CHP’nin önde gelen Türkçü-Turancı sîmalarından Onur Öymen’in, Hükümetin, “Analar ağlamasın!” adını verdiği “Kürt açılımı”na, “Anaların gözünün yaşına baksaydık Dersim’i ele geçiremezdik,” diyerek karşı çıkması, aslında bugünkü Kürt Meselesi’ni anlamamızı kolaylaştıran bir tartışmaya yol açması gerekirken, yersiz bir “Alevi alınganlığı” ile geçiştirildi. Öymen yalan mı söyleseydi yani? Kem küm etmeye hiç gerek yok. Tarih sahtekârlık kaldırmaz. Bilmiyorsan bileceksin. Ya taraf olacak, ya da hesap soracaksın.
En kısasından, Dersim, Türk’ün Kürt, Türkçe’nin Kürtçe üzerinde zaferidir. Kemalizm Dersim’in feodal bağımsızlığına ölümcül bir darbe indirmiştir. Acıyan Alevi Dersim değil, Kürt Dersim’dir. Dersim teslim olduktan sonra Alevi davranmış olsa bile 1938 yılında davranan Kürttür.
Kürt sorunu hazır yine alevlenmişken, Dersim bahanesiyle özüne bakarak işin önünü anlamaya çalışmak faydalı olur. Bir daha bakalım.
Birçok kimse, Türk devletinin Kürtlerin başına bomba yağdırmasını veya Kürt dağlarına Türk bayrağı dikmesini, “Kendimizi bombalıyoruz!”, “Kendi toprağımıza bayrak dikiyoruz!” diyerek komiklik yaptığını zannediyor. Kim, “Kendimizi değil, Kürt’ü bombalıyoruz,” derse, o, Kürt meselesinin neden ve nasıl bir mesele olduğunu kavramaya başlamış demektir. “Türkiye’nin Birliği” ya da “Bölünmesi” yönünde düşünce ve siyaset de ancak bu kavrayış temelinde anlam kazanır. İşin aslı kavranmamışsa Kürt meselesi hakkında söylenen, yapılan ve yapılması önerilen her şey boşuna gevezelik ya da şaklabanlıktır.
Sırası gelmişken Türk solunda ve sol siyasetinde yaygın olan bir yanlış kavrayışa da dikkat çekmeden geçmeyelim. Mesela; “Halkların kardeşliği!” Türk halkı ile Kürt halkı, her birinin kendi içinde kardeş olması imkânsız ve “kardeşliğin” doğasına da aykırı iken, nasıl kardeş olmaktadırlar? Demek ki yanlış yerden bakılınca yanlış yere varılıyor. Doğruyu görmek için Türk devletinin, Türk şovenizminin, Türk ulusçuluğunun, hattâ Türk-İslam sentezinin bastığı yere basarak bakmak lâzım. Orada Kürt, “düşman”dır. Türk siyasi ve askeri eğitiminde savaşılacak düşmanlar sayılmıştır. Kürtler de o arada sayılmıştır. “Kürtçülük” ve “bölücülük” diye duyduğumuz şey budur. Düşman ile “savaş”, “barış”, “uzlaşma” yapılır fakat “kardeşlik” yapılmaz. “Kürt-Türk kardeşliği” bugünkü bu somut âlemin değil, bambaşka ve her halükârda sınıf temelli bir kurgunun konusu olabilir. Tayyip Erdoğan da, Baykal da, Bahçeli de, “Bin yıllık kardeşlik!” diyor, fakat Osman Baydemir buna ağzını bozuyorsa, niye böyle diye düşünmek gerekmez mi? Dersim olayı da ancak bütün Kürt olayları gibi, Kürdün “düşman” tarif edildiği yerden bakılırsa netlik kazanır. 1937-1938 yılları arasındaki Dersim olayı düpedüz savaştır. “Türkiye Cumhuriyeti devleti Dersim’i savaşta yenmiş, ilhak etmiştir” dersek mesele anlaşılmış olacaktır. Kemalist devlet üç yıl hazırlıktan sonra iki yıl süren bir savaşta Dersim’i ele geçirip Türkiye’nin toprağına katmıştır.
Dersim, Kemalist Cumhuriyet’in sivil Kürt kıyımlarından en şiddetli ve en ağır olanıydı. Zayiat yaşamda kalabilen Kürdün hafızasında 40, Fevzi Çakmak’ın not defterinde 13 bin kişiydi. Kalanı da tehcire tâbi tutulmuş, Dersim boşaltılmıştı. “Savaş”, “kıyam”, “ele geçirmek” gibi sözler gerçi olaya dışından ve tepesinden bakana “sivri” gelir, fakat içinden ve temelinden bakana hiç öyle değil. Dersim zaten siyasal kuruluşuna imza atarak onay verdiği Türk devletine karşı “sivri”ydi. Tarihi böyleydi. Anlaşılmasında güçlük çekilen, bu nedenle “Kürt meselesi”ni anlamayı da güçleştiren zihin kabızlığı, modern Kemalist Cumhuriyet devleti ile onun kendi toplumsal temeli arasındaki çelişkinin ne olduğunun ve bu çelişkinin “kurucu” Türk iradesi tarafından nasıl çözüldüğünün ıskalanmasından kaynaklanmaktadır. “Ana unsuru” değil tek unsuru Türk olan bu devlet, kendi toplumsal temelini Osmanlı idari sisteminden devraldığı mirastan yaratmıştır. “Dersim olayı” da böyle bir şeydir. “Yurt” de, “Ocak” de, her ne dersen de, Osmanlı idari düzeninde Dersim “özerk”ti, Özerklik, mahallî devlet anlamında, göçebeliği aşan, kendine yurt tutabilen Asyalı her tarım kavmi gibi “kendinde özgür” otoriteydi. “Aşiret” deyip çöpe atıyoruz ya, aşiret demek düpedüz devlet demekti. Bu devletin merkez Türk devletine dönük siyasal yüzü onu onurlandırmaktan ya da sembolik bir sadakatten başka bir şey değildi. Dersim’i hatırlayacaksan, “Türk” dediğinin Rus ile her dalaşmasında savaş menziline Dersim dağlarından geçerek ulaştığını, her gidişinde ve dönüşünde Dersim Kürdü için bir parazit olduğunu, fakat gene de din ve Halife adına sineye çekildiğini, bir defasında (1876) hattâ Dersim Kürdü (ve Ermenisi) yol vermeyince, Türk’ün ordusunun zorda kaldığını da hatırlamak zorundasın.
Devran değişti, 35’lere geldik. Dersim orada öyle mi kalacaktı? Erzurum’da, Sivas’ta, 1. Ankara Meclisi’nde “Kürtler Kürt kalacak” demişti ama bu tarafta da bir Türk devleti vardı. Gel çık işin içinden. Aklı eren burjuva devlet kendi adına vermiş olsa bile, aslında temsil ettiği sınıf adına verdiği sözden bir gün dönmek zorunda kalacağını da bilirdi. Nitekim bildi. Önce bir kanun, Tunceli Kanunu (1935) geldi. Bölgede Türkçe dışındaki tüm dillere yasak geldi; öyle sıradan yasak değil, anadilini konuşma, eğitim ve yayın yasağı. Kürtçe çıkan gazete ve diğer tüm yayınlara kapatma geldi. Dersim Kürtlerine zorunlu askerlik, vergi yükümlüğü geldi. Aşiretlerin silahsızlandırılması geldi. Fiilî bir özerkliği, bir otonomiyi ortadan kaldırmak için ne lâzımsa geldi. Kürtler ne yapılmak istendiğini anladılar. Dersim’e bu yaklaşım, onun özerkliğindendi. Dersim Kürtleri Tunceli Kanunu’nun iptalini istediler. Vergi ve zorunlu askerlik kaldırılsın dediler. Dilimiz, kültürümüz geri verilsin diye tutturdular. Dersim zaten otonom olduğu için böyle konuşabilmekteydi.
Dersim kendini otonom görüyordu da Kemalist devlet başka türlü mü görmekteydi? Hayır. Türk devleti de Dersim’in “özerklik” olarak özgürlüğünün ortadan kaldırılmasını düşünmekteydi. Bölgedeki “yüksek idare memurlarına söz gelimi Afrika koloni idarelerindeki salahiyet verilmeli”ydi. “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı” ve bu iş bitirilmeliydi. Trabzon İngiliz konsolosu Biliotti, hükümetine, Dersim Kürtlerinin “bağımsızlığını elde etmek” için ayaklandıklarını yazmaktaydı.
Sonuç: Madem Küçük Asya’da bir “Müslüman Türk Ulus Devleti” kurulacak, çaresi yok, Rum’u, Ermeni’yi hallettikten sonra sıra Kürtlere de gelecekti. “Yurt” mu, o sayfa kapatılacaktı. Kürt ya asimile edilecek, ya da yurdundan çıkarılacaktı. Art arda geniş çaplı ve kalıcı sürgünler yaşandı. Öyle değil mi, Müslüman Türk Ulus Devleti adına bugün bile Kürtleri Irak’a tehcirden (Mümtaz Soysal) söz edilmiyor mu? Dersim 1920’lerde Türkler kendine devlet kurarken namlunun ucundaydı, erken veya geç, olacak olan buydu. Dersim öyle çözüldü, geri kalanı bugün böyle çözülmek isteniyor.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma