Ama hemen belirtelim ki kaybettiren bir siyasi figür, bir siyasi parti değil; “sosyal muhalefet”tir! “Sandıkta isyan”dır!
Siyasal muhalefetin beceremediği “siyasal tutum ittifakı”nı, had safhada “insafsızca” sömürülen, ekonomik bakımdan “mutlak” olarak yoksullaşan, sosyal bakımdan “nobranlıkla” ezilen, kültürel olarak “toksik-kibirli dayatmalarla” aşağılanan, ideolojik bombardımanlara maruz kalan yığınlar… bir lokma ekmek bulma derdindeki kent yoksulları… ormanları, meraları, dereleri, gölleri, topraklarının altı-üstü, yerleşim yerleri, şehirleri fütursuzca talan edilen, yağmalanan… seçilmiş meşrû mahalli idareleri “devlet zoruyla” ve “gukukî zorbalıkla” alaşağı edilip demokratik hakları çiğnenen, özgür iradeleri pervasızca “gasp edilen” Anadolu yoksunları… okulları tarumar, eğitimleri berhava edilen ve gelecekleri karartılan, yarınları çalınan gençler… hayatları ve evlatları çalınan “çaresiz” kadınlar “zımnen” kuruverdi sandıkta… Bu “spontane” ve “sanal” ittifakın yegâne hedefi vardı; “adama kaybettirmek”..! Tek mottosu buydu. Başardılar..!
Artık analistlerce iktidarın “topal ördek” olarak mı, yoksa “şaşkın ördek” olarak mı niteleneceğini zaman gösterecek? “Devran” nasıl dönecek? Bu biraz da iktidara bağlı. Daha çok da muhalefete…
Sonuçlar –kim ne derse desin– olağandışı bir görünüm arz ediyor. Sosyal muhalefetin farklı renklerinin sandıkta isyan tavırlarını “birleştirip” –seçmeni olduğu iktidar bloğunu da sandığa gömüp– sandıktan koca bir “HAYIR” olarak çıkmaları, kuşkusuz çok kıymetli..!
Yıllardır “nail” olmak için çabaladıkları “iktidar olma”, devletin “sahibi” olma emellerini realize etmiş olarak planlarını, sittin sene “vermemek üzerine” kuranlar, bunu elde tutmanın yolunu da otoriterleşmek, daha fazla otoriterleşmek, mutlak otoriterleşmek olarak gördüler ve davrandılar. İç ve dış dinamiklerin de elverişli iklimiyle “buraya” kadar getirdiler. Yandaşlarını ve toplumsal meşruiyet devşirdikleri yığınları kaybetmemek, konsolide etmek üzere de toplumu polarize ettikçe ettiler. Toplum ve yaşanılan coğrafya kabaca üçe bölünmüştü: “Biz ve onlar ve kriminalize edilmiş Kürtler”..!
Bütün “seçimler”, “referandumlar”, çeşitli “oylamalar” aynı sonucu veriyordu. “Blok içi” oy kaymaları yaşansa da, kutuplar arası “geçişkenlik” hiç yoktu! Yıllar sonra “ilk kez” oldu; adıyla sanıyla söyleyecek olursak, AKP’den CHP’ye oy geldi! Bu her ne kadar AKP ve bilhassa Erdoğan için hezimet ve hüsran ise de CHP’nin “başarı” hanesine yazılamaz bütünüyle..! CHP’nin dahli pek azdır bunda; “cirmi”nden ötesini “yakamaz”!..
Yukarıdan beri anlatageldiğimiz “bıçak kemiğe dayanmış” yığınların spontane bir isyanı, bir tepki ve “tecziye” oylarıdır. Bir yerde “emanet” oylardır; tekrar “eski günlere” dönme arzusu içindeki... Döner mi? Belki bir kısmı… Onlar da “eski günlere dönme” uğruna “eski kampını” arar, o kampın içine –“çeşitli saikler”le– döner ama “eski partisi”ne biraz zor döner!..
Bu arada “Kürt oyları” biraz farklılık arz ediyor. Bir defa Kürt seçmeni ülkenin en bilinçli, en politik seçmenidir. Nerede, ne zaman, hangi şartlar altında nasıl davranması gerektiğini gayet iyi öğrenmiştir. Bu sebeple, bu seçimlerde de aynı tavrı gösterdi, bizce… “Birlikte yaşama” iradesi gösterdi; demokratik bir ülkede yaşama arzusu gösterdi; salt Kürdistan özelinde değil bütün ülke sathında siyaset yapma gereği duyduğunu gösterdi. Bunun yolunun da “demokrasinin kazanılması”ndan geçtiğini gösterdi. Diğer ikircikli tutumlara, şaşkınlıklara prim tanımadı. “Din kardeşliği” mi, “ulusal demokratik haklar” mücadelesi mi “dilemmasına” saplanıp kalmadan, beraberce davranma, dayanışma ve sınıf mücadelesi dinamikleriyle rezonansa gelerek ortaklaşa tutumlara itibar etti. İşte onların oyları “stratejik”, “taktik” ve “hakikî emanet” oylardır asıl.
Ama böyle diye “siyasi unsuru” görmezden gelmek, boşlamak “kendiliğindenliğe” övgü düzmek, teslim olmak anlamını taşır. “Boşa kürek çekmek” anlamını taşır. Kitlelerin “spontane” hareketlenmeleri siyasi bilinçle, siyasi örgütlenmeyle, siyasi iktidarı hedefleyen programatik çalışmalarla, kitlelerin siyasi “özne” olarak aktifleşmesi, seferber olmasıyla vücut bulur; anlam ve muhteva kazanır; sonuç alıcı olur! Hemen daima sosyal muhalefet, siyasal muhalefetle birlikte yürür!..
“‘İnsanlarla bire bir ilişki içinde olmak, yaşama ve çalışma koşulları üzerinde bizzat kendilerinin söz ve karar sahibi olmaları için özerk halk örgütlenmelerine gidebilmek, merkezî ve hiyerarşik-bürokratik yönetim dışında, hatta ona karşıt alternatif, katılımcı ve ademi-merkeziyetçi yolları açmak için yerel yönetimler son derece önemlidir. Yerel yönetimlerde bu yolda etkin olabilmek için de her beş yılda bir iki ay seçim meydanlarında koşuşturmak değil, iki seçim arasındaki yıllarda örgütlenme ve siyasi çalışmayı aralıksız sürdürüp ileri mevziler elde etmeye elverir düzeye çıkarmak gerekir.’ (“28 Mart seçimleri”, Kızılcık, sayı 20, s. 78, Mart-Nisan 2004.)
Yalçın Yusufoğlu’nun bu konudaki yazılarını özetlemeyi sürdürecek olursak;
‘Halkın özerk kurumları’nı yaratma çabalarının yerel yönetimlerde etkin olabilmenin çok ötesinde, çok daha uzun vadeli bir konsept olduğu, siyasal çalışmaların yanı sıra sosyal, ekonomik, demokratik kültürel nitelikli toplum kurumlarının yaratılması ve/veya güçlendirilmesi uğraşı olduğu bilinçlere çıkarılmalıdır. Tüm yurt sathında her düzeyde oluşturulması, demokratik işleyiş ve işlerliğe kavuşturulmaları, geniş yığınları birleştirecek bu özerk kurumlar eliyle halkın toplumdaki tüm alanlara ağırlık koymasını sağlayacak doğrultuda davranması, toplumu değiştirme ve dönüştürme hedefinin vazgeçilmez gerekliliğidir. Üretim, yerleşim, eğitim birimlerinin ve sokağın, yani yığınların özerk, demokratik, çoğulcu, katılımcı kurumlarını yaratma süreci, özünde siyasi karakterli bir süreçtir.” (S. A. Demirci, “N’olacak da olacak…”, Kızılcık, 2 Şubat 2024.)
“Söz”ün özü, sınıflar var olduğu sürece sınıf mücadelesi de olacaktır. Sınıf mücadelesinin “esası” da “iktidar hedefli” bir siyasi mücadele olmak gerekir. Siyasi partiler bu mücadelenin –hadi moda terimiyle söyleyelim– “kolaylaştırıcısı” olmalı, olabilmelidir; asl’olansa kitlelerin bilinçli, aktif mücadelesidir..!
“[…]en geniş ‘sınıf güçlerinin’ dünyayı değiştirme temel hedefiyle politikaya müdahil olma ve bunun için birlikte mücadele ve örgütlenme arayışı içinde olmaları elzem!. Ve bunun da sınıf mücadelesi pratiğine yansıtılması ve böylelikle etkin bir sosyal muhalefet hareketinin yaratılması…” (a.g.y.) hedeflenmelidir…
Hatırlamakta yarar var: “31 Mart”ta siyasal iktidarda kim varsa, bugün de o var!..
“Öyleyse demokratik hak ve özgürlükler uğruna vermekte olduğumuz mücadele, seçimlerden sonra da hayati önemini korumaya devam ed[iyor]..! Ülke gündeminin seçim öncesi[nde olduğu gibi] seçim sonrası da, birinci ve temel maddesi demokrasi” olmaya devam ediyor!.. (a.g.y.)
İdeolojik netlik ve bağımsız sınıf siyaseti bunu gerektiriyor…
Bu mücadeleye omuz verenlere selâm olsun!..
Ş.Ç., 3 Nisan 2024.