cesitlilik zenginlik crBu soruya verilecek cevaplar muhtelif olabilir: Yakînimiz! Hiçbir şeyimiz… Tanımam-etmem! Canımız, ciğerimiz… Şeytan görsün yüzünü!.. vb. gibi… Nereden bakıldığına bağlı… “demokrasi”nin ne menem bir şey olduğuna ve nihayet “bizim” kim olduğumuza, “kimlerden” olduğumuza bağlı…

Görmezden gelebilirsiniz ancak kaçamazsınız!..

Nitekim “6’lı Masa” da öyle yapmış: Görmezden gelmiş..!

Artık “ittifak”a terfi edip “Millet İttifakı” adını almış olan “Masa”nın, alâ-yı valâyla açıkladıkları “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”nde mutabık kaldıkları hususların başında bu geliyor: Demokrasiyi görmezden gelmek!..

Sorsanız, alayı “demokrattır elhamdülillah”!..

Sorsanız, “Dokuz Ana Başlık” altında geniş kapsamlı olarak işlenen “politikaları”nın her biri “demokrasi” hedeflidir… güdümlüdür… vs. vs. …ham-hum şaralop…

O halde tek bir sorum var: Özellikle yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada demokrasi mücadelesinin mütemmim cüzü, demokrat olmanın asgari koşulu olan −BM belgelerine de girmiş “Self Determinasyon Hakkı”− “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesi niye yer almıyor, mutabakat metninizde?

En fazla çiğnenen temel insan haklarından başta geleni Kürt halkının ulusal demokratik hakları ve azınlıkların özgürlükleridir.  Ve devlet bu konuda altına imza koyduğu uluslararası belgelerin gereklerine uymamıştır. Örneğin ulusal demokratik haklar konusunda bu belgelerin en gelişkini olan Helsinki Nihai Senedi’nin ilgili maddeleri…

Üzerine basa basa yinelemem gereken bir husus bu! Önemini defalarca ve defalarca vurguyla belirtmek gerekiyor: “Kürt Sorunu”… “Milli Mesele”… Ülkemiz özelinde demokrasinin mihenk taşı! Demokrasiden yana olduğunu ileri sürenler için turnusol kâğıdı!

Anlaşılan o ki “görmezden gelinen konular” içinde “mutabık” kalınanlardan biri de bu: Kürtler..!

Oy istemeye gelince de “Kürt Memet nöbete”..!

Ayrıca zaten artık en azılı demokrasi düşmanları bile açıkça “bu konumları”nı ortaya koymaktan imtina ediyor; “arkadan dolanma”yı yeğliyorlar. Yani totolojik bir ifadeyle “herkes demokrat olduğu için herkes demokrat..!

Ama yine de demokrasi, demokrasiye ihtiyacı olanlarla kazanılır!..

Demek adını “Millet” koydukları ittifakın “müttefik” zevatının ihtiyaç listesinde demokrasi nâmevcut!

Gayrısı bir yığın “çakar-almaz” neoliberal, globalist “laf-ü güzaf”! Uluslararası tekelci sermayenin zirvelerinde (örn. Davos, Dünya Ekonomik Forumu’nda) çoktan tükenmiş neoliberal modelden, ona dayanan globalleşmeden çıkış arayışları ve çabaları giderek yoğunlaşıyorken hele… Devlet iktidarı paradigmasına kısılmış, tekelci burjuvazinin çizdiği sınırlar içinde oynayan siyasi yapıların, Millet İttifakı’nın “hükümet programı” niyetine ortaya koydukları, devlet odaklı konsolidasyon ve restorasyon vaatlerinden, paslanmış politikalardan ibaret…

Hayal kurmak belki iyidir; iyi hissettirir; hele “malî” hülyalara dalmak… Ama “mâli hülya”, patolojik bir vak’adır!..

* Demokrasi arkaik Yunancada bir terim. Demos ahali, sıradan halk, “yurttaş”lar topluluğu vb. gibi anlamları olan bir sözcük, kratos ise yönetim, iktidar olma vb. gibi manâları ihtiva ediyor. Peki kadîm Yunan ile alâkası nedir diye baktığımızdaysa, ilk Atina’da uygulanan ve sonraları diğer şehir devletlerindeki doğrudan “yönetim biçimi” uygulama örneklerini teşkil etmesindendir.

Yurttaşlar (polites), polis’in yerli halkını oluşturan ve belli haklara sahip olan özgür kişilerdir. Polis’in ilk dönemlerinde yurttaşlık toprak sahipliğiyle (oikos) özdeşti. Daha sonra silah kullanma hakkı olan her ergin erkek, yurttaşlığa kabul edildi. Yurttaşlarsa, çeşitli sınıflara bölünmüştü.

Kölelerinse hiçbir hakları ve özgürlükleri yoktu. Sayıları ticaret ve endüstride büyük atılım göstermişti. Köle, Yunanlıların gözünde üretim aracıydı. İnsan sayılmazdı. Zengin polis’lerin yurttaşları servetlerini kölelere yatırıp onların ürettikleriyle geçinmeye başladılar. Üretim 5. yüzyılda köle emeğine dayanıyordu. Kölelerin polis’in maddi gereksinimlerini sağlamaları, yurttaşların çeşitli kültürel etkinliklerde bulunmaları ve siyasetle uğraşmaları için gerekli boş zaman yarattı; böylece doğrudan demokrasinin gelişmesine uygun bir ortam hazırlamış oldu. Diğer yandan kelime yük hayvanı anlamına gelen Türkçe kölük kelimesiyle özdeştir.

O dönemde yaşıyor olsaydık, yukarıdaki soruya “demokrasi bizim hiçbir şeyimiz olmaz” cevabını verirdik; Atina vatandaşı olamayacağımıza göre… Köle sahibi sınıfından da olmadığımıza göre…

* 1215’in Haziran ayında imzalanan Magna Carta ile kral, hâkimiyetinin “baron” adı verilen toprak sahipleri adına kısıtlanmasını kabul etti Britanya’da. Bu sayede kralın kayıtsız-şartsız sultası kalkmış, kral ve derebeylerin karşılıklı vazifeleri belirlenmişti. Fermanın ilan edilmesi ile derebeyleri büyük imtiyazlar elde etti ve derebeylik mefhumu sağlam bir zemine oturtuldu. Halk ise yine serf olarak kalmış, feodal derebeylerin toprakla birlikte alıp sattığı konumdan kurtulamamıştı.

Söylemlerimizde bahsi geçen “demokrasi” ile ise, mevcut toplumsal şartlarda söz konusu olan burjuva demokrasisi kastedilmekte elbette.

Ne ki burjuvazi için, burjuva demokrasisinin geniş yığınlara tanıdığı demokratik hak ve özgürlükler genel kural olarak hemen her zaman can sıkıcı baş ağrıları olmuştur. Burjuva demokrasisini demokrasi yapan temel demokratik hak ve özgürlükler işçilerin, emekçilerin bileğinin hakkıyla kazanılmışlardır. Bu nedenle burjuvazi, kendi icadı olan demokrasiye dahi bir bakıma zoraki katlanır. Hele ülkemizdeki tekelci burjuvazi, demokrasiye çok daha tahammülsüzdür. Demokrasinin asgarisine bile “alerjik reaksiyon” gösterir. Kısa erimde bir sosyalist iktidar perspektifi görünmüyorsa, o takdirde “marifet”, onların demokrasiye çarnaçar razı edilmelerini sağlamaktan geçer!

Muhalif saflarda yer alıp da iktidara talip olanlarsa, yürürlükte olan bu ucube rejimi bitirip de yerine ne koyacaklardır, nasıl bir sistem öngörmekteler? Söz konusu olan “burjuva demokrasisi” çerçevesinde, bu konseptte cevaplar aramaktayız.

Hani şu “Fransız İhtilâl-i Kebîri”nde işçi sınıfını, yani “the great unwashed” ya da “sans-culottes” olarak adlandırılan emekçi sınıfları yedeğine alarak feodaliteyi alaşağı eden, siyasi devrimi başaran burjuvazinin demokrasisi…

Ama bir de Paris Komünü’nde 72 gün boyunca bütün Avrupa burjuvazisini korkuyla titreten ve umutları tüketen değil, aksine umutları yeşerten bir “yenilgi”yle ölümsüz bir dava uğruna ölme şerefi var: Dünyadaki ilk İşçi Demokrasisi..!

Nerdeyse yarım asır sonra bir kuzey ülkesinde kapitalizmin aşılmasıyla dünyanın en gelişkin demokrasisi kurulmaya başlanır. Toplumun en geniş kesimleri için demokrasi… Sömürücüler, karşı-devrimciler, işbirlikçiler için, bir avuç azınlık için ise diktatörlük!.. Bu kez 72 gün değil, 72 yıl süren “kuruluş” süreci −şimdi bu yazının konusu olmayan− bir dizi iç ve dış şartların etkimesiyle hedefinden sapmış, akamete uğramış olan hani…

Demem o ki, bir de sosyalist demokrasi var! Yasaklamanın yasak olduğu… mükemmelen işleyen “ideal” bir demokrasi… sosyalizmin ileri evresinde… Daha ilerisindeyse “demokrasi”ye ihtiyaç kalmayacak. Çünkü sınıflar ortadan kalkmış olacak…

“Ağacın rengi”nin “gri” olduğunu biliyorum elbette..! Ama “boyacı küpü” değil ki bu; hemencecik “yeşil”e boyanıversin!..

Hem zaten sosyalist demokrasi, önümüzde duran bir proje… Ama sosyalizm düşüncesi ve sınıflardan “arınmış” bir topluma geçiş süreci ve sınıfsız toplum ideali maddi bir tasarıdır!.. Ve kuşku yok ki,  en insani tasarı!..

Buraya kadar anlattıklarımızdan “demokrasi”nin nötr bir terim olmadığını, bir sınıf karakteri taşıdığını vurguladığımız anlaşılmaktadır zaten. Niteleyen bir sınıf var!..

Bir siyasi erk söz konusu ve onun yönetimi terimin etimolojisinde mündemiç: “kratos”. Ve son zamanların çok “trendy” bir yaklaşımı: “Demos” olmasa da olur, “kratos” sağlasak yeterli..!

Herhangi bir sosyal ilişkide bir erk, bir iktidar odakçığı söz konusu olmadığı hallerde de demokratik ilişkiden bahsedilebilir elbette. Ama yazımızın konusu bu değil.

Peki sosyalistler hem işçi demokrasisinden yana olacaklar, sosyalizmi kurmaktan söz edecekler, ama  öte yandan da en geniş burjuva demokrasisinden yararlanmak isteyecekler!.. Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?  İlk bakışta bir tenakuz olduğu varsayılabilir. Ancak Marksistler, tam da sosyalizmi kurmak için burjuva demokrasisini isterler. Demokrasi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesinin diyalektik bütünlüğünü kavrayarak!.. Temel hak ve özgürlüklere sahip olarak burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletmek için mücadele vererek..! Ve bütün bu mücadeleleri sosyalizm mücadelesine tabi kılarak!..

“(…) biz, işçi sınıfının yıllar boyu süren çetin bir mücadele içinde kopara kopara elde ettiği demokratik kazanımların her bir milimini savunacağız ve bu kazanımları artırmak için kararlılıkla savaşacağız. (…) Bütün ülkelerin proletaryası burjuva demokratik özgürlükleri elde edebilme uğruna çok cefa çekmiştir ve onları korumak için doğal olarak var güçleriyle savaşacaktır.” (G. Dimitrov, “Burjuva Demokrasisine Karşı Tavır”.)

“Demokrasi için mücadelenin proletaryayı sosyalist devrimden saptırabileceğini, sosyalist devrimi göz ardı edeceğini ya da geri plana atacağını vb. sanmak temel bir yanılgıdır. Tersine, nasıl sosyalizm tam demokrasiyi getirmeden zafer kazanamazsa, onun gibi proletarya da demokrasi için çok yönlü, tutarlı ve devrimci bir mücadele yürütmeden burjuvazi karşısında zafer kazanmaya kendini hazırlayamaz” (V. İ. Lenin, Bütün Eserler, c.22 s.133.)

“Burjuva cumhuriyeti, parlamento, demokratik seçim bütün bunlar −kabûl− toplumun evrensel gelişimi açısından müthiş bir ilerleyiştir. Kapitalizme doğru yola çıkmıştı insanlık. Ve yalnız kapitalizm, şehir hayatının eğitmesi sayesinde işçi sınıfını bilince erdirmiştir. Parlamentarizm ve serbest seçim prensibi olmasaydı, işçi sınıfının bu gelişimi mümkün olamazdı. İşte bundan ötürüdür ki bütün bunlar, geniş kitlelerin gözünde büyük önem kazanmıştır.” (V. İ. Lenin, “Devlet Üzerine”, 11 Temmuz 1919’da Sverdlov Üniversitesinde verilen konferanstan.)

* Kitleleri zor yoluyla boyun eğmeye zorlamak ise merkezi otoritenin öteden beri uygulayageldiği baskı ve şiddet politikalarının başında yer alır.

Derin ekonomik kriz içinde bulunan ve çıkış yolu bulamayan yığınlar bir yandan zor yoluyla politikadan ve örgütlenmekten, örgütlü mücadeleden uzak tutulurken öte yandan topluluk psikolojileri, birlikte davranma alışkanlıkları yok edilmeye uğraşılıyor.

Hiçbir şey “öngörülebilir” değil! Hiçbir şey önceden herkesçe bilinen ve beklenen kurallara göre işlemiyor! “Devlet cürmü”nün müeyyidesi yok! “Müeyyidesi” olmayan “suç” olur mu? O halde “suç” da yok!

İlk amaç “normalleşmek” ve siyasi demokrasinin −bir süreç içinde− kazanılması ise öncelikle ve ivedilikle “gönderilmeleri” gerek! Peki seçimle gelen, seçimle gider mi? Pek öyle “kolay” olmayacağı, mevcut kurallara bile işlerlik kazandırmanın yoğun ve yaygın mücadeleleri gerektireceği besbellidir..! Evvelemirde demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkmanın hayati önemini kavramak… gasp edilmiş olanları yeniden ve tam biçimiyle geri kazanmak gerekmekte. Bu doğrultuda da kitleleri seferber etmek elzem! Böylesi bir “seferberlik” ise, tüm demokrasi güçlerinin “güçleri”ni ortak bir oluşumda birleştirmelerini ve mücadeleyi omuz omuza yürütmelerini zorunlu kılmakta…

Peki “ortak mutabakat” açıklayan ana akım muhalefetin bunun için bir çabasına şahit olan var mı?

Kürtleri görmezden gel, işçileri, emekçileri, kadınları görmezden gel −ki bunlar toplumun ezici çoğunluğunu teşkil ederler− yüzünü bir avuç tekelciye, gözünü onların ortağı emperyalist metropollere, yönünü “hizalanmak üzere” kadîm devlete çevir… amma velakin o devletin ülke adına altına imza attığı uluslar arası sözleşmeleri yok say… sonra da bütün toplumsal sorunlara çözüm, sadra şifa olacağım diye ortaya dökül..!

Tekrar edelim: Görmezden gelebilirsiniz ancak kaçamazsınız!..

Oysa bariz olarak gözüken, yığınlar aktifleşerek tepkilerini göstermedikçe, sahip oldukları kolektif gücü önleyici yaptırım hâline getiremedikleri müddetçe, muktedirler demokrasi filizlenmelerinin bastırmanın ön önlemlerini almaktan ve “ebedî iktidar” kalmanın “kendilerince” şartlarını oluşturmaktan geri durmayacaklardır.

* Şunca vakittir seçim anketleri yayınlanır; bunlardan çıkarabildiğim en genel tablo, kısacık icmal ise AKP ve MHP’nin 2018 seçimlerinden bu yana önemli bir oy kaybı sürecinde olduğu, CHP’nin önemli oy sıçraması yapan bir parti konumuna gelemediği, HDP’nin varlığını pekiştiren ve baraj sorunu olmayan partilerden biri olduğudur…

Peki önümüzde 14 Mayıs’ta yapılacağı öngörülen Genel Seçimler mi, referandum mu? Sanki “tamam mı, devam mı?” sorusuna cevap aranacak dört aydan daha kısa bir zaman içinde… Peki sonra..?

* Ne yapabiliriz?

İşe kölelerin, serflerin, “dünyanın lanetlileri”nin “insan” olduklarını farketmekle başlayabiliriz; muktedirlerin insansızlığına inat!.. Ve feryatları ve efganı işiterek! Ve ses vererek!..                       

Bense “susarsam”, bir hayli “örselenmiş” insanlığımı kaybedeceğimden korktuğumdan yazıyorum!..

“Konu”yu yüksek sesle tartışıyorum!

* Doğrusu “demokrasi” konusunu kurcalamaya hiç niyetim yoktu. Nereden icabettiyse artık, beni de yazmaya itti... Anlaşılan o ki, seçim “sath-ı maili”ne girdiğimiz şu günlerde benzer meselelere kafamın takıldığını, benzer meselelere ayağımın takıldığını sıkça göreceğim. Neyi niye yaptığımızı, neyi niye yaşadığımızı anlamaya çalışmadığımız bir hayat, ya anlamsız bir hayattır veya  yaşamadığımız bir hayat, hatta  yaşanmaya değmez bir hayat..!

“birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
sevinçli bir destan
okur gibi
YAŞAMAK..”
                  Nâzım Hikmet.