...günün “manâ” ve “ehemmiyeti”ne binaen*
* K.Marx, Dr. Kugelmann’a yazdığı 17 Nisan 1871 tarihli mektupta; “Dünya tarihi” diyordu, “eğer mücadeleye başlamak için elverişli şartları bekleyerek, hiç sıkıntı çekmeden başarıya ulaşılarak değiştirilmeye kalkışılsaydı, bu gerçekten çok kolay bir iş olurdu.”
Lenin ise 5 Şubat 1907de, “Dr. Kugelmann’a Mektuplar, K. Marx” adıyla Rusça basılan kitapçığa yazdığı ”Önsöz”de; “Durumun bu şekilde ortaya konmasının, değerlendirilmesinin gerekliliği bugünkü quasi-marksistler tarafından kesinlikle anlaşılmamıştır. Bunlar Marx’ın adını boş yere kullanmaktan ve başarılarla dolu geçmişin üzerine oturarak bu ismi ödünç almaktan hoşlanmaktadırlar. Fakat Marx’ın geleceği belirleme yeteneği bunlarda zerrece kendini göstermemektedir.” demekteydi... (İtalikler bizim.)
* “Amerikalılar, burjuva cumhuriyetinin kapitalist tüccarlar cumhuriyeti olduğunu, bu cumhuriyette politikanın ticaretten başka bir şey olmadığını Avrupa âlemine çoktan kanıtladılar.” (F. Engels, “F. A. Sorge’ye mektup”, 31 Aralık 1893.)
* ”Bir sosyal bilim meselesinde, çatışan fikirlerin çeşitliliği ve detayların çokluğu arasında kaybolmamak ve probleme doğru şekilde yaklaşıp çözebilmek için en güvenilir metot, yani bilimsel bir incelemenin en önemli şartı, söz konusu meselenin tarih içindeki temel gelişimini göz önüne almaktır. Bir başka deyişle, o meselenin ve olayın tarih içinde nasıl oluşup meydana geldiğini, tarihsel gelişiminin belli başlı aşamalarını bilmek ve olayın işte bu gelişim açısından bugün ne olduğuna bakmak gerekir.”
“Devlet hâkimiyetinin büründüğü biçim değişebilir. Sermaye, kudretini her yerde o yerin biçimine uydurup sürdürmesini ustalıkla başarmakta ve iktidar, siyasi rejimin adı ve biçimi ne olursa olsun, gene sermayenin ellerinde kalmaktadır. Kuzey Amerika Birleşik Devletleri yeryüzünün en demokratik cumhuriyetlerinden biridir ama orada (1905’ten sonra Amerika’ya uğrayan herkesin kolayca ve mutlaka farkına varmış olacağı gibi) sermayenin iktidarı ve gücü, bir avuç milyarderin bütün toplum üzerindeki hâkimiyeti dünyanın hiç bir başka ülkesinde rastlanmayacak kadar ilkel biçimde ve kokmuş bir halde sırıtıp durmaktadır. Sermaye bir kere başı çekmeye görsün, bütün toplumu kıskıvrak boyunduruğu altına alır ve hiç bir demokratik cumhuriyet, hiç bir seçim kanunu bu durumu artık değiştiremez. Derebeyliğe göre demokratik cumhuriyet ve ulusun oyu ile seçim düzeni hiç şüphe yok ki, büyük bir ilerleme meydana getirmektedir. Proletarya bugünkü birlik ve tutarlık derecesine bu sayede ulaşmış, sermaye karşısında sistemli bir mücadele için gerekli örgüt ve disipline bu sayede kavuşmuştur. Serf köylü bu durumu düşünde bile göremezdi, kölelerinse hiç sözünü etmeyelim. Artık biliyoruz ki köleler baş kaldırıyorlardı, silaha sarılıyorlardı, iç savaş çıkartıyorlardı ama hiç bir vakit bilinçli bir çoğunluk meydana getiremediler, amaçlarının ne olduğunu hiç bir zaman açıkça kestiremediler; öyle ki en devrimci savaşları sırasında hâkim sınıfların elinde oyuncak oldular. Burjuva cumhuriyeti, parlamento, demokratik seçim bütün bunlar −kabul− toplumun evrensel gelişimi açısından müthiş bir ilerleyiştir. Kapitalizme doğru yola çıkmıştı insanlık. Ve yalnız kapitalizm, şehir hayatının eğitmesi sayesinde işçi sınıfını bilince erdirmiştir. Parlamentarizm ve serbest seçim prensibi olmasaydı, işçi sınıfının bu gelişimi mümkün olamazdı. İşte bundan ötürüdür ki bütün bunlar, geniş kitlelerin gözünde büyük önem kazanmıştır.”
“Avrupa’da İsviçre, Amerika’da Birleşik Devletler bunun en iyi örnekleridir. Dünyanın hiçbir başka yerinde, sermayenin hâkimiyeti buralarda olduğu kadar hayâsız ve merhametsiz değildir ve dünyanın hiçbir yerinde bu durum −usta makyajlara, gelişkin demokrasi ve tüm yurttaşların eşitliği hakkında çekilen nutuklara rağmen− birer demokratik cumhuriyet olduklarını iddia eden bu ülkelerdeki kadar açıkça ortaya çıkamaz. Gerçekteyse İsviçre ve Amerika’da yalnız sermaye hüküm sürmekte ve işçilerin durumlarını düzeltme amacıyla giriştikleri her meşru hareketin bu ülkelerdeki aldığı cevap, bir zorbalık ve iç savaş olmaktadır. Aslında bu iki ülke, en az sayıda asker besleyen ve sürekli bir orduyu silâhaltında tutmayan ülkelerdir. İsviçre’de milis düzeni vardır, her İsviçreli tüfeğini evinde saklar. Amerika ise şu son zamanlara kadar sürekli bir ordu beslemiyordu. İşte bunun içindir ki, bir grev çıkar çıkmaz burjuvazi hemen silaha sarılır bu ülkelerde, nerden bulursa asker bulur ve işçileri bastırır. Ve işçi hareketleri, dünyanın hiç bir başka ülkesinde İsviçre ve Amerika’da olduğu kadar insafsızca ve zalimce bastırılmamakta, dünyanın başka hiçbir parlamentosunda sermayenin gücü oralardaki kadar şiddetle kendini duyurmamaktadır. Sermayenin gücünden, borsanın gücünden daha etkili hiçbir şey yoktur; parlamentosu da, seçimleri de birer gölgeden, birer kukladan başka bir şey değildir bu güç karşısında.”
“İşçi sınıfı, kapitalistler karşısında amansız bir mücadeleye girmek gerektiğini her geçen gün biraz daha kesinlikle sezip kavramaktadır.” (V. İ. Lenin, “Devlet Üzerine”, 11 Temmuz 1919’da Sverdlov Üniversitesinde verilen konferanstan.)
* “DEVLET VE CUMHURİYET”
“Cumhuriyet sözcüğünün en çok kullanıldığı ve kutsandığı ülkelerden birisi Fransa’dır. Bütün politikacılar sık sık Cumhuriyet’i bir yüceltme olarak kullanırlar. Cumhuriyet dedikleri bizde Devlet denilen ve tapınılan kavramın aynısıdır. Ama her ne olursa olsun, orada Devlet kavramı ve kelimesi bizdeki gibi tabu olmadığından, belki hatta pek o kadar da sevilmediğinden Fransız politikacıları, diğer devlet adamları onun yerine Cumhuriyet sözcüğünü ikame etmişlerdir. Tabi ki, ortalama Fransız için devlet bizdeki gibi sempatik değildir, (aydınlar için hiç değildir.) Örneğin, Fransız ulusunun gözünde −aradan üç asır geçtikten sonra bile− XIV. Louis’nin ‘Devlet benim’ lâfı monarşinin ve onun devletinin olumsuzlanmasıdır. Daha yakına gelirsek, XVI. Louis zamanındaki çürümüş devletin reddiyesidir.
Ama Cumhuriyet derseniz sanki devletten başka bir şeyi kastetmiş oluyorsunuz. Cumhuriyet kelimesinin kökü 1789’a uzanan olumlama olduğu için o kutsallık sürmektedir. Devrimle feodal devletin yerine burjuva devletinin kurulması elbette büyük bir tarihsel atılımdı, ama aradan iki yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra hâlâ ona devrimcilik ve yenilikçilik atfetmek bir illüzyondur.
Sanki devletin adı Cumhuriyet olunca, devlet gitmekte, yerine başka bir şey gelmektedir, o kurumun tüm olumsuzluklarını, çirkinliklerini alıp götürmektedir. Sanki Cumhuriyet sözcüğü tertemiz, pırıl pırıl bir kavramı ifade etmektedir.
Oysa hiç de öyle değildir, bırakalım eskiyi bir yana II. Dünya Savaşından bu yana kendisine yeni no.lar veren Cumhuriyetler bile Hindiçin’de ve Cezayir’de dökülen ve sayıları milyon rakamlarla ifade edilen insan kanının suçlusudur.
Bu suçlara ‘Cezayir sorununu çözdü’ denilen General de Gaulle’ün 5. Cumhuriyetininkiler de dâhildir. General Cezayir sorununu nasıl çözmüşmüş? Olağanüstü yetkilerle ve başkanlık anayasasıyla işbaşına geldikten sonra onun Cumhuriyeti de Cezayir’de şiddete ve kan dökmeye devam etmiş ama sonunda 1962 yılında Evian Antlaşması’yla Cezayir’in bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır. Sokaktaki insan hâlâ sorunu de Gaulle çözdü sanmaktadır. Oysa sorunu çözen, sonuca giden General değil, ‘Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ (FLN) ve Cezayir ulusudur. Anlı şanlı millî kahraman de Gaulle sadece razı olmak zorunda kalmıştır. Kısacası Cumhuriyet, Cumhuriyet diye üzerine toz kondurulmayan koca Fransa Cumhuriyeti’nin hiç de monarşiyi aratmayacak insanlık suçları vardır.
Türkiye’ye gelince, iki aşamada burjuva devrimi yapılmıştır, Cumhuriyet kurulmuştur ama Devlet kelimesinin kutsanması Osmanlı’daki gibi, Cumhuriyette de devam etmiştir. Özellikle, askeri rejimler gelince devlet tapıncı had safhaya çıkar, mesela Kenan Evren yaptığı darbenin ilk günlerinde Platon’un Devlet kitabını okumaya başlar veya onun propagandasını yapar. (Platon’un o kitabı 1940’larda Milli Eğitim Yayınları’ndan çıkmıştı, ama onu okumak üsteğmen Kenan Evren’e değil, orgeneral Kenan Evren’e nasip oldu.) Osmanlı ve hatta daha öncesinden kalma ‘Devlet ebed müddet’ veya ‘Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe’ gibi tekerlemeler yeniden ortaya çıkartılır, Türklerin tarihte 15 devlet kurmuş olmasıyla övünülür, Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘son Türk devleti’ denilir. (Rejim giderayak 17.sini de KKTC adıyla kurdu.)
‘DEVLET’ KELİMESİ YERİNE, ‘CUMHURİYET’ İKAME EDİLMEYE BAŞLANDI
Devlet kelimesi ülkemizde tabu ve kutsal bir kelime olmakla birlikte, 1925’ten başlayarak devletten habire tokat yemiş (yani muhalefet yapmalarına asla göz yumulmamış) aydınların bu kelimeden de, kavramdan da pek hoşlanmadıkları, hele hele ona tapınılmasına hiç yatkın olmadıkları biliniyor. Bu nedenle, bilerek ya da bilmeyerek bizde de bazı kesimler devlet kelimesi yerine Cumhuriyet’i ikame etmeğe başladılar. Bunlar tabii ki, terim fetişizmidir, ama işe yararlar, bir süre de olsa işlev görürler. Nasıl ki, aydınlar gözünde ‘milliyetçilik’ olumsuz bir kelime ve kavramdır diye, ’ulusalcı’ sözcüğü icat edildiyse, ama birçok eylemde (mesela üniversite sempozyumu olan Ermeni Konferansı’nda, Hrant Dink davasında, Orhan Pamuk mahkemesinde veya bazı TV programlarında) ulusalcılarla milliyetçilerin-ülkücülerin kol kola girdikleri görüldüyse, Cumhuriyet kelimesinin saygın imgesini kullanıp Osmanlı ceberut devletinden ve ilk burjuva devriminin İttihatçı komploculuğundan, çeteciliğinden kalma devlet despotizmini de savunabilirsiniz.
İnsan haklarına ilişkin evrensel normları hiçe sayarsınız, ‘dincilik ve bölücülük arttı, Cumhuriyet elden gidiyor’ diye o Cumhuriyetin sizin gibi savunucularının çetelerini, Şemdinli benzeri cürümlerini aklarsınız. Ülkede Danıştay benzeri provokasyonlar tertiplenir, ‘şeriatçılar Cumhuriyetin hakimini öldürdüler, bu İkinci Menemen Vakası’dır’ diye ayağa kalkarsınız, ardından başka bir şey çıkar, sesiniz sönümlenir. (Hani, ne oldu İkinci Kubilay vakası?)
Ve bütün bunlar olurken Cumhuriyet kelimesi büyülü ve hoş bir deyimdir. Oysa Cumhuriyet demek; devlet demektir.
Bakın, ülkücüler hiç o kelimeyi kullanıyorlar mı? Onlar doğrusunu yapıyorlar ve ‘devlet’ diyorlar. Eşyayı adıyla çağırıyorlar.” (Yalçın Yusufoğlu, “Devlet ve Cumhuriyet”, sesonline yazıları, 12 Haziran 2006.)
* “HANGİ MUSTAFA”
“29 Ekim’deyiz. Yeniden ‘Cumhuriyet Mitingleri’ndeyiz. Bu kez şu farklı, Ergenekon artık Erdoğan’ın arkasında.
Laf Cumhuriyet’ten açılmışken sürdürelim.
Konuya Marksist açıdan (Troçki) bakılsa daha sağlıklı olacak gibi. Cumhuriyet 1908’de, ‘hepimizin’ olan genel cumhuriyet olarak kuruldu. Peltemsi idi, aramızda çıkan büyük –derin– kavgalarda şekillendi ve nihayet 1923’de ‘Zümre Cumhuriyeti’ olarak başı bağlandı. Elimizde olandır.
Bu 1908-1923 farkı çok çok önemlidir. Cumhuriyeti 1923’den başlatanlar kendilerini, Ermeni, Rum, Süryani tehcir ve tenkillerinin sorumluluğundan bir çırpıda kurtarmış olurlar; Enver-Cemal-Talat formülüdür bu, deterjan gibidir. Bir faydası daha vardır; Cumhuriyet’in arkasında savaş dönemi vurgunları ve azınlık yağmalarıyla sermaye birikimi sağlamış ve burjuvalaşma dinamiğini yakalamış bir sınıfın bulunduğunu gizlemeye yarar.
Soldan, solcu, sosyalist, komünist zaviyeden bakalım, referansları İslami olan Erdoğan ve AKP döneminden sonra geldiğimiz bugünden bakalım, şunu söylüyoruz:
— Cumhuriyet yıkılmazdır, biraz hırpalanmıştır.
— Cumhuriyeti ellerine geçirdiler, bugün yarın yıkacaklar.
— Cumhuriyeti İslam cumhuriyetine dönüştürdüler.
Bu görüşler ortaklaştırılamaz niteliktedir çünkü aynı olguya aynı açıdan baktığımız halde yorumlarımız farklılaşıyor.
BirGün Gazetesi’nde Güray Öz körleştiğimizi yazdı.
Alttan ısıtılan su kazanı içindeki kurbağalara benzetti bizi. Su kaynama noktasına yaklaştığı halde biz hâlâ kendimizi suyun dışına atmayı akıl edemiyoruz; yarın çok geç olacak.
Bu kurbağa abartmasını Mustafakemalistler çok severler, Türkiye soluna iki defa uyguladılar. Biri 12 Mart 1971, diğeri 12 Eylül 1980’dir. Geç kalsalarmış Cumhuriyet devletini solcular yıkıp komünizmi getireceklermiş. Türk devlet zihnidir bu, Celal Bayar, ‘Bu kış Türkiye’ye komünizm gelecek!’ demişti ya, odur işte.
Uzamasın diye uzun bir paragraf cümle ile bitirelim. Komünist Partilerimizden biri 29 Ekim vesilesiyle ‘Cumhuriyet’e (1923’üne) sahip çıkalım’ çağrısı yayınladı; burada bir ‘komünist kimlik problemi’ var gibi; Türkiye solunun aklında fikrinde, biri Kemal biri Suphi lakaplı iki ‘MUSTAFA’ bulunmaktadır. Birinci Mustafa ikinci Mustafa’yı öldürtmüştür. Bu nedenle Türkiye Komünist hareketinin tarihinde sırası geldiğinde komünistlere hep sorulmuştur, sırasıdır soralım: ‘Hangi Mustafa?’” (Hüseyin Hasançebi, Kizilcik.org, 1 Kasım 2018.)
* “SON SÖZ” yerine...
“Günlük çıkarlar için büyük, temel görüşlerin unutulması, daha sonra doğabilecek sonuçları düşünmeksizin günlük başarılar için mücadele etme çabaları; hareketin geleceğinin şu an için feda edilmesi, iyi niyetle yapılıyor olabilir. Fakat bu oportünizmdir ve öyle de kalacaktır ve ‘iyi niyetli’ oportünizm belki de her çeşit oportünizmin en tehlikeli olanıdır!” (F. Engels tarafından 29 Haziran 1891’de Kautsky’ye gönderilen mektup −ve Neue Zeit’da ancak 10 yıl sonra yayınlanmış bulunan− “Erfurt Program Tasarısı Eleştirisi”nden)... (Siyahlar bizim.)
”Proletarya, proletaryanın egemenliği için bilinçli ve etkin bir mücadele verdiği ölçüde devrimcidir. Bu ödevin bilinciyle ücretli-köleliğe karşı savaşarak köleliğinden kurtulmayı amaçladığı ölçüde devrimcidir.” (V. İ. Lenin, “Rus Sosyal-Demokrat Hareketinde Reformizm”, 14 Eylül 1911.)
Hasılı sosyalizmi hedefleyenlerin, aynı zamanda kapitalizme karşı olmak, hem de bugünden karşı olmak zorunluluğu vardır. Kapitalizmin egemenliği, ekonomik ve teknolojik gelişkinliği altındaki bir dünyada kapitalist sömürüye ve emperyalist tahakküme karşı mücadele etmeden de insanlığın esenliğe ulaşabileceği yolundaki −en hafif deyimiyle− “bönce bir iyimserliğe” kapılmadan...
Tarih boyunca her ülkede özgürlük türkülerinin yankılanışının başka başka olduğuna bakmayın; ezgisi, acısı ve çağrıştırdıkları hep aynıdır..!
Ve yazılmakta olan tarih, “sınıf mücadeleleri” tarihidir, hâlâ – ne yazık ki!..
29 Ekim 2021.