Onu sizlere anlatırken, çocukluğunda sevdiği keçileri babasının satması üzerine kız kardeşiyle birlikte keçileri alanın evini taşlamasıyla mı, yoksa ilkokulda başarılı bir öğrenci olduğu için öğretmen okuluna gidebilecekken Konya İmam Hatip okuluna yatılı gönderildiğinde sık sık duvardan atlayarak kaçarak futbol maçlarına gitmesiyle mi, ya da bu okula ayak uyduramaması nedeniyle Sarıgöl’e ailesinin yanına dönmesi ve kısa bir ortaokul eğitimi sonrası okul hayatını bırakmasıyla mı başlasam diye düşündüm.
Sonunda belki biraz gülümseyerek başlamak hepimize iyi gelir diyerek yazmaya koyuldum. Babasının hafız olması nedeniyle arada sabah ezanlarını okurmuş. Ancak 13 yaşından itibaren hem evden ayrıldığını hem de çocuk işçi olarak çeşitli işlerde çalıştığını anlatırdı. Şeker pancarı tarlalarında kendi gibi çocuklarla çalışmış ve fabrikada yatıp kalkmışlar. Gençliğinde tuğla yapımında, daha sonra gazoz atölyesinde çalışmış. Askerliğini NBC (nükleer biyolojik ve kimyasal) çavuşu olarak yapmış.
Askerden dönünce DMO’da, dosya-klasör atölyesinde basın işçisi olarak işe girmiş. İlgisi nedeniyle İzmit Halkevi’nde tiyatro çalışmalarına katılmış ve sıkı bir Adalet Parti sempatizanı iken Özcan Bayraktar, Zekai Büyükada, Rıdvan Akarca, Oktay Şolpan ve Feyzullah Toros ile tanışınca sol yayınları okumaya başlamış. Okudukları aklına yatmıyorsa, gece yarısı bile olsa, evlerinin zilleri çalarak uyandırıp tartışmış ve böylece aramızdan ayrılana kadar sosyalizme olan inancıyla hiçbir tarafa savrulmayan, bilgisi ve davranışları ile hep örnek bir sıra neferi olarak yetişmiş.
Yollarımız 1975’te KDB (Kocaeli Devrimciler Birliği) adlı dernekte kesişti. Lise öğrencisi iken okuldan arkadaşım Nurhan Yaman (daha sonra Özcan Bayraktar ile evlendi) ve birkaç arkadaş bu derneğe geliyorduk. Zeki, son derece bilgili, disiplinli, hayran olduğum devrimci abimizdi.
1977 kanlı 1 Mayıs’ında Zeki, Basın-İş sendikasının güvenliğinden sorumluydu. Ateş açılınca bilinçsizce koşarak kaçarken mermiler üzerimize yağıyordu. Birden düştüğümü anımsıyorum. Meğer Zeki öngörüde bulunup Özcan’a bizlere dikkat etmesini söylemiş. Özcan da şuursuzca koştuğumu görünce arkadan itip beni düşürmüş. Şu an bu satırları yazabilmem belki de onlar sayesindedir.
Daha sonra yoğun TSİP örgütlenme ve genel seçim çalışmalarına devam ettik. Daha soğumamış olan 1 Mayıs deneyimi haklı olarak aileme kaygı ve sıkıntı, bana da stres oluşturuyordu. Bu nedenle evlenme en uygun karardı. 17 Ekim 1977’de İzmit TÖB-DER’de birbirimize mücadele yolunda yoldaş olmaya ilaveten eş olma sözü de verdik.
1 Kasım’da Feyzullah Toros’un evinde muhtar nikâhı kıyıldı. 12 Kasım’da da DMO lokalinde emanet gelinlik ve Cengiz Uzuner’in ceketi ile alışılmadık kısa bir düğün yaparak ailelerimizin de gönlünü yapmaya çalıştık. Toros, toplantıdan çıkıp düğüne yetişmeye çalışırken fotoğraf makinasını getirmeyi unuttuğu için o güne dair fotoğrafımız bile olmadı. Emanetleri üzerimizden çıkarıp kendi giysilerimizle DİSK Maden-İş’in grevlerine destek amacıyla düzenlenen geceye koşmuştuk.
Zeki, TSİP il Saymanı idi ve tüm önceliği parti kirasını toplayabilmekti. Çoğunlukla kirayı denkleştirebilmek için cepler boşaltılır, evlere yürüyerek gidilir, yakacak almadığımız için inşaatlardan tahta parçaları toplardık. Diğer yoldaşların harcamalarına da karıştığı için “sekter” lakabı Cengiz Uzuner tarafından o dönem konmuştu. Uzaktaysa grevlere, direnişlere otostop yaparak giderdik.
Akşamları evlerimizde toplanırdık. Genellikle bu toplantılarda parti örgütlenmesi ve siyasi gündem üzerine sohbetler olurdu. Bazen de Cengiz ve Günay Uzuner’le yaptığımız gibi çocuğumuzun adı düşündüklerimizden hangisi olsun gibi değişik sohbetler de olurdu.
Mart 1980’de büyük oğlumuz doğdu. O sıralar Ayşe ve Erkut Baykara yoldaşlar İzmit’e tayin olmuşlardı. 11 Eylül 1980 gecesi bize gelmişlerdi. Uzun sohbetler sonrası yanlış anımsamıyorsam saat 02.00-02.30 arası evlerine gitmek için yola çıktılar. Sabah, tankların sesine uyandık. Beklediğimiz darbe olmuştu. Basın-İş yeni greve çıkmıştı. Zeki, hemen fabrikaya gitti ama ne yazık ki grev çadırları çoktan sökülmüştü.
Daha sonra Feyzullah Toros’un askerler tarafından götürüldüğünü duyunca Zeki, beni Toros’un hamile olan eşi Kudret’in yanına bıraktı. Kendisi geceleri parti dostlarımız Şaduman ve Besnik Kuka’larda kaldı.
Birkaç gün sonra yanılmıyorsam Kudret’in akrabası geldi ve biz de evimize döndük. O gece Zeki’nin çuvallarla götürüp gömdüğü kitaplardan arta kalanları düzenledik. Ertesi sabah askerler geldi ve uzun süredir beklediklerini belirtip evi aradılar. “Güzel temizlik yapmışsınız!” diyerek birkaç TİB kitapçığını ve Yılmaz Güney’in “Salpa” adlı romanını aldılar. Zeki’yi de hazırladığımız pijama ve çamaşır torbasıyla birlikte götürdüler. Hatta üstleri olan subay “Gerek yok çamaşıra, birkaç güne gelir.” dedi. Ama üç buçuk aya yakın sürdü bu birkaç gün. Önce Köseköy Askerî Cezaevinde Özcan, diğer parti, sendika, ve derneklerden kişilerle bir buçuk ay kadar kaldı. Haftanın bir ya da iki günü ziyaret edip onu tel örgüler arkasında görebiliyorduk. Annem ve teyzemle gittiğimiz bir ziyarette Zeki’nin götürüldüğünü öğrendik. Nereye gittiğini bilen yoktu. Askerî Mahkeme başkanlığından Basın-İş sendikası için İstanbul Selimiye’ye götürüldü dendi. O akşam annemle Selimiye’ye gittik. Nöbetçi astsubay birkaç yere telefon etti ama sonuç alamadı. “Beni götürselerdi karım aramazdı beni, böyle gece yarısı.” dedi ve bize Davutpaşa, Hasdal, Alemdağ ve Samandıra askerî cezaevleri ya da askerî birliklerine bakmamızı önerdi.
Kayınpederimle hepsine gittik ancak yok dediler. Daha nereye gitsek diye araştırırken Zeki, Sağmalcılar Cezaevinde çalışan hemşire kız kardeşine haber göndermiş Metris’teyim diye. İki aya yakın hiç yüzünü görmeden sabah temiz çamaşır, sigara, para ve yazdıklarımız bizden teslim alınıp öğleden sonra kirliler ve gözaltındakilerin yazdıkları verilerek geçti. Her ziyarette gözleri kara bezlerle bağlı birileri askerî araçlarla Davutpaşa Otağ-ı Hümayun’a işkenceye götürülüyordu. Bir ziyaretimde bana bir reçete ve kısa bir not verildi. Zeki reçetedeki ilaçları hemen almamı istiyordu. Notta dişinin ağrıdığını yazıyordu. Çıkınca işkencede dişinin kırıldığını öğrendik.
1981’e girmemize birkaç gün kala sürpriz bir şekilde serbest bırakıldı. DMO’daki işine geri döndü. Haziranda Hüseyin Aydınlı’yı yitirişimiz ikimiz için de çok büyük bir kayıp oldu. Biz parti örgütü olarak koca bir aileydik o zamanlar. Dayanışma, dostluk, kısacası insan ilişkileri açısından tüm iyi niteliklere sahip koca bir aile. Ama güvenlik nedeniyle o dönemlerde bu acıyı ne Hatice yoldaşla ne de kızlarıyla içimizden geldiği gibi paylaşamamak çok acıtmıştı yüreklerimizi.
1982 Ocak ayında küçük oğlumuz doğdu. Ancak o günlerde parti ile ilgili mahkeme sonuçlanmış, 6 ay cezaevi, 4 ay da sürgün almışlardı. Her kapı çalınışı acaba almaya mı geldiler diye düşündürüyordu. Nihayet 5 Eylül seçmen kütüğü yazımlarında sokağa çıkma yasağı olduğu gün gelip aldılar. Özcan da aynı gün aynı zamanlarda alınmış. Ertesi gün adliyeden İzmit Kapalı Cezaevi’ne gönderildiler. Bir süre orada birlikteydiler. Daha sonra Zeki Kandıra Cezaevine, Özcan Karamürsel Cezaevine gönderildi. Çıkınca dört ay Konya’da sürgün kaldı. Tabi bu arada işine de son verilmişti.
İzmit’e dönünce aralıklarla kısa süreli işlerde çalıştı, bazen işsiz kaldı. 1984’te genel üniversite affı çıkınca 1979’da hamile iken bıraktığım üniversiteye geri döndüm. Zeki bir üreticinin ürünlerini pazarlarda satarken, ailelerimizin de desteği ile 1988’de öğretmen oldum. Çok uzun süren güvenlik soruşturması sonucu Adıyaman Çelikhan’a tayinim çıktı ve taşındık. Bir süre işsizdi. Daha sonra arkadaşların açtığı kahveyi işletti. 1992 Eylül’ünde tatil dönüşü ilçeye Özel Harekâtın geldiğini öğrendik. Akşamları uzaklardan silah sesleri gelirdi. Bir gece hükümet binasının yanında bulunan lojmanda üç aile birlikteyken büyük bir patlama oldu. Işıklar söndü. Patlamanın hemen ardından odanın camının dibinden aralıksız silah sesleri gelmeye başladı. Biz korkudan koridorda yerlere yattık. Hükümet binasının diğer tarafı da kaymakam lojmanıydı. Kaymakam tayin nedeniyle o gün lojmanı boşaltmış. Özel Harekât da o günlerde ilçeden ayrılmış. Gün ağarınca kaymakam lojmanında koca bir roketatar deliği ve yanığı olduğunu gördük. Hükümet binasında da askerler ateş açılan odanın yanındaki odadaymışlar. Ölü ya da yaralı yoktu. İçinde soru işaretleri olan bir baskındı.
İki gün sonra Zeki ve ilçeden 11 kişinin daha askeriyeye çağrıldığını, oradan da Adıyaman’a götürüldüklerini öğrendik. Birkaç gün sonra alınan herkes birer, ikişer çıktı ama Zeki yoktu. Önce eylemi yapmakla suçlamışlar, kabul etmeyince kahveye gelenlerle ilgili sorular sormuşlar, gene bir şey öğrenemeyince kendilerine muhbir olarak çalışmasını istemişler, onu da kabul etmeyince tabii orada da dövülmüş. Bir hafta sonra bırakıldı. Daha kötü şeyler yaşanmaması için ben istifaya karar verdim. Çocukları Nurhan ve Özcan yoldaşlara getirip bıraktık. Evi toparladık, istifa dilekçemi verdim ve 1992 yılı Ekim ayında iki işsiz olarak İzmit’e Hatice Aydınlı yoldaşın yeni teslim aldığı kooperatif evine taşındık. Zeki sigortalı olarak çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra da birkaç yıl çalışmaya devam etti.
12 Eylül sonrası SBP, BSP, ÖDP ve en son SYKP de mücadeleye devam etti.
Kendisini kaybettiğimiz zamana kadar da hiç eğilmedi, taviz vermedi; hep sosyalistti ve mücadelenin içinde oldu. Kendi deyişiyle o bir sıra neferiydi ve sıra neferi olarak da aramızdan ayrıldı.
Dilerim bu yazıyı hazırlarken zayıf hafızam beni yanıltmamıştır da sizlere Zeki yoldaşımı ve paylaştığımız yaşanmışlıkları doğru aktarabilmişimdir.
Onun dürüstlüğünü, samimiyetini, ileri görüşlülüğünü, hayvan dostu oluşunu ve hiç kaybetmediği sosyalizm inancıyla çevresine güç ve umut verişini çok arıyor ve özlüyorum.