Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.
![]()
Bildiğimiz tüm sistemler, kurum ve kurallar krizde. Esas itibarıyla insanlığın şimdiye dek geliştirebildiği hayat biçimi ve hayatı yönetmek için tasarladığı sistemler varoluşsal tehditlerle karşı karşıya…
Bundan ülkenin durumu da “münezzeh” değil; bir türlü içinden çıkılamayan ekonomik kriz mevcut rejimin meşruiyetinin de sorgulanmasına neden oluyor… Çünkü kriz şartlarında, ülkenin düzenini oluşturan –yürütme organının tepesinden kolluk güçlerine, yargı cihazından, sağlık sistemine, okullarına kadar– bütün kurum ve kuruluşlarını kapsayan bir çürüme ve kokuşma eğilimidir söz konusu olan… İktidar erkleri olan “yasama, yürütme, yargı” için de geçerli aynı “tefessüh” eğilimi elbette…
İktidar, operasyon üzerine operasyon yapıyor.
Acaba amacı muhalefeti yok etmek mi?
Hayır, yok etmek değil. Onu istediği gibi biçimlendirmek, içini boşaltarak “dekoratif” hale getirmek.
Maksat “dekorasyon objesi” olarak güzel dursun: İktidarın eşantiyonu gibi misal, hatta iktidarın “incir yaprağı” gibi… Her daim “çevrimiçi” olsunlar ve iktidarın paradigmalarına da meftun olsunlar şartını ihmal etmemek lazım. (Çevrimiçi olmak, ekipmanın veya alt sistemin “bağlı” olduğu veya “kullanıma hazır” olduğu anlamına gelir.)…
Geçim sıkıntısı, yolsuzluk iddiaları, bin türlü haksızlık, tahakküm, yargıyla insanları hizaya sokma denemeleri… ve nihayet İmamoğlu’nun diplomasının, meşruiyet-dışı “iptali”, akabinde de akla ziyan gerekçelerle, ama siyaseti yeni baştan dizayn etme saikiyle, tutuklanmasıyla birlikte toplumda bardağı taşırıyor.
İlk “isyan” eden de gençler oluyor… başı çeken üniversite gençliği…
Homo politicus’un (siyasi insan) “cisimleşmiş” hali… politik olmanın doğuştan hali… gençlik yani…
Hayatın kendisi politiktir çünkü..! Bir kez daha hatırlattılar..!
Meydan ise herkesin hem ses hem beden olarak var olduğu bir örgütlenme biçimi. Tarihi bir “meşrû” varolma biçimi… Ve elbette öğrenci gençliğin etkin, saygın, kadim bir eylem biçimiyle beraber: Boykot!..
Ve “gençlik Saraçhane’ye sığmıyor” şiarıyla okullarından çıkıp sokaklara taşıyor, bir başka meydanı “zaptediyorlar”: Beşiktaş’ı! Tarihin özgürlüğe açılan sokaklarının genetik kodları çünkü künyelerine kazınmış!
Çünkü “sandıklara” da sığmıyorlar!
Geleceklerine sahip çıkmak istiyorlar… söz hakkı ve birlikte karar alma imkânı istiyorlar, bunun “gerçekliğini” istiyorlar… kuvvetle istiyorlar..!
Sürecin aktif öznesi oldukları yeni bir demokrasi anlayışı… ve işleyişi…
“Meydanlara” bir bakın; bu sadece bir belediye başkanını savunma refleksi değil.! Bu, temsil edilmeyenlerin, susturulmaya çalışılanların, yok sayılanların “Biz buradayız” deme biçimi.
Ve işte tam da bu yüzden geldiler. Hem de kalabalık geldiler..!
“İçeri” alındıkça artarak geliyorlar; hiçbir yere –“mahsus mahal” de dâhil– ve zamana sığdırılamazlar!..
Bu hareketin sistemin derinleşen çelişkilerinin, toplumsal eşitsizliklerin, sistematik baskıların ve geleceksizlik duygusunun bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyleyen “gençler”, sokağa çıkmanın “bir direniş hattı örmeye çalışmak” anlamına geldiğini ifade ediyorlar.
“Eğer buna sessiz kalırsak, seçimlerin, hukukun ve özgürlüklerin hiçbir anlamı kalmayacak”!..
Üniversiteler özelinde yaşanan bu baskı ortamının aslında ülke genelinde giderek kurumsallaşan otoriterleşmenin bir yansıması olduğunu; seçme ve seçilme hakkının fiilen ortadan kaldırıldığı, medya özgürlüğünün yok edildiği, yargının bağımsızlığını yitirdiği, sivil toplumun kriminalize edildiği bir ortamda, gençliğin baskı altına alınmasının şaşırtıcı olmadığını ilave ediyorlar...
Ve sözlerini şöyle bağlıyorlar;
“Biz üniversite öğrencileri, bugün yalnızca kendi yaşam alanlarımızı değil bu antidemokratik düzene karşı halkın iradesini ve cumhuriyeti savunmak için sokaklardayız. Kampüslerde, alanlarda, barikatların karşısında baskıya, zorbalığa ve sömürüye karşı boyun eğmiyoruz. Bu mücadele yalnızca üniversitelerin değil tüm toplumun onur mücadelesidir”..!
19 Mart’ta ülke “sıradan” bir güne uyanacağını düşünüyordu, ancak tarihinden silinmeyecek bir döneme adım attı. “Sıradan faşizm”e attı adımını. Bunu kime borçluyuz (eski tabiriyle “medyunuz”), herkes biliyor…
Türkiye’de gelişen bu son durum çok vahim ihtimallere kapı aralasa da umudu yeşertecek bir dinamik de içeriyor.
Rejimin evrim sürecinin bu geri dönülemez noktaya gelmesi kaçınılmazdı. Oluşan bu “durumun” içinde yeni olan, ana muhalefet partisi CHP’nin de artık geri dönülemez bir noktaya gelmiş olmasıdır.
Şimdi ilk kez bir umut yeşeriyor..!
Geri adım atan kaybedecektir!..
19 Mart “rezalet”inden sonra moral, psikolojik ve ahlâki üstünlük artık geri döndürülemez biçimde sosyal muhalefetin, muhalif toplumun elindedir.
“Afedersiniz” otokratın 19 Mart protestolarına “burası bir hukuk devletidir” diye ayar vermeye kalkışmasında da şaşılacak bir yan yok!
Hukuk var, hukuk var!..
Şimdiyse acilen CHP’nin ve sol muhalefetin direnme ve savunma gücünü dayanışma reflekslerini hızla artırmanın yollarını hemen bulması gerekiyor: Çünkü geri adım atamayan bir rejimin nereye kadar gideceği belli değildir..!
Alanlara çıkan kitlelerin henüz potansiyelinin çok altındaki dört günlük gücü bile süreci etkiledi diye okumak da mümkün, öte yandan…
Fazla mı “iyimser”? Tarihin materyalist “okunması gereği”ne “aşina” olanlar her daim iyimserdir..!
Çünkü el konulmaya çalışılan kitlelerin meşrû iradeleridir..!
Ve 19 Mart protestoları bütün bu endişelere rağmen gerçekleştiği için değerlidir.
Gereklidir!
Ama “yeter şart”;
Kısaca en geniş bir “demokrasi cephesi”nin kurulmasıdır.
Burada “reçete yazarcasına” bir paterni vazetmek değil maksadımız, ama Amerika’yı da yeniden keşfetmeye mahal yok..! Tarihî mücadelelerden süzülmüş bir deneyim bu hatırlattığımız..!
Şair’in dediği gibi bütün mesele “safları sıklaştırmakta”… yeterince sıklaştırabilmekte..!
Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.
----------------------------------------
Not: “Gençlik” bahsinde özellikle, Şükran Pakkan’ın t24’teki 23.03.2025 tarihli yazısından ve Yekta Armanc Hatipoğlu’nun bianet’teki 24.03.2025 tarihli röportajından ve diğer konularda Ergin Yıldızoğlu’ndan yararlandım.