Küresel düzeyde neoliberal ekonomi politikalarının ülkelerin üzerine abanmasıyla gelir ve servet eşitsizliği artıyor. Doymak bilmez servet hırsı; insanlarıyla, hayvanlarıyla, ormanlarıyla, denizleriyle, ırmaklarıyla bütün bir ekosistemi yok oluşa götürüyor. Ütopyalar, yerini sonu belirsiz distopik hikâyelere terk etti.
Dünyanın pek çok yeri sokak gösterileri ve protestolarla çalkalanıyor: Lübnan, Şili, İran, Hong Kong, Irak, Gürcistan, Hindistan, G. Kore, Azerbaycan, Ekvator, Kolombiya, Venezuela, Fransa, İtalya… Sokaklara çıkan, meydanları dolduran kitleler, sistemin varlıklılar lehine ellerinden aldıklarını geri isteme, yenilerini vermeme mücadelesinde ortaklaşmaktadır.
Üretim, tüketim ve piyasa üçgenine sıkıştırılmış gençler, işçiler, öğrenciler, ezilenler, horlananlar, yoksullaşan orta sınıflar, alt sınıflar, yoksullar; kamu kaynaklarının yağmalanmasını, vergilerin artırılmasını, emeklilik haklarının tırpanlanmasını, güvencesizleştirme, toplu ulaşım ve akaryakıt zamlarını, temel hizmet eksikliklerini, eğitim ücretlerinin zamlanmasını, yeni vergiler getirilmesini… İSTEMİYORLAR! Eşitlik, özgürlük, adalet, iş, ekmek, ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri İSTİYORLAR!
Oluşan öncü sarsıntılar “fay” hatlarında küçük küçük enerjiler biriktiriyor. Bu birikmeler büyük artçı sarsıntıları tetiklemesin diye devletler zor aygıtlarını sahaya sürüyor. Ama sürtünme katsayısı artıyor işler kızışıyor.
Sınırları içinde kapitalizmin egemen olduğu, neoliberal ekonomi politikalarının sürdürüldüğü, “demokrasi” ile yönetilen ama çoğu otoriter, muhafazakâr, ırkçı yöneticilere sahip ülkelerde örgütsüz kitleler iktidar alternatifi midir? Bu eş zamanlı itirazlar mecrasını bulmadan müesses nizamın dağıtılması mümkün olabilir mi? 2000’li yıllar Turuncu Devrim’lerle açılmış, Occupy (Biz yüzde doksan dokuzuz!) eylemi, Syriza, Podemos örgütlenmeleri, Gezi direnişi, Arap Baharı ile devam etmişti. Sonuçta sönümlenmiş, ya da sistem tarafından soğurulmuş olsalar da bıraktıkları deneyim, yatağını bulacak bir örgütlülüğe evrilebilmesi için gerekli ama yeterli görünmüyor. Örgütlülüğü sağlayacak unsurlar ayrı tellerden çalmak yerine, enstrümanı akort etmelidirler. Gezi direnişi sonrası teller kopmuş, henüz ortak bir şarkı bestelenememiştir.
Türkiye’de de yukarıda özetlenen eylemler, protesto ve gösteriler Anayasal hak olan ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı’, her koşulda aynı yöntemlerle gazla, copla ve gözaltılarla engellenmektedir. Özellikle Gezi direnişi sonrasında iktidarın üç kişiyi bir araya getirmeme stratejisi “güvenlik” güçleri eliyle istikrarlı bir şekilde sürdürülmektedir. Buna rağmen KADINLAR Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Kadına Yönelik Şiddetin önlenmesi için topyekûn Las Tesis danslı gösterileriyle eleştiri ve taleplerini dile getirmekteler. Eylemin estetize edilerek (hele de kadınlar tarafından) sunulması sanatın da bu mücadeleler içinde göz ardı edilmemesi gerektiğinin işareti oldu.
Türkiye mağdurlar ülkesi olmuştur. KHK’lerle ve OHAL kapsamında ihraç edilenler, Barış Akademisyenleri, EYT’liler, tazminatsız işten atılanlar, Suriyeli sığınmacılar, can havli ile batıya, “zenginliğe”, “özgürlüğe” koşan mülteciler ve de üzgün, mutsuz, yorgun, intihara eğilimli, kaygılı, sıkıntılı, takıntılı, güvensiz vatandaşlar.
İnsanları köyünden, kentinden, toprağından koparan savaşların yarattığı kırım, yıkım, yaşam zorluğu, yoksulluk; çoluk çocuk demeden ölümüne bir hayata tutunma mücadelesi başlatır. Göçmek zorunda kalan insanlar dikenli telleri, sınırları, denizleri ölmeden, boğulmadan geçebilirlerse mültecilik, madunluk, yersizlik yurtsuzluk yeni yaşam biçimleri olur.
Özetlediğimiz bunca sorunlara karşı sanat erbabının reflekslerine baktığımızda mevcut sistem ve piyasanın çizdiği sınırlar içinde kaldıkları görülüyor. Hâlbuki toplumsal muhalefet hareketleri amaçlarını estetik ve sanatsal planda yansıtan ve de gerçekliği eğip bükmeyen yapıtlar talep eder. Sanatçı mücadeleye bu anlayışla dâhil olur. Türkiye’de yaşayan insanların sorunlarını tekrara gerek yok, saymakla bitmiyor. Taşra melankolisi ve orta sınıf bunalımlarına sıkışmış bir dünyanın sunulduğu yapıtlar güncel olanın uzağında kalıyor. Tiyatronun, sinemanın, edebiyatın ve resmin gerçekliğin uzağında kalması, üretenin konformizmiyle açıklanabilir. Sinemadan örneklersek: Kıvanç Sezer’in yönetmenliğini yaptığı “Babamın Kanatları (2016)” filmi hikâyesinde işçi olan ve gerçekliği ıskalamayan nadir filmlerimizden biridir. Hikâyenin sinematografik bir dille abartısız nasıl anlatılacağı konusunda ikircikli olanlar, Dardenne Kardeşler’lerin “İki Gün, Bir Gece (2014)“ filmini ve Ken Loach’un filmlerini bir zahmet tekrar izlesinler.
Sinema yönetmeni kendisine otosansür uyguladığında, anlatısını metaforlara yasladığında, biçimi içeriğe tercih ettiğinde, auteur yönetmenlere öykündüğünde içinde yaşadığı toplumun dışında kalıyor. İş cinayetleri ve onları doğuran sistemin ve anlayışın, tazminatsız işten atılanlarla, KHK ile işten atılanların izlenmeye değer hikâyeleri yok mu? Kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini de mi anlatmayacağız… Geçim derdi ve işsizliğin sonucu intihar edenleri, işsizleri, asgari ücretlileri, emeklileri, plaza çalışanları, öğretmenleri, öğrencileri vb. köpürtmeden, süslemeden, melodrama kaçmadan anlatılan insan hikâyelerinden niçin uzak durulur?
Sisteme dâhil değil müdahil konumda olması gereken, ülkesinin meselelerine duyarlı ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan sanatçı; sinemamızı, tiyatromuzu, müziğimizi, edebiyatımızı ve bütün sanat yaratılarını, emekten yana, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin yapıtaşlarına dönüştürmelidir. Sinemacılar, tiyatrocular, müzisyenler, ressamlar, romancılar, şairler toplumsal mücadele bunu talep ediyor.
* Birleşen halk asla yenilmeyecek!