Bir demokrasi tanımı vardır: “sonucun önceden kesin olarak bilinemeyeceği ama oyunun kurallarının kesin belli olduğu bir sistemdir” der.
Eh, bizimkinde “oyunun kurallarının kesin” belirsiz olduğunu herkes kabul ediyor bugün. Buna da “sistem” denmez; sistemsizlik denir.
Veyahut “süreç”i alın…
Pozisyonlarımız kısmen netleşmiş olsa bile sürecin kendisini anlamaya ve adlandırmaya dönük çabalar hala önemini koruyor. Ne olduğu, ne olmadığı, nereye gittiği konusundaki belirsizlikler bitmiş değil.
Bu durum öngörülemez, karmaşık, çetrefilli, belirsiz, kırılgan, tekil, esnek ve çok katmanlı bir “barış” ve “çözüm” süreciyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
“tuhaf zamanlar”…
Kimsenin bu sürecin neden başladığını tam olarak söyleyememesi bir yana, nasıl işleyeceği, nereye evrileceği, Kürt meselesini çözüp çözemeyeceği gibi soru işaretleri dolu. Demokratikleşmeyi beraberinde getirip getirmeyeceği ise ayrı bir muamma.
“Kardeşlik” vb. gibi söylemler de bin yıl önceki bir geçmişin, bugünü ve yarını kurtaracağına dair nasıl bir referans olacağına dair bir öngörü oluşturmuyor.
Kürt meselesinin gerçekten çözülüp çözülmeyeceğini “süreç” bize henüz söylemiyor. Çünkü bu rasyonalizmde Kürt halkının bir kolektif varlık olmaktan doğan hak, hukuk ve özgürlüğünü nasıl elde edeceği sorusu, belki de uzun bir toplumsal zamana yayılmış bir biçimde bir parantezde bekliyor.
Ne tam umut verici, ne de bütünüyle umutsuz… Ama kesin olan bir şey varsa, o da bu sürecin muğlak ve çelişkili bir barış deneyimi sunduğudur.
Özellikle bu koşullarda ne yapılacaksa toplumun kabulü ve desteği alınarak yapılmalı. “Umut verici” olabilmesinin kapısı buradan aralanabilir. İyimser olmak için bir başka neden de toplumun bir “yenilgi psikolojisi” içinde olmamasıdır.
Bir de öznelerin “hakikat arayışları” çok önemli; ancak böylelikle “yüzleşme” gerçekleşebilir; “yaralar” sağaltılabilir.
Bugün hâlâ kimlikler üzerinden birbirimize kuşku duymamızın, insanlar arasına görünmez duvarlar örülmesinin bir nedeni de budur: Anlatılmamış, dinlenmemiş, kabul edilmemiş hikâyelerle yaşıyoruz. “Hakikat”i reddederek, “yüzleşme”den kaçarak yaşıyoruz..!
Mücadele uzun solukludur, inandırıcı bir gelecek vaat edebilmek çok önemlidir. Bu da apaçık toplumsal, sınıfsal dinamiklerin çalışmasından geçer..!
“Sürecin” demokrasi ve demokrasiyi kazanma mücadelesiyle ilişkisi, illiyeti, ünsiyeti demektir bunun anlamı da..!
Barış ve demokratik toplumun inşasına dair çabanın uzun bir yolu var. Bir “yol kazası”na uğrama ihtimalini de göz önüne alarak, bu yolu yürümeye niyetli olanları “yalnız” bırakmamaktır; toplumsal güçlerin evvelemirdeki vazifesi..!
Gelinen aşama çok değerli ama demokrasiden uzaklaşırken barışı sağlamanın imkânı yok; Kürt sorununun hiçbir şekilde konuşulmadığı, sadece bir “terör” sorunu olarak düşünüldüğü bir ortam. Bir taraftan barışı sağlayacak, Türkiye’de Kürt açılımı getireceksiniz, öbür taraftan da demokrasiden uzaklaşacaksınız, daha baskıcı bir rejim kuracaksınız. Bu, komisyonun çalışmasını da zehirliyor. Kürt sorunu ancak genel demokrasi çerçevesinde çözülür…
19 Mart itibariyle yaşananlar toplumun kendi adalet duygusunun incinmiş olmasına yol açtı; bu yargı yalnızca siyasi bir pozisyon değil, derinleşen bir güvensizlik hissinin de ifadesi aslında.
Eğer rızaya dayalı iktidar hegemonyası kırılacak olursa, o zaman iktidarın elinde yalnızca zora dayalı hegemonya kurma araçları, tahakküm manivelaları kalır ki, o zaman da iktidar, gitme zamanını düşünme ikilemiyle “İktidardan gitmek ya da kalmak, ama nasıl?” sorusunun korku dehlizlerinde yanıtlarını aramaya girişecektir.
Ama ne var ki öte yandan, 19 Mart sabahına kadar sinmiş, kendi sessizliğine sığındığı sanılan milyonlarca insan kendilerini bile şaşırtacak biçimde, kararlılıkta, kitlesellikte sessizliğini yırtıp attı ve hem de tüm aksi çabalara rağmen, provokasyonlara prim tanımadan…
İnsanlar sadece aç kaldıklarında değil, adaletsizliğe uğradıklarını düşündüklerinde de sokağa çıkarlar.
Yıllardır “özenle” uzak tutulan “sokak”, böylelikle yeniden tüm görkemiyle “denkleme” dahil oldu..!
Ancak şöyle bir handikap da var; özellikle –iktidarın muhalefete dönük planlarını, emellerini gençlerin engellediğini biliyoruz– “sokak aktivisti” bu gençlerin mevcut kurumsal siyasete güveni düşük. Bu durumda kurumsal siyasetin önünde iki yol var. Ya bu enerjiyi sahiplenip, onunla kendini dönüştürerek yeni bir siyasal açılım yaratacak ya da bu potansiyeli göz ardı edip, gençlerin zaten sandıkta oy vereceğini varsayarak mevcut siyasi kimlik siyasetine sıkışmaya, toplumsal hareketlenmeyi sandığa hapsetmeye devam edecek…
Yeri gelmişken bir hususun daha altını kalın çizelim; “süreç” odaklı oluşturulan parlamentoda üyesi bulunan siyasi partilerden müteşekkil “komisyon” da meclisle sınırlı kalırsa, “çözüm”, “barış” ve “demokrasi” amiyane tabiriyle “komisyona havale” edilmiş olur!..
İnsanlık tarihinde isyanlar nadirdir ama altüst edicilikleri, sıradan insanın kendi gücünü fark etmesi bakımından kalıcı izler bırakırlar.
Ve yüz yıllık mücadele tecrübeleri gösterdi ki anti-faşist hafıza ulusal bir mülkiyet değildir, bu hafıza enternasyonaldir, sosyalisttir, insanidir. Ve bu çok kıymetli bir tecrübedir..!
Günümüzde faşizm bir “hafıza rejimi”dir. Ne hatırlanacağına, neyin unutulacağına, neye ağlanıp neye sevinileceğine dair bir kültürel kılavuz dayatır.
Hatırlamak bir eylemdir. Unutturmaya karşı direnmek, bir sınıfsal görevdir.
Hakikatin izini sürmektir..!
Hakikatlerin unutturulduğu bir çağda yaşıyoruz çünkü...
Direniş, kültürle başlar çünkü faşizm artık sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir kültürdür…
…hangi hayatların yasının tutulduğu, kimlerin sesinin meşru kabul edildiği, geleceğin nasıl şekilleneceği kültür içinde belirlenir.
…kültür, yaşam ve düşünce biçimlerini olduğu kadar hatırlamayı, toplumsal belleği de doğrudan etkileme gücüne sahiptir. Bu da toplumsal hakikat algısını şekillendirir. İçinde yaşadığımız tuhaf iletişim çağında, algının nasıl gerçeğin önüne geçirilmeye çalışıldığı, bunun neredeyse politik bir araç olarak sistematikleştirildiği düşünüldüğünde yukarıdaki saptamaların can alıcı önemi daha da belirginleşiyor.
Ve bu noktada bir kambur daha biniyor ülkenin sırtına… Türkiye, daha pek çok konuda olumsuz sonuçlarını gördüğümüz geleneksel “etnisite” politikalarını sorgulamadıkça, “barış süreci”ni de başarıyla kuramaz, sürdüremez…
Her defasında “Kürt sorununa siyasi çözüm” önerisi gündeme geldiğinde, karşı salvo olarak güvenlik gerekçeli acımasız ve tahammülsüz şiddet sarmalı egemen politika haline dönüştü, uygulandı.
Genel demokrasi talep eden süreçlerin reddedilerek, hatta çoğu kez ezilerek, kutuplaşmanın tırmanmasına ve her defasında çözüm arayışlarının güvenlik politikaları bariyerine çarpmasına neden olundu. Bu tercih demokratik siyasetin önüne de bir bariyer olarak dikildi.
Devletin güvenliği ve terör söylemi, muhalefeti kriminalize etmenin, siyasal alanı daraltmanın ve demokrasi taleplerini bastırmanın ideolojik ve kurumsal aracı hâline geldi. Bu nedenle silahsızlanma (ya da çatışmasızlık), yalnızca PKK ile ilgili bir mesele değil; aynı zamanda Türkiye’deki siyasal rejimin güvenlikçi karakterini çözmeye yönelik bir fırsat…
Sınırları bugün için dar çizilmiş bu süreç, şayet siyasetin demokratik alanını genişletmeyi başarabilirse, Türkiye’nin yeniden bir toplumsal uzlaşı hayalini tartışmasını mümkün kılabilir.
Bir başka “açık yara” ise;
Gözaltında kaybedilen ve katledilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle her hafta Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1063’üncüsünü gerçekleştirdi bu hafta…
“Bireysel acılar nasıl kolektif bir mücadeleye dönüşebilir”, her hafta bunun seçkin örneklerini veriyorlar…
Örnek alınan “Plaza De Mayo Anneleri” de nerede çocukları zorla kaybedilen, eşleri öldürülen bir kadın olsa onun yanında olmaya devam ettiler. Sadece kendilerinden değil uluslararası işçi sınıfından çalınıp bir daha haber alınamayan tüm evlatları için hakikat ve adalet istemekten vazgeçmediler.
Şiarları;
“Bir tek mücadele kaybedilir; o da terk edilen mücadeledir” oldu!..
Demokrasi mücadelesi de öyledir..!
Terk edilemez… ertelenemez… delege edilemez… ikame edilemez!..
Barış da öyle..!
Yoksa kaybedilir!..
Zaten ikisi birlikte yürütülmelidir; atbaşı gitmelidir… iç içe…
Tarih bazen “iyi bir şey”e destek ile “kötü şeyler”e karşı mücadeleyi aynı anda insanın önüne koyabiliyor.
İnsan soyu isyan edendir..!
…direnme cesaretiyle, düşünme cesaretiyle, hakikatin izini sürme ısrarıyla, ortak hafızayı canlı tutan bir dayanışma etiğiyle mümkündür bu isyan...
Tıpkı evlatlarının hatıralarıyla ve kaybedilmiş akıbetleriyle de asla unutmadıkları gibi… Onlardan kalmış bir kemiği bile bulmak için yüreklerindeki ve akıllarındaki ısrarı hep sürdürmeleri gibi...
Kaldı ki nadir de olsa, tesadüfen de olsa evlatlarının kemiklerine kavuşan ve yas ritüellerini yaşayabilen anneler, adalet arayışlarını ve mücadelelerini, faillerin “cezasızlık” demek olan resmî devlet pratiklerinden “kurtarılarak” hukuki süreçlerin uygulanmasını sağlamaya adadılar..!
”Annelerin” aradığı aslında, başından beri, “hakikat”tir! Bulduklarındaysa evlatlarının boş mezarına gömecekler; “hakikatin öldüğünü” kabullenip de post-truth çağında..!
‘‘Hakikat’’ der, Halil Cibran, “İki kişiye muhtaçtır: biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.”
İşte o zaman yeniden “objektif gerçeklik” halini alır; tekil zihinsel sürecin “nihai ürünü” olan “hakikat”… Ama her daim “somuttur”..! “Mutlak gerçeğin” bir parçasıdır..!
Zaten toplumsal barış dediğimiz şey, bir hakikat arayışı değil de nedir? En büyük şiddet, var olanı reddetme ve görmezden gelme kibridir.
Tartışmak ve anlamak ne sağlar? Barışı sağlar; demokratiktir.
Aslında geçmiş gerçeklerle yüzleşmek “hesaplaşmadır”; hakikatin peşinde olmaktır..!
Eğer “bu süreç” demokratikleşmenin genişlemesi ile desteklenir, siyasi alan güçlenir, siyaset marifetiyle kimlikler arası müzakere-ikna-uzlaşma süreçleri çalışabilirse Türkiye, ilk kez kimlik krizini toplumsal mutabakatla aşabilir.
Ama eğer bu adımlar sadece siyasi mühendisliğin bir parçasıysa, muhalefet kriminalize edilmeye devam ederse, “beka” ve “yerli-milli” söylemi yeniden kutuplaşma aracına dönüşürse, o zaman Türkiye yeniden bir sahte baharın eşiğinde kala kalır.
…olayların taraflarının birbirlerini anlamayı, birbirlerinin acısına bakmayı ve yası çatışma nedeni değil, barış içinde birlikte yaşama kaynağı haline getirecek bir paylaşımı öğrenmelerini teşvik etmektir görev..!
Bu bir “hakikat arayışı” değilse eğer, geçmişin ve şimdinin gerçeğini ortaya çıkarmıyorsa barış neye yarayacaktır? Ya “komisyon”? Nasıl ki “pseudo” demokrasi hüküm sürüyorsa ülkede, barış da öyle, “plasebo” olmaz mı? Bir oksimoron; “demokrasisiz barış” veya tersi “barışsız demokrasi”!..
Yaşamak, direnmek ve iradeyi, anlamı ve umudu birlikte yeniden inşa etme çabası…
Bu, yaşamın insanı çağırmasıdır…
Tıpkı dünyaya her seferinde yeniden gelen politik eylem gibi…
Bitirirken “hekim tavsiyesine” kulak verelim;
“Barışa giden yol, güvensizlikten değil; ortak iradeden geçer. Sağlıklı ve onurlu yaşam için barış; gerçek ve kalıcı bir barış içinse demokratikleşme şarttır.” (TTB bildirisinden…)
Ne diyelim bulduğunuz “hakikat” sahih olsun..!
(*) Başlık Haluk Şahin’den “ödünç” alındı.
Yararlanılan kaynaklar; Çetin Gürer, Fikret İlkiz, Sezgin Tüzün, Şeyhmus Diken (bianet); Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet); Bekir Ağırdır, Evren Balta, Rıza Türmen (t24) … farklı medyalarda, farklı yazıları yayınlanmış olup da faydalandıklarım, ama isimlerini zikretmeyi unuttuklarım da olmuştur muhakkak…
Resim: M. C. Escher, Görelilik (Relativity), 1953, kısmi.