Türkiye 1997‘de, fazla anlaşılmadık bir biçimde, IMF ile bir "izleme programı anlaşması" imzaladı. Bu program çerçevesinde IMF'den mali destek almadı, fakat, ilginçtir ki, belirli aralıklarla IMF heyetinin Türkiye'ye gelmesini ve ekonomiyi denetlemesini kabul etti. Bu durum, zannedildiği gibi, Türkiye'nin lehine olmadı. Tam tersine, IMF ile yapılmış olan yakın izleme anlaşması, Türkiye'nin alacaklılarını kuşkuya düşürdü ve Türkiye'nin kredibilitesini olumsuz etkiledi.

IMF ile yapılmış olan yakın izleme anlaşması Türkiye'ye bir şey kazandırmadığı gibi, sorunlarını da çözemedi. Böylece Türkiye 1999'un sonlarına doğru dış borçlarını çeviremez bir konuma gelmiş oldu. Bu sıkışıklık karşısında Türkiye IMF ile 18’inci stand-by anlaşmasını imzaladı. İlki 1958 Moratoryumu ile devreye giren stand-by anlaşmaları nın en kapsamlısı ve 2000 yılından başlayarak üç yıl sürecek olan istikrar anlaşması tek hedefe yönelmişti: Üç yıl içinde enflasyonu indirerek, üçüncü yıl sonunda tek haneli enflasyona ulaşmak.

Üç yıllık istikrar programına geçmeden önce, ekonominin temel niteliklerini açıklamak yararlı olur. Bu nitelikleri şöylece sıralayabiliriz:

- Batı ekonomisinin gölgesinde, önceleri ticari emperyalizm yörüngesine sokulan, sonraları ithal ikameci politikalarla üretim merkezleri paylaşımı alanına dönüştürülen, en sonunda da finansal liberalizm sayesinde finansal sömürü altına çekilen ekonomi, ikinci sınıf ve verimsiz bir üretim yapısına sahiptir;

- Bu hali ile, iç potansiyellerini tam olarak kullanmaktan alıkonulan Türkiye, dış kaynakla, o da ancak tüketime yönelerek canlanabilir bir ekonomik yapıdadır;

- İhracatını gerektiği biçimde geliştiremeyen bir ekonomik altyapı üzerine, ağırlıklı olarak sıcak para operasyonları ile oturtulan finansal akımlar, ekonomiyi her an derin şoklara sokma eğilimi taşımaktadır;

- Verimsiz ekonomik altyapı emeği, sosyal kurumları ve devleti gereği biçimde besleyemeyince, bir yandan ekonomi verimsiz kayıt-dışı alanlara kaymakta, diğer yandan da ciddi kamu açıkları veren bir görüntü sergilemektedir.

TEMEL ALTYAPI İHMAL EDİLDİ

Verimsiz ekonomik yapı kamu kesimini çökertirken, enflasyonist süreçlerle hem gelecek nesillerin kaynaklarını, hem de varolan sermaye yapısını eritmektedir. Açıktır ki, bu oluşum bütçe ve kamu açıkları ile gündeme gelmekte, bu açıklar faiz haddini ve enflasyonu körükleyerek, döviz üzerinde baskı oluşturmaktadır.

İşte üç yıllık istikrar programı böyle bir ekonomik altyapı üzerine oturtulmaya çalışıldı.

Büyük boyutlara ulaşan ve ekonomiyi ciddi olarak sıkıştıran dış ve iç borç konusuna bir çözüm getirmek ve enflasyonu denetim altına almak amacıyla 1999 sonunda IMF ile yapılan stand-by anlaşmasına göre, enflasyon oranları 2000 sonu itibariyle TEFE %20, TÜFE %25, 2001 yılı sonu itibariyle ise, TEFE %10, TÜFE %12 olacak, 2002 yılı sonunda ise enflasyon tek haneli rakamlara indirilecekti.

Enflasyonun kamu açıklarından kaynaklandığı temel teşhisine dayanan ve enflasyonu üçüncü yılın sonunda tek haneli oranlara indirmeyi hedefleyen program, üç temel ayağa oturtuldu. Bunlardan birincisi, kamu açıklarının denetlenmesi ve faiz-dışı bütçenin fazla verilmesine çalışılması olarak tanımlanan bütçe ve buna bağlı olarak maliye politikası; ikincisi, bir yandan önceleri çok dar ve hedef enflasyonla uyumlu bir band içinde denetimli tutulan döviz kuru ve böylece oluşturulan "döviz çıpası", diğer yandan da bir tür "para kurulu" gibi çalışmaya yöneltilen ve dış varlıklara dayalı olarak para arzında bulunmakla görevlendirilen Merkez Bankası etrafında oluşturulan para politikası; ve üçüncü olarak da, tarım, bankacılık, sosyal güvenlik ve KİT alanlarının piyasaya açılmasını öngören ve, yanlış bir ifade ile, “yapısal reform” adı verilen dönüşüm politikaları.

Dikkat edilirse görülür ki, üç yıllık istikrar programı ekonominin reel altyapısı üzerinde durmamıştır. Bu bağlamda tasarruf, yatırım, verimlilik, istihdam ve teknoloji gibi bir ekonominin temel taşları tümü ile ihmal edilmiştir. Tarım ve sanayi ilişkileri, bölgesel dengesizlik ve gelir dağılımı bozuklukları hiçbir biçimde gündeme getirilmemiştir.

Ekonominin reel altyapısının ihmal edildiği modelde sadece parasal ve sonuç göstergeler üzerinde durulmuş ve bunların görüntüsü makyaja tabi tutulmuştur. Şu nokta açıktır ki, reel faktörleri baskılayarak, parasal ve göstergesel bazı sonuçların sağlanması olanak dahilindedir. Örneğin, kamu personeli özlük hakları ve reel kamu harcamaları baskılanarak, bütçe açığı kapatılabilir, bunun sonucunda da faiz haddi ve enflasyon oranı düşürülebilir. Ancak açıktır ki, böyle bir politika gelir dağılımının daha da bozulması yanında, ekonomide genel verimlilik düzeyini düşürerek etkinliği de bozabilir. Etkinsizlik sorununun enflasyonun genel nedeni olduğu varsayımı altında, böyle bir politika kısa dönemde enflasyonu baskılasa bile, içinde enflasyon tohumlarını taşıyor olacağından dolayı, uzun dönemde enflasyon halledilmemiş olur. Oysa, enflasyonla mücadelede kısa dönemde enflasyonu önlemek kadar, uzun dönemde varılan düzeyi korumak da önemlidir ve temel amaçtır.

“SİYASAL İKTİDAR”I SATIN ALANLAR

Ekonominin reel alt yapısına önem vermeyen üç yıllık istikrar programının temelde yöneldiği araç, bütçeyi sıkı denetim altına almak ve devletin ekonomideki işlevlerini ortadan kaldırarak, tüm işleyişi piyasa süreçlerine terk etmek idi. Bu amaçla bütçe hacimleri sınırlı tutuldu ve reel harcamalarda azami kısıntı yapılarak faiz dışı fazla verilmeye gayret edildi. Sıkı bütçe politikası ile Hazine'nin likidite gereksinimi sınırlanırken, bu sorun bankalar sistemi ile çözülmeye çalışıldı. Zira, Merkez Bankası sadece döviz girişleri karşılığında TL emisyonunda bulunmakla görevlendirildiği için, cari kalemlerdeki döviz hareketleri TL tabanının belirlenmesinde hakim oldu.

Bütçeden destekler kaldırılıp, tarım ve diğer kesimler kendi hallerine bırakıldığında ya da tarımda olduğu gibi "gelir desteği" adı altında, teorik olarak "aylaklığa prim" şeklinde ufak destek politikaları uygulandığında, ekonomik verimsizlik sorunu büyüyebileceği halde, bu sorunlarla uğraşmaya yönelik hiçbir politika önlemi de geliştirilmedi.

Öte yandan, bütçelerin yaklaşık yarısını götüren ve kamu kesimini nitelik ve nicelik olarak eriten iç ve dış borç faiz ödemeleri için hiçbir erteleme de gündeme getirilmedi. Tüm borç servisinin ödenmesine sadık kalınacak, aynı zamanda da enflasyon denetim altına alınacak, buna karşılık fevkalade cüz'i bir IMF desteği, o da belirli bir döneme yayılı olarak, sağlanacaktı.

Üç yıllık programın uygulanmasının ilk yılında, çok iyi bilindiği gibi, memur maaşları göstermelik resmi enflasyon değerleri ile baskı altına alındı. Buna paralel biçimde özel kesim ücretleri de baskılandı. Bazı tarımsal ürün alımları yanında kira vb. gibi kalemler de baskı altına alındı. Kâr ve faiz dışında hemen tüm gelir kalemleri baskılandı. Bu yönü ile program bir tür “aksak şok” ya da “aksak heterodoks” istikrar programı niteliğinde idi. Başka bir ifade ile, bu görüntüsü ile istikrar programı, tüm faktör gelirlerinin baskılandığı tam heterodoks bir program olmayıp, faiz ve kâr dışında kalan bütün gelirlerin baskılandığı yarı-heterodoks bir program niteliğinde idi.

Kâr ve faiz dışındaki gelir kalemlerini baskılayan bu program, doğal olarak, kâr ve faiz gelir grupları tarafından fevkalade tutuldu. Tüm diğer gelir kategorilerini baskılayan programın bekçisi de sayısal olarak güçlü üçlü koalisyon (daha doğrusu, ittifak) olduğundan, bu iki kesim "siyasal istikrar" adı ve aldatmacası altında hükümete tam destek verdi. Açıktır ki, söz konusu "siyasal istikrar"ı satın alanlar, aslında ekonominin yükselen üretim gücünden değil, baskılanan kesimlerden pay almayı satın alıyorlardı.

IMF’NİN AMACI

Uygulamanın birinci yılının sonuna doğru, Kasım 2000'de bir kriz meydana geldi. Öncü kriz niteliğindeki bu gelişmeyi biraz analiz etmek gerekiyor. İlk yılın sonuna doğru, hem tüm baskılanan kesimler rahatsız olmaya hem de, kısmen buna bağlı olarak, piyasalar canlılığını yitirmeye başlayınca emekçilerin eylemleri esnaf tarafından da destek görmeye başladı. Öte yandan, kur-enflasyon makası da açıldıkça ihracatçılar seslerini yükselttiler.

Ancak asıl sorun bankacılık kesiminde ve onun yansımaları ile üretici kesimde yaşandı. Finansal sıkışıklığın iki önemli nedeni bulunmaktadır. Birincisi, "döviz çıpası" nedeni ile baskılanan döviz kurunun ve içerideki gelir dağılımı bozukluğunun ithalatı arttırarak dış ticaret açığına ve döviz talebine neden olmasıdır. İkincisi ise, bankaların açık pozisyonlarının yıl sonuna doğru kapatılmaya çalışılması ile döviz talebinin yükselmesi ve sadece "para kurulu" rolünü üstlenmiş olan Merkez Bankası ve izlenen para politikası ortamında nakit sıkışıklığının oluşmasıdır.

Kasım 2000 önkrizi IMF'nin yardım vaadi ile aşıldı. IMF ise bu krizden Hükümet'i ve Parlamento'yu sorumlu tuttu. Bunun anlamının da irdelenmesi gerekir: Uygulanan programın ağır dış ticaret dengesizliği yaratacağı ve bu durumun da, diğer faktörlerle birlikte, döviz talebine ve bu kanalla da TL sıkışıklığına neden olacağı biliniyordu. Buna karşı öngörülen önlem ise, başta Telekom ve THY gibi değerli varlıkların özelleştirilmesi/satışı yolu ile döviz girdisinin sağlanması ve döviz girdisi karşılığında TL hacminin genişletilmesi idi. IMF'nin görüşüne göre, Hükümet ve Parlamento ellerini çabuk tutup söz konusu satışları gerçekleştirmedikleri için böyle bir sıkışıklık yaşandı. Görülüyor ki, IMF'nin amacı Türkiye'yi düzlüğe çıkarmak değil, fakat bir yandan elindeki değerli varlıkları yabancılara sattırmak, diğer yandan da döviz çıpası uygulaması ile Türkiye'yi ileri ülkelerin işe yarar bir pazarı konumuna çekmekti.

Kasım 2000 krizi böylece savuşturulduktan sonra, belirli bir band içinde tutulmaya çalışılan döviz kuru yükselişleri, program çerçevesinde tutulamayan enflasyonun altında kalıp, devalüasyon söylentileri ve baskısı da ortaya çıkınca, ortamın patlaması için ufak bir kıvılcım gerekiyordu. Doğal olarak, yeterli zam alamayan emekçiler ve ekonominin daraltılması sonucunda ekonominin büyük kesiminde yaşanan derin işsizlik ve bunalım da gerilim ortamına yakıt sağlıyordu.

Cumhurbaşkanı'nın fevkalade haklı müdahelesinin Milli Güvenlik Kurulu'nda gündeme taşıması tesadüf müdür, yoksa bazı dar fakat çok güçlü finans kesiminin etkisi midir, bilinmez. Ancak, şu açık ki, MGK olayı ne ekonomik krizin gerçek nedeni, hatta ne de tetikleyicisidir. "Finansal sermaye" ya faiz olarak getirisini, ya da yüksek döviz kuru olarak değerini yükseltme gücüne erişmişti. MGK olayı bu gücün realizasyonu için sadece bir bahane oluşturdu.

MGK bahanesi ile patlayan kronik ve derin kriz, buzdağının sadece su yüzündeki ucudur. Ekonomide yaşanan kriz, patlayan ucun bir sonucundan çok, uygulanan programın ekonomide önceleri yavaş, giderek artan dozda oluşturduğu çöküştür. Bu çöküşü, yükselen faizler ve döviz kuru daha da derinleştirmiştir, ancak meselenin esası son patlamadan değil, kronik çöküşten kaynaklanmaktadır.

ÇARPIK VE KAPKAÇ KAPİTALİST DOKU

14 ay süre ile hayatta kalan istikrar programı standart bir IMF programıdır. Bu tür programların esasını ekonomiyi baskılamak ve alacaklıların alacağını kurtararak, finansal akımların aksamadan sürmesini sağlamak oluşturmaktadır. Bu tür programlar genellikle ekonomiyi daraltıcı niteliklidir, fiyat ayarlamalarına dayanır ve ekonominin hiçbir temel bozukluğuna el atmaz. Türkiye'de de aynı senaryo uygulamaya koyulmuştur. Sonuçta ciddi başarısızlık krizle kanıtlanmıştır. Şimdilerde hazırlanan istikrar programının da farklı nitelikte olması beklenemez. Olumsuz beklenti için iki önemli gerekçe söz konusudur. Bunlardan birincisi, küreselleşen kapitalizm koşullarında, bu denli sıkışık bir durumda bulunan Türkiye'yi merkez kapitalizm elinden kaçırmak istemez. Merkez kapitalizmin amacı, bir yandan finansal akımları n aksatılmaması, diğer yandan da "borç/özsermaye değişimi" formülü ile Telekom, THY, vb. gibi teknoloji üreten değerli kurumlarını özelleştirme adı altında yabancılaştırmaktır.

Bunun da ötesinde, ikinci programa bizzat ABD'nin bir anlamda müdahil olması, programı kısmen finanse ederek destekleme işaretleri vermesi, ABD'nin Ortadoğu, Irak, Kafkaslar, Kıbrıs, vb. gibi Türkiye üzerinden uygulamaya çalıştığı politikalar ve niyetler hakkında da bir fikir verebilir.

Olumsuz düşünceye sürüklenmemin ikinci önemli nedeni ise, maalesef, bilinci yıkanarak çarpıtılan ve olup-bitenlerden oldukça habersiz bir halkın üzerine çöreklenmiş olan çarpık ve kap-kaç kapitalist doku ve bu dokunun sömürücü ajanlarıdır. Ekonomiyi merkez kapitalizmle beraber iç kapitalist ajanlar da sömürmektedir ve bu sömürüden kısa sürede vazgeçecek gibi de gözükmemektedirler.

Bu bağlamda yorumladığımızda, yeni program için sıkça telaffuz edilen "ulusallık" kavramı ile, ekonomi üzerindeki sömürü maliyetinin ulusallaştırılarak, yükün tüm toplumca karşılanmasının sağlanmak istendiğini düşünmekteyim. Aksi halde, gerçek anlamda ulusal bir program ne bu kadar kısa sürede, ne de böylesi kapalı kapılar arkasında hazırlanır. Bunun ötesinde samimi bir ulusal programın iki temel ayağı bulunmalıdır. Bir defa, ekonomide kimler haksız servet birikimine ulaşmışsa, borçların ve batağın önemli bölümü onların üzerine yıkılmalıdır. İkinci olarak da, program ekonomiyi ayağa kaldıracak biçimde üretim, istihdam, teknoloji ve gelir dağılımına ağırlık vermek durumundadır. Ancak böyle bir programı toplum özveri ile destekleyebilir.

Öyle görülüyor ki, toplumsal kaynaklar toplumsal olarak yönlendirilmedikçe, ekonomi düzlüğe çıkamayacaktır. Toplumsal kaynakları toplumsal denetime alabilme meselesi de ekonomik değil, politiktir, yani toplumsal güç dengeleri ile ilgilidir.