işçiler uçurulan bu balonu seyrederken ceplerine giren eli farketmediler. Şimdi ceplerinin boşaltıldığını farkettikleri için agresif oldular. ‘Uzlaşma’, ‘konsensüs’, ‘toplumsal barış’ gibi sola da epeydir musallat olan sözleri duyunca tüyleri diken diken oluyor artık. İşçiler herkesten daha akıllı oldukları için değil, sözünü duydukları demokrasinin ‘somutu’nu görmedikleri için oyunu sezdiler. Bu sezgiyle liberalleşen sol düşünceye ‘kes sesini’ deme noktasına doğru iki adım ileri bir adım geri de olsa, yürüyorlar. Yürürken bilinçlenecekleri de çok açık.

Orta sınıf bilinci için de yeni bir durum sözkonusudur. Bunlar işçi eksenli muhalefetten kendilerini koparmışlardı. Gerçek anlamından koparılmış bir demokrasi yaygarasına kapılmışlardı. Kendilerine söylenen her yalana inanıyorlardı. Öyle ki, işçi ve emekçilere karşı kapitalistlerin yanına savrulmuşlardı, sağlık reformlarının yoksulları da kapsayacak olmasına karşı örneğin ABD’de hiç utanmadan milyonluk protestolar yapabilmişlerdi. Yalan uzun sürmedi veya 30 yıl gibi, çok uzun sürdü.

Bu noktada şunu da sormak lazım. Demokrasi palavrasına inandığı için çok şey kaybettikten sonra şimdi de demokrasi düşmanlığına uyanmak bir işe yarar mı? Yaramaz. İşçi ve emekçilerin genel ve soyut demokratik programlardan kopmaları kendileri lehinedir. Ama koptuktan sonra ‘İşçi demokrasisi’ni aramaları daha da lehlerinedir. Kavga ‘işçi demokrasisi’ için verilirse bir anlam taşır. Şu da var: İşçi demokrasisi nedir ne değildir tartışması işçi demokrasisine götürmez. Bunu en iyi Avrupalı işçi bilir, çünkü işçi torunu ve oğludur ve dedesinden, babasından öğrenmiştir. Kavga kızışırsa ancak ve kaçınılmaz olarak ‘işçi demokrasisi’ne varılır. Bu nedenle Avrupa’da emekçilerin kavgayı kızıştırması aynı zamanda demokrasi mücadelesidir, faşizme karşı mücadeledir ve bu mücadeleyle şartlarını olgunlaştıracağı topyekün bir kalkışmadan sonraki işçi demokrasisi için mücadeledir.

Bundan önce ne olduysa gene o olacak. Ya işçiler kazanacak ya da kapitalistler. Başka renkler var fakat başka güç yok. Bu kadar siyah-beyaz bir zeminde seyrediyor tarih. Gri olan, bulanık olan hayat değil, bu gerçek hayatın sol siyasete çarpılarak yansımasıdır. Reel sosyalist SSCB’nin yıkılmasından sonra ‘İşçilerin kazanması felaket olur’ düşüncesi ağır bastı. Kavgayı işçiler kazanınca somut demokrasi, reel sosyalizm oluyordu çünkü. Sosyalizm ihtiyacı veya somut sosyalizme olan ihtiyaç had safhaya varmışken sosyalist düşünce ve siyasetin önce sosyalist- komünist solun kafasında çökmesi insanlığa pahalıya maloldu. İşçinin kendisi için istediği ile bütün insanlık için istediğimizin bire bir örtüştüğünü son otuz yılda aritmetik sonuçlarıyla gördük.

Kayıplar çoktur ve telafisi de güç olacaktır. Emek-sermaye kavgasının siyasete geçip iktidar mücadelesine dönüşmesi zaman alacaktır. Çünkü hala ‘sosyalizm’ demeye devam edenler, kendi elleriyle bulandırdıkları teorik havuzda, sosyalizmi yeniden tarif edelim, bu kez demokratik hatta barışçı ve çevreci olsun tartışmalarıyla yüzmeye çalışıyorlar. Yüzebildikleri kadar tabii! İşçi ve emekçilerin, çölde incir yaprağı bulan bir er kişinin önce neresini örteceğinin netleşmesini bekleyecek hali yok her herhalde. Kavga, kaybedecek olsalar da, bildikleri tek şeydir. Yüksek ihtimal, işçiler kapitalizmi hırpalayacak, kırıp dökecek, fakat sonunda, kavgayı mantıksal sonucuna götürecek siyasi ve ideolojik araçlardan mahrum oldukları için, kazanan yine kapitalistler olacaktır.

Böyle bir tartışmayı Türkiye soluna taşımak kolay değil. Çünkü Türkiye solunun sosyalizm düşüncesi ve mücadelesi ile ilişkileri çarpıldı. Geriye ve geçmişe düşmekten, kendi geçmişini yanlış bulup toptan reddettiği için çekiniyor. Niye yanlış? Yanlış yaşandığı için mi? Yanlış yaşamak nedir? Yaşamak hiç yanlış olabilir mi? ....gibi, zaten cevabı olmayan soruları kendisine hiç sormayarak.

Boratav’ın tanımını ayakları üstüne oturtalım: Tarihin sarkacı ‘yeni’ye doğru yeterince salındı, şimdi ise geçmişe, ‘eski’ye, unutulana doğru salınıyor!

TC ve gayrimüslim azınlıklar

Ayrıntılar
Tektaş Ağaoğlu
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

Hrant Dink'in öylesine alçakça öldürülmesi kadar, dava sonunda açıklanan karar ve beş yıl uzayan yargı süreci de, Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri sivil toplumda sürüp gelen ve her yeri geldiğinde “birileri” tarafından maksatlı olarak körüklenip azdırılan Türk-İslam “hassasiyet”lerin devletteki izdüşümlerinden birine işaret etti: devlet adına iş gören hemen her görevlinin –İçişleri Bakanı'ndan sokaktaki polise kadar– iliklerine işlemiş gayri müslim azınlıklar ve bilhassa Ermeni düşmanlığı.

Bu hissiyatın kendini dışa vurma tarzının yeni bir örneği Subat ayı içinde İstanbul’da, Taksim'de düzenlenen Hocalı mitinginde görüldü. Olayın tam ve tipik bir devlet organizasyonu olduğ u 1) bizatihi olmuş olması ve 2) polisin sergilediği pasif ve müsamahakar tavır başta olmak üzere, her halinden belliydi. “Hepiniz Ermenisiniz. Piçsiniz!” pankartları taşıyan kadın erkek kelli felli insanların ve beyaz bereli bıçkınların gözlerinin içine baka baka İçişleri Bakanı –iktidarının dokuzuncu yılında, herhalde 2014'e hazırlı k olsun diyedir, derin AKP'nin şimdiye kadar içinde saklı tutup da şu son olağanüstü verimli genel seçimden sonra ortalığa saldığı konuşmaya pek meraklı konuşma özürlü kişi– “O kan yerde kalmayacak!!” nakaratlı dehşetengiz bir konuşma yaptı. Bir gün sonra da AKP'li başbakan kendisi, ezcümle, “Olur böyle şeyler. Münferit bir kaç pankart, heyecanı haddini aşan üç beş uygunsuz şahıs” diyerek olan biteni pekâlâ onayladığını, halden ve dilden anlayacak herkese ve her çevreye bildirmekten geri durmadı.

Halen, 9-10 yıldanberi, devlet ve devlet adına denilebilecek her girişim, günümüz özelinde, geleneğ i, kültürü, ideolojisi ve geleceğe dair kendine özgü iddialarıyla ve “halkımız”dan en son %50 oy desteği bulduğu söylenen siyasal ve sosyal pratiği ile, yani onu o yapan her bir şeyi ile, AKP iktidarına ve AKP'lilere emanet edilmiş durumda. Öyle değil mi?

Bu şu demektir: Devlet katında –neresinde olursa olsun– her türlü nefret suçu potansiyeli, eğilimi ve dışa vurumunun doğurduğu ve doğuracağı sonuçlardan doğrudan AKP ve onun başı Tayyip Erdoğan sorumludur. Başka türlü iktidar, yani siyasi irade olunmaz. “Siyasi irade”, Hrant Dink suikasti ve sonrasındaki süreçte emniyet ve yargı bürokrasisinde yaşanan türden bir “anarşi”yi kaldırmaz.

AKP iktidarı eğer olanlardan birinci derecede sorumlu değilse, bunu öyle el altından birtakım idari tasarruflarla değil, kamuoyunu tatmin edecek açık kanıtlarla –yani herkesin gözü önünde somut eylem ve söylemleriyle– ortaya koymakla yükümlüdür. Başbakan ve hükümeti bugüne kadar bu sınavı geçememişlerdir. Hatta, öyle bir sınavla karşı karşıya olduklarının idraki içinde olduklarının dahi en ufak bir işaretini vermemişlerdir. Cinayetin soruşturulmasında olsun, kovuşturma safhasında olsun kilit mevkilerdeki birçok devlet görevlisinin siyasi iktidar tarafından kollanıp korunduğunu bizatihi yargı süreci olanca açıklığı ile gözler önüne sermiştir. Hrant Dink'i öldürmeyi tasarlayıp işe koyuldukları iddiasıyla yargılanan ve mahkum edilen malûm şahısları suça teşvik edip azmettirenler cinayet öncesi ve sonrasında devreye giren devlet refleksleriyle teşvik görmüş ve korunmuştur. Ve siyasi irade, AKP, bunu en azından anlayış ve hoşgörüyle karşılamıştır. Bu demektir ki, AKP, Hrant Dink'in öldürülmesinden, yakın ve uzun vâde oy hesapları temelinde, kendine pâye çıkarmanın peşindedir. Dolayısıyla burda sözkonusu olan, bir “derin devlet” refleksi değildir. Öyle olmadığı olayın seyrinde ve sonrasında sorumlu mevkilerdeki kimi sivil ve asker bürokratlarla AKP'li siyasi irade aktörleri arasında devreye girdiği görülen güven ve dayanışma ilişkilerinden bellidir.

Cinayetin sorumluluğunu sözgelimi Ergenekon'a bağlayan görüş ve iddiaların AKP'dan yana üstünkörü ve zavallı bir savunma refleksinden başka bir şey olmadığı “açık ve net”tir. O kadar ki, bunu söyleyenler hükümeti Ergenekon işbirlikçisi ilan ettiklerinin dahi farkında değiller!

Bu memlekette “Atatürk milliyetçiliği” denilen bir anlayış ve pratiğin cari olduğu sık sık dile getirilir. Bu anlayışa göre, bu topraklarda yaşayan herkes, kökeni ne olursa olsun, Türk'tür. Bu “Türk'tür” ibaresinin, hep iddia edildiği gibi, eşit yurtdaştır anlamını taşıdığını bir an için farzedelim. Sonra bir bakalım.

1960 kalkışmasına kadar bu memlekette tek tük de olsa, Ermeni, Rum, Yahudi milletvekilleri olurdu. Önceleri tek parti CHP, 1946'dan sonra farklı siyasi partilerce aday gösterilirler, bazıları seçilir, parlamentoya girerdi. Gerçi bu olgu, tek başına, 1930'larda Trakya'da vukuu bulan Yahudi pogromları, 40'larda Varlık Vergisi soygunu ve zulmü, 50'li yılların ortasında 6-7 Eylül faciası ve 1964 yılında 60 binden fazla İstanbul'lu Rum'un İnönü'nün başbakan ve Bülent Ecevit'in bakan olduğu bir koalisyon hükümeti tarafından sudan bahanelerle iki üç gün içinde apar topar yurt dışına sürülüp çıkarılması gibi uygulamalarla bağdaşmayacak bir şey değildi ama, yine de bir vakıa idi. Gelmiş geçmiş en demokrat ve özgürlükçü anayasa olduğu bugün de sık sık söylenen 61 Anayasası'nın genelde geçerli olduğu yıllarda, yani 80 faşist darbesine kadar ve ondan sonraki yaklaşık 30 yılda ise bir tek azınlık milletvekili TBMM'de söz ve oy hakkına sahip olamadı. Bunun bir nedeni, herhalde, bütün bu Atatürk milliyetçiliği uygulamaları sonucunda (ve daha başka nedenlerin de katkısıyla) memlekette gayri müslim azınlık nüfus son derece azaldığı için (düşünün, halen Türkiye'de hemen hepsi İstanbul'da yaşayan sadece iki bin, 2000 Rum var!) siyasi partilerin seçim ve oy hesapları nda azınlık adaylarına lüzum görülmemiş olmasıdır.

Her ne hal ise, halen devlet dairelerinde –yerel tapu müdürlükleri ya da belediyelerin bahçeler ve parklar dairesi yöneticiliği düzeyinde dahi olsa– gayri müslim azınlıklardan bir yurtdaşın istihdam edildiğini siz hiç işittiniz mi? Onlar askere alınırlar ama devlette ve sair resmi dairelerde görev alamazlar. Onlar “Türk”türler ama parlamento ve her düzey ve düzlemde Türk değildirler: siyaset o “Türk” lere yasaklanmıştır. Devletle, devletin bu “her türlü eşit hakka sahip” yurtdaşları arasında nasıl oluyorsa bir doku uyuşmazlığı gibi bir şey olsa gerek…

Birkaç yıl oluyor, bir CHP'li kadın milletvekili, bir münasebetle, C.Başkanı Gül'ün annesinin Kayserili bir Ermeni olabileceğini imâ eden sözler sarfetmişti. Gül buna gülüp geçebilirdi. Bu iddianın doğru olmadığını bile bile,yakın çevresine de açıklayarak, “Olabilir, bu topraklarda yaşayan Ermeniler bizim saygın yurtdaşlarımızdır,” diyebilirdi. C.Başkanlığı makamını işgal eden bir kimse olarak bilhassa öyle demesi gerekirdi. Öyle demedi. İşi çok ciddiye aldı, enikonu telaşlandı. Sanki bir an önce böyle bir iftirayı defetmezse öyle bir ihtimal üzerine yapışıp bir daha çıkmayacakmış gibi bir korkuya kapıldı. Bir hayli gerilere giden aile şeceresini ortaya sererek o “hicap”tan kendini ve ailesini arındırdı. Ermeni anneli bir yurtdaş, Kayserili siyaset adamı ve bir C.Başkanı olabileceği ihtimalinin dile getirilmiş olmasını kendisine hakaret ve adeta küfür telakki etmiş, siyasi kariyerine gölge düşürmeyi hedeşeyen bir teşebbüs olarak görmüştü. (O ihtimali ortaya atan Atatürkçü zarif hanımefendi de zaten aynı fikirdeydi!)

Devlet bu illetten arınabilir mi? Mümkünse nasıl arınır? Ne zaman arınır?

Devlet dünkü devletten miras kalan bugünkü devlet ve bugünkünden miras kalacak geleceğin devleti olmaktan çıkarsa arınabilir. O da, Hrant'ın canını –korumalı ya da korumasız– bugünkü Türk devletinin, C.Cerrah’ların, M. Güler’lerin eline teslim etmekten başka çaresi olmadığı görülen bir toplumda, kim ne derse desin, kökten bir DEVRİM sorunudur.

4+4+4 kaç eder?

Ayrıntılar
Cemal Candaş
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

Osmanlı Devletini yönetenler için de söylenebilir ama özellikle cumhuriyet dönemi iktidarları halka dinini öğretme sevdasından asla vazgeçmiyorlar. Biçimi değişse bile her iktidar döneminde bu sevda yeniden yeniden depreşiyor. Halka dinini öğretme görevi başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, İlahiyat Fakülteleri, İslâm Enstitüleri, İmam Hatip Okulları ve devlet denetimli Kur'an Kursları tarafı ndan aralıksız olarak ifa ediliyor. Devlet bu hizmet için bütçeden çok önemli paralar harcıyor, bu alanda onbinlerce kişiyi istihdam ediyor. Ülkenin her yanında devlet teşvikiyle adım başı din eğitimi veren kurumlara çok büyük olanaklar tahsis edilmiş durumda. Zaman zaman kimlerin bu hizmeti vereceği konusunda farklı görüşler ortaya çıksa bile hiçbir zaman bu hizmetin devlet eliyle verilmesinden vazgeçilmesi tartışılmıyor.

AKP iktidarı, programında ve seçim beyannamesinde herhangi bir vaadde bulunmadığı halde Başbakan'ın “dindar nesil yetiştireceğiz” söylemiyle harekete geçip birkaç hafta içerisinde din eğitimini ülke gündemine yeniden yerleştirmeyi başardı. Bu operasyon o kadar hızlı gelişti ki Milli Eğitim Bakanı bile konuya sonradan dahil olmak durumunda kaldı. 28 Şubat süreciyle son şeklini almış olan kesintisiz 8 yıllık eğitim, kademeli hale getirilerek yeni bir dönem açıldı. Tabii ki bu ani değişiklik şiddetli bir tartışmanın da önünü açmış oldu.

Bu yeni dönem neler getiriyor? Yapılan değişiklik ne anlama geliyor? Bu soruları yanıtlamaya geçmeden öncelikle bir gerçeğin altını çizmekte yarar var. Her zaman olduğu gibi bu değişiklikler din eğitiminin devlet eliyle yapılması geleneğini bozmamakta, hatta bu uygulamayı daha da derinleştirmektedir. Devletin din eğitimi verme alışkanlığı pekiştiriliyor. İşin ilginç yanı hemen hemen hiç kimse, gerçek anlamda bir din eğitiminin devlet tarafından verilemeyeceğini veya verilmemesi gerektiğini dile getirmiyor. Ne meclisteki partilerin ne de meclis dışındaki muhalefet kesimlerinin bu konuda ciddi bir itirazı gözlenmiyor. Din eğitiminin devlet eliyle verilmesi adeta kanıksanmış durumda.

Oysaki yıllardan beri devlet eliyle sürdürülen din eğitiminin hiç kimseyi memnun etmediği ortadadır. Hangi biçimiyle yapılırsa yapılsın devlet okulu ve Milli Eğitim formatı içerisinde gerçek anlamda din eğitimi verilemez, verilememektedir. Din eğitimini, kendi formatı içerisinde sürdürmekte olan bir kursa devam etmedikçe İlahiyat Fakültesi mezunu olanların bile günlük hayatta gerekli olan Kur'an okuma, cenaze kaldırma, Kur'an alfabesini öğretme gibi pratik görevleri yerine getirmekte güçlük çektiği aşikârdır. Zaten devlet okullarındaki formata uygun din eğitimi başarılı olsaydı yıllardan beri okullarda verilmekte olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri sayesinde her yurttaş dinini öğrenmiş olurdu. Şunu herkes bilmektedir ki okullarda zorunlu olarak verilmekte olan bu ders, din öğretimi açısından kimseyi tatmin etmemektedir. Bu başarısızlığın nedeni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı değildir. Bu derste, hiç de iddia edildiği gibi “ahlak” ve “din kültürü” ağırlıklı bir program ele alınmamaktadır. Bu dersin programı çok büyük bir oranda İslâm dininin Hanefi mezhebini öğretmeyi esas almaktadır.

Meclisteki son değişiklikte MHP'nin önerisi ile yasalaşan “Kur'an-ı Kerim” ve “Hz. Muhammed'in Hayatı” konusu şu anda uygulanmakta olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin programının çok büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Her seviyede bu iki konu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatına dağıtılmıştır. İlköğretim 8. sınıftan mezun olan bir öğrenci en az 56 ders saati sadece “Hz. Muhammed'i Tanıyalım” konusunda eğitim almaktadır. Kur'an-ı Kerim'e ayrılan bölüm çok daha fazladır. Peki bu kadar çok ders gördüğü halde öğrenciler niçin bu konularda yeterli eğitimi alamıyorlar. Bunun nedeni ortadadır: Din eğitimi, devlet okulu formatı içerisinde verilemez.

Milli Eğitim Bakanlığının programları incelendiğinde görülecektir ki soran, sorgulayan, eleştirel düşünen, akıl yürüten, problem çözme becerisi kazanmış, kendi kendine yetebilen, araştırmacı öğrenciler yetiştirilmek hedeflenmektedir. Bu hedefleri gerçekleştirme konusunda çok başarılı sayılamasa bile MEB'e bağlı okullarda tüm derslerin programları bu hedefler göz önüne alınarak hazırlanmaktadır. Eğitim sürecinde öğrenci-öğretmen-çevre bu hedefler doğrultusunda davranmaya çalışır. Matematik dersinde ele alınan bir problemin farklı çözüm yolları, coğrafya dersinde Karadeniz ikliminin niçin çok yağışlı olduğu öğrenci tarafından tartışılır, sorgulanır. Öğretmen öğrencinin bu süreçte soru sorması nı, araştırma yapmasını, eleştirel düşünmesini, dolayısıyla bilgiyi kendisinin üretmesini bekler. Öğrenciye belli doğruları dayatmaz, çünkü bunun mümkün olmadığını bilir. Böyle bir format öngörülen bir ortamda, çok daha farklı yöntemleri gerektiren din eğitimi yapılamaz, yapılamıyor zaten. Kendine has kurallar ve alışkanlıklar [giyim (örtü), hazırlık (abdest alma), sınıf düzeni (oturma), yöntem (ezberleme), iletişim ( yüksek sesle tekrar) vb] gerektiren din eğitimi, kendine has ortamlarda, kendine has yöntemlerle farklı bir pedagojik formasyonla ancak verilebilir. Buna en güzel örnek yıllarca liselerimizde verilmekte olan Milli Güvenlik dersleridir. Hiçbir öğrenci zorunlu olarak katıldığı bu derslerden askerliğin ve vatan savunmasının gerekli kıldığı bilgi ve becerileri öğrenenemiştir. Bugüne değin din eğitimindeki yetersizliğin temel nedeni, bu eğitimin kendi ihtiyaçlarına göre düzenlendiği ortamlarda yapılmasına izin verilmemesidir.

Din eğitiminin “seçmeli” halde sunulması ilk bakışta demokratik bir uygulama olarak görülmekte, iktidar tarafından öyle sunulmaktadır. Halbuki bu eğitim normal okullarda verilmeye başlandığında demokratik olduğu iddia edilen “seçmek” eylemi başlı başına önemli bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Şöyle ki: Öncelikle ülkemizde yaşamakta olan Alevi yurttaşlarımızın çocuklarına kendi inançlarına göre din eğitimi verilemeyeceği herkes tarafından bilinmektedir. Daha ibadet ettikleri kurumlar ve inançlarının öncüleri durumundaki kişiler devlet tarafından meşru görülmeyen bir inanç topluluğuna, aynı devletin, onların istediği içerikte din eğitimi hizmetini sunacağını iddia etmek abesle iştigaldir. Kaldı ki herkes tarafından bilinen bir gerçektir ki Aleviler büyük sunni çoğunluk içerisinde kendilerini gizleyerek var olabilmektedirler. Bu durum yüzyıllardan beri böyle sürüp gitmektedir. Okullarda din eğitimi seçmeli hale getirildiğinde bu ailelerin çocukları yapacakları “seçim”den dolayı kendilerini baskı altında hissedecek, ya istemediği halde çoğunluğun “seçim”ine tabi olacak ya da dışlanmayı, ötekileştirmeyi göze almak zorunda kalacaklardı r. Aynı durum diğer dini azınlıklar için de geçerlidir. 2009 Haziranında yapılan “Kiminle Komşu Olmak İstemezsiniz?” konulu araştırmanın sonucunda görülmüştür ki toplumun % 66'sı herhangi bir dine inanmayan birisiyle komşu olmak bile istememektedir. Mahalle baskısı nedeniyle din konusundaki düşüncesini açıkça seslendiremeyen çok sayıda ateist ailenin çocukları nın durumu da yukarıda sözü edilen gruplardan farklı olmayacaktır.

Genellikle belli çevreler tarafından kabul görüp dillendiren “bu toplumun % 99'u müslümandır” iddiası doğru ve geçerli bir argüman değildir. Bu iddia, din konusunda sürdürülmekte olan durumun herkes tarafından kabul edilmesini sağlamak amacıyla ileri sürülen bir safsatadır. Bir an için bu argümanın geçerli olduğunu varsaydığımızda şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Mevcut sistem halka din hizmetlerini muazzam şekilde vermekte, dinin öğretilmesi konusunda hiçbir sorun yaşanmamaktadır ki toplumun % 99'u müslüman olarak kalmaktadır. Eğer böyle ise niçin din eğitimi konusu bir sorun olarak ikide bir gündeme getirilmektedir. Aslında gerçek odur ki ne verilen bu rakam doğrudur, ne de din eğitiminin çok başarılı şekilde sürdürüldüğü.

Bütün bu gerçekler ortadayken AKP iktidarı başarılı olmayacağı önceden belli bir yolu niçin denemektedir? Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi din eğitiminin cemaatler tarafından, gerçek mekanında (kilise, havra, cami, özel alanlar vb) verilmesini sağlamak için adım atmak yerine, geleneksel uygulamayı cilâlayarak sürdürmeyi niçin yeğliyor? Elbette ki bilgisizliğinden değil. AKP'nin amacı, diğerleri gibi kitlelere, halkın çocuklarına, devletin “meşru” saydığı dini dayatmak, tek tip bir nesil yetiştirmektir. Onların “dindar nesil” talepleri, boyun eğen, etliye sütlüye karışmayan, seçimlerde de oy deposu olarak kullanacakları kullar yetiştirmeye karşılık geliyor. AKP, ülke gündemine taşıdığı 4+4+4 uygulaması yla zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmış gibi görünse de asıl amacı çok faklıdır. Bu süreçte laik muhalefetin olası tepkilerini doğru tahmin ederek bir taşla birkaç kuş vurmayı başardı. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

- Son dönemde kamuoyu önünde cereyan etmekte olan hükumet-tarikat çatışmasının kendi aleyhine yarattığı görüntüyü perdelemiş oldu. Uzun süre kamuoyu yeni yasa ile meşgul edildi.

- Özellikle dindar, muhafazakar seçmen tabanı nın kendi etrafında kenetlenmesini, tarikat-hükumet çatışması, anti demokratik uygulamalar ve zamlar yüzünden kaybetmeye başladığı seçmenlerin AKP şemsiyesi altında yeniden toplanması nı sağladı.

- TBMM içerisindeki diğer partileri dini politikalar konusunda zor duruma düşürerek geçici bir üstünlük sağladı.

- Kendisini dindar kitlelerin ve özellikle İmam Hatiplilerin sözcüsü saydığı için bu kesimleri geçmişte mağdur edenlerden hesap sorar gibi görünüp psikolojik üstünlük sağladı.

- Özellikle yasaya eklediği geçici madde ile 20 Milyar dolarla ifade edilen bir ihaleyi kamu denetiminin dışına çıkararak kendi yandaşlarına yeni kâr alanı açmış oldu.

Bir müslüman anne babanın belli bir yaştan sonra çocuğuna dinini öğretmesi İslâm inancına göre bu anne babanın görevidir. İman sahibi birisinin, bu görevini yerine getirmek istemesi en doğal hakkıdır. Hiç bir kişi ya da kurum anne babanın bu hakkını engellememelidir. Dinsel eğitimin çocuk psikolojisi açısından doğuracağı sakıncalar bahane edilerek de olsa bu hakkın engellenmesi yanlıştır. Devletin görevi anne babaya varsa sakıncalarını da anlatarak bu konuda güvenli bir ortam sağlamaktır.

Din eğitimini devlet veremez, vermemelidir. Doğru olan din eğitiminin inanç gruplarına bırakılmasıdır. Devlet, kendi varlığına yönelik tehditlere karşı gerekli önlemleri alabilir. Bu önlemler din eğitimini engellemek ya da bugün olduğ u gibi tüm çocuklara aynı tip inancı dayatmak şeklinde olamaz. Yıllardan beri ülkemizdeki iktidarlar, din eğitimini devlet eliyle vermeyi, bu yolla dini denetim altında tutmayı vazgeçilmez bir politika halinde sürdürmektedirler. AKP iktidarı da 4+4+4 yasasıyla aynı politikayı sürdürmeye devam edeceğini göstermiştir.

4+4+4, 12 yıllık zorunlu eğitim demek değildir. Kitlelerin dini inançlarının yeniden ve yeniden istismar edilmesi, devlet eliyle din eğitimi dayatmasının sürdürülmesi demektir. Toplumun çoğunluğu adına şekillendirilmiş devlet dininin azınlıkta bulunan farklı inanç grupları na dayatılması demektir. Koparılan gürültünün encamı bu kadardır.

Dört artı dört: Eğitim'de 'yine' popülizm

Ayrıntılar
Sema Erder
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
19 Kasım 2013

Çok genç nüfusa sahip olan ve çok hızlı bir değişim geçiren Türkiye'de “eğitim” konusu da birçok önemli konu gibi içerikten çok, biçim yönünden tartışılmaya devam ediyor. Siyasete hakim olan, “otoriter-popülizm” anlayışı, bütün koşullarda ara vermeden, hızını kesmeden, etkisini sürdürüyor.

28 Şubat kararlarının en önemli uygulamaları ndan biri olan “Sekiz yıllık kesintisiz eğitim” uygulamasının hemen öncesinde, zorunlu eğitimin beş yıldan ibaret olduğu dönemlerde İstanbul'un gecekondu bölgelerinde araştırmalar yapıyorduk. Bu araştırmaların bulgularından biri, yoksul köylülerin büyük şehre yerleşmek için çocuk yaşta göç ettikleri, erken yaşta çalışmaya başlayarak tarım dışı işleri öğrendikleriydi. Genellikle ilkokulu bitirdikten sonra, 10-11 yaşında kente göç eden erkek çocuklar, kendi ilişki ağlarını kullanarak, tamamen tesadüflere bağlı olarak kentteki işlere giriyorlardı. Bu erkek çocuk göçünü daha iyi anlamak için, yine aynı dönemde çalışma iktisatçısı Kuvvet Lordoğlu'yla birlikte, çocuk çalıştıran işveren ve çocuklarla görüşmelere dayanan bir araştırma yapmıştık. Bu araştırmada, özellikle büyük şehirlerde geleneksel çıraklığın çözüldüğünü, çocuk emeğinin “ucuz ve sorunsuz işçi” haline dönüşmeye başladığını, ancak eğitim sisteminin kapsamayı başarmadığı yoksul kesimler için bu kurumunun önemini korumaya devam ettiğini gözlemlemiştik.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin ilk uygulanmaya başladığı dönemde, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Türkiye'de “Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı” çerçevesinde bir dizi araştırmayı destekledi; çocuk çalışmasıyla ilgili sayısal bilgilerin derlenmesine ve çocukların çalıştırılmasının önlenmesine dair mevzuatta değişiklikler yapılmasına öncülük etti. Bu proje kapsamında, İstanbul'daki eğitim yöneticileriyle ve çocuk çalıştıran işyerlerinin yoğunlaştığı bölgelerdeki okulların yönetici ve öğretmenleriyle görüşmelere dayanan bir başka araştırma yaptık. Bu araştırmanın önemli bulgularından biri, eğitim yöneticilerinin hepsinin kesintisiz sekiz yıllık eğitimi desteklemeleriydi. Ancak, yine aynı eğitim yöneticileri, çocuk yaşta çalışmaya başlamak amacıyla eğitim sisteminden kopan yoksul ailelere mensup çocukların eğitime devam edebilmelerinin zor olduğunu da ifade etmişlerdi. Eğitim yöneticileri, ilk beş yıllık eğitimi zar zor bitiren yoksul çocukların, sekiz yıllık eğitimi tamamlamakta daha da zorlanacakları nı ifade etmişlerdi. Eğitim yöneticilerine göre, yoksul ailelere devlet maddi destek sağlamalıydı ve eğitim sisteminde de kapsamlı bir reform yapılmalıydı.

Eğitim yöneticileri arasında, yoksul çocukların çalışma yaşamına girmeleri konusunda iki farklı görüş mevcuttu. Buna göre, bir grup eğitimci, yoksul çocukların çalışmasını bir toplumsal gerçeklik olarak kabul ediyor, yaşamı sürdürülebilecek “hüner”in ancak, eğitim kurumu dışında edinilebileceği kanısını paylaşıyorlardı. Buna karşılık, bir grup eğitimci çocuğun çalışmasını kesinlikle reddediyor ve bütün çocukların her koşulda eğitim kurumu içinde tutulmasını şart olarak görüyorlardı. Diğer taraftan, bütün eğitimciler, mevcut eğitim sisteminin sadece “kültür” aktardığı ve ancak uzun süre içinde kalındığında farklı tür hünerlere ulaşılmasını sağlayan bir kurum olduğu kanısında uzlaşmaktaydılar.

Eğitim sisteminin içeriğinin sorgulanması ya da eğitimde reform gibi konularda eğitim uzmanlarının daha yetkin görüşler öne süreceği açıktır. Ancak, eğitim sistemi, toplumdaki bütün bireylerin yaşam şanslarını etkilediğinden, herkesin ilgilendiği ve bilgi sahibi olmak istediği bir kurumdur. Eğitim sistemi, farklı toplumsal kesimler için farklı anlam taşımakta, farklı toplumsal kesimlere farklı fırsatlar sunmaktadır. Bir başka değişle, eğitim sistemi hüner ya da kültür aktardığı gibi, farklı toplumsal kesimlerin sınıfsal konumlarını pekiştirmelerine, ya da değiştirmelerine de katkıda bulunur. Bu açıdan eğitim politikası sınıfsaldır, bu nedenle sınıfsal dinamiklerin de canlı olarak gözlemlenebildiği bir alandır.

Bugünkü üretim teknolojisinin gerektirdiği hünerin uzun süreli eğitimle elde edilebileceği açıktır. Ancak, bu uzun süreli eğitim, aynı zamanda gençlerin iş piyasasına daha ileri yaşlarda girmesi anlamına da gelmektedir. Bu durum, gençlerin ailelerine bağımlılığını arttırmakta ve ailelerin bu uzun süreli eğitimin külfetine katlanmaları anlamına gelmektedir. Bugün Türkiye'deki kentli orta sınıflar, zar zor da olsa bu durumla baş edebilmektedirler. Aileler gelir durumuna göre, özel ya da devlet okullarında çocuklarının eğitimlerini sürdürmeye çabalamaktadırlar. Üst gelir grupları için ise eğitimin “dört artı dört” olması ya da olmaması çok da önemli değildir. Sorun, alt orta ve düşük gelir gruplarının olduğu ailelerde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, eğitim sistemiyle ilgili tartışmaları yaparken, bu sistemin hangi grupları kapsadığını ve hangi grupları dışladığını anlamakta yarar görülmektedir.

Toplumdaki yoksul kesimler için uzun süreli eğitim hem pahalı, hem de riskli bir süreç anlamına gelmektedir. Kaldı ki, mutlak yoksulluk yaşayan aileler için çalışan çocuğun eve getireceği para yaşamsal öneme sahip olabilmektedir. Kısaca, mevcut eğitim sisteminin çocuğu için ayıracağı kaynağa sahip olan ya da çocuğun getireceği gelire ihtiyacı olmayan orta sınıflar için anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki, bu gruba mensup bazı aileler bile, bu büyük “eğitim yatırımını” ancak, başarılı olabileceğini umdukları çocukları için, ki genellikle bunlar erkek çocuktur, yapabilmektedirler.

İlgi çekici olan, çırak çocuklarla yapığımız araştırmada bütün çocukların eğitim kurumu hakkında çok kapsamlı, anlamlı ve gerçekçi bilgiye sahip olmalarını gözlemlemekti. Bütün çalışan çocuklar, mevcut eğitim sisteminin uzun sürede anlamlı olacağını ve “sonuna kadar” gidildiğinde faydalı olabileceğini biliyorlardı. Çalışan çocukların bir kesimi okulu terk etmelerinin nedeni olarak, mutlak yoksulluğu, bir kesimi kısa sürede hüner edinme, meslek edinme arzusunda olmalarını, bir kesimi ise okulu sevmedikleri için okuldan ayrıldıklarını ifade etmişlerdi. Burada önemli bir nokta, köy okullarında okuyanların okulu sevmeleri, buna karşılık gecekondu bölgelerinde yaşayan çocukların ise okulu sevmemeleriydi. Nitekim, o dönemde, gecekondu bölgelerindeki okullara yaptığımız ziyaretler sırasında, okulların katlanılması zor koşullar altında faaliyet gösterdiğini gözlemlemiştik. O okullarda çalışan öğretmenlerde, profesyonel olmaktan çok uzak, yılgınlık ya da “misyonerce” özveride bulunma duygusu hakimdi.

Türkiye gibi muhafazakar ve cemaatçi bir toplumda iktidarda olan muhafazakâr partinin “ekmek parası kazanan erkek ve ev kadınlığı” biçiminde bir aile yapısını pekiştirmekte olduğu ve bu yönde politikalar ürettiği açıktır. Çıraklık kurumunun da geleneksel bir kurum olarak erkek çocuklarına açık bir kurum olduğu bilinmektedir. Kadınların hem eğitim kurumu, hem de iş piyasası yla ilişkilerinin erkeklerden farklı olduğu bilinmektedir. Kız çocukları özellikle düşük gelirli ailelerde “ev kadını” olarak yetiştirilmektedir. Bu bağlamda, erkek çocuklarının iş piyasasına girmeye başladığı ergenlik çağı, kız çocukları için eve kapatılarak “ev kadınlığına” hazırlanma yaşı anlamına gelmektedir. Buna rağmen kentlerde, kız çocuklarının da çalışmaya başlamaları yeni bir olgudur. Bu olgu bir bakıma, kentsel yoksulluğun “ekmek parası kazanan erkek ve ev kadını” biçiminde kurgulanan aile yapısını sürdüremediğ inin bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Diğer taraftan, kentleşme ile yeni bir yaşam biçimine giren, varsıllaşan ve hatta iktidara yükselen, yeni orta sınıflar arasında yer alan “muhafazakâr cemaatçi” ailelerin de eğitim sisteminin verdiği olanakların farkında oldukları ve bu olanaklardan yararlanmaya çalıştıkları açıktır. Bu bağlamda, bu aileler de sadece erkek çocuklarını değil, kız çocuklarını da eğitim sistemi içine sokmaya başlamışlardır. Bu bağlamda, orta sınıf ailelerin kız çocukları için “baş örtüsünün” ve dini eğitim ağırlıklı okulların yeni bir alternatif olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Ancak, bu durumun, sadece çocuğun gelirine ihtiyacı olmayacak kadar varsıl olan aileler için geçerli olduğuna dikkati çekmek gerekir. Yoksul kesimlerin kız çocukları için “ev”, erkek çocukları için ise iş piyasası önemini sürdürmeye devam etmektedir.

Sonuç olarak, mevcut eğitim sisteminin düşük gelirli ailelerin çocukları için hüner aktarma ve meslek edindirme için özendirici ve destekleyici kurumlar haline dönüşmediğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde iş piyasasında, çocuk ya da çırak çalıştırmaya devam eden küçük girişimcilik ve küçük esnaşığın hala canlı bir alternatif olmaya devam ettiği ve çıraklık kurumunun bütün risklerine karşın eğitim kurumuyla yarıştığı açıktır. Bu nedenlerle, yeni düzenlemelerin, reform olmaktan çok uzak olduğu, toplumun bazı kesimlerinde var olan eğilimleri destekleyen, hatta onları n önünü açan “popülist” politikalar olduğu açıktır. Bu popülist politikaların alternatifi, 28 Şubat kararlarında olduğu gibi, bu eğilimlerin zor kullanılarak değiştirilmesi olmamalıdır. Yeni eğitim sisteminde reform, eğitim kurumlarının salt kültür aktaran bir kurum olmaktan çıkmasına, modern mesleklere –zanaatkârlığa değil– ulaştıran, yönlendirici, kız çocuklarını da, çalışan çocukları da içine çeken kapsayıcı kurumlar haline getirilmesine bağlıdır. Bu eğitim sisteminin bu grupları kapsaması için, eğitim politikalarının yanı sıra iş piyasasıyla ilgili politikalarda da değişiklikler yapmak gerekmektedir. Bu arada, özellikle yoksulluk politikalarının ve özellikle kız ve erkek çocuklarıyla ilgili farklı sosyal politikaların da geliştirilmesi gereklidir.

Despot sanatçı!

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 48 (Mayıs-Haziran 2012)
3 Kasım 2013

İBB Şehir Tiyatroları'nın Belediyeye bağlı bir daire haline getirilmesine ve başına bir belediye bürokratının atanmasına ilişkin yeni yönetmelik sadece İBB'nin marifeti değil, uygulamanın merkezden geldiği açık.

Yeni yönetmelik AKP'nin zihniyetini ve tepeden inmeci yöntemini Şehir Tiyatroları'na egemen kılmak amacını taşıyor.

Hemen söyleyelim ki Darülbedayi'nin kurulmasından bu yana geçen 98 yıl içinde bu kurum epeyi siyasi varta atlatmıştır, bugüne değin sanat özgürlüğünün gerektirdiği pek çok koşul sağlanmamıştır, ama kurum onca siyasi baskı ve manipülasyonlara rağmen kimliğini koruyabilmiştir.

Her kurumu ele geçirmek, kendi iktidarına ve zihniyetine uygun olarak biçimlendirmek isteyen AKP şimdi bu kuruma da el atmış durumda: Onun sanat faaliyetini siyasetin emrine sokmak, estetiği politikaya kurban etmek istiyor. Fakat sanatı kontrol altına alamayacağını bildiği için kurumdan kurtulmak, tiyatroyu özelleştirme adı altında onun mal varlıklarını satıp birilerine rant sağlamak, menfaat yaratmak peşinde.

Yeni yönetmelikte, kurumun başına getirilecek bürokrat müdürün görevi, “Toplumda sanatı ve estetik duyguları geliştirmek, tiyatronun kuruluş gayesinden sapmadan günümüz insanına vereceği sanat hizmetinde toplumun genel etik değerlerine özen gösterilmesini sağlamak” diye tanımlanmış. Önceki yönetmelikte yer almayan “etik değerler” AKP'nin ve ideolojisinin kabulleri, dayatmaları, yasaklarıdır.

İkinci önemli husus, sanat konusunda Genel Sanat Yönetmeni sorumluyken, şimdi Genel Sanat Yönetmeni işlevsiz kılınmakta. Tiyatro yaşamı için önem taşıyan dramaturjide oyunların seçilmesini Repertuar Kurulu öneriyor, nihai kararı Genel Sanat Yönetmeninin başkanlık ettiği sanatçılardan oluşan Yönetim Kurulu veriyordu. Şimdi ise belediye bürokratlarından ibaret bir Repertuar Kurulu oyunları seçecek.

Emir merkezden

Tayyip Erdoğan partisinin Ankara Gençlik Kolları kongresindeki konuşmasında İBB'nin kararını sahiplendi:

“Despot aydınların bize nasıl akıl vermeye kalktığını görüyor ve kusura bakmasınlar, belki biraz ağır olacak bu ifade ama, o zavallılara acıyoruz. İstanbul'da Şehir Tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır bir kez daha tezahür etti. Şehir Tiyatroları'nda yapılan bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi hem tüm muhafazakârları aşağılamaya, küçümsemeye başladılar. Soruyorum, yahu siz kimsiniz? Bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söyleme ehliyetine sahip olan sadece sizler misiniz? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, bu milleti azarlama dönemi geride kalmıştır. Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini tanıyan, Batı'yı diğer medeniyetleri de bilen, tanıyan, öğrenen bir nesil var.”

Sanattan, edebiyattan nasiplenmemiş olmak çok kötü. O kişi bir politikacı da olabilir, çok kazanan bir iş adamı da, sanat dışı alanlarda başarı sağlamış estetik yoksunu bir başkası da. Onlar için hayat sanatın ve estetik yaratının dışında akar. Çetin Altan Turgut Özal'a “sen hayatında hiç roman okudun mu?” diye sormuştu, o da övünerek, şişinerek “Ben masal okumam” demişti. Aferin sana!

Fakat politikacılar öyle de deseler, böyle de deseler, içten içe sanatın ve sanatçının saygınlığını bilirler, ona haset ederler, sanatçı gibi olamadıkları için saplantıları vardır.

Sanatçılar despotmuş. Sanatçı despot olup da ne yapabilir, kimi baskı altına alıp, kime eza cefa çektirebilir? Kimleri hapishanelere tıkabilir, mahkeme mahkeme süründürebilir? Parasız eğitim isteyen hangi genci 19 ay hapiste yatırabilir?

Despot olan politikacıdır, askerdir, sivil bürokrattır, emri altında hükmedeceği insanlar olandır. Akıllı bir işveren bile çalışanlarına despotluk yapmaz, durup durup höykürmez, çemkirmez. Çünkü işyerinde huzur olmasını ister, verimin düşmesini istemez.

Sanatçı politikacıyı beğenmiyor, cahil buluyor diye ona kin duymak kompleksten ileri gelir. Politikacı sanatçıya acıyormuş? Kimdir ki, sanatçıya acısın? Yüzde bilmem kaç oy da alsa, politikacının övüncü sırf politik alandadır, kaç oy alırsa alsın, tiytrocu olamaz, edebiyatçı olamaz, müzisyen olamaz, ressam olamaz. Olursa Kenan Evren gibi olur.

Sanatçı ve politikacı

Politikacı durup durup esip gürler, her konuşmasını bilmem kaç kanal canlı yayınlar, iktidar olmanın hazzını ve fiyakasını yaşar, ama sanatçı olamaz. Miting meydanlarında onu binlerce insan alkışlar, tiyatro salonlarında sanatçıyı bir kaç yüz kişi. Fakat meydanlardaki alkışlar onun söylediklerine değildir, zira her ne söylese onlar alkışlayacaklardır. Zaten muttasıl hep aynı lafları eder, dağarcığında ne kelime zenginliği vardır, ne kavram çokluğu, içeriğinde değer yoktur, genişlik, derinlik hiç yoktur. Bol bol tekrar vardır, içi boş lakırdı vardır.

Hitler'e öğretmişlerdi, basit konuşacaksın, hep aynı sözleri tekrarlayacaksın ki onları kitlelerin kafasına çakasın, demişlerdi. Politikacı kendisine oy verenleri överken, milli irade lafları ederken, gerçekte onları peşinden gelen kalabalıklardan ibaret görür, o kalabalıkları sandık rakamlarıyla tartar, eylemli olmalarını, taleplerini ifade etmelerini istemez, fikirlerini seçimden seçime verecekleri oylarla ifade etsinler, bana oy versinler, yeter, der. Vermeyenler de bir sonraki seçimi beklesinler, sokağa çıkmasınlar, etkinlik yapmasınlar ister.

Ama tiyatrocu öyle mi ya? Kral Lear'i de oynar, Ayyar Hamza'yı da. Politikacı ise ne Kral Lear'in adını duymuştur, ne Ayyar Hamza kimdi, bilir? Canım, bilse ne olacak, bilmese ne olacak. O isimleri bilmek insana ne oy getirir, ne servet. Sandık başında Shakespeare'i mi soruyorlar, yoksa Âli Bey'i mi?

Bedri Rahmi ardında hem tablolar bıraktı, hem şiirler. Bugün dizeleri hâlâ dudaklarımızda, Açlık grevindeki Şair için söylediği “Yiğidim, aslanım, burada yatıyor” dizesi kulaklarımızdan gitmez, “Yâr yâr!.. Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar”ın müzikalitesi de, fakat onun döneminden hangi politikacının, hangi sözünü biliyoruz? Politikacı iktidardan düşer gider, sanatçı eserleriyle yaşar.

Tiyatro sanatçısının aldığı alkış politikacınınkine benzemez. Piyesin yazarından yönetmene, oyuncuya, teknisyene kadar emeği geçen herkes alkışlanmaktadır. İçtenlikle alkışlanmaktadır. Üstelik onlar eseri her defasında yeniden üretmektedirler. İzleyici oyunu beğenmezse alkışlamaz, bir kısmı kalkıp gider, oyun kısa zamanda boş koltuklara oynanıyor olur. Sanatçının yarattığı ürün otantiktir, aldığı takdir de öyle. Aldığı alkış hamasiyata, mugalâtaya, hep birbirine benzeyen boş laflara değildir.

Bir Muhsin Ertuğrul vardı. Bugünün politikacısı ona belediye başkanlığı yapanların kaç tanesinin adını bilir? Hepsi gelip geçtiler, Muhsin Ertuğrul kaldı. Bedia Muvahhit'ler, Hazım Körmükçü'ler, Muammer Karaca'lar, Kemal Bekir'ler, Mücap Ofluoğlu'lar, herkesin dublajda sesinden tanıdığı Abdurrahman Palay'lar, daha niceleri… geçen akşam Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunun önüne resimleri serilen ve gece karanlığında mumlarla aydınlatılan sanatçılar kendi sanatlarıyla yaşadılar. İstanbul Belediye Başkanlarından ise sadece Vali Lütfü Kırdar'ın adı kaldı? Nasıl mı? Halkın parasıyla yaptırmış olduğu Spor ve Sergi Salonu kongre salonuna dönüştükten sonra adı oraya verildi de, ondan.

Herkes dizi izliyor. Halk Beren Saat'i oy verdiği politikacıdan çok daha fazla seviyor, birkaç on milyon kişi her hafta oyununu seyrediyor. Muhiplerine “Başbakanınız bugün ne dedi?” diye sorsanız, üç cümle söyleyemez, ama o haftaki Fatmagül bölümünü yarım saat anlatabilir. Yani, mağrur olma Padişahım, senden büyük sanatçı var.

Ya da her akşam milyonlarca insan Kemal Sunal filmlerine bakıyor. Her birini en az 40 defa gördüğü halde, 41. kez tekrar bakıyor. Tayyip Erdoğan ölüp gittiğinde, adı okullarda, sokaklarda, meydanlarda kalacak, bir kuşak sonra caddenin adının kime ait olduğunu bilen kaç kişi kalır dersiniz? Ama Kemal Sunal hâlâ izleniyor, yeni yeni kuşaklar onu tanıyor, seviyor olacak. İşte, sanatçıyla politikacı arasındaki fark. Birisi iktidar (kudret ve servet) sahibidir, diğeri sevgilerin.

McCarthy komisyonu Charlie Chaplin'i sorguya çağırmıştı, o gitmedi ve ABD'yi terk etti, sonraları ABD'nin İsviçre Büyükelçisi yalvar yakar kendisini ABD'ye davet etti, hatta ABD pasaportu getirdi, ama Chaplin reddetti. McCarthy döneminin ilk Devlet Başkanı Truman'ı bilen, hatta ismini duymuş olan var mı? Varsa, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını atıp 274.000 kişiyi öldürttüğü için duymuştur.

Tiyatro satılacak binaları AVM olacak

Şehir Tiyatrosu çalışanına “hem maaş alıp, hem eleştiremez” diyor. Onların aldıkları maaşlar başbakanın, belediye başkanının cebinden çıkmıyor, yaratılarının ve emeklerinin karşılığını –üstelik de düşük maaşlar halinde– alıyorlar. O tiyatroların ödeneği halkın parası. Ve oyunlar kapalı gişe oynanıyor. Yani uğraşları, emekleri gelir getiriyor. Bir sezonda 60 kadar piyes dönüşümlü temsil ediliyor. Ne kadar insanın emeği ve yaratısı var, düşünsenize. Politikacı ise maaşları kendisinin verdiğini sanıyor, “aylığını ben veriyorum, beni eleştiremezsin” diyor.

Tiyatroların özelleştirilmesi meselesine gelince: Dünyanın her yerinde belediyelerin operaları, tiyatroları vardır. Merkezi devletin de vardır. Ünlü Comédie Française nedir, pek çok ülkede National Theater, Théâtre National gibi adlarla anılan köklü kurumlar kimindir? Bizde de özel tiyatrolar var, ama hemen hepsi sanatçılara ait. Başbakan “hükümete teklif getireceğim, tiyatroları özelleştireceğim” diyor, doğrudur, yapar. Özelleştirme İdaresi her şeyi haraç mezat sattı, bunları da satar, ama o sattıklarının hepsi kâr eden işletmelerdi ya da arsa değerleri işletmenin kendisinden yüksekti.

Bizde satışa çıkarılan tiyatro kurumunu alacak özel sektör erbabı çıkmaz. Çıksa çıksa, taşınmaz mala, rant değerine tamah ederek çıkar, 1-2 sene sonra tiyatroyu kapatıp, salonlarını satar veya yıkıp yerine politikacının çok beğendiği harflerle AVM yapar. Veya şu cemaat, bu tarikat aynı niyetle ihaleye dalar. Taksim'deki AKM'yi, AVM ve iş hanı yapmak isteyen ben miydim?

Cezaevleri siyasi tutuklu ve gazeteci dolu

Despot arıyorsak, Kürt halkına soralım, hapishanelerdeki binlerce siyasi tutukluya soralım, despot kim diye? Despot arıyorsak, tutuklu 111 gazeteciye soralım, despotun nerede olduğunu. Dünyada gazeteci tutuklamakta birinci olan bir ülkenin başında olmak çok mu zevkli? Sizin nüfusunuz 75 milyon, Çin'inki 1,5 milyar, sizdeki tutuklu gazeteci sayısı Çin'i çok geçmiş. Hiçbir alanda 1. değilsiniz, ama bunda birincisiniz, ne kadar övünseniz az.

Erdoğan, “Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini tanıyan, Batı'yı diğer medeniyetleri de bilen, tanıyan, öğrenen bir nesil var” diyor. Daha önce de aynı gençliğe “kinine sahip çık” demişti.

Kinine sahip çıkan neslin anladığı tarih fütuhat edebiyatıdır, “üç kıtada at koşturmuş atalarımız” hamasiyatıdır, “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır” diyen nekrofil hayranlığıdır. Övünülen nesil soykırımları inkâr eder, bir Ermeni gazeteciyi öldürmüş katilin beresini giyerek on bin, onbeş bin kişi halinde maça gider. Bu yıl 1 Mayıs'taki tiyatro sanatçıları ise Agos'un önünden geçerken “Faşizme İnat-Kardeşimizsin Hrant” diye seslenirler. Hrant'a ve Ermeni toplumuna.

  1. Takriri sükun
  2. Bu Böyle Devam Edemez
  3. Sayı 48 - İçindekiler

Sayfa 1 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda