Malevic BicakBileyicisi 1913Bu evrede bir (Z) raporu alma gereği duyduk; “yarın” neyin, nereye evrileceği henüz kestirilemese de, pek çok belirsizlik mevcut olsa da, “gün içinde” olup bitenin, saptanabilenlerin alt alta bir sıralanmasının “işe yarayacağı” kanaatine vardık. Ve “konu” hakkında çeşitli medyalarda, özellikle son haftalarda cereyan edenleri ele alan, analiz eden pek çok yazıdan, erişebildiklerimizin –anladığımız kadarıyla– elden geldiğince bir “derlemesi”ni yapalım istedik. Yani bir “harman” aşağıda yer almakta olan satırlar…

“Reel” tabloyu okuyacak olursak, sürekliliğe demir atmış dış açığın sermayenin açığı olduğunu, bunu emeğin ödediğini ve bununla ülke ekonomisinin dünya sermayesine sürekli “cari” kaynak aktardığını görürüz… Bakmasını bilenler görüyor..!

Muktedirler ise ekonomik krizleri, normal hallerde karşı çıkılacak politikaları topluma dayatmak için fırsat görür, istismar ederler; “felaket kapitalizmi” işlemeye başlar... Yani ekonomi çökerse, bu durum “İktidar Bloku”nun acımasız ekonomi politikalarını uygulamasını, genişletilmiş yürütme yetkilerini ve düzenleyici ve demokratik güvenceleri ortadan kaldırmasını “haklı” çıkarabilir. “Mer-î mevzuat” yürürlükte değildir artık!.. Kısaca ekonomik çöküş “acil durum önlemlerini” meşrulaştırır..! O halde “bırakalım memleket batsın” bakışı, iktidar açısından daha “pragmatik”, daha “uygulanabilir” gibi duruyor…

Bu durum, bir “istisna hali”, bir olağanüstü haldir; bu anlayışa göre. Ve buna hegemon karar verir. İstisna hali, muktediri her türlü hukuksal sınırlamadan kurtarır. Buna göre hukuk düzeni hukuk normlarına değil, onun kararlarına dayanır. O, hukukun koruyucusudur. Hukuku korumak için şiddete başvurma hakkı vardır. O, hukukun üstündedir. Hukuku askıya alabilir..!

Muktedirlerin aksine sol, sosyalist bilince sahip olanlarsa şöyle düşünür;

Bu koşullarda ne yapılacaksa toplumun kabulü ve desteği alınarak yapılmalı…

Serbest piyasa koşullarına dayalı bir sistemde birey tüketiciye indirgenmiştir.

Böylesine kritik bir dönemeçte, “sivil darbe” olarak nitelenen bir operasyonun olduğu günlerde…

işte şimdi boykot uygulamasıyla bireyler, tüketici kimliğini politik bir özneye dönüştürmekteydiler…

Ayrıca esas olarak toplumu ekonomik yıkıma karşı daha dirençli bir hale getirmek için karşılıklı yardım ağları geliştirilmeli, işçi-emekçi kooperatifleri kurulmalı ve merkezi olmayan yerel ekonomiler büyütülmelidir. Sermaye ve devlet kontrolündeki ekonomiler ne kadar bypass edilebilirse, otoriterlerin ekonomik baskı yoluyla insanları kontrol etmesi o kadar zorlaşır.

Kısaca en geniş bir demokrasi cephesinin kurulması gerekir. Bu aynı zamanda faşizme karşı da en etkili mücadele yoludur.

1973’te askeri bir darbe ile iş başına gelen Pinochet’nin acımasız diktatörlüğü altındaki Şili halkının karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmanın gücü ile ayakta kaldığı biliniyor. Devlet şiddeti ve ekonomik baskıyla harap olan topluluklar, güvenilir kurumlara yaslanarak, çabalarını yerelleştirerek (merkezsizleşerek) ve mücadelelerini küresel boyuta yükselterek hayatta kalmanın ve direnmenin yollarını buldular… Ademi merkeziyetçilik hayatta kalmanın anahtarıydı. Şilili ağlar, liderliği ve örgütlenmeyi taban düzeyinde dağıtarak büyük ölçekli baskılara karşı kendilerini korudular ve hareketlerinin bir anda yok edilmesini de önlediler... Kadınların önderliğindeki ortak mutfaklar (ollas comunes) tüm mahalleleri beslediler… İnanç temelli gruplar, kültürel kuruluşlar ve güvenilir topluluk alanları ile ortaklık kuruldu zira bu kuruluşların yerleşik meşruiyetleri, karşılıklı yardım ağlarına koruma ve kaynak sağlayabiliyordu. Bu kurumlarla birlikte çalışarak örgütlenme ve karşılıklı yardımlaşma için “sığınaklar” oluşturuldu ve antifaşist aktivistler diktatörlüğe karşı korundu.

Evren Balta t24’teki yazısında ülkenin içine girmiş bulunduğu “yeni” hali irdeliyor, analiz ediyor;

“Kritik eşik” kavramı, bir ülkenin gidişatının belirsizleştiği momentlere göndermede bulunur; geçmişin etkisinin zayıfladığı, geleceğin ne olacağının belirsizleştiği ve siyasi aktörlerin eylemlerinin son derece önemli hale geldiği dönemlerdir bunlar. Kimse böyle dönemlerde ne olacağını tahmin edemez.

Bu son birkaç haftada Türkiye tam da böyle bir momente girdi.

İktidar 2002’den bu yana karşılaştığı her büyük siyasi krizden, demokratik reform veya uzlaşmayla değil, daha derin bir demokratik gerileme ile çıktı. Ve her seferinde yetkileri daha da merkezileştirdi ve kurumları ve kuralları daha çok kontrol altına aldı. Vidaları biraz daha sıktı…

Bu krizi önceki krizlerden ayıran ve onu bir kritik eşik haline getiren şey, yalnızca iktidarın bu kez giriştiği işin devasa boyutları değil; aynı zamanda bu devasa sürecin gerçekleştiği siyasal konjonktürün kendisi…

…iktidarın CHP’yi hedefine koyarken "müzakere sürecini" yeniden başlatmaya yönelik adımlar atması, hem söylemsel bir tutarsızlık yarattı hem de farklı seçmen gruplarında kafa karışıklığına yol açtı. İmamoğlu’na yönelik dava soruşturma ve kovuşturmaları sürerken, sonrasında yaşananlar, demokratik duyarlılığı kamuoyu yoklamalarında tüm seçmen grupları arasında en yüksek olan Kürt seçmen açısından “müzakere süreci”ne olan güveni zedeledi.

Ve derinleşen ekonomik krizle birlikte gittikçe yoksullaşan seçmeniyle iktidarın arasındaki bağ aşınmaya başladı, toplumsal tabanda yarattığı rıza kapasitesi ciddi biçimde zayıfladı.

2024 yerel seçimlerinin gösterdiği gibi iktidarın muhafazakâr kaleleri bile artan yaşam maliyetlerinden, kurumların çürümesinden, yolsuzluktan “bizâr” olmuş; mutsuzdu…

Ülkede şu an alttan alta kendini belli eden bir dinamik var. Uzun süredir enerjisini seçim süreçlerine yönlendiren muhalefet açısından, sokak mobilizasyonunun yükselmesi, büyük ölçüde seçimle siyasal değişimin mümkün olduğuna dair toplumsal inancın zayıflamasıyla bağlantılı görünüyor.

Şu son birkaç haftada Türkiye'nin yalnızca büyükşehirlerinde değil, küçük ve muhafazakâr olarak bilinen pek çok kentinde de sokaklara çıkılması, siyasal mobilizasyon açısından son derece dikkat çekici bir gelişme. Bu tür yerel ve tabandan gelen hareketlilikler, yalnızca anlık tepki olarak kalmaz; sönümlendiklerinde dahi uzun vadede seçmen davranışlarını dönüştüren ve siyasal partileri yeniden konumlandıran etkiler yaratır.

Son olarak iktidar, zamanın kendi lehlerine çalıştığını düşünüyor. Yakın gelecekte seçim olmaması nedeniyle halkın öfkesinin zamanla dineceğini, muhalefetin bölüneceğini ve bu durumun yerini kabullenmeye ya da unutkanlığa bırakacağını öngörüyor.

“Kritik eşik”ler daha iyi sonuçları garanti etmez; her zaman demokratik bir yenilenme ile sonuçlanmaz. Ancak ucu hemen görünmese bile, tıkanmış siyasal yolları yeniden açabilir ve siyasal dönüşüm için nadir bulunan fırsat alanları yaratabilir.

Bugün bu kritik eşikteki kritik soru şu: İktidara yönelik toplumsal tepki sürebilecek mi ve rejimin baskı kapasitesi, rızasını büyük ölçüde geri çeken (ve baskının dozunun artması ile giderek daha da fazla geri çekecek) bir topluma ne kadar dayanabilecek?..

Bu şartlarda bir “seçim” mümkün olur mu? Yaşanan bu gelişmeler, muhalif seçmen açısından seçim rekabetinin hâlâ anlamlı olduğuna dair inancı sarstı! Ülkenin demokratik haklarını kullanmasını sağlayacak serbest seçim zemini her geçen gün meşrû niteliğinden savrularak bir “semt-i meçhûle” gidiyor!..

Bu bir kırılma noktası gibi… her açıdan böyle… yıllardır ülke geriye gidiyor, demokratik kurumları ve normları ciddi hasar aldı.

Öte yandan ise altta işleyen, ”zincirleri kırmak isteyen” bir dinamik kendi pattern’inde yol alıyor.

Ve haysiyet, özgürlük ve demokrasiyle yaşamak isteyen yeni bir nesil var ve değişim istiyor!

Ve asıl değerli olansa, sokağın değiştirici gücünün kesin bir şekilde fark edilmesidir..!

Ve ülkenin dört bir yanında “sokak”tan “meydanlara” durmadan geliyorlar… seslerini büyütmeye…daha kalabalık, daha daha kalabalık geliyorlar…

Beril Şebnem Şengül ise bianet’te aktivizm bağlamında bireysel bellek ile toplum ilişkisine değiniyordu;

Bastırılan duygular ve hatıralar yok olmaz; uygun tarihsel ve toplumsal koşullarda geri döner. İnsanlar çünkü, duygularıyla reaksiyon gösterirler. Bu tarih boyunca böyle olagelmiştir. Bu kez de uzun süredir bastırılan toplumsal belleğin ve biriktirilmiş öfkenin de dışa vurumu olarak karşımıza çıktı… Bu anlamda, sokağa çıkan canlı bedenler sadece şimdiki zamana ait değildir; taşıdıkları tarihsel yükle birlikte hareket ederler. Henüz 23’üne bile gelmemiş gençler o nedenle “yirmi üç yıllık birikim”den söz edebiliyor, toplumsal hafızanın geri dönüşüyle…

Bugün geleceksizliği bir duygu olarak ifade edip üzerine konuşurken bireyin iç dünyasından çok, onun yerleştirildiği toplumsal bağlam içinde anlaşılması gerekir. Kapitalizm, vaat edemediği, var edemediği bir geleceği bireyin kişisel başarısızlığına dönüştürür. Ona yükler. Gelecek planı kuramayan, emeklerinin karşılığını alamayan, diplomanın anlamsız kaldığı, adaletsizliklere karşı sesini duyuramayan bir kuşağın yeniden eyleme yönelmesi, bu yapısal çelişkinin politik bilince dönüşmesi için en önemli noktalardan birisidir.

Siyasetin salt ideolojik söylemlerden ibaret olmadığını, kitlelerin psikolojisini anlayarak yürütülen stratejilerin büyük değişimlere yol açabileceğini görmek, görebilmek, yaratıcı olmak gerek…

Bir yandan adaletin ve demokrasinin işleyişine yönelik kritik müdahaleler gerçekleşirken, diğer yandan milyonlarca insanın barışçıl ve şiddetsiz protesto hakları şiddetle baskılanıyor.

V. Hugo “devrim günleri”nden bahisle; “Her şey korkunçtu ama kimse korkmuyordu.” der.

“Sokaktaki sıradan insanın artık korkmadığının farkına varmak ise otokratları en çok korkutan şeydir.”

Ve bu nedenle, sadece “korkusuzluğumuz” ve öfkemiz değil, hatırlamak da politik bir eylem (“Elli Yılın Emektarları” başlığı altındaki 4 ay süren yazı dizimize, “yine nostaljik bir yave!” diye burun kıvıranların kulakları çınlasın)!..

Çünkü hatırlayanlar örgütlenebilir. Ve örgütlenenler, direnebilir!..

Örgütlenme bugün, yalnızca fiziksel değil; duygulanımsal bir temas, kolektif bir zaman algısı yaratabilme meselesidir. Bu nedenle direnişin yeniden kurulması, belleğin de kolektif biçimde inşa edilmesine, topluma mal edilmesine bağlıdır.

Ünlü sözdür: “Ne kadar geriye bakabilirsen o kadar ileriyi görürsün.”

Çünkü hatırlamak, yalnızca geçmişi bilmek değil; bugün ne yapacağımıza karar vermenin zeminidir de aynı zamanda…

Keza 2013 yazında Türkiye’de patlak veren “Gezi İsyanı” halkların ağır bir bedel ödemesiyle sonuçlanmış olsa bile, bugünkü kitlesel eylemlerin de tohumlarını atmadı mı?

İleride bugünleri yazacak olanlara; “Devrimci önderliğin eksikliği sebebiyle, devrimci bir hareketin güçsüzlüğü ve radikal sendikal mücadelenin kapsayamadığı alanlar nedeniyle burjuvaziye manevra alanı kazandırıldı, sokak yalnız bırakıldı.” dedirtmemek gerek!..

Geçtiğimiz ay Gürcistan, Macaristan, Romanya, Sırbistan ve Slovakya'da ve dün İspanya’da da halk kitleleri kemer sıkma önlemleri uygulayan otoriter yöneticilere karşı sokaklara çıktılar.

Halklar ses vermeye başladı..!

ABD "Ellerini Çek!"(Hands off!) protestolarına tanık oldu. 5 Nisan 2025'te milyonlarca kişi ülke çapında 1.400’den fazla gösteriye katıldı ve New York, Atlanta, Boston, Chicago, Dallas, Detroit ve Los Angeles gibi şehirlerde önemli gösteriler, toplantılar yapıldı;

“Amerikalılar demokrasi ve temel haklar pahasına zenginlere öncelik veren politikalardan usandı. İşimizden, ekmeğimizden, sağlık hizmetlerimizden, demokrasimizden ellerini çek!”

Toplumsal hareketler, dünyanın dört bir yanında farklı biçimlerde ama benzer itirazlarla sahneye çıkıyor. İspanya’dan Hindistan’a, ABD’den Türkiye’ye uzanan mücadelelerin izini sürdüğümüzdeyse…

görüyoruz ki;

Kayalara çarpan her dalga bir iz bırakıyor..!

Her “iz” ise, bir sonrakine yol gösteriyor..!

Avrupa’da, Asya’da, Amerika’da yüzbinlerde insan meydanlardaydı, velhasıl..!

“Direniş” için…

Seslerini büyütmek için…!

Birbirlerine omuz vermek için…

Hands off!” demek için…

Dipten gelen dev bir dalga bu!..

Ve haksızlıklara karşı isyanın bizzat kendisi bir zaferdir vesselam!..

(*) “gün sonunda” alınan ve o günkü tüm işlemlerin muhasebesini yapan bir rapor…