Yine bir krizin ortasındayız. Adeta bataklık. Herkesi saran söylem, “Türkiyeyi krizden kurtarmak”! Olmaz böyle şey! Burası sınıflı bir toplum. Burda her sınıf ancak kendini kurtarır.

Nitekim olan da budur. Sermaye sınıfı harekete geçmiştir; krizden kendini kurtarmaya ve kârlı çıkmaya çalışmaktadır; ama bunu “ulusal kurtuluş savaşı” diyerek “toplumun kurtuluşu” diye yutturmaya çalışmaktadır.

Bu muymuş toplumun kurtuluşu? Sermaye sınıfının her kesimi krizden kurtulmak için ilk iş, işçiyi işten atıyor. Bir ay içinde bir milyon işçiyi işsiz bıraktılar. Bu, ortalama 5 milyon insanın daha açlar ordusuna atılması demek. Sermayenin krizden kurtulması bu demek! Onun dilinde “ulusal kurtuluş”un anlamı bu.

Hükümet de “ulusal kurtuluş” savaşında. O da finans sermayesinin işlerini yoluna koymak için çırpınıyor, para arıyor. Dışardan bulursa dışardan, bulamazsa içerde işçilerin, emekçilerin, çalışan yığınların sırtından. Kürt-Türk Memet nöbete!

Sermaye sınıfınının bütün kesimleri hareket halinde. Onları kutlamak gerek. Sınıflarını, yükü başka sınıfların sırtına yıkarak krizden kurtarmaya çalışıyorlar. Başka türlü nasıl olur ki zaten? Sınıflı toplumda her şeyin özü sınıf refleksidir.

Emekçiler krizin ortasında şaşkı n. Kurtarılmayı bekliyorlar. Sermaye sınıfının, hükümetin, IMF ve Dünya Bankası’nın ne edip edip Türkiye’nin bu “toplumsal sorun”una bir çare bulacaklarının umut ve beklentisi içinde emekçi sınıf ve katmanlar. Genel bilinç bugün aynen böyle. Buna sınıf körlüğü denir. Sermaye sınıfı uyanık, kendini kurtarmak için aktif ve bastırıyor; ama emekçi sınıflardan miting alanlarını aşıp da akılları, yürekleri kıpırdatan bir ses yok... Oysa onları ancak ve sadece kendi örgütlü eylemleri kurtarabilir. “Kurtulma” lafı emekçiler için büyük laf; onlar durumlarının daha da kötüye gitmemesi için ancak ve sadece kendilerine güvenebilirler. Demek ki emekçilerin kendine güveni yok. Neden yok?

Bu soru emekçilere sorulmaz. Sınıfa sorulmaz. “Emekçi sınıf bilinci”ni ve çıkarını savunduğu, temsil ettiği iddiasında olanlara, genel kural olarak da “sol siyasete” sorulur. Sen ne yapıyorsun? (“Sol”dan kastımız, hep olduğu gibi, elbette sosyal demokrasi, ya da çeşit çeşit renkleriyle “Kemalistler” değil. Bunların dışında yer alan oldukça yaygın belli sosyalist kesimler. Kendilerini onlardan saymayanlar üzerlerine almasın, söz meclisten dışarı...)

İşin kötüsü, işte bu sol da, yutturulmaya çalışıldığı gibi algılıyor krizi; “herkesin krizi” sanıyor olup biteni ve “herkes”le birlik oluyor! İyi ama bu “herkes”in emekçi olmayanları işi alıp götürüyorlar. Söz ve eylem onlarda. Krizin nedeni de onlar, çözümü de, ama nesnesi emekçilerin hayatı. Buna tahammül etmek, bunu önemsememek, buna rağmen “sol” olmak ne demek?

Sol, sınıf fikrinden koptuğundan beri boşlukta ve “gereksiz ”dir. Türk sermayesini liberalizme ve demokrasiye, adam gibi kapitalist olmaya ikna etmekle meşguldür ve bu yaptığının da “özgürlükçülük” olduğunu sanmaktadı r. Özelleştirme denilen, toplumsal birikimi gasp eylemini atalet içinde seyretmektedir. Kapitalizmin “yeniden yapılanma”sını toplumun yeniden yapılanması gibi algılamakla, bunun sınıf ilişkileri ve dengeleri üzerinde emekçiler aleyhine yaratacağı tahribatı reddetmekle, kendi geçmişine de ihanet etmiş ve bunun kendisi için bir “yenilenme” olduğ unu düşünebilmiştir. Sol kendinden başka “herkes”e tam güvenmese de, güvenebilmek için can atmaktadır, çünkü kendine güveni kalmamıştır.

“Türkiye’yi krizden kurtarırken” sermaye sınıfı, emekçileri biraz daha dibe iterek kendini kurtarmış olacaktır. Sınıflar arası uçurum bir hayli daha derinleşecektir. On milyonlarca yoksul işsiz-işçi için hayat daha da çekilmez olacaktır. Ve sol bunu da seyredecektir. Çünkü dünya nizamını sınıf çıkarları arasındaki ilişki ve dengelerin belirlediği “saplantı”sından kendini kurtardığından beri “emekçi sınıfların kurtuluşu”nu küçümsemekte, “insanlığı n ilerlemesi” ile ilgilenmektedir.

Gelelim sonuca. Bu berbat sonuçları bertaraf etmek için sermaye sınıfının vizyonuna iştirak etmekten kurtulmak gerekir. Kapsamlı ve içi emekçilerin insiyatifiyle doldurulmuş bir “kamu mülkiyeti programı” ile siyasetin gündeminde yeni bir kulvar açmaya çalışmak gerekir. İktidar istemek, istediğini herkese göstermek, iktidara hazırlanmak gerekir. Sınıfın çıkarı solun dikkatinin ısrarla bu noktaya çevrilmesini gerektirir.

“Sınıf mücadelesi ağır aksak mı gidiyor? Öyleyse, mücadeleyi yükseltmek gerekir. Örgütsüzlük mü var? Örgütlenmek gerekir. Karşı taraf çok mu güçlü? İnatçı ve kararlı olmak gerekir.

Bunlar solun bugünkü solculuğuna çok mu ters geliyor? Solun hafızasına dönmek gerekir. Olmaz şeyler gibi mi görünüyor bunlar? Bekler durumda olmadan sabır gerekir, kendine güven gerekir.

“Öte” taraftan emekçilere bir şey gelmez, “beri” tarafta olmak gerekir.