KimKorkarSchrodingerinKedisinden Kapak

Kuantum mekaniği “Schrödinger’in kedisi” paradoksu…

Schrödinger’in kedisi, Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından ortaya atılmış, kuantum fiziğiyle ilgili olan, hakkında çok tartışma yapılmış bir düşünce deneyidir. Genellikle kuantum mekaniği ve Kopenhag Yorumuyla ilgili bir paradoks olarak bilinir.

Schrödinger’in kedisi aynı anda hem canlı hem de ölüdür. Bu varsayımsal deneyde bir kutunun içinde kedi bulunur. Rassal bir tetiklemeyle zehir dolu bir kapsülün kırılması yüzünden ölmüş olabilir ya da yaşıyor olabilir. Erwin Schrödinger bu metaforu, kuantum kuramını (Kopenhag versiyonu) ne kadar saçma bulduğunu göstermek için kullanmıştır. Çünkü teoriye göre sonuç gözlemlenene kadar kedinin hem canlı hem de ölü olması gerekir. Kuantum kuramının Kopenhag yorumuna göre, gözlemcinin yaptığı müdahaleyle ihtimallerden birini gerçeğe dönüştürmesine kadar kuantum sistemleri bir olasılık bulutu halinde var olurlar. Gözlenmeden önce sistem aslında bütün olasılıklarıyla vardır. Örneğin biz hangi biçimini ölçeceğimize karar verene dek ışık, hem parçacık hem de dalgadır.

Schrödinger, Kopenhag yorumunun mantığını benimsersek, kutu kapalıyken kedinin aynı anda hem canlı hem de ölü olmak gibi belirsiz bir ara durumda olduğunu düşünmemiz gerektiğini söyler. Tıpkı bir elektronun dalga ya da parçacık görünümünün algılama anında sabitlenmesi gibi kedinin geleceği de biz kutuyu açıp baktığımız anda belli olacaktır ancak. Kutuyu açarak gözlem yapmış oluruz ve sonucu belirleriz. Schrödinger’e göre bu saçmalığın daniskasıydı —özellikle de kedi gibi bir “gerçek” hayvan için. Günlük deneyimlerimize göre kedinin ya canlı ya da ölü olması gerektiğini, ikisinin karışımı halinde olamayacağını biliriz. Ve kediye bakmadığımız sürece onun bir tür arafta olacağını düşünmek de deliliktir. Eğer kedi yaşıyorsa, anımsayacağı şey bir olasılık bulutu ya da dalga fonksiyonu halinde olduğu değil, gayet kanlı-canlı bir şekilde kutunun içinde oturduğu olacaktır. Başka fizikçilerle birlikte Einstein da Kopenhag yorumunun saçmalığı konusunda Schrödinger’e katılıyordu…

Kuantum dünyasında, tüm ihtimaller –hatta doğal olarak çelişenler bile– bir arada var olur ve kendine özgü bir gerçekliğe sahiptir. Bu bir arada olabilen kuantum ihtimalleri Schrödinger’in kedisinin aynı anda hem zehirle hem de yiyecekle beslenmesini mümkün kılmaktadır. Sonuçta o, aynı anda hem ölü hem de canlıdır!..

Şimdi şu bizim mahut ve malûm “süreç” de aynı paradokstan mustarip. Hem “silahsızlanma/çatışmasızlık”, hem “barış” ve hem de “çözüm” olarak takdim edilebilmekte... İsminden de anlaşılıyor; “demokrasinin genişletilmesi” olarak da ifade ediliyor… Schrödinger deneyinde olduğu gibi “etraflıca bakılana dek” hem o, hem bu mu? Hem öyle, hem böyle mi? Bir “toplumsal hareket”ten değil de sanki kuantum fizikten, bir mekanik hareketten söz ediyoruz…

Kuantum teorisinde örneğin, madde ve ışığın tüm bileşenlerinin aynı anda –farklı vasıf ve davranışa sahip– hem dalga hem de parçacık özelliğine sahip olmasıdır. İkisi birbirini tamamlar.

Bu da –Newton’a çok da “haksızlık” etmeden diyebiliriz ki– bütüne bakmayı bilmek ve her şeyin hassas bir şekilde diğer şeylere bağlı olduğunu, birbiriyle çelişen en az iki yanının olabileceğini, bütün yanları birlikte görebilmeyi öğrenmek hususunda bize derin bir kavrayış sağlayabilir.

Hem fenomen, hem olgu, hem de süreç!..

Postmodernizm çağında kuantum..!

Bugün böyle…

Hem zaten “dün” başka biri değil miydik?..

Ve yarın… önümüzdeki günler, yani 21’inci yüzyılın ilk yarısı, 20’nci yüzyılın ilk yarısından çok daha büyük ölçekli değişimlere gebe görünüyor… Umarız “normal” doğum gerçekleşir..!

“Süreç” olarak adlandırdığımız “şey” ise Schrödinger’in kedisinin bulunduğu kutu içinde değil toplum içinde gerçekleşiyor. Üstelik muhayyel de değil; somut..!

“Süreç”te yer alan, alması gereken barış, çözüm, demokrasiden her biri “kendi kompartmanında” diğerlerinden yalıtılmış olarak yer almaz! Yol da alamaz!.. İnsan faktörü, zihnin bilinçli yönlendirmeleriyle, sosyal bağlar kurarak bilimsel paradigmalar içinde, toplumsal kanuniyetler muvacehesinde “süreç”te yer alır… ve akan hayatın içinde etik bir sorumlulukla “süreç”te yer alanlar olarak, hep birlikte hareket etmeleri halinde nasıl bir sıçrama potansiyeli taşıyacağı ve nereye evrilebileceği perspektifini değerlendirir. Yoksa izole edilmiş halde “barış”, “çözüm”, “demokrasi” ayrı ayrı ele alınırsa, Kaliforniyalı bir yazarın ifadesiyle; “yemek yerine menüyü yiyor” olabilirler..!

Ama baktığımızda hem “barış”, hem “çözüm”, hem “demokrasi” hemen bir arada görünmezler! Peki barış, çözüm ve demokrasiyi hangi kuvvetler ya da etkiler yahut bağlar ve ilişkiler onları birbirine bağlamaktadır? Her gün sosyal çevremizde gördüğümüz, medyalarda rastladığımız, sohbetlerine katıldığımız, tartışmalarına karıştığımız bu“tanıdık” konuları birbirine bağlayan nedir?

Sanki biraz “körler”in fil tarifi gibi… Kimi “FB’yi şampiyon yapmamak için çıktı bu süreç” diye bakıyor; kimileri de Trump’ın yeniden başkan adaylığını –mer’î mevzuata rağmen– sağlamak için diye… Hatta “dış mihraklar memlekette patlıcan tavayı yasaklatmak istiyorlar” yorumları bile var..!

İlla elle tutulur bir “şey” arıyorsak “komisyon”a bakabiliriz; ama her durumu birlikte orada da asla göremeyiz! Israrla ararsak “izafî” açıklamalarla karşılaşabilir, hatta çoğu zaman taban tabana zıt cevaplara muhatap olabiliriz. Ki zihnimizde beliren “komisyonun misyonu bu mu ola?” sorusuyla hayal kırıklığına uğrayabilir, “havanda su dövme komisyonu kurulmuş zahir” zehabına kapılabiliriz.

Artık giderek şöyle bir kanıya kapılıyorum; kimi solcularımız Kürtler’in Lenin’le mi müzakere ettiğini sanıyorlar? Güzel illüzyon doğrusu..!

Burada temel soru şu olmalı: Önüne gelen materyali laboratuvarda analiz eden bir patolog değilsek eğer, hayatı donmuş kategorilere sıkıştırmadan incelediğimiz, irdelediğimiz “şey”in bir unsuru olabiliyor muyuz? “Süreci” benimseyebiliyor muyuz? Çok daha büyük bir hikâyenin öznelerinden biri kabul edebiliyor muyuz kendimizi..? Bir “dünya görüşü”nün sahibi miyiz? “Doğru” bir dünya görüşü, bilgimizi ve deneyimimizi “anlamlı” kılar; tarihin “doğru” tarafında bulunmayı sağlar..!

Bu perspektiften bakmaya ne dersiniz?..

Yoksa basit, küçük bir “kedi hikâyesi” olarak mı kalmalı mesele?..

Düşünmeden de edemiyor insan bu durumda; bu kadar “yük”ün ağırlığı altında kalmaz mı “süreç”?

“Ya o, ya o!” tercihi dayatmak da hayatın olağan akışına uygun değil zaten..!

“Hem canlı ve hem de ölü” ne denli saçmaysa bu da öyle!..

Oysa yanılgı, “barış” ve “çözüm”ü başta birbirinin karşısına koymadadır. Hem birbirlerini “dışta” bırakabilirler –çözüm yerine barışın öncelenmesi çözümü imkânsız kılmıştır yanılsaması! Aksi takdirde ne olacağını ise deneyimlemedik bugüne dek– ve hem de namevcut bir “neden-sonuç” ilişkisi varsaymak; “çözümün oluşamamasının nedeni barışın önce gerçekleşmesidir” gibi!..

Evet, şartlara bağlı olarak, bir diyalektik “karşıt çift” teşkil edebilirler ama aynı sürecin içinde “çift olarak” yer almaları “anlamlı”dır! “Sürecin” ilerlemesi, bir üst helezona evrilmesi de ancak böyle mümkün olur. Ve bir “nedensellik” yoktur aralarında! Bu “yanılgılar” tümüyle yanlış tercihlere yöneltebilir; “çözümsüzlüğe” mahkûm edebilir bizi…

Tarihte, zaten “negatif” olan “barış”ın arkasının getirilememiş olması, “pozitif barışa” evrilememesi –öznelerin sınıfsal konumları, sınıf mücadelesinin o günkü düzeyi, her iki tarafın o konjonktürde, o statükoyla yetinmek durumunda kalması vb. gibi bir dizi tarihsel ve toplumsal şartların birlikte etkimesiyle– ve toplumsal mutabakatın git gide geriye gitmesiyle, “çözüm” ne kelime, keenlemyekûn “yok hükmüne” irca olmuştur, toplumsal barış…

Ayrıca şu da var; “çözüm”ün öne alınması, çözümün aktörlerine, etkileyen dinamiklere, gerçekleşme biçimine bağlı olarak, barışı gereksiz kılabilir!.. Öyle ya; “ayrılır” giderim, o takdirde de barış değil, taraflar arasında “saldırmazlık paktı” imzalanır!

Oysa bütün mesele, somut şartların somut tahlilinden hareketle “çözüm” fikrinin “toplumsallaşması” koşullarında aranmalı (çünkü başka takdirde tayin edici maddi bir güç haline gelemez fikirler) ve hangi sınıfsal dinamiklerin etkimesiyle gerçekleşebileceği analiz edilmeli, kitlelerin seferber edilebilmesinin şartları oluşturulabilmelidir. Barış ve barış süreci bunu akamete uğratmaz, tam tersine kolaylaştırır. Ve elbette “demokratikleşme” sürecinin ve demokrasi mücadelesinin başarısı başat rol oynar.

Ve bugünün somut şartlarına baktığımızda “Barış” yalnızca barış(!) değil; çok kimlikli bir yurttaşlık anlayışının yeniden tanımlanmasıdır... Bir çatışmasızlık momenti değil barış; bir “süreç”! “Karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam” sözlük anlamı olarak. Salt silahların susmasıyla sınırlı değil!.. Temel bir insanlık hakkı..! Ve “barış”ın bu yüzü “çözüm”e dönük olursa ancak anlamlı ve işlevsel bir süreç yaşanabilir. Yalnızca fizikî değil, ekonomik, siyasal, kültürel ya da yapısal her tür şiddetin ortadan kaldırıldığı “pozitif barış” demek yani..!

Çünkü toplumsal gerçeklikler, iç ve dış dinamikler, Ortadoğu’nun yeni konjonktürü ve Kürtlerin inatla varlığını koruyan kimlik hakları mücadelesi, mevcut bu “taşlaşmış” yüz küsûr yıllık kadim formun sürdürülemez olduğunu gösterdi.

Bir ihtimal bile olsa, silahların susmasıyla birlikte Kürt meselesinin köklü bir çözüme kavuşmasının umudu ve imajı belirmedi mi hemen hepimizin zihninde ve yüreğinde? Ve bir şeyler ışımadı mı duygulanımlarda, hissettirdiği heyecanlarda? Akabinde yerini “ihtiyatlı” bir iyimserliğe bırakmış olsa da…

Kürt varlığının kabûlü… Kürt realitesinin tanınması… etnik aidiyetlere “apartheid” rejimlerine özgü metodlarla diskriminasyon uygulamalarına ve “inkâra” son verilmesi dahil, kültürlerin baskılanmaması..! “Süreç”in bu gelişimi ve dönüşümü gerçekleşmeden, ne gerçek bir demokrasi inşa edilebilir, ne kalıcı bir “pozitif barış” sağlanabilir ve ne de “çözüm” doğrultusunda adım atılabilir..!

Bir de şöyle bir “iletişimsizlik” tehlikesi mevcut gibi sanki… “Barış” derken ya da “ çözüm”den bahsederken kim neyi kastediyor, kim ne anlıyor?..

Şu kadar sürede yazdıklarımız/söylediklerimiz gözden geçirilse, en fazla vurguyu “demokrasi”ye yapmışızdır; ya “korunması” veya “kazanılması” için. Tekelcilerin “kâr maksimizasyonu” emelleri karşısında hep en fazla tehdit edilen ve tehlike altında olan odur çünkü... “Oradan” başlanabilir; çekici halkası o olur mücadelenin. “Eşitlik” ve “özgürlük” mücadelesi demektir “demokrasi”..!

“Çözüm” ve “barış”, hedeflediğimiz “demokrasi”nin birer işlevi, fonksiyonu olamaz mı? Zaten “demokrasi”de mündemiç olamaz mı? En azından düşünmeye değer..!

Demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasının “barış”a ve bilhassa “çözüm”e muazzam zemin hazırlayacağı, elverişli şartlar sunacağı aşikârdır. “Pozitif” barış ise çözümün “eşiği” demek..!

Öyleyse gündemimiz “barış”, “çözüm”, “demokrasi”dir!..

Ancak öte yandan da Demokrasiye geri dönmek giderek zorlaşıyor; geri dönüş için alınması gereken riskler –olup olmayacağı meçhul seçimi kazanma olasılığının ötesinde– giderek daha da ağırlaşıyor. Demokrasiyi kazanma mücadelesi anlaşılan, “sandığın” biraz uzağından geçecek!..

Ama meşruiyetten yoksun her adım, kaçınılmaz sonlarını hazırlamaktadır. Bu da böyle biline!..

Dış konjonktür ise “süreç” açısından geçen yıl telaffuz edildiği şekliyle artık mevcut değil; her şeyden evvel Suriye’de Ankara’nın istediği gibi gitmedi “işler”. “İç” konjonktürse “evlere şenlik”..!

Öyleyse barışı ve demokrasiyi ve çözümü savunmanın yanı sıra küresel dengeleri kırılgan bir noktaya taşıyan dinamikleri sorgulayarak anlamaya çalışmak da giderek önem kazanmakta.

Ülke olarak ise gelecekte insani ve doğal kaynakların yönetimi açısından tehlikeli, trajik sonuçlar doğuracak bir felakete doğru dolu dizgin ve fütursuzca gidiyoruz. Son olan-bitenleri de göz önüne aldığımızda… kaostan çıkış katastrof olacak besbelli..! Beri yandan distopik, korkutucu bir toplumsal çürüme ile karşı karşıyayız; dayanılmaz bir tefessüh..! Bir toplumsal degrade… bir dekadans… bir dejenerasyon… Ve çökertilmiş kurumsallıklar..! Ve şiddetin fonksiyonelliği..!

Ezcümle her ne yapacaksak “elimizi çabuk tutmak” mecburiyetindeyiz..! 

“Kedi”yi de kutudan çıkaralım artık, zehirlenmeden..!

* Görsel: İki ABD’li akademisyen Ian Marshall ve Danah Zohar’ın ortak çalışması; “Kim Korkar Schrödinger’in Kedisinden?” kitabının kapak detayı ve evrimagaci.org Kuantum Fiziği yazı dizisinden alındı; “konu”da da koyu harflerle, kalın puntolarla yazılan yere dek aynı kaynaklardan yararlanıldı.