Babama dair ilk anılarım İstanbul’dan. Daha öncesini hayal meyal hatırlıyorum zaten: Rüya fragmanları gibi başı sonu olmayan görüntüleri bana anlatılanlarla, sohbetlerde kulak kabarttığım anekdotlarla tamamlamışım muhtemelen. Bursa’da direksiyon panelinde Ceyar çıkartması olan bir kamyondayız ve babam şoförle konuşuyor, demek ki babamın arkadaşı, bir bakkaldayız babam tezgâhın arkasında bakkalla uzun uzun sohbet ediyor belli ki eski ahbaplar…
Zaten geçmişe dair hatırladıklarımız, zaman geçtikçe kendiliğinden değişir. Ama bu değişiklik, büsbütün unutkanlıktan, yaşadıklarımızı daha iyi hatırlama arzusundan değil, daha çok büyülü bir gözlemci etkisinden, gözlemcinin yani bizim değişmemizden kaynaklanır. Nasıl ki, çocukluk yıllarında hasbelkader elimize geçmiş bir romanı ilerleyen yaşlarda okuduğumuzda, tek bir harfi değişmemiş olan o metnin aslında bambaşka bir hikâye anlattığını, ilk okuduğumuzda anladığımızdan çok başka şeyler söylediğini idrak edersek, geçmişin anıları hafızamızda hiç değişmeden kalmış olsa bile, onları her ziyaret ettiğimizde yepyeni bir anıyla karşı karşıya kalırız.
Ben küçükken babamın herkesi tanıdığını zannederdim. Bu tamamen temelsiz, çocuksu bir zan da değildi hani. İstanbul’a taşındığımızda Haznedar’ın bir mahallesinin, nadiren otomobil geçen sokağındaki evimizden çıkar, hemen karşı çaprazımızdaki muhtara uğrar, kimi zaman muhtarla bir iki el tavla oynadıktan sonra öbür çaprazdaki kahvehaneye girer çayını içerken kahvedekilerle sohbet eder sonra da işe giderdi. Muhtar, kahvenin müdavimleri, ilkokulun müdür muavini, bindiğimiz vapurun kaptanı, nüfus dairesindeki odacı, köşedeki gazete bayii, karşı apartmandaki minibüsçü amca, perşembe pazarı caddesindeki tabelacı, belediyenin oradaki dişçi… Hepsi babamın samimi dostlarıydı.
Soran olursa babamın işi serbest meslekti ya o zamanlar bunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Neyse ki daha sonra ilkokula başladığımda, sınıftaki “öğrencilerimizin velileri hangi meslekleri icra ediyor” tablosunda memur, işçi ve esnafla beraber serbest meslek satırını da görmek beni bayağı mutlu etmişti doğrusu.
Babamı Bakırköy’de bir iş hanının en üst katındaki bürosunda ziyaret ettiğim zamanlar, keyifle masasına oturup daktilosunda kendimce bir şeyler yazarken ne çok insan gelip giderdi babamın yanına. Gerçekten ne kadar çok insan tanıyordu böyle. E, ben de bütün bu insanları dolaylı olarak tanıyor sayıyordum kendimi. “Babamın arkadaşlarıydı” hepsi. Peki babamı ne kadar tanıyordum? Daha doğrusu; babam, elbette beni hep tanıyordu ama; ben babamı ne zaman tanıdım?
Yıllar sonra geri dönüp baktığımda bu insanların babamın illa da o kadar da yakın dostu olmadığını anlayabiliyorum. Sadece her biriyle göz hizasında iletişim kurduğu, sohbet ettiği, dinlediği ve kendisini dinlettiği insanlardı bunlar. Her ne kadar zor olsa da yıllar sonra babama dışarıdan bakmaya çalıştığımda fark ettiğim en önemli özelliği, her zaman herkesle eşit bir ilişki kurma çabası göstermesiydi. Bir sahil kasabasının sokaklarında kalabalık bir grupla gezerken, bir an için gözden kaybettikten sonra, bir esnafın dükkanının önünde oturur bulurdum mesela. Çoktan esnafla sohbete girmiş, esnafın hangi şehrin hangi köyünden geldiğini olasılıkla doğru tahmin etmiş olurdu. Karşısındakinin kullandığı bir kelimeden, başka bir kelimeyi nasıl telaffuz ettiğinden ya da hiç kestiremediğim kim bilir hangi ipucundan yola çıkar, bir şekilde bir yakınlık kurma vesilesi bulurdu. Türkiye’nin her yerinde herhangi bir insana teklifsizce yaklaşıp tanışabiliyordu. Hatta herkes yurtdışı seyahatlerinden bildik, arka planında turistik binaların yer aldığı fotoğraflarla dönerken, babamın St. Petersburg ziyaretinden dönüşünde getirdiği fotoğraflarda kendisini bir Rus gelin ve damadın arasında gülümserken görebiliyordunuz. Yeni evlenen bir çiftle, tek kelime Rusça bilmeden ayaküstü tanışıp beraber fotoğraf çektirmesini hiç garipsememiştim mesela; babamı tanımaya başladığım yaşlardaydım.
Aslında herkes babasını geç tanır. Babanıza dair çocukluğunuzdan, ilk gençliğinizden hatıralarınız siz olgunlaştıkça farklı anlamlar kazanır, babanızı büyüdükçe daha iyi tanımaya başlarsınız. Babamın mahallemizin muhtarını günaşırı ziyaret edip tavla oynamasının zamanı geldiğinde muhtarın kayıtlarını kontrol etmeye hiç gerek duymadan ve hiç çekinmeden aslında resmi olarak o adreste oturmayan babama bir ikametgâh ilmühaberi vermesine de yaradığını yıllar sonra anladığımda mesela biraz daha tanıdım babamı. Henüz ilkokul ikinci sınıftayken, beni Aziz Nesin’in imza gününe götürüp bir kitabını imzalatmamı biraz uzağımdan gülümseyerek izlerken gösterdiği sükûnetin aslında duyduğu büyük heyecanı gizlediğini babamı daha iyi tanıdıktan sonra anladım.
Neydi bu sükûnetin esbabı mucibesi? Arkadaşları arasında en muzip esprilerini yaparken ve herkesi güldürürken bile kendisinin hep en fazla bıyık altından gülmesi, hiç kahkaha atmaması; kız kardeşimin ve benim ufak tefek de olsa başarılarımıza, bir okulu kazanmamıza, bir sınavı geçmemize, bir işe girmemize havalara uçacak kadar sevindiği, içi kıpır kıpır olduğu hâlde belki de yalnız en yakınlarının ayırt edebildiği özel bir itidalle karşılaması ne kadar ilginçti. “Babamın utangaç sevinçleri,” diye düşünürdüm bunları. Belki, Ordu’nun en yüksek rakımlı orman köylerinden birinden geldiğinden ama o köyü, köylüyü de hep yanında getirdiğinden filmlerdeki kahramanlar gibi havalara uçmaz, kimse garipsemeyecek bile olsa hiçbir abartılı sevinç gösterisinde bulunmazdı ama, en azından ben, kız kardeşim, annem; ne kadar heyecanlandığını bilir, onun o içten içe kıpır kıpır sükûnetini tanırdık. Çokları gibi sadece üzüntülerini değil sevinçlerini de içine atardı babam ve ancak çok iyi tanırsanız, ne kadar sevindiğini anlardınız.
Ne yalan söyleyeyim, ben de babam gibi ne üzüntümü ne sevincimi öyle çok belli edemem. Yıllar içinde fiziksel özelliklerimizin giderek benzemesi bir yana, diğer yanlardan da hayli benzerdik sanırım babamla. Bende görüp en çok kızdığı özelliklerim, biraz dağınık olmam mesela ya da unutkanlıklarım, aslında kendisinin de en kızdığı özellikleriydi: Annem ve kız kardeşimin şehir dışında olduğu bir yaz, babamla Bakırköy’deki evimizde kalıyoruz. Ben her gün sabahın erken saatlerine kadar kâh şu kâh bu arkadaşımın evinde bazen de Beyoğlu’nda kimliksiz girebildiğimiz bir barda eğleniyorum ama sabahları da illaki eve geliyor, duşumu alıp kıyafetlerimi değiştiriyorum. Yalnız ev, enteresan bir şekilde hep bıraktığım gibi. Üçüncü ya da dördüncü gün, yine sabah saatlerinde eve geldiğimde telefon çalıyor, arayan babam. Meğer anahtarını evde unutmuş, günlerdir her akşam eve gelip kapıyı çalıp ben evde olmadığım için Bakırköy’de bir otele gidip orada kalıyormuş.
Kendi arabasında “Beyefendi araçla ilgili çalıntı ihbarı var,” diyerek durdurulmasının sebebi de işe giderken sabah arabayı park ettiği yeri şaşırıp polise arabanın çalındığını ihbar etmesi, iki gün sonra bir akşam da arabasını bulup çalıntı ihbarında bulunduğunu unutmasıydı. Babamın da böyle unutkanlıkları olduğunu gördüğümde, daha iyi anladım neden benim unutkanlıklarıma kızdığını.
Ama insanları unutmazdı. Hiç kimseyi. Beni liseye kaydederken girdiği kuyrukta elbette hemen bütün dönem arkadaşlarımın anne babalarıyla tanışmıştı ve yedi yıl sonra okulu bitirirken, “Sizin okulda bir kız vardı, babası fırıncı, o ne yaptı? Almanya’dan gelen bir doktor vardı, oğlu sizin dönemdeydi, o da bitiriyor mu okulu?” diye sorardı. Sadece hayatının o “utangaç sevinçlerinden” birini yaşadığı bir gün, birkaç saat içinde, ayaküstü tanıştığı sohbet ettiği insanları bile yanında taşırdı bir şekilde.
Düşünüyorum da ne mutlu ki hiçbirini unutmadığı insanlar da onu unutmadılar. Babamın cenazesinde, hayatın bambaşka katmanlarından, bambaşka sosyal çevrelerden yüzlerce insanın her birinde babamı tekrar gördüm. Ve bugün ne zaman babamla paylaşmak isteyeceğim ve onun çok da belli etmemeye çalışarak sevineceğini bildiğim güzel bir şey olsa onu yine kıpır kıpır sükûnetiyle görür gibi oluyorum.
***
Kızılcık’ın notu: Saffet Uygur’un otobiyografik notlarını da içeren yazı için bkz. Çağatay Anadol, “Saffet Uygur’a veda”, Kızılcık, 3 Ocak 2022.