12 Eylül faşist darbesinin başındaki iki komutan hakkında “darbe yapmak”tan dolayı özel yetkili mahkemenin dava açması ülke gündemine oturdu. Davanın açılmasıyla birlikte en çok alevlenen kavga da “müdahil” olma-olmama düzleminde sürdürülmekte. Yazılı ve görsel medyada, siyasi içerikli her türlü buluşmada bu davanın ne anlama geldiği konusunda farklı birçok değerlendirme yapılmaktadır.

12 Eylül faşist darbesini ya da diğerlerini bir grup “darbeci” generalin hazırladığı ve yaptığı konusunda genel bir kabul sağlamak için çok yoğun bir kampanya sürdürülmektedir. Bu kampanya, aynı zamanda “darbeci” generallerin safdışı edilmesiyle ülke demokrasisinin darbelerden kurtarılacağını da sürekli olarak işlemektedir. Kampanyayı yürütenler, 12 Eylül davasının demokrasi tarihimiz açısından çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemekten geri durmuyorlar. Eğer bu dava sonunda mahkeme 12 Eylül komutanı iki generale ağırlaştırılmış müebbet gibi ağır bir ceza keserse artık hiç kimsenin bir daha darbe yapmayı aklından geçiremeyeceğini, ülkemizde böylece darbeler döneminin kapanmış olacağını (hatta olduğunu) iddia ediyorlar.

12 Eylül'ü doğru değerlendirmek için bu darbenin nedenleri ve sonuçlarının nesnel bir şekilde irdelenmesi gerekir. 12 Eylül'ü doğuran nedenleri anlamak için ülkemizde o dönemde neler yaşandığına bakmak gerekir. Yine 12 Eylül'ü anlamanın en doğru yolu bu darbeye destek verenlerle ondan yararlananların kimler olduğunun anımsanması, yeniden tartışılmasıdır. 12 Eylül'ü anlamanın bir başka yolu da bu darbenin kimleri hedef aldığı, kimleri mağdur ettiğini (ya da etmediğini) gözden geçirmektir.

12 Eylül öncesi, ülkemizde sınıf mücadelesinin doruk noktasına çıktığı, toplumsal muhalefetin her yönüyle sesini yükselttiği bir dönemdir. İşçi grevlerinin, öğrenci direnişlerinin, kitle gösterilerinin alabildiğine yaygınlaştığı bu dönemde ülkenin her yanında hak ve özgürlük talepleri yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştı. Yönetici sınıflar ülkedeki bu talepleri bastırmak, toplumsal muhalefeti susturmak amacıyla kolluk kuvvetlerinin yanı sıra milliyetçi-faşist gençleri demokrasi talep eden kitlelerin üstüne saldırtıyor, kendini savunmaya çalışanlar olunca da “sağ-sol” çatışması diye kamuoyuna lanse ediyordu.

1970'li yıllarda dünyada sosyalist sistemle emperyalist- kapitalist sistem arasında çok yoğun bir mücadele sürmekteydi. NATO üyesi olan Türkiye, konumu gereği bu mücadelenin en yoğun olarak sürdürüldüğü bir ileri karakol durumundaydı. Özellikle İran'da Şah yönetiminin devrilmesinden sonra Türkiye'nin önemi daha da artmıştı. Emperyalist kapitalist sistem açısından Türkiye asla riske edilmemesi gereken bir ülke konumundaydı. Ülkede gelişen devrimci hareket mutlak surette kontrol altına alınmalı, gerekirse yok edilmeliydi.

Ülkenin her yanında işçiler grevler yapıyor, yer yer fabrika işgalleri yaşanıyordu. Dağınık da olsa sosyalist/devrimci hareket günden güne güçleniyor, ülkenin istikrarını ciddi şekilde tehdit ediyordu. Öğrenci hareketlerini engellemek amacıyla birçok üniversite öğrenime ara vermiş durumdaydı. TBMM'nin parçalı yapısı hükümet kurmayı zorlaştırıyor, koalisyon hükümetleri siyasi istikrarı sağlamakta zorlanıyordu. Ülke ekonomisi sürekli bir kriz durumu göstermekte, iktisadi kriz bir türlü aşılamamaktaydı. “Gülme Sırası Bizde”(2011-Metis) adlı kitabının sonuç bölümünde Ebru Deniz Ozan, o günlerdeki ekonomik krizi ve bu krizin 12 Eylül faşist darbesiyle ilişkisini şöyle anlatıyor:

“1970'lerin sonlarındaki kriz daha önce de vurgulandığı üzere bir hegemonya krizi yani yapısal bir krizdir. Yani iktisadi krizin siyasal krize dönüştüğü bir durum söz konusudur. Hegemonya krizi iktisadi krizin, devlet krizi veya siyasal kriz biçiminde yankılarının olduğu, geniş kitlelerin geleneksel ideolojiden koptuğu ve egemen sınıfın elinde zorlama işlevine yönelik olanaklardan başka güç kalmadığı, toplumsal sınıfların kendi partilerinden uzaklaştığı (Yetiş, 2007:242) yani temsil krizinin yaşandığı bir duruma işaret eder. Bu krizin çözümüyse sınıf ilişkilerinin yeniden yapılanmasını ve iktidar bloğu içinde konumların değişmesini gerektiren bir dönüşümü gerekli kılar. 1970'lerin sonunda da durum budur. Birikim stratejisinin tıkanması ve bunun getirdiği iktisadi kriz yanında, parçalı temsilin göstergesi olan koalisyon hükumetlerinin yarattığı istikrarsız ortam ve bu anlamda özellikle sermaye sınıfının bir bütün olarak kendi çıkarlarını temsil edecek bir siyasal iktidarın kurulamaması, 24 Ocak kararları sonrası toplanamayan, çalışamayan ve yasaların görüşülemediği, cumhurbaşkanlığı seçimi ile kilitlenmiş bir meclis, yani iyi işlemeyen bir temsili demokrasi ve bunun üzerine eklenen toplumsal çatışmalar bu yapısal krizin göstergeleriydi.

Sermaye sınıfı, bu krizin yapısal bir kriz olduğunu kendi sınıf perspektifi açısından doğru biçimde tespit etmiştir. Taleplerini hem birikim sorunlarını hem de siyasal, toplumsal sorunları çözmek üzere dile getirmiştir. Başka bir ifade ile sermaye sınıfı kesimleri bu durumu aşmak ve yeni hegemonik stratejiyi kurmak için her alanda mücadele yürütmüştür. Aslında devlet biçimindeki değişim ve buna eşlik eden siyasal rejim değişikliği de bu mücadele araçlarından biridir. Bu anlamda 1980 darbesi, burjuvazinin yeni hegemonya stratejisini kurma çabasının bir uğrağıdır. Askeri darbe, yaşanılan hegemonya krizinin aşılması için gerekli olan dönüşümün uğraklarından biri olmuştur.”

(...)

“Bu anlamda askeri darbe ile iktidar bloğu içinde büyük sanayi sermayesinin iktidarı yoğunlaşmış, ordu, siyasal krizi çözmek ve büyük sanayi sermayesi lehine, sınıflar arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemek üzere müdahale etmiş ve rejim değişikliği gerçekleşmiştir.”

Aşağıdaki tablodaki verileri gözden geçirmek bile 12 Eylül faşist darbesinin hangi sınıfın çıkarlarını korumak amacıyla hangi sınıfa karşı yapıldığını göstermeye yeter (1):

12eyll-resim1 

12 Eylül faşist darbesinin gerçek nedeni, birkaç “darbe heveslisi” generalin devleti yönetme hevesi değil, ülkede sürmekte olan sınıf mücadelesinin etkisiyle sermaye sınıfının devleti yönetemez duruma düşmesi ve dolayısıyla ülkede yaşanan ekonomik ve siyasi krizdir. Üstelik bu darbenin uluslararası sermayenin ve kapitalist emperyalist güçlerin bir tezgâhı olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktur. Hava Kuv. Komutanı T. Şahinkaya'nın darbeden 48 saat önce ABD'ye gitmiş olması, darbenin nerede tezgâhlandığını göstermektedir. Yine darbenin yapıldığı akşam, CIA Başkanı'nın Amerikan Başkanı'na haberi ulaştırarak: “Bizim çocuklar işi başardı.” dediği herkes tarafından bilinmektedir. Yine ABD Başkanı'nın siyasi danışmanı Brezinski, daha sonra yayınlanan anılarında Türkiye'yi de örnek göstererek, istikrardan ne anladığını şöyle anlatacaktı:

"En iyi çözümün zamanla sivilleştirilecek bir askeri yönetim olduğunu savundum. Ordu, disiplinli, iyi örgütlenmiş ve güçlüydü. Pakistan, Türkiye, Brezilya, Mısır ve başka yerlerde ordu hem iktidara geçme, hem de yönetme bakımından başarılı olabilmişti."

12 Eylül darbesini anlamak için onu kimlerin desteklediğine de bakmakta yarar var. Zira bu darbeye o zamanlar destek olan kişi ve kuruluşların daha sonra ateşli darbe karşıtı görünmeleri bugün sürdürülmekte olan tartışmalar açısından oldukça manidardır. Bu konuda en etkileyici örnek en büyük sermaye grubunun başkanı ve TÜSİAD'ın kurucusu Vehbi Koç'un darbenin ardından Kenan Evren'e yazmış olduğu aşağıda özeti verilen mektuptur:

"Sayın Kenan Evren,

Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır.

İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti'ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

DİSK'in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.

Komünist Parti'nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim." (2)

Bir başka işveren örgütü olan TİSK'in Başkanı Halit Narin'in darbenin ardından söylediği “Bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz.” cümlesi 12 Eylül'ün kimlerin çıkarlarını savunmak için tezgâhlandığını göstermektedir. Gerçekten de darbe işverenleri güldürmüş işçi ve emekçilere kan kusturmuştur. DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER, TÜS-DER ve POL-DER gibi işçi ve emekçi örgütleri kapatılmış yönetici ve üyelerine işkenceler yapılmış, sıkıyönetim mahkemeleri marifetiyle bu insanlara onlarca yıla varan hapis cezaları verilmiştir. TBMM ve siyasi partiler kapatılmış, partilerin yöneticileri hapse atılmış veya sürgün edilmiştir. Yüz binlerce kişi gözaltına alınmış, işkenceler uygulanmış, onlarca kişi idam edilmiş veya öldürülmüştür. Burada dikkati çeken şey bugünkü AKP yönetim kadrolarının içerisinde bulunduğu o zamanki Milli Selamet Partisi (MSP) yöneticilerinin sıkıyönetim mahkemelerinde beraat(!) etmiş olmalarıdır. Yine bugün 12 Eylül müdahilleri arasında yerini alan Hak-İş (Darbeden sonra DİSK'in faaliyetleri 11 yıllığına yasaklanıp yönetici ve aktivistleri yargılanırken)1981 yılında çalışmalarına yeniden başlayabilmiştir. 1976 yılında hükümet tarafından kurdurulan; 12 Eylül'de açıkça kayırılan; 1996 yılına kadar temel metinlerine demokrasi ve laikliği yazmaktan kaçınan Hak- İş'in şimdi demokrasiyi dilinden düşürmemesi dikkat çekmektedir. (Hak-İş, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'na başvurarak 12 Eylül öncesi anarşide yer almadıklarını bildirmiş ve Milli Güvenlik Konseyi tarafından kapatılma kararı geri alınmıştı.) Hak- İş, 1982 Anayasası'nın getirdiği 'zorunlu din eğitimi' konusunda şunları söylemektedir:

“Memleketimizi 12 Eylül'e getiren başlıca sebep anarşidir. Bu vatanın evlatları olduğu halde bir kısım gençlerimizin, bize yabancı, hatta düşman ideolojilere sapmalarının, kendi milletini, kendi devletini yıkmak için ordumuzun karşısına bile silahlı olarak çıkmalarının esas sebebi geçmiş senelerde uygulanmış olan yanlış ve eksik maarif politikasıdır.”

Hak-İş'in 19-20 Aralık 1981'de toplanan 3. Büyük Genel Kurul'unda Genel Başkan Aziz Yılmaz ise şöyle demektedir:

"12 Eylül yönetiminin gerek ülkemiz içinde ve gerekse uluslararası münasebetlerdeki keskin ve kararlı tavrını gönülden destekliyoruz." (3)

Bir takım günümüz liberal demokratının demokrasi idolü olarak sunduğu Turgut Özal'ın 12 Eylül darbesi ve demokrasiyle ilişkisini anlatan başka bir örnek: Kenan Evren'in anılarından okuyoruz:

Tarih: 14 Eylül 1980

Yer: Genelkurmay Başkanlığı

“Bugün İkinci Başkan odasında DPT Müsteşar Vekili Turgut Özal'la Maliye Bakanlığı Müsteşarı müşterek bir toplantı yaparak, siyasi partilerin ve kapatılan sendikaların bankalardaki paralarına yapılacak işlem ve grev ve lokavtların ertelenmesinden dolayı işçilere verilecek avansların ne kadar olması gerektiği üzerinde çalışma yaptılar...”

Bu günlerde emrindeki yazar, çizer, politikacı ve bürokratlar aracılığıyla ülkemizin politik yaşamında önemli bir figür haline gelen ve müritlerinin yoğun propagandası sayesinde demokrasi havarisi kesilen Fethullah Gülen'in 12 Eylül'le ilgili olarak yazmış olduğu bir yazıda şöyle denmektedir:

“Dün bir şaşkınlık içinde 'Mehlika Sultan'a aşık' toy delikanlılar yerinde, bugün eli kan, üstü kan, bağrı kan ve ne yaptığını çok iyi bilen kanlıdeli bir nesil vardı. Artık dıştaki kargaşa ve hercümerce başka sebep aramaya gerek var mı? Tatmin edilememiş, doyurulamamış ve hatta terk edilmiş bir neslin, çeşitli kamplara ayrılması ve birbirini kıran kırana öldürmesi gayet normal değil mi...? Bugüne kadar onun iç inkırazını sezebildik mi? Onu soysuzlaştıran sebeplere inebildik mi? Halbuki, ona canavarlık öğreten tiranlar karşısında, siyanet meleği gibi onun yanında olmalı değil miydik? Heyhat..! Binbir vahşet senaryosunun sahnelendirilmesi karşısında, sessiz ve infialsiz kaldık...

Evet.. bütün bir millet olarak arenalardaki kavgayı seyreder gibi, bu kanlı boğuşmadan hiç mi hiç bir şey anlamadık.

Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te'min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk'ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.

Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin...

Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” (4)

12 Eylül'e destek verenlere bir örnek de darbe öncesi mensubu olduğu Tercüman gazetesi aracılığıyla sağcı-faşist kesimlere akıl hocalığı yapmış olan Nazlı Ilıcak'tır. İşte günümüzün meşhur liberali Nazlı Ilıcak'ın darbe öncesi ve sonrası yazdıklarından birkaç örnek:

“Kızıl ahtapotların kolları ülkemizi yavaş yavaş sarıyor. Ve hâlâ at gözlüğü takanlar, faşizmin tırmanışından söz ediyor. Faik Türün'ü faşistlikle mi suçluyorsun, MİT'e kontrgerilla damgasını mı vuruyorsun, devlet teröründen mi bahsediyorsun, işkence iddiaları ile yeri göğü inletiyor musun, faşizm geliyor diye yaygarayı mı basıyorsun… Geç kardeşim uzatma o eli bana, çünkü o el kızıl ahtapotu boğmak yerine onu besliyor. Ben o kirli eli sıkmam.” ( 27.08.1980, Tercüman)

"Ümidimiz, memleketimizin, birlik ve beraberliğimizin son şansı olan Türk Silahlı Kuvvetler Harekatı'nın başarıyla neticelendirilmesidir.” (16 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan Evren'e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilâl.” (18 Eylül 1980, Tercüman)

“12 Eylül'ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür”. (16 Ekim 1980, Tercüman)

Yukarıdaki örnekler ve faşist darbe yönetiminin uygulamaları 12 Eylül'ün kimlere karşı kimlerin çıkarlarını savunduğunun delilidir. K. Evren'in miting meydanlarında Kur'an'dan ayetler okuması, Anayasa'ya Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu ders olarak konulması, Nakşibendi tarikatı üyesi olan Turgut Özal'ın Başbakan Yardımcısı olarak görevlendirilmesi, devlet kadrolarındaki ilerici demokratların yerine dinci kadroların yerleştirilmesi vb. uygulamalar 12 Eylül darbesinin dincilerle açık ittifakını göstermektedir.

Burada darbe öncesi işçi sınıfı hareketine ve devrimcilere karşı vurucu güç olarak kullanılan MHP'nin 12 Eylül darbesi sırasında içine düştüğü duruma değinmekte yarar var. İdeolojik olarak ve fiilen 12 Eylül'ün hazırlanmasında önemli katkılarda bulunan MHP'ye, darbeciler tarafından ihanet edilmiştir. A.Türkeş'in “Fikriyatımız devlet yönetiminde, biz içerdeyiz!” diye isyan etmesi bundandır. 12 Eylül davasının müdahilleri arasında birçok eski MHP'li faşistin bulunması da bundandır. Denilebilir ki 12 Eylül darbesinin gerçek (!) mağduru MHP ve ülkücü harekettir. MHP'lilerin uğradığı bu ihanet, 12 Eylül dava süreciyle ortaya ilginç bir durum çıkarmıştır. Katillerle maktüller aynı davada “müdahil” durumunda, salonun aynı bölümünde yan yana oturmak zorunda kalmışlardır.

12 Eylül'ü sadece “darbeci generaller”in bir marifeti olarak görenlerin bu darbe ile gerçek anlamda hesaplaşması söz konusu değildir. Darbenin sınıfsal karakterini, hangi sınıf adına, hangi sınıfa karşı, hangi koşullarda yapıldığı hesaba katılmadan sadece “ceberut devletin” uygulamalarından birisi olarak ele alındıkça bu hesaplaşma yapılamaz. İki faşist generalin yargılanmasının elbette sembolik bir anlamı vardır. Böylesi bir sembol davanın bile birçok mağdurun acılarını bir nebzecik de olsa hafifletebileceğini kabul edebiliriz. Hatta gelecek sefer darbe yapmaya niyetlenecekler açısından caydırıcı bir etkisi de olabilir. Saydığımız bu gerekçelerle bu davanın açılmış olmasını bir kazanım olarak değerlendirmek gerekir. Fakat bu davanın açıldığı haliyle ve medyada belli çevreler tarafından sunulduğ u şekliyle devam ettirilmesi ve sonuçlandırılması, darbenin ardındaki asıl güç olan sermaye sınıfını ve onun müttefiklerini temize çıkarma operasyonuna dönüşmesi olasılığı vardır. Bu olasılığı göz ardı etmemek gerekir. Büyük sermaye sınıfının diğer sınıf ve tabakalar üzerinde egemenlik kurmak amacıyla orduyu kullanarak yapmış olduğu bir darbenin tüm günahını yüz yaşına yaklaşmış iki generalin üstüne yıkmak, asıl sorumlu olanları temize çıkarmak anlamına gelir. Bu oyun bozulmalıdır. Bu davaya müdahil olunsa da olunmasa da asıl yapılması gereken şey 12 Eylül'ün gerçek sorumlularını teşhir etmek, kapitalizmin ve faşizmin kitleler nezdinde ipliğini pazara çıkarmaktır.

Bu kapsamda AKP iktidarının bu davadaki ikiyüzlü tutumu ortaya serilmeli, asıl niyeti sergilenmelidir. 12 Eylül'ün ürünü olan Siyasi Partiler Yasasını, Seçim Yasasını (Kürtlerin seçilmesini engellemek için konulmuş olan yüzde on barajını), üniversiteleri kışlaya dönüştüren YÖK yasasını, DGM'lerin yerine ikame edilen Özel Yetkili Mahkemeleri, TCK'daki anti-demokratik hükümleri ve en önemlisi 1982 Anayasası'nı on yıllık iktidarları döneminde değiştirmeyen AKP iktidarının, 12 Eylül'le gerçek anlamda hesaplaşmaya niyeti yoktur, olamaz. Eğer gerçekten böyle bir niyeti olsaydı öncelikle 12 Eylül faşist yönetiminin günümüzde devam etmesini sağlayan kalıntılarını ortadan kaldırmak için bir çabası görülürdü. AKP'nin yaptığı anti- demokratik devlet aygıtlarını kendi kontrolü altına alarak 12 Eylül'ün oluşturduğu baskıcı devlet yönetimini kendi kadroları eliyle sürdürmeye çalışmaktır. AKP açısından eğer bir devlet aygıtı kendi yandaşları tarafından yönetiliyorsa bu aygıt demokratikleşmiş demektir. 28 Şubat darbesiyle hesaplaşırken, 28 Şubat darbesinin ürünü olan 8 yıllık kesintisiz eğitimi ortadan kaldırmayı, imam hatip orta okullarını yeniden açmayı yani darbenin yarattığı sonuçları ortadan kaldırmayı düşünen AKP iktidarı, sıra 12 Eylül'e gelince asla aynı yolu denemeyi aklından geçirmemektedir.

Şunu unutmamak gerekir ki bugün ülkemizde “ordu artık darbe yapamaz” diye bir inanış varsa bu inancın güçlenmesinin gerçek nedeni AKP'nin orduya karşı uyguladığı politikalar değildir. Dünyanın ve ülkemizin koşulları artık bir askeri darbenin yapılmasını gerektirmediği içindir. Dünyada sosyalist sistemin ortadan kalkması, ülkemizdeki kapitalizm karşıtı güçlerin etkinliğ ini kaybetmesi, burjuvazinin oluşturduğu siyasi sistemi tehdit edecek bir sosyal muhalefetin olmayışı darbeyi gündemden düşürmüştür. Zaten sağır sultan da biliyor ki ordu içerisindeki darbe girişimlerinin mahkeme konusu haline getirilebilmesi ABD ve NATO'nun izniyle mümkün olmuştur. Gelecekte bu iznin hangi koşullarda kimlere verileceği veya verilmeyeceğini bugünden kestirmek mümkün değildir.

Özetlersek 12 Eylül'le hesaplaşmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. 12 Eylül'le hesaplaşmak isteyenlerin bu gerçeği gözardı etmemesi gerekir. Hesaplaşmayı Ankara Özel Yetkili Mahkemesinde sürdürülen davaya müdahil olmak veya olmamak düzeyinde ele almak, 12 Eylül'ü yeteri kadar anlamamış olmak demektir. Onun sınıfsal özünü, nedenlerini, hedeflerini, sonuçlarını hesaba katmamak anlamına gelir.

Bu mahkeme, 12 Eylül'le hesaplaşmak için bir fırsata dönüştürülebilir mi? Bu soruya yanıtı şöyle vermekte yarar var: Dönüştürülebilmeli. Aksi takdirde 12 Eylül, “darbeci” beş generalin bir macerası olarak zihinlere kazınır, asıl sorumlular temize çıkmış olur. Faşizm, “burjuvazinin en gerici, en şoven, en saldırgan, en açgözlü kesiminin (finans kapitalin) diğer tüm sınıf ve tabakalar üzerinde kurmuş olduğu kanlı diktatörlüğü” olmaktan çıkar, ders kitaplarında öğretildiği gibi sapık onbaşı Hitler'in, gözü dönmüş Mussolini'nin, diktatör ruhlu Franco'nun baskıcı yönetimlerinin adı olur. Böyle olunca da ABD'nin demokrasi havarisi olması kaçınılmaz hale gelir.

KAYNAKÇA:
(1) http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=776
(2) http://bianet.org/bianet/sanat/132840-darbe-destekcisindensanat-sponsoru-olur-mu
(3) http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/durun-kavga-etmeyin-siz-kardessiniz-haberi-33078
(4) Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21