Kapitalizm, tarihi boyunca, sermaye hakimiyetini kurmaya yönelik olarak, emeğe ve halklara karşı çeşitli saldırı politikaları geliştirmiş ve, maalesef, oldukça da başarılı bir biçimde uygulamıştır. Feodalizmden kapitalizme geçişte, tek tip toplum yapısı olan ulus-devlet içinde, eğitim ve hukuk gibi ideolojik üst-yapı kurumları sermaye çıkarı doğrultusunda şekillendirilmiştir. Kilise hakimiyetinden kurtarılan eğitim ve araştırma faaliyetleri, günümüzdeki kadar büyümemiş ve birbiri ile henüz öldürücü rekabete girişmemiş olan sermaye dokusunu keşifler ve icatlar yoluyla yararlandırdığından, bu durum bilimin engizisyon baskısından kurtarılması ve özgürleştirilmesi olarak algılanmıştır. Benzer şekilde, oluşturulan hukuksal yapı da, sermaye çıkarı doğrultusunda şekillendirildiği halde, adaleti sağlayıcı bir kurum olarak görülmüştür.

Burjuvazinin, sermaye üzerindeki hukuksal hakimiyetine rağmen, üretimin sürdürülebilmesi ve birikimin yapılabilmesi için yoğun emeğe gereksinme duyduğu dönemlerde “artık değer”den bir miktar fedakârlık yaparak sosyal politikaların geliştirilmesinde etken olması da, büyük başlıklarla “burjuva demokrasisi”, hatta bazı çevrelerce daha da ileri gidilerek, “burjuva demokratik devrimi” olarak toplumlara yutturulmuştur. Oysa bu girişim, bir yandan kendisine piyasa oluşturarak, diğer yandan da dönemin yükselen sosyalist akımları karşısında toplumsal bilinci körelterek sermayenin kendisini korumaya almasına yönelik çok başarılı bir manevra idi. Sermayenin bu manevrası o denli başarılı idi ki, o dönemlerde geçerli olan koşulların değiştiği ve ortadan kalktığı günümüzde sermaye yeni politikalar oluştururken, emek ve sermaye-dışı kesimler “kazanımlarının geri alındığı” hayaline kapılmaktadır. Kendi içinde çelişki taşıyan bu ifadenin dillendirilmesi, sermayenin bilinç köreltmede ne denli başarılı olduğunun açık bir delilidir. Eğer bir şey geri alınıyor ise, o şey kazanılmış değil, verilmiş bir şeydir.

Günümüzde de, olgunlaşan sermaye derin krizini aşabilmek veya, hiç değilse, hafifletebilmek için “Küreselleşme” ya da “Yeni Dünya Düzeni” olarak dillendirilen yeni ve geçmiştekilere göre çok daha kapsamlı bir süreci devreye sokmuş bulunmaktadır. Bu süreç, hem araçları, hem de kapsamı itibariyle eski politikalara göre çok daha girift ve anlaşılmaz niteliktedir. Küreselleşmenin araçları genellikle ekonomiktir; uluslararası ürün ve sermaye akışkanlığına dayanır. Küreselleşmede kullanılan aracın ekonomik olması, karar sürecinin de, halklara ve hükümetlere rağmen ve onlara karşı olarak, merkez sermayeye geçmiş olduğunu perdelemektedir. Küreselleşmenin kapsamı da çok geniştir; günümüz koşullarında sermayenin uygun gördüğü tüm alanlar küreselleşme politikalarına açıktır.

Günümüzün sömürgeleştirme yöntemi olan küreselleşme akımının algılama boyutunda perdelenebilmesi için, ideolojik üst-yapı kurumları da devreye sokulmaktadır. Bunlar arasında, “küreleştirme” gibi emredici bir kavram yerine “küreselleşme” gibi daha yumuşak ve tarafların birlikteliğini çağrıştıran kavramların kullanılması; “ekonomik haklar” yerine “kültürel haklar”ın öne çıkarılması; içi boşaltılmış olarak demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara vurgu yapılarak karar süreçlerinde sermaye hakimiyetinin perdelenmesi; ve toplumsalcılık karşısına bireyselciliğin koyulması gibi söylem ve olgular sayılabilir. Böylece, tarih ve sınıf bilincinden yoksun bırakılan bireyler, hatta uluslar, merkez sermayenin sömürü ağının içine alınmaya çalışılmaktadır. Bu sürecin sermayenin küresel saldırısı olarak görülmesi doğru bir tanıdır. Hal böyle olunca, bu saldırıya karşı örgütlenmek de, süreç içinde doğal refleks olarak gelişecektir. İşte, sermayenin kürsel saldırısına karşı emeğin küresel örgütlenmesi savı yanında, anti-küresel örgütlenmeler, MAI-karşıtı hareketler gibi, kısmen yerel olarak başlatılmış, ancak Internet aracılığı ile yaygınlaşmış olan ve zaman zaman sokak eylemliliği biçimine dönüşen hareketler, sermayenin söz konusu emperyalist saldırı karşısında geliştirilen toplumsal refleksler tomarını ortaya koymaktadır. Bu yazıda, böyle bir yaklaşımla, küreselleşmeye karşı örülen cepheyi, hem eylemlilik, hem de ideolojik açılardan değerlendirmeye çalışacağım.

Sermayenin halklara ve uluslara karşı başlattığı bu hareketin birincil ve en ezici etkisinin emek üzerinde olduğu açıktır. Kâr hadlerinin gerilemesine tepki olarak sermaye, bir yandan girdi maliyetlerinin baskılanması, diğer yandan da satış hasılâtının yükseltilmesi çabalarına yönelmiştir. Girdi maliyetlerinin baskılanmasına yönelik olarak girdi piyasalarının, satış hasılatının yükseltilmesine yönelik olarak da ürün piyasalarının genişletilmesi yoluna girilmiştir. Küreselleşme olgusu, bir yandan üretim faktörlerinin, diğer yandan da ürünlerin tüm ulusal sınırları aşarcasına yeryüzüne yayılmasından başka bir şey değildir. Bu politika, gelişmiş merkezlerdeki emekçilerin yerlerini, kaçınılmaz olarak, çevresel konumlu ve gelişmekte olan bazı ülkelerin emekçilerinin alması sonucunu doğurmaktadır. Emek piyasasının el değiştirmesine verilen en tipik örnek, ABD yazılım firmalarının Hindistan ve diğer Uzakdoğu ülkelerindeki yazılımcıları istihdam etmesi oluşturmaktadır. Üretim tekniğinin değişmesi ve parçalı üretim sürecinin kullanılıyor olması, bir ürünün parçalar halinde ayrı bölgelerde üretilerek, bir merkezde monte edilmesini ve piyasaya sürülmesini olanaklı kılmaktadır. Parçalı üretimin sağladığı olanaklar küreselleşmenin en önemli arterlerinden birini oluşturmuştur.

Özellikle emek piyasası olmak üzere, girdi piyasalarının genişletilmesi farklı ülkelerdeki emekçilerin birbiri ile rakip konuma gelmesine neden olmaktadır. Emek piyasalarında canlandırılan böyle bir rekabet, yüksek ücret düzeyinin geçerli olduğu merkez kapitalist ekonomilerde ücretlerin geriletilmesine, buna karşın çevresel konumlu ekonomilerde ise ücretlerin yükseliş yönünde kıpırdanmasına neden olmaktadır. Ancak, emek piyasalarında farklı ücret düzeyleri oluşmakla beraber, ekonomik gerilik ve yoksulluk nedeniyle ücret düzeyleri çevresel ekonomi ücret düzeylerine doğru bir eğilim göstermektedir. Gelişmiş merkezlerde ücretlerin geriye doğru esnek olmaması, söz konusu ülkelerde işsizliğin yükselmesine neden olmaktadır

Farklı ekonomilerdeki ücret düzeylerinin birbirine yaklaşmasının net sonucu, emeğin ve sermayenin akışkanlık derecelerine bağlı olarak şekillenir. Emek hareketinin durağan, buna karşın sermayenin akışkan olması koşulunda ücret farklılığı korunur ve bu durumdan sermaye büyük bir avantaj sağlar. Buna karşın, sermayenin yanında emeğin de seyyal olduğu ortamda farklı ekonomilerdeki ücret farklılıkları azalır ve sermayenin avantajı birinci duruma göre daha zayıf olur. Farklı ekonomilerde oluşan farklı ücret düzeylerinin ekonomik anlamı, emekçiler arasındaki rekabetin ve bir grup emekçinin diğeri aleyhine ikame edilmesinin sermaye lehine bir avantaj sağlıyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, farklı gelir düzeyindeki ülkelerdeki emekçilerin birbirine rakip konumda olması sermayenin yarına bir sonuç sağlar.

Farklı piyasalardaki emekçileri birbiri ile rekabete sokarak avantajlı konuma geçen sermayenin bu manevrası karşısında, emekçiler arasında da ittifak kurularak, acaba sermaye aleyhine cephe örülebilir mi? Böyle bir karşı duruşun akla gelen ilk hamlesi, emekçiler arasında bir tür anlaşma ağı kurularak, sermayenin istenmeyen davranışı karşısında küresel karşıt emek hareketinin örgütlenmesidir. İktisat açısından böyle bir hareketin anlamı, ekonomik konumu itibariyle heterojen nitelikli farklı emek piyasalarının homojenleştirilmesidir. Farklı ekonomilerdeki emek piyasalarının heterojen yapısının korunarak, sermaye hareketliliği ve/veya parçalı üretim tekniği ile üretimin gerçekleştirilmesi halinde oluşacak sermaye avantajı, emek piyasalarının homojenleştirilmesi sonucunda, emek arzının artışına bağlı olarak gerileyen genel ücret düzeyine rağmen, daha fazla olur.

Ancak; bu durumda, farklı piyasalardaki emekçiler böyle bir politika uygulayabilir mi sorusu ciddî olarak karşımıza çıkar. Sermayenin teknoloji-yoğun bir yapıya ulaşması ve olgunlaşması sonucunda artan işsizlik ortamında, emekçilerin en büyük düşmanı işsizliktir. Sermayenin olgunlaşması ve uyguladığı manevra sonucunda yaygınlaşan işsizlik karşısında farklı ekonomilerdeki emekçilerin benzer refleks geliştirerek, birliktelik bilinci içinde örgütlenmesi ve kollektif davranış sergilemesi fazla olası görülemez.

Farklı ekonomilerdeki emekçilerin birbirine rakip olması durumu sadece gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler emekçileri arasında değil, bizzat gelişmekte olan çevresel konumlu ekonomiler emekçileri arasında da görülür. Zira, işsizliğin ve yoksulluğun giderek yaygınlaştığı ve derinleştiği ortamlarda emekçiler arasında keskin bir rekabet ortaya çıkar. Derinleşen yoksulluk ise, bireyleri köleleştirir!

Farklı ekonomilerdeki emekçilerin sermayeye karşı kollektif karşı duruşunun emekçi örgütleri tarafından sağlanması da fazla düşünülemez. Zira, sendikaların tabanlarını tutabilmeleri ve inandırıcı olabilmeleri, elemanlarının genel refah düzeyini yükseltebilme olanakları ve dereceleri ile sınırlıdır. Sermayenin olgunlaştığı ve üretim sürecindeki organik gelişmeler sonucunda emek kullanım oranının geriletildiği bir ortamda genel işsizlik oranı yükselirken sendikaların toplu sözleşme, hatta grev tehdidi ile istihdam olanakları yaratması fazla olası görülemez.

Sermayenin ulaştığı ileri teknoloji düzeyinde ve kazandığı politik ve ekonomik güç ortamında sendikaların ücret taleplerinin de fazla karşılık bulmayacağı ortadadır. Ücret taleplerine karşı istihdam olanaklarını daraltan sermaye uzun dönemde bu mücadelenin galibi olabilir.

Emek hareketini de içine alan küreselleşme karşıtı ya da MAI-karşıtı grupların yerküreye yayılan mücadeleleri, emek mücadelesinden biraz farklı olarak, sokak çatışmaları ile salon toplantıları arasında yayılmaktadır. Zaman zaman MAI toplantılarının veya Dünya Ticaret Örgütü toplantılarının yapıldığı dönemlerde gösteriler yapan ve alternatif toplantılar düzenleyen bu girişimler henüz gerekli sağlam raya oturmuş ve hız kazanmış olarak kabul edilemez.

Sermayenin küreselleşme harekâtını iki açıdan kapitalizme karşı mücadelede bir şans olarak kabul etmek gerekir. Bir defa, küreselleşme olgusu emek cephesinde rekabeti ortaya çıkartarak, kapitalizmin işleyiş süreci içinde gelişmiş ekonomiler emekçilerinin de gelişmekte olan ülkeler üzerinde sömürü kurmuş olduğu gerçeğinin su yüzüne çıkmasına neden olmaktadır. Diğer bir ifade ile, küreselleşme olgusu, kapitalizmin işleyişinin ve toplum üzerindeki sömürü mekanizmalarının deşifre edilmesine olanak sağlamış olmaktadır. Küreselleşme ideologları böylece ortaya çıkan tabloyu, küreselleşme ile insan haklarına ve demokrasiye saygılı bir sistemin tüm yerküreye yayıldığı aldatmacasıyla geri plana çekmeye çalışmaktadır. Günümüzde büyük bir güçle tetiklenen etnik ya da dinsel kimlikler gibi kültürel haklar üzerinde aşırı derecede yoğunlaşmanın nedeni, merkez kapitalizmin ekonomik hakları ortadan kaldırmasının perdelenmesine yöneliktir.

Küreselleşme ortamında karşımıza çıkan ikinci önemli avantaj da, işsizliğin merkez kapitalist ekonomilerde ve kentlerde de yaygınlaşıyor olmasıdır. Kentsel ve aydın işsiz ordusu sermayenin manevralarını, yoksul ve çevresel konumlu ekonomi ajanlarından daha açık ve net bir şekilde algılama psikolojisine sahiptir. Zira, kırsal alandan kopmuş ve proleterleşmiş emeğin işsiz kalması ile, henüz kırsal kökeninden kopmamış ve gerçek anlamda proleterleşmemiş emeğin işsiz kalması arasında, sosyal sonuçları açısından çok ciddi farklar vardır. Unutmayalım ki, Marks sömürü altında yoksullaşan ve “zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyi olmayan ülke halkları” arasından değil, Avrupa’nın en gelişmiş ülkesi olan Almanya’dan çıkmıştır. Bireyleri ve toplumları tetikleyen itke, oluşumların net boyutuyla algılanması ve oldukça kısa zaman boyutu içinde büyük farklılıkların yaşanıyor olmasıdır. Bireysel psikoloji açısından uzun süre içinde yaşanan yavaş değişimler değil, kısa süre içinde yaşanan keskin değişimler önemli ve bireysel davranışlar üzerinde etkendir. Bu itibarla, küreselleşmeye karşı mücadelede gelişmiş ülkelerde yükselen işsizliğe ve sosyal devletin çökmesine, çevresel konumlu ekonomilerdeki işsizlikten daha umutla bakmak yerinde olur.

Küreselleşmeye karşı girişilecek mücadelede başarı şansı, açıktır ki, mücadelenin iyi örgütlenmesi ve yürütülmesi koşullarına bağlıdır. Bu nedenle, küreselleşme olgusunun suhuletle oturtulması ve geliştirilmesine yönelik olarak, merkez ve çevresel konumlu tüm ekonomilere dayatılan ve malûm adı ile “Washington Consensus” olarak anılan kuralların, söylemi ve felsefesiyle iyice irdelenmesi kaçınılmaz görülmektedir. Kuralların irdelenmesine geçmeden, önce bizzat Washington Consensus kavramı üzerinde duralım. Bilindiği üzere, “consensus” sözcüğü, uzlaşma ya da karşılıklı anlaşma gibi anlamlara gelmektedir. Böylece, Washington Consensus ifadesi ile, sanki, tüm tarafların üzerinde uzlaştığı ve ittifak ettiği kararlardan söz edildiği görüntüsü yaratılmak istenmektedir. “Küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” sözcük ve kavramlarında da görüldüğü gibi, “Washington Consensus” ifadesinde bir dayatma ya da bir merkezden çevreye verilen emir niteliği olmadığı gibi, oldukça yanıltıcı bir izlenim yaratılmaya çalışılmaktadır.

Oysa; Washington Consensus’unun hükümlerine kısaca göz attığımızda durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılır. Washington Consensus’unun temel ilkesi, Dünya Ticaret Örgütü’nünküne benzer şekilde, tüm ekonomileri, hiçbir koruma ve engelleme olmadan, uluslararası ticarete açmaktır. “Piyasa” sloganı altında ekonomilerin serbest ticarete açılmasının vazgeçilmez koşulu da kamu kesimini ekonomiden çekmek ve özel sektör kuruluşları ile rekabetten uzak tutmaktır. Bu genel kurallar çerçevesinde tüm ekonomilere dayatılan Washington Consensus kuralları şöyle sıralanmaktadır;

- Kamu kesimi küçültülmeli ve özel sermayenin faaliyet gösterdiği veya gösterme niteliği taşıdığı alanlara girmemelidir. Hizmetlerin Özelleştirilmesi Anlaşması olarak biline GATS sözleşmesine göre, kamu kesimi, sadece teknik nitelik açısından kamu kesimince sunulması zorunlu olan alanlarda faaliyet gösterecek, diğer alanları özel kesime terk edecektir. Özel sermaye tarafından üretim ve sunumun gerçekleştirildiği alanlarda kamu kesimi, rekabetin sağlanmasına yönelik olarak dahî bu alanlara girmeyecektir.

- Kamu kesimi tarafından sunumun gerekli olduğu alanlarda da kamu kesimi bütçeden finansman sağlayarak hizmetin üretilmesine katkıda bulunacak, ancak üretim kamu kesimi içinde gerçekleştirilmeyecek, faaliyeti özel sermayeye bırakılacaktır.

- Kamu iktisadî devlet teşekkülü niteliğindeki kuruluşlar özelleştirilecek ve söz konusu üretim alanlarından kamu kesim çekilecektir.

- Yabancı sermayenin girişi ve oluşan kârın merkez ülkelere transferi her türlü kısıtlayıcı önlemlerden uzak tutulacaktır. Kâr transferi esnasında, zaruret olmadıkça ve IMF’nin rızası alınmadıkça, kur değişikliğine gidilmeyecektir.

Küreselleşmeye karşı mücadelenin bir ayağı örgütlenme ise, ikinci ayağı da küreselleşmenin organik yapısının anlaşılması ve ideolojisinin net olarak deşifre edilmesidir. Küreselleşmenin organik yapısı anlaşılmadan girişilecek tepkiler hem sermaye tarafından kolayca defedilebilir, hem de uzun dönemli mücadelenin önünü tıkayabilir.

Sermayenin dayattığı bu kurallar çerçevesinde küreselleşme ile mücadele iki hat üzerinden yürütülmelidir. Birinci hatta kısa ve orta dönemde izlenecek yol ve yapılacak işler yer almaktadır. Bu hat üzerinde örgütlenen mücadelede temel kural, yukarıda ana ilkeleri verilmiş olan Washington Consensus dayatmalarına uymamak ve onların tam tersini yaşama geçirmeye çalışmaktır. Böylece, sermayenin genişleme ve sömürgeleştirme yolu engellenmiş ve karşıt yürüyüş başlatılmış olabilir. Yukarıdaki sıra izlenerek şu politikalar devreye sokulabilir:

- Kamu kesimi, sermayeye karşı toplumsal talepleri karşılamaya yönelik en güçlü ve geniş bir örgüt alanı olarak görülerek, küçültülmemeli, tam tersine genişletilmeli ve özel sermaye ile rekabet ederek, toplumsal refahın yükseltilmesinde gerekli rolü üstlenmelidir.

- Kamu kesimi hizmet sunumunu sadece finansmanla sınırlandırılmamalı, finansmanı sağlanan hizmetlerin bizzat üretimi de kamu kesiminde gerçekleştirilmelidir. Böylece, özel kesimdeki müteşebbis payı olan kâr kamulaştırılarak, kısmen tüketici rantını artırmada, kısmen de bütçe geliri olarak elde edilmiş olur. Bu sistemin ikinci faydası da, kamu kesimine giden kaynağın kullanım yeri özel müteşebbislerce değil, kamusal kararlarla belirlenmiş olur.

- Kamu iktisadî devlet teşekküllerinin özelleştirilmesine karşı çıkılmalıdır. Bunun yerine, kamu işletmeciliğine yönelinmelidir. Kamu işletmeciliği, hem söz konusu alanların uluslararası sömürgecilere kapatılmasına, hem de sermayenin kaçmasına engel olarak, ekonominin değer yaratma potansiyelinin yükseltilmesine katkıda bulunur.

- Yabancı sermayenin çevresel konumlu bir ekonomiye teknoloji getireceği, işsizlik sorununu çözeceği ve dış ödemeler bilânçosuna katkı yapacağı söylemlerinin doğru olmadığı görülmeli ve bu doğrultuda yabancı sermaye ile girişilecek işbirliğinde ekonominin ve halkın çıkarı göz ardı edilmemeli ve yabancı sermayeye, çok istisnaî koşullarda ve ekonominin yararı doğrultusunda bazı koşulların kabul ettirilmesi halinde izin verilmelidir. Spekülâtif amaçlı finans sermayesinin giriş-çıkışları mutlak denetim altına alınmalı ve bu tür hareketliliğe sınırlama getirilmelidir.

Küreselleşme ile mücadelenin asıl hattını uzun vâdeli politikalar oluşturabilir. Uzun vadeli politikalar ise, önce ideolojik olgunlaşma, sonraları da aktif mücadele aşamaları olmak üzere ikili bir proje görüntüsündedir. Projenin birinci aşaması bireylerin ve toplumların beyinlerinde soyutlama düzeyinde gelişen çözümlemedir. Kapitalizmin, sermayenin organik bileşiminin ve küreselleşme olgusunun tarih bilinci içinde çözümlenmesi, kısa ve orta vadeli mücadelenin fazla geçerli olmadığı ve bu tür mücadelelerin uzun dönemde sönmeye mahkûm olduğunu ortaya koymaktadır. Zira, sermaye olgunlaştıkça emeği üretim alanından uzaklaştırmakta ve çevresel işsizlik ve yoksulluğu derinleştirmektedir. Hal böyle olunca, kısa ve orta dönemde emeğin birlikteliği ve küresel mücadelesi örgütlenebilse ve kısa-dönemli başarı parıltıları yakalasa dahî, böylece başlatılacak bir mücadelenin uzun dönemde sınıf bilinci ile sisteme yönelmesi gerçekleşmedikçe, başarı şansı olamaz. Zira, sisteme yönelmeyen mücadele uzun dönemde sönmek durumundadır. Ancak böyle bir bilinçle gerek çevresel konumlu farklı ülke emekçileri, gerekse merkez ve çevre ekonomiler emekçileri kollektif mücadeleye yönelebilir ve başarıya doğru yol alabilirler.