“Eğitim” sözcüğü, farklı şekillerde en çok tanımlanmış bir kavramın karşılığıdır herhalde. Tanımlar, açıklamaya çalıştıkları kavramı tam olarak ifade edemez çoğu zaman. Ama çoğunlukla herhangi bir kavramın farklı tanımları incelendiğinde aralarında önemli “fark”lar olmadığı görülür. Bu durum, “eğitim” gibi herkesin farklı bir yönden görüp açıklamaya çalıştığı kavramlarda böyle değildir.
“Eğitim” sözcüğünün değişik kişiler tarafından nasıl tanımlandığının dökümünü çıkararak bu yazının sıkıcı bir hal almasını istemediğimden kısaca bu tanımlar hakkındaki düşüncemi belirtmeyi uygun buluyorum. Eğitim konusunda birbirini destekleyen ya da tamamen reddeden birçok farklı tanımın yapılmış olmasının nedeni, eğitimin işlevi ile ilgili olsa gerektir. Eğitimin işlevi konusundaki yaklaşımlar, bu kavramı anlaşılır hale getirmekte, bireylerin bu konudaki düşüncelerinin biçimlenmesinde etkin olmaktadır.
Eğitimi, yurttaşları için bir hak olarak görmeyen yöneticiler, bu hizmeti özelleştirerek kendi sorumluluklarından sıyrılmak suretiyle çözmek (!) istemektedirler. Özelleştirmenin bir çözüm değil, parası olmayanlarla olanlar arasında net bir tercih yapmak anlamına geldiğini bilmeyen yok gibidir.
2004 Aralık’ında toplanacak olan DEK, eğitimin sorunlarını dile getirmede ve bu sorunlara çözümler üretmede oldukça verimli çalışmalar yapacaktır elbette. Kurulan komisyonlar, hazırlanan raporlar, kurultayda sunulacak bildiriler, yapılacak tartışmalar ve alınacak kararların eğitim sistemimizin ileri götürülmesinde çok önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Birçok kişi gibi ben de böyle olması gerektiğini, eğer önceki kurultaylar gibi görmezden gelinirse eğitimimiz adına önemli bir fırsatın daha kaçırılmış olacağını belirtmek istiyorum.
DEK’in gündemini incelediğimizde “demokratik eğitim” konusunda geçmiş kurultaylarla bire bir örtüşen bir yaklaşımı görüyoruz. DEK, yine gündemine –çok haklı olarak- eğitim sisteminin temel sorunlarını almış görünmektedir. Kaba bir kıyaslama yapıldığında yukarıda sözü edilen tüm kurultayların ele aldığı konular açısından birbirlerine benzediği ve doğal olarak ileri sürdükleri çözüm önerileri konusunda da büyük farklılıklar olmadığı görülecektir. Bu durum şaşırtıcı değildir. Şimdiye kadar ileri sürülen hiçbir çözüm önerisi ciddiye alınıp uygulanmadığı için sorunlar bir çığ gibi büyüyerek devam etmektedir. Öyle olduğu için de eğitim emekçilerinin 20-30 yıl önceki kurultaylarda almış oldukları kararları yinelemeleri doğal görünmektedir. Bu durumun doğal olması, eğitim emekçilerinin “demokratik eğitim” konusundaki şu ana kadar bulundukları noktada ısrar etmelerinin haklılığı, bazı sorunların tartışılmasını engellememelidir. Eğitim emekçileri “demokratik eğitim”den ne anladıkları konusunu DEK’i fırsat bilerek yeniden tartışmalı, bu konuda görülen eksikliği aşmalıdırlar.
Eğitim, her şeyden önce devlet tarafından bir egemenlik hakkı olarak görülmektedir. Devlet bu egemenlik hakkını kullanırken kendini güçlendirme, geleceğini güvenceye alma kaygısıyla hareket etmektedir. Yurttaşlar açısından ise eğitim, insanca yaşama ve kendini gerçekleştirmek için yararlanılacak temel insan haklarından birisidir. Devletin egemenlik hakkını kullanırken ortaya koymuş olduğu yaklaşımla, yurttaşın en temel hakkı olan eğitimden fırsat eşitliği temelinde yararlanma çabası eğitim alanındaki temel çelişkiyi oluşturmaktadır. Devlet, eğitimin temel felsefesini, programını (içeriğini) ve yatırımlarını belirlerken kendi egemenlik anlayışını dayatmakta, eğitim dizgesini bu anlayışa göre biçimlendirmektedir. Eğitimin demokratikliği, bu süreçlere yurttaşların ne denli katılabildiği ile doğru orantılıdır. Eğitimin felsefesi (Nasıl bir insan hedefliyoruz?) konusundaki tartışma, bu süreçteki en önemli mihenk taşını oluşturmaktadır. Bu soruya verilen yanıt, gerçek anlamda hangi toplumsal sınıftan yana olduğumuzun da yanıtıdır aslında. Böyle olduğu için bu tartışmada tarafsız kalmak mümkün değildir. Nasıl bir insan istendiği sorusuna verilen yanıt, eğitimin içeriğini, bu alana yapılan tüm yatırımların niteliğini (okul binaları, ders araç ve gereçleri, öğretmenin kalitesi vb.) doğal olarak belirlemektedir. Ülkemizdeki eğitimin sorunlarının devasa boyutlara ulaşmasının gerçek nedeni de aslında iktidarların sınıfsal “tercih”idir. Eğitim emekçilerinin, örgütleri aracılığıyla bu “tercih”e karşı bir tutum sergilemeleri çok doğal ve haklı bir durumdur. Bu haklı tutumu desteklememek mümkün değildir. Bu kapsamda demokrasi mücadelesinin önemli bir halkasını oluşturan demokratik eğitim mücadelesi DEK’le yeni bir ivme kazanacaktır kanısındayım.
Demokratik eğitim mücadelesinin bu denli haklı bir zeminde sürdürülüyor olması, bu mücadelenin, üstesinden gelinmesi gereken açmazları ve eksiklikleri olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. Bu eksiklik ve açmazın DEK sürecinde yeniden gözle görülür bir şekilde sürdürülmekte olduğu, gerek DEK’in ele aldığı konular, gerekse Eğitim-Sen’in eğitim süreci konusundaki yaklaşımlarından (Önemsemezliğinden demek daha doğru olur kanısındayım) anlaşılmaktadır. Eğitim-Sen (dolayısıyla DEK), eğitimin demokratikleşmesinden sadece eğitimin içeriğinin demokratikleşmesini anlıyor kanısı uyandırmaktadır. Elbette eğitimin içeriğinin demokratikleştirilmesi, eğitim müfredatının çağdaşlaştırılması, eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesi çok önemlidir. Ama göz ardı edilmemesi gereken bir diğer boyut ise eğitim süreci, eğitimin nasıl icra edildiğidir. Yani öğretmenin eğitimi gerçekleştirirken “tercih” ettiği yöntem ve stratejilerdir. İçeriği ne kadar demokratik olursa olsun, uygulaması zorbalığa(!) dayalı bir eğitim asla demokratik olamaz. Yurttaşlar arasında tam bir fırsat eşitliği gözetilerek düzenlenmiş bile olsa eğitim, eğer sınıfta her bireyin farklı olduğu gerçeğini ihmal eden bir yaklaşımla uygulanıyorsa bu ortamda gerçek bir fırsat eşitliğinden söz edilemez. Bireyin, öğretmeni tarafından baskı altında tutulduğu, kendini ifade etme fırsatı bulamadığı bir ortamda en iddialı programların uygulanması bile böylesi bir eğitime demokratik denilmesini engeller.
Eğitim kurumlarında gerçek bir demokrasinin yaşanmamasının nedenlerinden birisi de öğretmenlerin sınıf yönetimi konusundaki tutumlarıdır. Dünya görüşü ne olursa olsun öğretmenlerin eğitim sürecindeki takındıkları tutum genellikle geleneksel, baskıcı özellikler taşımaktadır. Eğitimin demokratikleşmesini savunan, bu konuda çok büyük özverilerde bulunan öğretmenlerin bile aynı tutumu sergiledikleri ne yazık ki doğrudur. Sınıf yönetimi konusunda gerçek anlamda “demokratik” davranabilen az sayıdaki öğretmen de kişisel çabalarıyla kendini geliştirmekte, geleneksel tutumdan uzaklaşabilmektedir.
Okul müdürünü ve eğitim yöneticilerini –haklı olarak- kendisinin seçmesi gerektiğini savunan bir öğretmen, uygulamayı tercih ettiği yöntemlerden dolayı öğrencilerine seçme hakkı vermediğinin farkında bile değildir. Öğretmen eğitim sürecinde nasıl davranması gerektiğini bilmediği için demokrasiyi öğrencilerine teori düzeyinde sunmaya çalışmakta bu yüzden de zaman zaman başı yöneticilerle derde girmektedir. Oysa demokrasiye gönülden bağlı bir öğretmenle diğerlerini birbirinden ayıran farklılığın görülmesi gereken en önemli yer sınıf olmalıdır. Elbette ki burada yine iktidarları, öğretmen yetiştirme politikalarını sorumlu tutmak mümkündür. Ama unutulmamalıdır ki aynı öğretmen sınıfın dışında örnek bir demokrasi savaşımı sürdürmektedir.
Geleceğin demokratik toplumunu gerçekleştirmek, demokrasiyi bilen, özümseyen ve bir yaşam biçimi olarak davranışa dönüştürebilen bireylerle ancak mümkündür. Bireyin demokratik değerlere sahip olması, onları yaşaması ve sonuçlarıyla yüzleşmesini gerektirir. Ülkemizdeki ve dünyadaki bazı uygulamalardan burada söz edilebilir. Örneğin Köy Enstitüleri. Sovyetler Birliği’ndeki Makarenko’nun Gorki okulları vb. Elbette bu ve benzeri örnekler eğitimde gerçek demokrasi uygulamaları anlamında önemli deneyimlerdir. Ama günümüzde salt bu kazanımlarla yetinmek eğitimin demokratikleşmesinde doğru bir yerde durmamızı sağlamaya yetmez.
Eğitim, toplumun tüm bireylerini ilgilendiren ve toplumların gelecekleriyle doğrudan ilişkili bir olgudur. Eğitimi egemen sınıfların insafına terk etmemeliyiz. Bugünden yarına geleceğin demokratik toplumunu yaratmanın en önemli araçlarından birisi eğitimdir. Eğitimi alınıp satılan bir meta haline dönüştürmek isteyenlere karşı mücadele etmek her yurttaşın görevidir. Eğitimin uygulayıcıları olan öğretmenlerin eğitimin demokratikleştirilmesinde çok büyük sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklarına bir an önce sahip çıkmaları gerekir. Eğitimin demokratikleşmesini engelleyen tutumları terk etmek, öğrencinin kendisini ifade edebileceği, çok yönlü gelişme fırsatları yakalayabileceği öğrenci merkezli strateji ve yöntemleri öğrenip uygulamak öğretmenlerin görevidir.. Eğitim-Sen, demokratik eğitimden yana bir sendika olarak öğretmenin bu süreçteki rolünü doğru saptamalı ve bu konuda daha duyarlı davranmalıdır. Demokratikleşmeyi sadece iktidarlardan talep etmek, bizi sorumluluktan kurtarmaz. İktidarlara karşı verilen demokrasi mücadelesinde inandırıcı olabilmek için sınıfta demokrasinin uygulanması konusunda sorumluluk almak gerekir. Öğretmenlerin demokratik sınıf yönetimi konusunda eğitilmeleri için eğitim yöneticileri zorlanmalıdır. Bu konuda hizmet içi eğitimler düzenlenmesi için Eğitim-Sen’in kararlı bir mücadeleye girmesi gerekir. Bu konuda sendikanın net ve duyarlı bir tavır takınması hem öğretmenlerin sendikaya ilgilerini artıracak hem de öğrenci velilerinin sendika üyesi öğretmenler güvenini sağlayacaktır.
Demokratik eğitim konusunda yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu kanısındayım. Yoksa gelecek on yıllarda da aynı gündemle yeni DEK’ler toplamaya devam ederiz.
***
NOT : Bu yazı DEK toplanmadan önce yazılmıştır.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma