Osmanlı Devletini yönetenler için de söylenebilir ama özellikle cumhuriyet dönemi iktidarları halka dinini öğretme sevdasından asla vazgeçmiyorlar. Biçimi değişse bile her iktidar döneminde bu sevda yeniden yeniden depreşiyor. Halka dinini öğretme görevi başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, İlahiyat Fakülteleri, İslâm Enstitüleri, İmam Hatip Okulları ve devlet denetimli Kur'an Kursları tarafı ndan aralıksız olarak ifa ediliyor. Devlet bu hizmet için bütçeden çok önemli paralar harcıyor, bu alanda onbinlerce kişiyi istihdam ediyor. Ülkenin her yanında devlet teşvikiyle adım başı din eğitimi veren kurumlara çok büyük olanaklar tahsis edilmiş durumda. Zaman zaman kimlerin bu hizmeti vereceği konusunda farklı görüşler ortaya çıksa bile hiçbir zaman bu hizmetin devlet eliyle verilmesinden vazgeçilmesi tartışılmıyor.

AKP iktidarı, programında ve seçim beyannamesinde herhangi bir vaadde bulunmadığı halde Başbakan'ın “dindar nesil yetiştireceğiz” söylemiyle harekete geçip birkaç hafta içerisinde din eğitimini ülke gündemine yeniden yerleştirmeyi başardı. Bu operasyon o kadar hızlı gelişti ki Milli Eğitim Bakanı bile konuya sonradan dahil olmak durumunda kaldı. 28 Şubat süreciyle son şeklini almış olan kesintisiz 8 yıllık eğitim, kademeli hale getirilerek yeni bir dönem açıldı. Tabii ki bu ani değişiklik şiddetli bir tartışmanın da önünü açmış oldu.

Bu yeni dönem neler getiriyor? Yapılan değişiklik ne anlama geliyor? Bu soruları yanıtlamaya geçmeden öncelikle bir gerçeğin altını çizmekte yarar var. Her zaman olduğu gibi bu değişiklikler din eğitiminin devlet eliyle yapılması geleneğini bozmamakta, hatta bu uygulamayı daha da derinleştirmektedir. Devletin din eğitimi verme alışkanlığı pekiştiriliyor. İşin ilginç yanı hemen hemen hiç kimse, gerçek anlamda bir din eğitiminin devlet tarafından verilemeyeceğini veya verilmemesi gerektiğini dile getirmiyor. Ne meclisteki partilerin ne de meclis dışındaki muhalefet kesimlerinin bu konuda ciddi bir itirazı gözlenmiyor. Din eğitiminin devlet eliyle verilmesi adeta kanıksanmış durumda.

Oysaki yıllardan beri devlet eliyle sürdürülen din eğitiminin hiç kimseyi memnun etmediği ortadadır. Hangi biçimiyle yapılırsa yapılsın devlet okulu ve Milli Eğitim formatı içerisinde gerçek anlamda din eğitimi verilemez, verilememektedir. Din eğitimini, kendi formatı içerisinde sürdürmekte olan bir kursa devam etmedikçe İlahiyat Fakültesi mezunu olanların bile günlük hayatta gerekli olan Kur'an okuma, cenaze kaldırma, Kur'an alfabesini öğretme gibi pratik görevleri yerine getirmekte güçlük çektiği aşikârdır. Zaten devlet okullarındaki formata uygun din eğitimi başarılı olsaydı yıllardan beri okullarda verilmekte olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri sayesinde her yurttaş dinini öğrenmiş olurdu. Şunu herkes bilmektedir ki okullarda zorunlu olarak verilmekte olan bu ders, din öğretimi açısından kimseyi tatmin etmemektedir. Bu başarısızlığın nedeni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı değildir. Bu derste, hiç de iddia edildiği gibi “ahlak” ve “din kültürü” ağırlıklı bir program ele alınmamaktadır. Bu dersin programı çok büyük bir oranda İslâm dininin Hanefi mezhebini öğretmeyi esas almaktadır.

Meclisteki son değişiklikte MHP'nin önerisi ile yasalaşan “Kur'an-ı Kerim” ve “Hz. Muhammed'in Hayatı” konusu şu anda uygulanmakta olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin programının çok büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Her seviyede bu iki konu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatına dağıtılmıştır. İlköğretim 8. sınıftan mezun olan bir öğrenci en az 56 ders saati sadece “Hz. Muhammed'i Tanıyalım” konusunda eğitim almaktadır. Kur'an-ı Kerim'e ayrılan bölüm çok daha fazladır. Peki bu kadar çok ders gördüğü halde öğrenciler niçin bu konularda yeterli eğitimi alamıyorlar. Bunun nedeni ortadadır: Din eğitimi, devlet okulu formatı içerisinde verilemez.

Milli Eğitim Bakanlığının programları incelendiğinde görülecektir ki soran, sorgulayan, eleştirel düşünen, akıl yürüten, problem çözme becerisi kazanmış, kendi kendine yetebilen, araştırmacı öğrenciler yetiştirilmek hedeflenmektedir. Bu hedefleri gerçekleştirme konusunda çok başarılı sayılamasa bile MEB'e bağlı okullarda tüm derslerin programları bu hedefler göz önüne alınarak hazırlanmaktadır. Eğitim sürecinde öğrenci-öğretmen-çevre bu hedefler doğrultusunda davranmaya çalışır. Matematik dersinde ele alınan bir problemin farklı çözüm yolları, coğrafya dersinde Karadeniz ikliminin niçin çok yağışlı olduğu öğrenci tarafından tartışılır, sorgulanır. Öğretmen öğrencinin bu süreçte soru sorması nı, araştırma yapmasını, eleştirel düşünmesini, dolayısıyla bilgiyi kendisinin üretmesini bekler. Öğrenciye belli doğruları dayatmaz, çünkü bunun mümkün olmadığını bilir. Böyle bir format öngörülen bir ortamda, çok daha farklı yöntemleri gerektiren din eğitimi yapılamaz, yapılamıyor zaten. Kendine has kurallar ve alışkanlıklar [giyim (örtü), hazırlık (abdest alma), sınıf düzeni (oturma), yöntem (ezberleme), iletişim ( yüksek sesle tekrar) vb] gerektiren din eğitimi, kendine has ortamlarda, kendine has yöntemlerle farklı bir pedagojik formasyonla ancak verilebilir. Buna en güzel örnek yıllarca liselerimizde verilmekte olan Milli Güvenlik dersleridir. Hiçbir öğrenci zorunlu olarak katıldığı bu derslerden askerliğin ve vatan savunmasının gerekli kıldığı bilgi ve becerileri öğrenenemiştir. Bugüne değin din eğitimindeki yetersizliğin temel nedeni, bu eğitimin kendi ihtiyaçlarına göre düzenlendiği ortamlarda yapılmasına izin verilmemesidir.

Din eğitiminin “seçmeli” halde sunulması ilk bakışta demokratik bir uygulama olarak görülmekte, iktidar tarafından öyle sunulmaktadır. Halbuki bu eğitim normal okullarda verilmeye başlandığında demokratik olduğu iddia edilen “seçmek” eylemi başlı başına önemli bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Şöyle ki: Öncelikle ülkemizde yaşamakta olan Alevi yurttaşlarımızın çocuklarına kendi inançlarına göre din eğitimi verilemeyeceği herkes tarafından bilinmektedir. Daha ibadet ettikleri kurumlar ve inançlarının öncüleri durumundaki kişiler devlet tarafından meşru görülmeyen bir inanç topluluğuna, aynı devletin, onların istediği içerikte din eğitimi hizmetini sunacağını iddia etmek abesle iştigaldir. Kaldı ki herkes tarafından bilinen bir gerçektir ki Aleviler büyük sunni çoğunluk içerisinde kendilerini gizleyerek var olabilmektedirler. Bu durum yüzyıllardan beri böyle sürüp gitmektedir. Okullarda din eğitimi seçmeli hale getirildiğinde bu ailelerin çocukları yapacakları “seçim”den dolayı kendilerini baskı altında hissedecek, ya istemediği halde çoğunluğun “seçim”ine tabi olacak ya da dışlanmayı, ötekileştirmeyi göze almak zorunda kalacaklardı r. Aynı durum diğer dini azınlıklar için de geçerlidir. 2009 Haziranında yapılan “Kiminle Komşu Olmak İstemezsiniz?” konulu araştırmanın sonucunda görülmüştür ki toplumun % 66'sı herhangi bir dine inanmayan birisiyle komşu olmak bile istememektedir. Mahalle baskısı nedeniyle din konusundaki düşüncesini açıkça seslendiremeyen çok sayıda ateist ailenin çocukları nın durumu da yukarıda sözü edilen gruplardan farklı olmayacaktır.

Genellikle belli çevreler tarafından kabul görüp dillendiren “bu toplumun % 99'u müslümandır” iddiası doğru ve geçerli bir argüman değildir. Bu iddia, din konusunda sürdürülmekte olan durumun herkes tarafından kabul edilmesini sağlamak amacıyla ileri sürülen bir safsatadır. Bir an için bu argümanın geçerli olduğunu varsaydığımızda şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Mevcut sistem halka din hizmetlerini muazzam şekilde vermekte, dinin öğretilmesi konusunda hiçbir sorun yaşanmamaktadır ki toplumun % 99'u müslüman olarak kalmaktadır. Eğer böyle ise niçin din eğitimi konusu bir sorun olarak ikide bir gündeme getirilmektedir. Aslında gerçek odur ki ne verilen bu rakam doğrudur, ne de din eğitiminin çok başarılı şekilde sürdürüldüğü.

Bütün bu gerçekler ortadayken AKP iktidarı başarılı olmayacağı önceden belli bir yolu niçin denemektedir? Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi din eğitiminin cemaatler tarafından, gerçek mekanında (kilise, havra, cami, özel alanlar vb) verilmesini sağlamak için adım atmak yerine, geleneksel uygulamayı cilâlayarak sürdürmeyi niçin yeğliyor? Elbette ki bilgisizliğinden değil. AKP'nin amacı, diğerleri gibi kitlelere, halkın çocuklarına, devletin “meşru” saydığı dini dayatmak, tek tip bir nesil yetiştirmektir. Onların “dindar nesil” talepleri, boyun eğen, etliye sütlüye karışmayan, seçimlerde de oy deposu olarak kullanacakları kullar yetiştirmeye karşılık geliyor. AKP, ülke gündemine taşıdığı 4+4+4 uygulaması yla zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmış gibi görünse de asıl amacı çok faklıdır. Bu süreçte laik muhalefetin olası tepkilerini doğru tahmin ederek bir taşla birkaç kuş vurmayı başardı. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

- Son dönemde kamuoyu önünde cereyan etmekte olan hükumet-tarikat çatışmasının kendi aleyhine yarattığı görüntüyü perdelemiş oldu. Uzun süre kamuoyu yeni yasa ile meşgul edildi.

- Özellikle dindar, muhafazakar seçmen tabanı nın kendi etrafında kenetlenmesini, tarikat-hükumet çatışması, anti demokratik uygulamalar ve zamlar yüzünden kaybetmeye başladığı seçmenlerin AKP şemsiyesi altında yeniden toplanması nı sağladı.

- TBMM içerisindeki diğer partileri dini politikalar konusunda zor duruma düşürerek geçici bir üstünlük sağladı.

- Kendisini dindar kitlelerin ve özellikle İmam Hatiplilerin sözcüsü saydığı için bu kesimleri geçmişte mağdur edenlerden hesap sorar gibi görünüp psikolojik üstünlük sağladı.

- Özellikle yasaya eklediği geçici madde ile 20 Milyar dolarla ifade edilen bir ihaleyi kamu denetiminin dışına çıkararak kendi yandaşlarına yeni kâr alanı açmış oldu.

Bir müslüman anne babanın belli bir yaştan sonra çocuğuna dinini öğretmesi İslâm inancına göre bu anne babanın görevidir. İman sahibi birisinin, bu görevini yerine getirmek istemesi en doğal hakkıdır. Hiç bir kişi ya da kurum anne babanın bu hakkını engellememelidir. Dinsel eğitimin çocuk psikolojisi açısından doğuracağı sakıncalar bahane edilerek de olsa bu hakkın engellenmesi yanlıştır. Devletin görevi anne babaya varsa sakıncalarını da anlatarak bu konuda güvenli bir ortam sağlamaktır.

Din eğitimini devlet veremez, vermemelidir. Doğru olan din eğitiminin inanç gruplarına bırakılmasıdır. Devlet, kendi varlığına yönelik tehditlere karşı gerekli önlemleri alabilir. Bu önlemler din eğitimini engellemek ya da bugün olduğ u gibi tüm çocuklara aynı tip inancı dayatmak şeklinde olamaz. Yıllardan beri ülkemizdeki iktidarlar, din eğitimini devlet eliyle vermeyi, bu yolla dini denetim altında tutmayı vazgeçilmez bir politika halinde sürdürmektedirler. AKP iktidarı da 4+4+4 yasasıyla aynı politikayı sürdürmeye devam edeceğini göstermiştir.

4+4+4, 12 yıllık zorunlu eğitim demek değildir. Kitlelerin dini inançlarının yeniden ve yeniden istismar edilmesi, devlet eliyle din eğitimi dayatmasının sürdürülmesi demektir. Toplumun çoğunluğu adına şekillendirilmiş devlet dininin azınlıkta bulunan farklı inanç grupları na dayatılması demektir. Koparılan gürültünün encamı bu kadardır.