Hem de otuz medeniyete ev sahipliği veyahut beşiklik, yedisine de başkentlik etmiş bir kadîm şehir, Diyarbekir için ifade ediliyor bu başlıktakiler..!
Anlaşılan hâkim sınıflar ta başından beri (4T) formülünü dilinden ve elinden hiç eksik etmemişler. Bugün “şahsımın” eliyle dördü işaret edip de “tek… tek…” tekerlemesini tekerlemesi, “o formül”ün değişik versiyonundan başka bir şey değil… Bidayette daha “harbiden”, daha “damardan” ifade ediliyormuş demek ki...
Masada önümde bir kitap duruyor. İletişim Yayınlarınca neşredilmiş. Erzurum Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde, Ercan Çağlayan’ın “Tek Parti Döneminde Diyarbakır (1923-1950)” isimli doktora tezinin yeniden düzenlenmiş ve “Cumhuriyet’in Diyarbakır’da Kimlik İnşası (1923-1950)” adıyla matbu halini almış bir kitap.
Ercan Çağlayan “Giriş” bölümünde (s.13-28) diyor ki (siyahlar benim);
“Modern devletlerde kimlik inşa politikaları önemli hatta başat bir yer tutar. Nitekim son iki yüzyılda bu tür devletlerde homojenlik düzeyi birbirinden farklılık göstermekle birlikte, farklı yoğunluk ve metotlarla kimi inşa politikaları uygulandı. Modern devletlerin ulus yaratmak için giriştiği çabaların tümüne ulus inşası adı veriliyor ve bu inşayla yeni bir kimlik yaratılıyor. Ulus inşası, bir siyasal coğrafyadaki bütün kimliklerin üzerinde olan bir kimlik tanımlama ve tanımlanan bu kimliğe herkesi dahil edebilme sürecidir. Anthony Smith, ulusal kimliğin temel unsurları olarak, ortak tarihsel toprak/vatan, ortak mitler ve tarihsel bellek, ortak kitlesel kamu kültürü, ortak ekonomi ve tüm vatandaşlar için bağlayıcı yasal hak ve görevler sistemi gibi öğeleri görmektedir.”
“Kuşkusuz, ulusal kimliklerin oluşmasında bu öğelerin yanı sıra, ulus-devletin kuruluşunu müteakip bilinçli devlet politikalarına dayalı siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel faaliyetlerin de katkısı görmezden gelinemeyecek kadar önemli bir etkiye sahiptir.”
“[…]Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı çok kimlikli toplum yapısını, kuruluştan itibaren Türklük esasına dayandırarak homojen bir kimlik inşasına girişti. Bunu gerçekleştirmek için bir taraftan disimilasyon politikası ile ülkedeki gayrimüslim nüfusun büyük bir kısmı mübadele edilirken, öte taraftan asimilasyon politikası ile Müslüman gayri Türk nüfus, Türklük potasında eritilerek imparatorluktan tevarüs eden heterojen yapı türdeşleştirilmeye çalışıldı. Elbette, türdeşleştirmeden kasıt Türkleştirmeydi.”
“Ayhan Aktar’ın önemle altını çizdiği üzere, ‘Türkleştirme politikalarından kasıt, sokakta konuşulan dilden okullarda öğretilecek tarihe; eğitimden sanayi hayatına; ticaretten devlet personel rejimine; özel hukuktan vatandaşların belli yörelerde iskân edilmelerine kadar toplumsal hayatın her boyutunda, Türk etnik kimliğinin her düzeyde ve tavizsiz bir biçimde egemenliğini ve ağırlığını koymasıdır.’”
“[…]başta mübadele olmak üzere zorunlu eğitim, basın, Türk Ocakları, Halkevleri/Halkodaları, Millet Mektepleri, Köy Enstitüleri, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı, Umumi Müfettişlik, iskân, zorunlu göç, ulaşım ve bilhassa demiryolu ulaşımının yeni kimliğin inşasında vazgeçilmez bir rol üstlendiğini ifade etmek gerekir.
Cumhuriyet’in yeni kimlik inşasında en fazla mesai harcadığı yerlerin başında Vilayat-ı Şarkiye olarak adlandırılan Kürt coğrafyası geliyordu. Bölgede Kürt nüfusun yoğunluğu, dinin ve geleneksel yapının belirleyiciliği ve bölgenin merkezden uzak olması Cumhuriyet’in bölgede ‘zorluklarla’ karşı karşıya kalmasının en mühim nedenleri arasında yer alıyordu. Bu nedenle Cumhuriyet, bölgede yeni kimlik inşasının önündeki engelleri aşmak için bölge hakkında çok sayıda rapor hazırladı. Söz konusu raporlar Cumhuriyet rejiminin yeni kimlik inşa sürecinde karşılaştığı sorunları ve hükümetlerin alması gereken tedbirleri çok yönlü bir biçimde yansıtmaktadır. Raporlar bir bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda bölgenin ve dolayısıyla Diyarbakır’ın9 ‘kuvvetli bir Türklük merkezi’ haline getirilmesi hedefleniyordu. Raporlara göre bunu gerçekleştirmek için yapılması gerekenleri şöyle özetlemek mümkündür: Bölgeye Balkanlardan getirilen Türk muhacirler iskân edilmeli; geniş arazi sahipleri, ağa, şeyh ve aşiret reisi gibi toplumun ileri gelenleri ile dış bağlantısı olan propagandacı, çeteci, kaçakçı, mükerrer cürüm sahipleri ve hükümete karşı gelenler Batı vilayetlerine sürgün edilmelidir. Bölgede Umumi Müfettişlik ihdas edilmeli, ‘hususi bir adliye rejimi’ kurulmalı, silahlar toplanarak asayiş sağlanmalı ve bölgeyi devletin erişimine açmak için ulaşıma, hassaten demiryolu ulaşımına ağırlık verilmelidir. Bölgede Türkleştirme politikasına ivme kazandırmak için Türklük merkezleri kurulmalı, ‘Türklük aşılayan’ yatılı okullar, bilhassa kız okulları açılmalı, Türk Ocakları ve Halkevleri/Halkodaları ‘temsil’10 faaliyetlerine ağırlık vermelidir. Bölgedeki iktisadi hâkimiyet ‘Kürtçe ile ilgisini katiyen kesmiş bir zümrenin’ eline verilmeli, kızların Türk memur ve askerlerle evlendirilmesi özendirilmeli ve bölgede Kürtçe konuşanlar ağır cezalara çarptırılmalıdır.”
“[Dipnot]9 1937 yılına dek ‘Diyarbekir’ olan şehrin ismi 10 Aralık 1937 tarih ve 7789 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla ‘Diyarbakır’ olarak değiştirilmiştir. Bkz. Resmi Gazete, 18 Aralık 1937, Sayı: 3786; BCA, 030.10.01.02/80.99.17.
[Dipnot]10 Erken Cumhuriyet dönemi literatüründe yoğun bir biçimde kullanılan kavramların başında ‘temsil’ kelimesi gelmektedir. Arapça bir kelime olan ‘temsil’; ‘benzetme’, ‘benzeştirme’ ve ‘kültürleme’ anlamlarına gelmektedir. Ulus-devletlerin kendi vatandaşlarını ortak bir potada eritmesi olarak tanımlayabileceğimiz ‘temsil’ kelimesinin günümüzdeki karşılığı ‘asimilasyon’ olarak kullanılmaktadır.”
“[…]tek partili dönemde Kemalist Cumhuriyet’in bölgede başta askeri tedbirler olmak üzere birtakım siyasi, sosyal, kültürel, idari ve hukuki tedbirlerle, yani ‘devletin ideolojik ve baskı aygıtları’yla kimlik inşasına giriştiği görülmektedir. Erken Cumhuriyet döneminde bu politikaların en ciddi şekilde uygulandığı yerlerin başında Diyarbakır geliyordu. Kemalist paradigma, Diyarbakır’ın etnik ve dinsel yapısını, yeni kimlik inşasının önünde bir engel olarak gördüğünden, Ziya Gökalp öncülüğünde çalışmalara koyuldu. Gökalp, 1922 yılında Rıza Nur’un isteği doğrultusunda Kürtlerin dil, tarih ve kültürleri ile toplumsal yapıları hakkında bir rapor hazırladı. Ayrıca Gökalp, 5 Haziran 1922-5 Mart 1923 tarihleri arasında Diyarbakır’da otuz üç sayı çıkardığı Küçük Mecmua’da çoğunlukla ‘millet’ ve ‘Kürt aşiretleri’ konularında yazılar yazıyor ve özellikle Diyarbakır üzerine yoğunlaşıyordu. Bu çalışmaların neticesinde Gökalp, Diyarbakır’daki ‘adetlerin, abidelerin, kitabelerin ve lisanın Diyarbakır halkının tarihten beri Türk olduğunu gösteren somut emareler’ olduğunu ifade ederek, Diyarbakır’ın ‘lisan, hars, tarih ve mezhep bakımından’ Türk olduğunu ileri sürüyordu. Bilhassa, lisan konusundaki söylemleriyle Gökalp, ‘Diyarbakır’ın Türklüğünü’ ispata girişiyordu[.]”
“Bundan başka, 26 Eylül 1932 tarihli Diyarbekir gazetesinde Mustafa Kemal’in Diyarbakırlılara hitabı da, ‘Diyarbakır’ın Türklüğü’ konusuna dikkat çekiyordu: ‘Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.’”
“30 Haziran-8 Ağustos 1935 tarihleri arasında Vilayat-ı Şarkiye ve Karadeniz bölgelerini kapsayan yurt gezisi vesilesiyle Diyarbakır’a uğrayan dönemin başbakanı İsmet İnönü de, Diyarbakır’ın ‘kuvvetli bir Türklük merkezi’ olması için şartlarının müsait olduğunu ifade etmekteydi.”
1939’da Birinci Umumi Müfettişlik tarafından hazırlanan bir kitapta ise Diyarbakır’ın “kadim bir Türk şehri” olduğu hatırlatılır:
“Temeli Türkler tarafından kurulan, en küçük taşından en büyük burcuna kadar soyu sopu Türkoğlu Türk olan Diyarbakır, dün olduğu gibi bugün de doğunun büyük bir kültür merkezi ve Türklüğün kutsal yuvasıdır.”
(1925, 13 Şubat-15 Nisan) Şeyh Sait İsyanı akabinde, İstiklal Mahkemelerinde “yargılanan”(!) çok sayıda kişi hapis, sürgün ve idam cezasına çarptırıldı. Bu tecziye edilenlerin dışında yoğun ve baskın bir sürgün ve tenkil (göçürtme), Batı illerinde zorunlu iskân politikaları uygulandı ve şehre Balkanlardan gelen “Müslüman-Türk” göçmenler yerleştirilerek demografik değişikliklere de gidildi. Şehrin demografik bakımdan “Türkleşmesi” için çaba harcanıyordu.
Bu politikanın bir devamı olarak vilayet, gayrimüslim unsurlardan ayıklanmış hale getirilmeye çalışıldı. 1925 yılında Dahiliye Vekili Cemil [Uybadin] Bey tarafından hazırlanan raporda, “Diyarbekir’de eşrafın himayeleriyle toplanmış olan iki üç bin kadar Ermeni ile diğer şehirlerde mevcut Ermeni, Süryani, Keldani, Nasturi ve sair Hıristiyanların daima meş’um [kötü] neticeler veren tezayüt ve tekâsüflerinin meni [artma ve yoğunlaşmalarının engellenmesi] ve her halde İngilizlere alet olan bu anasır-ı muazzırenin [zararlı unsurların] kur’adaki [köylerdeki] Süryani ve Yezidilerin bu mıntıkadan çıkarılmasının sebeplerinin oluşturularak vilayetteki gayrimüslimlerin bölgeden uzaklaştırılması” gündeme alındı.
“Tüm bunların dışında Kemalist Cumhuriyet, Diyarbakır’da 1928 yılına kadar sürecek tedip ve tenkil harekâtı, memnu mıntıka uygulaması ve geniş çaplı silah toplama operasyonlarıyla bölgedeki hâkimiyetini güçlendirmeye uğraş verdi.
Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra hükümetin başvurduğu tedbirlerden biri de, bölgede birkaç ilin yönetiminden sorumlu Birinci Umumi Müfettişlik teşkilatının ihdas edilmesidir. İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Umumi Müfettişlikler, bölgelerinde asayiş ve inzibatı temin etmek; kanun ve nizamların tatbik edilmesini sağlamak; iktisadi, sıhhi, içtimai, kültürel ve ümrani tedbirler almak amacıyla kuruldu. 1928 yılında Diyarbakır’da kurulan Birinci Umumi Müfettişlik, Diyarbakır’da asayişi sağlama, kaçakçılığı kontrol altına alma, ‘çete ve eşkıyalar’la mücadele etme, silah ve istihbarat toplama faaliyetlerinin yanı sıra, parti ve iskân işleriyle de doğrudan ilgiliydi.”
“Tek parti dönemi boyunca Diyarbakır’daki yeni kimlik inşası nüfus, iskân ve zorunlu göç politikaları, daha açık bir ifadeyle, ‘etnisite mühendisliği’ne varan demografik müdahalelerle desteklenmeye çalışıldı. “
[Ancak heyhat!]“‘Diyarbakır’ın Türklüğü’ konusunda başarı ‘sağlanamamış’ olacak ki, Diyarbakır CHP İl Başkanı Tahsin Cahit Çubukçu tarafından 1 Ağustos 1949 tarihinde CHP Genel Sekreterliği’ne gönderilen yazıda, ‘merkezi Diyarbakır’da olmak üzere Türkçülüğü esas tutan bir Doğu Enstitüsü kurma’ gereğinden bahsedilmekteydi.”
“Söz konusu demografik müdahalelerin yanı sıra şehirde uygulanan ekonomik müdahaleler de dikkat çekicidir. 1925 yılında dönemin Dahiliye Vekili [İçişleri Bakanı] Cemil [Uybadin] Bey tarafından hazırlanan raporda, gayrimüslimlerin ellerindeki sermayenin Türklere ‘devredilmesi’ne vurgu yapılıyordu: ‘Gayrimüslim, ecnebi tufeyliler elinde bulunan iktisat ve sanayi kâmilen Türklere hasr ve tahsisine itina edilmeli, resmi ve milli bankalar, şirketler ve ticarethanelerle tedricen bu ümniyenin istihsali [niyetin gerçekleştirilmesi] temin olunmalıdır.’ Sözü edilen demografik ve ekonomik müdahalelerin yanı sıra Cumhuriyet, şehirde seküler bir Türk kimliği inşa etmek adına bir taraftan zorunlu eğitim, Türk Ocağı, Halkevi ve Halkodaları gibi ‘ideolojik aygıtlar’la endoktrinasyon çalışmaları yaparken, öte taraftan şehirde inşa edilen umumi müfettişlik, karakol, demiryolu ve karayolu gibi ‘baskı aygıtları’yla da rejimin muhkemleşmesi için mesai harcanıyordu. Kısacası, Diyarbakır’da Türkçü ve seküler esaslara dayalı yeni kimlik inşasının ‘okul, yol, karakol’ üçlüsüyle gerçekleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.”
“Yeni kimliğin inşasında bilhassa Diyarbakır Türk Ocağı ve Halkevi hususi bir önem taşımaktadır. Diyarbakır Türk Ocağı, halka Kemalist devrimleri benimsetme ve ‘temsil/asimilasyon vazifesi’ konularında mesai harcıyordu. Ocak, çeşitli kurslar, konferanslar, müsabakalar ve yayınlarla bunu gerçekleştirmeye çalışıyordu. Türk Ocaklarının devamı olarak açılan Halkevlerinin nihai amacı da, halkı ‘terbiye etmek’ ve ‘Cumhuriyet moralitesi’ doğrultusunda yetiştirmekti.28 Bu amaca matuf olarak Diyarbakır Halkevi bir taraftan şehirde ‘tek bir peçeli ve çarşaflı kadının’ kalmaması, diğer taraftan ‘dillerini unutup dağ Türkçesi’ konuşan halkın ‘öz Türkçe’ konuşmaları için seküler ve milliyetçi saiklerle faaliyette bulunuyor”; “asimilasyon ve endoktrinasyon” işlevini yerine getiriyor… ve günümüze dek fasılasız sürdürülegelen Kürtçe’nin kamusal alandan tamamen tasfiyesi hedefleniyordu..!
“[Dipnot]28 CHP Halkevleri Çalışma Talimatnamesi, Ankara, 1940, s. 14, 31.”
(“Biz Kürtler, doğumun hemen ardından anasının memesinden −Kürtçe− alınıp sütannesine −Türkçe− verilen ve oradan beslenen insanlarız; Türkçe, bizim sütannemiz!” sıradan bir Kürt esnafın yaptığı bu alegoriyi, Metin V. Bayrak 17 Şubat 2024 tarihli yazısında Bianet’te aktarıyor. Ve “anadili” konusuna giriyor. Kısa kısa “alıntılar” yapmama izin verin: “Dilin alınması, dünyanın sonudur. Dünya, dildir. …Devletlerin asimilasyon politikalarına dilden başlamaları ya da dili hiçbir zaman ihmal etmemelerinin temel nedeni bu (da) olsa gerek. Dil, bir düşünme, dünyayı kavrama metodolojisi, bilincin de grameridir“… “Türkiye gibi sorunları içinden çıkılmaz kılıp çözümsüzlük ve kaçınılmaz sonucu çaresizlik üreten ülkelerde hiçbir sorun politikadan azade ele alınamaz; sorunlar da politikayla çözül(e)mez; hayat da bu kısırdöngü içinde akar bu yarımlıklar evreninde.”)
Buraya kadar özetlemeye çalıştıklarımız “kitabın” giriş bölümünü teşkil etmekteydi. Kitapta daha sonraki ayrımlar girişte değinilen konuların bölümler halinde ayrıntılandırılması şeklindedir. Ve “sonuç” bölümüyle nihayet buluyor. Ayrıntılara girecek değiliz. Zaten bu da bir “kitap tanıtım” yazısı değil; maksadımız sadece Kemalist Cumhuriyet paradigmasını ve uygulamalarını teşhir etmek; “safları netleştirmek” ..!
“Olur o kadar” klişesini matah bir Cumhuriyet savunusu gibi öne sürenler, “ne kadarı”nın olmaz olduğunu da belirtmeleri gerekir!
“O kadar”, kimileri için “o kader”dir; “egemen ulusun” egemen sınıfları tarafından yazılmış! Kara bahtları, kem talihleridir; “Şark’ın ıslahı(!)” için muktedirler tarafından çizilmiş..! Bu topraklarda doğmuş olmaktır “günahları”..!
Hatta “o kadar” da kâfi değildir! Bütün ülke sathında “sükûn”u tesis etmek maksadıyla grevler yasaklanır, işçi hareketi ezilir, Kürtler analarından doğduğuna pişman edilir, ulusal demokratik ve kültürel talepler bir yana en küçük “hak” arayanın iflahı kesilir, “komünist sürek avları” tertiplenir..! Canlarına okunur..! 15’ler Anadolu’ya ayak bastıklarında yok edilir..! Velhasıl yasak… baskı… zor… şiddet… “imha”…
Sermayenin tekelleştiği, sosyal devletin eridiği, şiddetin özelleşip paramiliterleştiği, toprakların, doğal ve toplumsal kaynakların irili-ufaklı zorba, silahlı “adamlar” arasında sürekli savaşla yeniden paylaşıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Bugün bireyleri veya toplumları disipline eden, rasyonelleştiren ve onları her zaman hapsetmeksizin farklı düzeylerde şiddetin öznesi haline getiren pek çok mekanizma var. Öldürenler… başını çevirenler… görmezden gelenler… şiddeti doğal olarak kabul edenler... ve ilh…
Yani kör ve anlaşılmaz şiddetle değil, militarizmin içinde farklı rollere göre titizlikle örgütlenmiş sistematik bir örgü ile karşı karşıyayız. Tekelci devlet kapitalizminin itinayla “dizayn” ettiği…
Evet bir “kumarhane kapitalizmi” hüküm sürüyor ama hep “kasa” kazanıyor, “mano”yu topluyor..!
“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı.” diyordu Antonio Gramsci…
Her konuşmasını “Carthago delenda est! (Kartaca yıkılmalıdır)” diyerek bitiren Romalı senatör Marcus Porcius Cato’nun lâfı misali ben de bütün yazılarımı;
“Demokrasi kazanılmalıdır!..”
diye bitiriyorum…
(*) Başlıktaki terimler −sırasıyla− terbiye etmek, sürmek, asimile etmek, medeniyet öğretmek!
Resim: Mustafa Kemal Atatürk’ün Diyarbakır Ziyareti (16 Kasım 1937).