İslamcılığı reddetti, kız çocuklarını savundu diye vurdular Malala Yusufzai’yi. Şu sıralarda Pakistan’da, Afganistan’da ve dünyanın birçok ülkesinde kız çocukları, başka öğrenciler, gençler, yetişkinler, “I am Malala” yazılı pankartlar taşıyor, spor gömlekler giyiyor, baş bantları takıyorlar. Malala 9 Ekim 2012 günü Pakistan’ın Svat bölgesindeki Mingora kasabasında okul servisinde Taliban mensubu İslamcı katiller tarafından silahla vurulan ve halen yoğun bakımda tedavi gören 14 yaşındaki kız çocuğunun adı. Yüzü örtülü iki şahıs araca binmekte olan çocuklara “Malala Yusufzai hanginiz?” diye sormuşlar, Malala’nın işaret edilmesi üzerine kız çocuğunu silahla başından ve boynundan ağır yaralamışlardı. Saldırıda Kainat ve Raziye isimli iki kız daha yaralanmıştı, olayın ayrıntısını ifade verecek durumda olan bu iki çocuk anlattılar.
Yerel hastaneye kaldırılan Malala Yusufzai doktorların izin vermesi üzerine Britanya’daki bir hastaneye nakledildi. Ölüm tehlikesini atlatmış olmakla birlikte hala uyutuluyor. Cinayet girişimiyle ilgili açıklama yaparak olayı üstlenen Taliban sözcüsü İhsanullah İhsan “Malala’nın kız çocuklarının eğitimini savunduğu; Batı kültüründen yana olduğu ve Taliban’a cephe alarak İslamiyete karşı çıktığı için İslam ve Şeriat yasalarına karşı yürütülen cihadın bir parçası olan bu münafık kıza karşı ‘muvaffak bir operasyon’ gerçekleştirildiğini duyurdu ve Malala’yı vuran ‘öğrencileri’ kutladı. [İhsanullah “Allahın lûtfu, ihsanı” anlamına geliyor, adamın ve grubunun varlığı lütuf mu, bela mı yaptıklarından belli.]
Taliban Arapçada “öğrenci” anlamındaki “talib” kelimesinin çoğulu olan “talibûn”un Paşto lehçesindeki hali. Osmanlı Türkçesine “talebe” olarak girmiş, sonradan tekil olarak kullanılmış. (Oysa sözcüğün tekili olan “talip” = “öğrenmeye talip kişi” demek.) Hareketi öğrenciler başlattıkları için bu adı seçmişler. Kendileri de, fiilleri de köktendinci; en belirgin vasıfları arasında İslamın temellerindeki kadın düşmanlığı yer alıyor. Taliban radyo yayınında 15 Ocak 2009 gününden itibaren Svat Vadisi’nde kız çocuklarının okula gitmesini yasakladığını duyurmuştu. Yasağa uyulmazsa bölgedeki okul yöneticileri, aileler ve bizzat kız öğrenciler cezalandırılacaktı. Kızlarını okutmak isteyen ailelerden bir kısmı Svat’ı terketmişler, az sayıda aile ise tehdide rağmen çocuklarını okula göndermişlerdi. O sırada 11 yaşında olan Malala bu karara karşı çıkmış, insan hakları savunucusu olarak Taliban’ı eleştiren konuşmalar yapmış, Desmond Tutu onu çocuklarla ilgili uluslararası bir ödüle aday göstermişti. Taliban’ın tehdidinin yayınlandığı 2009 Ocak ayında Malala günlüğüne şunları yazmıştı: “Dün gece askeri helikopterlerin ve Taliban’ın içinde bulunduğu çok kötü bir rüya gördüm. Svat’a operasyon düzenlendiğinden beri böyle rüyalar görüyorum. Annem bana kahvaltı hazırladı, sonra da okula gittim. Ama Taliban kız çocuklarının okula gitmesini yasakladığı için giderken korkuyordum. 27 öğrenciden sadece 11’i vardı sınıfta. Sayı Taliban’ın emri yüzünden böyle düştü. Bu emirden sonra üç arkadaşım aileleriyle birlikte Peşaver, Lahor ve Ravalpindi’ye taşındı. Okuldan eve dönerken bir adamın ‘Seni geberteceğim’ dediğini duydum. Adımlarımı hızlandırdım, biraz ilerledikten sonra dönüp baktım, adam hala peşimden geliyordu. Ama neyse ki rahatladım çünkü adam telefonla konuşuyordu, büyük ihtimalle telefonda birini tehdit ediyordu.”
Bu satırlar BBC’nin Urdu dilinden yayın yaptığı radyo programında okunmuş, kendisiyle ilgili bir belgeselde ona yer verilmişti. Malala Yusufzai gözyaşları içinde doktor olmayı çok istediğini anlatmıştı. 11 yaşındaki kız çocuğu İnternette açtığı blogda görüşlerini dile getirince Taliban’ın ölüm listesine girmişti.
Taliban 2012 Nisan’ında Afganistan’ın Tahar şehrinde düzenlediği bir saldırıda sınıflara zehirli toz püskürterek 150 kızı zehirlemiş, aynı cürümünü 1 ay sonra gene Tahar’da bir başka okulda tekrarlayarak 120 kız çocuğunu kurban seçmişti. Afganistan Eğitim Bakanlığının Taliban’ın güçlü olduğu 11 vilayette 550 okulu kapattığını da kay dedelim. Günlükte şu satırlar da yazılı: “Annem bu günlükleri yazarken kullandığım takma ad olan Gül Makai’yi çok sevdi ve babama ‘Niye kızımızın ismini Gül Makal olarak değiştirmiyoruz ki?’ diye sordu. Bu isimden ben de hoşlanıyorum, çünkü gerçek ismim ‘kederli’ anlamına geliyor.”
Kızılcık, sayı 51 (Kasım-Aralık 2012).
1881'de Rus Çarı'na suikast düzenleyen Narodnaya Volya örgütünden Jelyabov, “Tarih çok yavaş yürümektedir. Tarihin bir dürtüklenmeye gereksinmesi vardır”, diye açıklamıştı eylemin amacını. Çarın ölümü ve eylemcilerin idamıyla sonuçlanan bu suikast Rusya'da tarihin ilerlemesini ne ölçüde hızlandırmıştır? Spekülatif ve çelişkili yorumlara açık bir soru.
Narodnik hareket uzun ömürlü olamadı; ne var ki devrimci şiddeti bir katalizör olarak kullanma fikri onlarla birlikte yitip gitmedi. “Yoldaşlar, yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın anlamı yok. Biz bunu daha önce uzun süre yaptık”, diye başlayan, ajitasyon dozu yüksek RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) bildirisinde de bulabiliriz bu fikrin izlerini. RAF'ın 5 Haziran 1970 tarihli başlangıç bildirisi “yoldaşlara mektup” şeklinde kaleme alınmıştı ve “çelişkileri sivriltmek” ve “doruğa tırmandırmak” üzere Kızıl Ordu'yu inşa ettiklerini açıklıyordu:
“Onlara Kızıl Ordu Fraksiyonu'nu inşa ettiğimizi ve bunun onların ordusu olduğunu söyleyin. Ve şimdi her şeyin başladığını da söyleyin. Onlar 'neden şimdi?' diye aptalca sorular sormayacaktır.”
“Onlar” kimdi peki? “Küçük burjuva entelektüelleri, korkudan altına edenler, eylemsiz sol gevezeler” değildi elbette... “Çok çocuklu yoksul ailelere, genç işçilere ve çıraklara, ortaokul öğrencilerine, yoksul semtlerdeki ailelere, Siemens, AEG-Telefunken, SEL ve Osram işçilerine, hem ev işi yapıp çocuğa bakmak hem de çalışmak zorunda kalan evli kadın işçilere anlatmalısınız” diyordu bildiride.
RAF'ın Almanya'daki eylemleri, örgütü finanse etmek için 1970'te gerçekleştirilen bir dizi banka soygunuyla başladı; bombalama, kurşunlama, rehin alma ve infazlarla çeşitlenerek yedi yıl kadar sürdü. (İlk politik suikast, 1974'te Berlin temyiz mahkemesi başkanına yapılmıştır.) Eylem hedeflerine bakıldığında (bankalar, tekeller, AVM'ler, polis, yargı, ABD'nin Almanya'daki üsleri vb.) kime karşı mücadele ettikleri açıktır. Liderlerinden Holger Meins'ın deyişiyle, “ya bir pislik ya da insan” olmak arasında tercihte bulunmuşlar ve “insanın özgürleşmesi için, pisliklere karşı insan olarak mücadele” etmeye karar vermişlerdi.
Yeterince açık olmayan şey; eylemlerinin, başlangıçta işaret ettikleri toplumsal katman nezdinde ne ölçüde yankı ve destek bulduğudur. Selami İnce, Ulrike Meinhof'un yaşamını konu alan gazete yazısında, halkın yüzde 70'inin “Meinhof'u evimde saklarım” diye yanıtladığı bir kamuoyu yoklamasından bahsediyor. Öte yandan Devrimci Şiddet başlıklı araştırmasında Isabelle Sommier, “RAF''ın aynı anda kırktan fazla militanı asla olmadı, yani yedi yıl boyunca yüz kişi kadardı”, diye yazmış. Duygusal desteğin somut, fiili desteğe dönüşemediği, politik halkaların eksik kaldığı anlaşılıyor.
***
Isabelle Sommier politik şiddet ve toplumsal hareketler konusunda uzman bir sosyoloji profesörü. Türkçe'deki ilk kitabı Devrimci Şiddet, ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ileri endüstriyel-kapitalist toplumlarda, 1960'ların sonlarında uç veren silahlı mücadeleyi benimsemiş oluşumları konu ediniyor. Bu oluşumların 1970'li yıllarda doruk yapan eylemlilikleri, –tedricen zayıflayarak da olsa– 1980'li yıllar boyunca devam edip, 1990'larda tümüyle sona ermiş bilindiği gibi.
Çalışma önemli bir teze sahip. 1968'in “masum öğrenci hareketleri” ile 1970'lerin “eli kanlı devrimci örgütleri” arasına bir uçurum koyan hâkim tarih yazımı geleneğini reddederek iki dönem arasında bir süreklilik olduğunu ileri sürüyor. Kitaba kısa bir önsöz yazan Ömer Laçiner'e göre, yazarın sunduğu “veri tabanı”, “iyi” 1960'lar ile “kötü” 1970'ler arasındaki bağıntıyı kurmak için “fazlasıyla” yeterli... Araştırma gerçekten de beş ülkeye (ABD, İtalya, Almanya, Fransa ve Japonya) ait karşılaştırmalı tablolar, eylemlerin niteliğini ve niceliğini ortaya koyan rakamsal veriler, önderlerin kısa biyografileri vb. açısından hayli zengin. Laçiner şöyle yazmış:
“[V]eriler, açıkça göstermektedir ki; 'aşırı sol unsurlar'a atfedilen amaç ve yönelimler, 'masum öğrenci hareketi'nin doğuşuna içrektir; o nedenle geniş kitle tarafından hiç yadırganmadığı gibi, o amaçlar adına 'devrimci şiddet'i va'zeden grupçukların öne çıkışı, çoğunluğun (...) onay verdiği havadan uzun süre beslenmiştir.
Kitabın bizi üzerinde düşünmeye sürüklediği soru tam da bu: O havanın nasıl olup da oluştuğu...” (s. 8)
Açıkçası fikri/ideolojik temelleri olmaksızın yalnızca verilere bakarak “amaç ve yönelimler”in sürekliliğini kavramak; deyim yerindeyse, “dönemin ruhu”nu solumak pek mümkün olmuyor. Olgu ve olaylar üzerinden giden çalışma, arka planı iyi okuyamıyor; bu tarafı bir parça zayıf kalmış bana göre. Dünya ölçeğinde sol grupları, “devrimci durum vardır” ya da “genel eğilim devrimdir” analizini yapmaya iten sınıfsal hareketlilik -grevler, fabrika işgalleri, sendikal bürokrasiye tepkiler vb.- üzerinde de fazlaca durulmamış.
Buna karşılık kitap “uluslararası bağlam”ın analizi bakımından başarılı sayılabilir. Vietnam halkının Amerikan süper gücüne karşı kahramanca yürüttüğü mücadele, Che'nin “tek tek ateşler yakmak” üzere yola çıkışının ardından 1967'de Bolivya'da öldürülmesi, Mao Zedung'un 1968'de gençliğe dayanarak başlattığı kültür devrimi, Lin Piao'nun geliştirdiği dünya çapında halk savaşı teorisi (Emperyalizm periferiden kuşatılacaktır!) hatırlatılıyor ve deniyor ki, “uluslararası bağlam savaşçı bir imgelemi, savaşan halklarla dayanışma duygusunu beslemiştir ve şehir gerillasından esinlenen yeni eylem türlerinin ortaya çıkışının hazırlayıcısı olmuştur”. (s. 31-32)
Filistin halkının İsrail'e karşı başlattığı kurtuluş mücadelesine “Uluslararası bağlam”da değinilmemiş olması bir başka eksiklik. Neyse ki “Anti-emperyalizm ve eylemin ulus-aşırılaşması” bölümünde, Filistinlilerle birlikte yönetilen operasyonlara referansla bu eksiklik telâfi edilmiş. Özellikle Japon Kızıl Ordusu'nun Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ile sıkı işbirliği kayda değer. Ortak eylemler ile yetinmeyip ortak broşür (Arap Gerillası ve Dünya Kızıl Ordusu) basmaya ve belgesel çekmeye dek ilerletmişler bu işbirliğini.
Yeri gelmişken, Avrupa'da ve özellikle Japonya'daki isyanların anti-emperyalist, anti-Amerikancı yönüne de değinelim. ABD savaş gemilerinin Japonya'da protesto edilişi, aynı yıllarda Türkiye'de yapılan 6. Filo karşıtı gösterileri ne çok hatırlatıyor; bir anlamda eylemlerin küresel karakterini açığa çıkarıyor:
“19 Ocak 1968'de, US Enterprise'ın Sasebo limanına yanaşması şiddetli bir gösteriye neden olur ve bu gösteri sırasında Enternasyonal eşliğinde ve 'Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi! Savaş Gemisi Japonya'dan çık! Japon Topraklarında Nükleer Silahlanmaya Hayır!' sloganlarıyla dışişleri bakanlığı saldırıya uğrar. Nisan 1968'de Amerika karşıtı ayaklanmalarda Tokyo'da 110 kişi yaralanır ve 179 kişi tutuklanır.” (s. 39)
Hannah Arendt, “Şiddet Üzerine” başlıklı makalesinde, “psikolojik açıdan [68 kuşağının] her yerde ortak bir özelliği var”, teşhisinde bulunmuştu: “Ödün vermez bir cesaret, şaşırtıcı bir eylem istenci ve değişimin olanaklılığı konusunda aynı ölçüde şaşırtıcı bir güven”. Fransa'dan Japonya'ya, 1960'lardan 1970'lere taşan protestoların radikalleşerek silahlı mücadele formlarına evrilmelerinde de, sonrasında düşüşe geçmelerinde de bizzat devletin baskı ve zor aygıtlarının, devlet destekli faşist odakların oynadığı ciddi bir rol var. Hakkını verelim; Isabelle Sommier, “1964-1974 döneminde, aşırı sağcı gruplar aşırı solunkilerden yedi kat daha fazla sayıda kurbanın (63 kişi) ölümünden sorumludur”, diyerek bu baskının altını özenle çizmiş. 1969-1980 döneminin bütününe bakıldığında ise neo-faşist grupların daha az sayıda eylem yaptıkları, ama daha fazla ölüme neden oldukları görülüyor. (s. 59)
Yoldaşları Ulrike Meinhof ile Andreas Baader gibi hücresinde ölü bulunan ve ölümü kayıtlara “intihar” olarak geçen Gudrun Ensslin haykırmamış mıydı? “Hepinizi öldürecekler – hangi alçaklarla karşı karşıya olduğumuzu biliyorsunuz, karşımızdaki Auschwitz kuşağıdır, Auschwitz'i yaratan insanlarla tartışılamaz.”
Kaynakça:
Isabelle Sommier, Devrimci Şiddet, İletişim Yay., 2012.
Selami İnce, “Ulrike”, Birgün Pazar, 7 Ekim 2012
Hannah Arendt, “Şiddet Üzerine”, Cogito, Kış-Bahar 1996
"Misyonumuz: Tarımsal ve ekolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamak, Kırsal alanda yaşam standardını yükseltmek, Ülkemiz ve dünya pazarlarının ihtiyacı olan güvenilir gıdaya ve kaliteli tarım ürünlerine erişebilirliği sağlamak.”
Bu alıntı T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığındandır. Çok net değil mi? Yine de açalım, mealen diyor ki, “biz pazar için üretim yapacağız ama bunu yaparken sürdürülebilirliği sağlayabilir ve kırsal alanda yaşam standartlarını yükseltebiliriz”. Hem pazar için tarımsal üretimde bulunmak hem de kırsal alanda yaşam standartlarını yükseltmek mümkün olabilir mi sorusu akla geliyor. Bu bir çelişki olmaz mı diye düşünüyoruz. Sorunun cevabı yine aynı bakanlığın 2010-2014 stratejik planının girişinde ifade ediliyor. Evet bu bir 'paradoks'tur.
“Son yüz yıldır insanlık, artan nüfusu beslemek için “modern” olarak tanımladığı metotları benimsemiş, doğayı kendi ihtiyaçları çerçevesinde dönüştürme çabasında büyük bir başarı kazanmıştır. Bu başarı tarımda verimliliği arttırmış ve gelişmiş ülkeler kendi insanlarının beslenme ihtiyacını gidermiştir. Ancak bu mücadele salt tarım odaklı olmadığından, bu ülkelerin sanayi ve hizmet sektöründeki büyüklükleri ile kıyaslandığında tarımsal üretimleri, nispi olarak azalmış ve toplam ulusal GSYİH'larının yüzde 2'lerine kadar gerilemiştir. Bu durum tarımın birinci paradoksunu doğurmuştur. Tarımsal üretimleri sanayi ve hizmet üretimlerinden daha yüksek olan ülkelerin vatandaşları açlık tehdidiyle daha fazla yüz yüzedir. Tarım sektöründe çalışanlarının gelirleri ise çok daha düşüktür.”
Kapitalist bir sistem içerisinde ve de tarım ile gıda üretiminin pazar tarafından belirlendiği bir durumda başka türlü olması mümkün olamazdı. Önce bunun tespiti gereklidir. Teorik olarak mümkün olamayacak olanın pratikte mümkün olacağını beklemek boş hayalciliktir. Bazıları bunun teorik olarak mümkün olamayacağı iddiasını pek abartılı bulabilir. Bu noktaya gelmeden önce bu paragraftaki ilk cümlede kapitalist sistem içerisinde dendikten sonra pazar tarafından belirlenmenin ayrıca ifade edilmesini açıklayalım. Kapitalizmin tarihi bize gösterdi ki sistem işlerken tüm ekonomik ilişkiler saf kapitalist ilişkiler olarak yaşanmıyor. Tabii ki kapitalizm tarafından sürekli etkileniyor ama “sosyal devlet” çerçevesinde pazar için yapılan üretiminin dışında da üretimler olduğunu biliyoruz. Burada söz konusu olan köylülerin kendi ihtiyaçları için yaptıkları üretim değildir sadece, devletin gerçekleştirdiği kimi hizmet ve mal üretimlerini de hesaba katmak gereklidir. Bunların arızi olduğunu ve sistemin sürekli kapitalize alanları genişletme basıncı olduğunu düşünmekle birlikte dekapitalize alanların mümkün olduğunu da hatırlamakta yarar vardır.
Tekrar kapitalist pazar için tarımsal ürün ve gıda üretiminde neden bu sektörde çalışanların yaşam standartlarının diğer çalışanlara göre daha aşağıda olacağı meselesine gelelim.
Meseleyi öncelikle teorik düzlemde ele alalım. Birinci kavramamız “pazar için üretim” neyi ifade etmektedir? Kapitalist pazar basit olarak bir arz-talep ilişkisi midir? Ya da arz ve talep üretici ve tüketicinin bizatihi belirledikleri şeyler midir? Yoksa bunların üstünde ya da dışında diyelim başka bir şey tarafından mı belirlenir. Ne tüketeceğime ben karar vermiyor muyum? Benim ne tüketeceğim benim ihtiyacım değil mi? Benim ne tüketeceğim satıcının ihtiyacı tarafından mı belirleniyor? Aslında burada mesele bu kadar düz işlemiyor. Eğer bir kapitalist sistemden söz ediyorsak bu sistemin ayakta kalması için bazı zorunlulukların olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Bu zorunlulukların neler olduğu konusu tartışılabilir ve de farklı düşünülebilir, ama kesin olun bir şey var ki o da her sistemin bazı olmazsa olmazlarının olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla neyin tüketileceği tüketenin ihtiyaçları, üretenin ihtiyaçları ve tüm bunların üzerinde sistemin ihtiyaçlarının bileşkesi olarak beliriyor. Sistemin ihtiyacı ne demek diye sorulabilir. Böyle bir kategori olabilir mi? Evet, olabilir. Olabilir cevabı yetersiz kalıyor aslında, evet kesinlikle var demek gerekli.
Bu kısmı tartışmaya tekrar döneceğiz. Bir parantez açarak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine bir göz atalım. 2011 yılı hane halkı harcamalarına göre gelir açısından alt %40'lık grup en çok konut ve gıda harcaması yapıyor. Bu grubun gıda harcaması %30’lar civarında. TÜİK hesaplamalarında lokanta ve pastane gibi gıda ile ilgili harcamalar otel harcamaları ile aynı başlık altında birleştirilmiş durumda. Dolayısıyla dışarıda yenen yemek harcaması gıda harcamasına net olarak katılamıyor. Biz bunu yaklaşık tahmini olarak katttığımız zaman gıda için harcanan miktarın toplam harcama içerisinde yüzde otuzu geçmekte olduğunu görürüz. Yine bu harcama içerisine alkollü içecekler dahil değildir. Bu oranların ne gibi bir önemi var sistem açısından diye bakalım. İki açıdan önemi var. Birincisi bu bir pazar alanı, sermaye bu alana girecek, bu alanda tüketim artırılacak ve daha fazla kâr elde edilecek. Aman dikkat! İkinci açıya geldik. Bu açı sıkıntılı biraz. Eğer ki insanlar gıda için daha çok para harcamak zorunda kalırsa bunun sonucunda işgücünün yeniden üretim maliyeti artacaktır. Gıda harcamalarının %30'u aştığını söyleyerek işgücünün yeniden üretimi açısından aslında en büyük masraf kaleminin gıda olduğunu söylemiş oluyor TÜİK verileri. İşgücünün ya da daha doğru bir deyimle emek gücünün bir meta olarak değerini belirleyen şey onda barındırılan emek tarafından belirlenir önermesini alalım. Bu emek hangi yollarla içerilir. Birincisi verili ana gelinceye kadar tüketilen esansiyel ürünlerle. Bununla neyi kastediyorum? O iş için gereken nitelik ve niceliği üretmek için gereken asgari ihtiyacı kastediyorum. Bir fabrikada basit bir iş yapacak, bir fast food’da kasiyer olarak çalışacaksanız yüksek okul mezunu olmanız gerekmemektedir. Dolayısıyla bunun için tükettiğiniz her tür mal ve hizmetin barındırdığı emek sizin tarafınızdan bir biçimiyle içerilmiş olsa da burada hesaba katılmaz. Ayrıca ertesi gün işe gelmeyi sürdürmek için asgari düzeyde sağlığınızı koruyacak kadar barınmanız, ulaşmanız ve enerji almanız gereklidir. Sizin lüks bir evde kalmanız durumunda tükettiğiniz emek de o iş için gerekmemektedir ve bu da hesaba dahil değildir. Sistem verili an ve verili iş için gerekli tüketimleri aslında belirlemiştir ve sizden bunları tüketmeniz beklenir. Başkası pratik açıdan aslında mümkün de olmaz. Ya da sürdürülebilir olmaz. Emek gücünün bu üretim ve her gün yeniden üretim maliyetini düşürmek sistem için önemlidir. Bu yüzden işler daha fazla otomasyona bağlanır. Böylece işçi daha az bilgiye ihtiyaç duyar ve bu da maliyeti düşürür. Bunun dışında işçinin barınması için barakalar yapıp onlarca kişiyi yatırabilir ve kişi başına düşen konaklama bedelini sıfıra çok yaklaştırabilirsiniz. Ama gıda konusunda bunu yapamazsınız. Çalışmak için belirli bir düzeyde enerjiye ihtiyaç duyar insan ve bu enerjiyi ona vermek zorundasınız. Peki ama nasıl?
Nasılın cevabı aslında ortada. İşçi çalışmak için gerekli enerjiyi en ucuz kaynaktan karşılamak durumundadır. Gerekli kalorinin maliyeti nedir derseniz işçiler üzerinde yapılan bir araştırmanın verilerine göre “Türkiye’deki 2011 Temmuz ayındaki fiyatlarla 1 kg margarinin 3 ila 4 Türk Lirası (TL) olduğu rafine beyaz makarnanın kilosunun 1,7 TL toz şekerin kilosunun ortalama 2,5 TL, integral buğdaydan yapılan makarna kilosunun 10,58 TL, baklagillerin kilosunun 4-8 TL, süt ve beyaz peynir gibi süt ürünlerinin litre veya kg fiyatının 2- 24 TL, meyvelerin kilosunun 4-8 TL olduğu görülecektir (104; 105; 106). Bu fiyatlarla her 100 kalorinin maliyeti yaklaşık olarak yağ için 4 kuruş, rafine beyaz makarna için 5 kuruş, şeker için 6 kuruş, baklagiller için 10 kuruş ve üzeri, integral undan yapılan makarna için 30 kuruş, süt ve süt ürünlerinde 30 ila 80 kuruş ve meyvelere sıra geldiğinde 50 ila 100 kuruş olduğu hesaplanabilir. Bu hesaplamalarla kalori maliyeti açısından sağlıklı ve sağlıksız gıdalar arasındaki 6 ila 25 kat farklılıkların olduğu görülmektedir”. Demek ki sistemin ucuz işçi ihtiyacını karşılamak için bu işçilerin yağ, beyaz unlu mamüller makarna ve şeker ile beslenmesi gerekmektedir. Bu ne bahasına olmaktadır işçinin sağlıksızlığı, ve bunun sonucunda yaşam yılının kısalması bahasına. Bu durum yine sistem için en uygun olandır. İşçi çalışabildiği sürece yaşasın yeter. Sonra emekli olacak ve emekli olduktan sonra ne kadar az yaşarsa sisteme o kadar az yük oluşturacaktır. Dolayısıyla işçinin sağlıksız beslenmesi sistem için son derece sağlıklıdır. Bu yüzden sık rahatsızlanır ve de sağlık giderleri artmaz mı? Artmaz. Neden mi? Birincisi yedek işgücü varlığı işçileri sağlık nedeniyle işten uzaklaşmaktan alıkoymaktadır. Pek çok işçi hasta iken bile çalışmaktadır. Yedeği bol olan bir malın yani emek gücünün piyasa değeri düşerken işçiler kendi sağlıklarından daha fazla taviz vermeye başlarlar.
Yani ortada bir zincir var. Birileri için saadet çoğunluk içinse saadetsizlik zinciri. Yedeği bol olan bir meta olarak emek gücü değersizleşirken onun yeniden üretim maliyeti baskı altında kalacaktır. Onun yeniden üretim araçlarından biri olan sağlık hizmeti de öyle. O da ucuzlatılacaktır. Bu alanda çalışanların ücretleri düşürülecektir vs. vs. Ama hiç bir yeniden üretim alanı gıda kadar büyük bir öneme sahip değildir ve bu yüzden bu alan mümkün olduğu kadar ucuzlatılmalıdır. Bu alandaki maliyet artışı her alana etki edecektir. Bu alandaki maliyet artışı tüm diğer alanlarda emek gücünü pahalı hale getirecektir.
Bu alanın ucuzlatılmasının bir yolu işçilerin neleri tüketeceğini belirlemekten geçerken diğer yolu bu alandaki işgücünü özel olarak bastırmaktır. İşte bu yüzdendir ki “tarım sektöründe çalışanların gelirleri daha düşüktür.”. Yalnızca tarım sektöründe çalışanlar mı? Türkiye için bakıldığı zaman evet, insanlar daha fazla evlerinde kendileri tüketiyorlar dolayısıyla tarım sektöründeki fiyatlar çok daha önemli olabilir. Ama ABD'de durum tam da böyle değildir. İnsanlar gıda harcamalarının yarısından fazlasını dışarıda yapıyorlar ve dolayısıyla gıda satış yerleri de tarım kadar önemli hale gelebiliyor. ABD'de tarımda çalışanlardan 25 kat daha fazlası gıda üretim ve servisi ile ilgili işlerde çalışmaktadır. Dolayısıyla bu alandaki ücretler de tarım gibi düşük olmak zorundadır. 2011 Mayıs ayı itibariyle ABD için yıllık ortalama gelir 45 bin dolar civarında iken tarım ve gıda çalışanları için bu miktar 20 bin dolar dolaylarındadır. Bunun yanı sıra neredeyse her düzeyde eleman için tarım ve gıda sektörü daha az ücret demektir. Örneğin teknisyenler alanlarına göre 42 bin ila 67 bin dolar yıllık ücret alırken gıda ve tarım teknisyenleri 36 bin dolar almaktadır. Yöneticiler alanlarına göre ortalama 90 ila 130 bin dolar yıllık ücret alırken tarım alanındaki yöneticiler 70 bin dolar almaktadır.
Tüm bunların bir anlamı var. Gıda alanı her açıdan sömürünün en yoğun olduğu alandır ve öyle de olmak durumundadır. Geçerken bir bilgi daha aktaralım. Yine ABD verilerine göre tarım sektöründe çalışanların %80'i ABD haricinde doğmuş kişilerdir. Göçmen işçi ve kaçak işçi çalışmasının yoğun olduğu bir alandır tarım.
Türkiye'ye geldiğimiz zaman nasıl bir manzara ile karşılaşıyoruz? Şeklen çok farklı bir manzara var. Birinci farklılık tarımda çalışan nüfusun payı ile ilgili. ABD'de tarımda çalışanlar yüzde ikinin altında iken Türkiye'de yüzde yirmibeşi geçmiş durumda. Avrupa'da Polonya, Portekiz ve Yunanistan haricinde yüzde onun altında ve hatta toplamda yüzde üçün bile altında olduğu söylenebilir. Yüksek olan üç ülkede ise oranlar yüzde 11-13 aralığında değişmektedir. Bu kadar yoğun tarım işçisinin olduğu bir yerde kayıt dışı ile ilgili verilere bakıldığında sanayi ve hizmet sektöründe kayıt dışı çalışma sırasıyla %32 ve %26 iken tarımda bu oranın %84 gibi neredeyse sıradan ve sanki olması gereken buymuş gibi bir durum arz ettiği görülüyor. Oranlar şaşırtıcı mı, ya da beklenenin dışında mı? Tabii ki hayır. Teorik olarak olması gerekenler bunlar aslında ve veriler de sadece bunları söylüyor. Kayıt dışılık maliyeti düşürmek için zorunluluktur. Kapitalist sistemin tekerleği öncelikle ve özellikle emek gücünün yeniden üretiminin en önemli gider kalemi olan gıdanın ucuz olması ile dönüyor. Yani önce ucuz gıda sağlanmalıdır.
İlk bakışta aman ne hoş, böylece insanlar gıdaya daha rahat ulaşabilecekler gibi bir düşünce gelebilir insanın aklına ama sol adına siyaset yapanlar meseleye daha farklı bakmalıdırlar. Bakmazlarsa ne olur? O zaman AKP hükümetini alkışlamak gerekir. Çerçevenin dışına çıkmayı başaramazsak söyleyecek sözümüz kalmaz. AKP hükümeti neler yaptı ki alkışlanabilir olsun derseniz önce hükümet programlarında neler söylemişler onlara bakalım. Erdoğan'ın başkanlığındaki ilk hükümet olan 59’uncu hükümetin 18 MART 2003 tarihinde TBMM’ne sunulan ve toplam 22 sayfa olan programında şunlar geçmekte idi:
“(...), tarım sektörünün yeniden canlandırılması, gıda sektörünün modernizasyonu, ormancılığın geliştirilmesi, (...) su kaynaklarının etkin yönetimi, çevrenin korunması, KOBİ’lerin ve kooperatiflerin desteklenmesi, özelleştirme sürecinin şeffaf ve etkin gerçekleştirilmesi, finansal hizmetler sektörünün yeniden yapılandırılması, yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve ihracatın artırılması yoluyla sağlanacaktır. Tarım sektöründe verimliliğin ve üretimin artırılması, (...) Alternatif ürün projesi ile üretimin iç ve dış Pazar talebine göre yönlendirilmesi sağlanacaktır. Tarım, Ormancılık ve Hayvancılık ürünlerinin dünya piyasalarına arzı teşvik edilecek, sektörün kendi-kendine yeterliliğine destek verilerek yoksulluğun ortadan kaldırılmasına ağırlık verilecek, (...), tarım sektörüne daha rekabetçi yapı kazandırmak amacıyla, piyasa fiyatlarına duyarlı üretim sistemlerinin oluşmasına imkan sağlanacaktır”. 60. hükümete gelindiğinde program biraz daha ayrıntılı hale gelmişti. “Ülkemizde 6,1 milyon kişinin istihdam edildiği ve çalışan nüfusun yüzde 27'sinin geçimini sağladığı tarım sektörü, insanımızın temel ihtiyaçlarının karşılanmasındaki vazgeçilmezliği nedeniyle hayati öneme sahiptir. Tarım sektörümüzün rekabet gücünü artırmak, sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak ve orta vadede uygulayacağımız politikaları net olarak ortaya koymak için iktidarımız, Tarım Stratejisi Belgesi'ni hazırlamış ve "Tarım Çerçeve Kanunu"nu başta olmak üzere tohumculuk, depoculuk, toprak ve arazi kullanımı, tarım sigortası, organik tarım, üretici birlikleri ve kırsal kalkınmayı destekleme alanlarında gerekli yasal düzenlemeler yapılmıştır. (...). Tarıma verilen toplam destekler, 2002 yılında 1,8 milyar YTL iken, bu rakam 2007 yılında 5,3 milyar YTL düzeyine çıkarılmıştır. (...). Tarımsal ihracatımız 4 milyar dolardan 8,6 milyar dolara yükseltilmiştir. Petrol fiyatlarında meydana gelen artışın üreticiye yansıtılmaması için çiftçilerimize ilk defa mazot desteği verilmeye başlanmıştır. (...). Tarım alanlarındaki en yeni bilgi birikimini çiftçimizin ayağına götürmek amacıyla 2.500 ziraat mühendisi ile veteriner hekimin 20 bin köye hizmet verecek şekilde merkez köylerde istihdamı ve ikâmeti sağlanmıştır. Önümüzdeki dönemde bu tarım danışmanlarının sayısı 10 bine çıkarılacak ve bütün köylerimize hizmet vermeleri sağlanacaktır. Sulama projelerine öncelik vererek rasyonel hale getirecek ve bu projelere yeterli kaynak tahsis edeceğiz. Barajı bitirilen projelerin, sulama ve bakım kısmını özel sektörün yatırımına açacağız. (...) ülkemizde arz açığı olan ürünlere yönlendirme teşvikleri uygulayacağız. Pilot uygulaması başlatılan havza bazlı teşviklerini ülke geneline yaygınlaştıracağız. Pazar garantili sözleşmeli üretimi yaygınlaştıracak tedbirler alacağız”. Ve 61. hükümete gelindiğinde bu kez gündeme beslenme ile ilintili olarak obezite de gündeme gelmiş ve programda kendine şöyle yer bulmuştur: “Sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel faaliyeti teşvik ederek her yüz yetişkin arasında 32 olan obez oranını 2015'te 30'un altına indireceğiz”. Programda üretimle ilgili veriler yer almış ve 2002 yılından 2010 yılına kadar tarımsal üretimin 23,7 milyar dolardan 61,8 milyar dolara, ihracatın ise 4 milyar dolardan 12,7 milyar dolara yükseldiği ifade edilmiştir. Avrupa Birliği uyum yasaları ile birlikte mevzuat yenilenirken dil ve ilgi alanları da yenilenmiş ve gıda güvenliği ifade edilmeye başlanmıştır. Süt üretiminin 7,5 milyon tondan 12,5 milyon tona, sulanan alanın 4,5 milyon hektardan 5,5 milyon hektara çıktığı söylenmiştir. Tarımla ilgili 2023 yılına kadar ulaşılacak hedef olarak “Tarım sektöründe, nüfusunu yeterli, kaliteli ve güvenilir gıda ile besleyen, tarım ürünlerinde net ihracatçı durumunu daha da geliştirmiş, rekabet gücünü artırmış, ürettiğiyle ve insan gücüyle dünyada ve bölgemizde söz sahibi olacağımız bir ülke konumuna erişmek” belirlenmiştir. Program tarım arazilerinin miras yoluyla bölünmesinin önüne geçmekten, tarımsal desteklemeler ve tarım havzaları modelinden, tarım ürünlerinde fiyat dalgalanmalarının olumsuz etkisinin ortadan kaldırılması ve istikrar sağlanmasına yönelik olarak piyasa düzenleme mekanizmaları oluşturulmasından, yeni hâl yasası ve pazar yeri düzenlemelerinden, meralardan, hayvancılık yatırımlarından, teşvik ve desteklerin artırılmasından, çiftçiler için eğitim ve yayım hizmetlerine yönelik bilişim teknolojilerinin kullanımından söz etmekte, organik, geleneksel ve yerel ürün üretimi yapan özel küçük işletmelerimizin daha güçlü bir şekilde destekleneceği ve mevsimlik gezici tarım işçilerinin daha güvenli seyahat etmeleri, çocuklarının eğitime devamı, daha iyi barınma, sağlık ve sosyal güvenlik şartlarına kavuşmaları için adım atmaya devam edileceği ifade edilmektedir.
Çerçevenin içinden bakıldığı zaman şunlar dikkat çekebilir. Tarımsal üretim ve ihracat ciddi düzeyde artmış demek ki AKP tarımı geliştirmiş denebilir. Üstelik tarım çalışanlarının ve küçük çiftçilerin sorunlarına programlarında yer vermiş, sağlıktan ve obeziteden bile bahsetmiştir. Daha ne olsun bile denebilir. Yapılanlar toplumun, tarım çalışanlarının ve diğer çalışanların çıkarına değil mi diye de sorulabilir. Kestirmeden cevap verilebilir. Hiç de çıkarına değil.
Önce esastan başlayalım. Gıda politikası neyin üzerine inşaa edilir? Gıda üretiminin ve insanlara ulaştırılmasının ana amacı nedir, insanların sağlıklı beslenmesi değil midir? Ne anlamak gerekir sağlıklı beslenmekten, tabii ki insanın tüm potansiyelini gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyduğu nitelik ve nicelikteki besin ögelerine ulaşabilmesini. Programda esasa dair bir şeyler bulmak için biraz zorlamak gerekiyor. Bir cümlede yeterli, kaliteli ve güvenli gıda ile beslenmekten söz ediyor. Ama yine aynı cümlede rekabetten söz ediyor. Ne demek rekabet gücünü artırmış olmak? Aynı ürünü daha ucuza mal edebilmeli ve satabilmelisiniz. Siz pazardan ve rekabetten söz etmeye başladığınız andan itibaren sistemin ihtiyaç duyduğu ucuz gıda üretimi doğrultusunda çalışma yapıyorsunuz demektir. Tüm yukarıda ifade edilenler sektör, rekabet gibi kavramlar üzerinde oturuyor. Yani AKP'nin bu alana bakışı bir yandan ucuz gıda üretimi ve bunu dünya pazarı için yapmak istiyor bir yandan da alana kapitalist ilişki ve yasaları daha yoğun olarak sokmak istiyor. Yıllardır seçim meydanlarında her siyasi parti çiftçiye ucuz mazot propagandası yaptı. En meşhuru Cem Uzan idi ve mazot bir lira olacak diyordu. Herkes gülüyordu, bunun yalnızca bir propaganda malzemesi olduğunu düşünüyorlardı. Cem Uzan iktidara gelseydi yapar mıydı ayrı bir soru ama bu mümkündür. Tüm alanlardaki işgücü ve üretim maliyetini düşürecek bir şeyse bir alandaki küçülme bütünsel olarak sermayenin büyümesine hizmet ediyorsa olmaması için hiç bir neden yoktur. Nitekim AKP hükümeti çiftçiye mazot desteği sağlamıştır. Ne için? Üretim maliyetlerini düşürmek için. Oysa farklı da olabilirdi. Ne olabilirdi? Ürün fiyatları artırılır ve sistem yine işlerdi. İşlemez mi? Bakın petrol fiyatları yirmi dolarlardan yüzyirmi dolarlara çıkıyor ve sistem tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. Gıda fiyatlarının dünya ölçeğinde altı kat arttığını hayal edin. Ülkemizde enflasyona rağmen buğday fiyatları iki kat bile artmamıştır. Gıda fiyatları bu kadar artarsa sistem çöker. İşgücü maliyetinin bu kadar artmasını dengeleyebilecek bir sermayenin yeniden üretim alanı olarak gıda ve tarım sektörü büyümesi yaşanamayacaktır. Eğer bu mümkün olabilseydi bu artış tolere edilebilirdi ama mümkün değildir. Tüm çalışanların yüzde onu gibi bir alandaki işçi geliri artışı sistemin maliyetini karşılayacak bir tüketim büyüklüğü yaratmaya yetmeyecektir. Bunun dışında sistemi son derece kırılgan yapacaktır.
Yani kapitalizm açısından gıda fiyatlarının artmasının önlenmesi hiç de sanıldığı gibi bir insanlık sorunu filan değildir. Birleşmiş Milletler ve Dünya Gıda Örgütü de bunun için çaba göstermemektedir. İnsanların açlık sorununu çözmek aslında çok da kolaydır. Tüm dünyada herkesin doyabileceği kadar besin kaynağı fazlasıyla vardır. Tarım alanındaki araştırmalar, genetik müdahaleler hiç biri insanlığın iyi beslenmesi üzerinden kurgulanmamaktadır. Ucuz gıda sağlanması üzerinden kurgulanmaktadır ve bu da sistemin sürdürülebilmesi içindir. Solun gıda fiyatlarının artışını protesto etme gibi romantik çıkışları vardır. Aslında hiç de sol olmayan çıkışlardır bunlar. Verili düzeni baz aldığınızda çerçevenin içinden baktığınızda pahallılığa karşı eylem iyi bir şeydir, yoksulların yanında yer almaktır. AKP daha fazlasını yapmaktadır. Yoksullara yağ ve makarna dağıtmaktadır. Siz hiç meraklanmayın, iş gıda fiyatları olunca kapitalistler solculardan daha duyarlı olacaklardır, bundan hiç bir şüpheniz olmasın.
Peki bu alanda nasıl politika üreteceğiz ve bunu kitlelere nasıl ulaştıracağız? Önce şuradan başlayalım. Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz solcuyuz anlamına gelecek bir politikanın kazandıracağı hiç bir şey yoktur. Ne bu anlama gelir dersek AKP, CHP ya da MHP'nin söyleyebileceği türden şeylerin solcular tarafından söylenmesi hiç de anlamlı değildir. Ne yapacağız peki gıda fiyatlarının ucuzlatılmasına karşı fiyat artışını mı destekleyeceğiz. Bu da bizim paradoksumuz olsun ama evet. Gıda fiyatlarının ucuzlatılması bir politik hedef olmamalı demek zorundayız. Sağlıklı ve nitelikli gıda doğanın kendini yeniden üretmesine olanak verecek şekilde üretilmeli ve de insanlar buna kendi olanakları ile erişebilmelidir. Gıda politikasında ana nokta burası olmalıdır. Yani amaç bölümüne “insanların tüm potansiyellerini gerçekleştirmeleri için gerekli tüm besin ögelerine yeterli ve bilinçli bir biçimde ulaşmalarını sağlarken doğanın bütünlüğünün korunması” yazılabilir. Her şey bu ana amaca götürmeye hizmet ettiği oranda kendine yer bulabilir. Bunun anlamı tarımsal üretimin pazar için değil toplumsal ihtiyaç için gerçekleştiriliyor olmasıdır. İhtiyaçlar nasıl saptanacak ve bunlar için üretim nasıl planlanacak gibi sorular sorulabilir. Öyle ya doğal koşullara bağlı bir tarımsal üretim nasıl planlanabilir? Belki Marks ya da Lenin zamanında merkezi planlama bu derece gerçekçi olmayabilir ve bu çabanın maliyeti son derece yüksek olabilirdi. Ancak teknoloji bize tüm bu süreci yönetme olanağını veriyor. Hava hareketleri, iklimsel değişiklikler, yağmur miktarları hepsi çok yüksek oranda öngörülebilir, dünyadaki tüm stoklar tek bir merkezden gerçek zamanlı olarak izlenebilir. Bilişim alanındaki gelişmeler artık bunu mümkün kılmaktadır. Pek çok dünya ölçekli firma stok yönetimini bu teknolojilerden yararlanarak çok düşük maliyetlerle yapabilmektedir. Merkezi planlama dünya ölçeğinde uluslararası mekanizmalarla tüm temel gıda maddeleri için gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir. Bunun anlamı klasik kapitalist meta üretiminin dışına taşmak demektir. P-M-P çevriminin olmadığı bir üretim süreci öngörmüş bulunuyoruz. Peki kapitalist bir sistem içerisinde bu mümkün mü ve kapitalistler bunu neden kabul etsinler dersek cevaben birincisi mümkündür, ikincisi bu nihai anlamda onları ortadan kaldırmaz ve yaşamsal bir tehdit değildir, üçüncüsü gıda fiyatlarının kontrol altında tutulmasına da hizmet eder ki bu da sistem için kötü bir şey değildir. Önerdiğimiz şey hem kapitalist sistem içerisinde var olabilecek hem ona aykırı olmalı. Aksi durumda ya mümkün olmayan bir şeyi savunmuş olur, ya da bizim tarafımızdan savunulması gerekmeyen bir şeyle uğraşmış oluruz. Üçüncü bir siyaset tarzı ise devrimden sonra yapılacakları vaaz etmektir. Bunları istiyorsanız gelin devrim yapalım kitlelere belli anlar için geçerli olabilir ama o anlar dışında siyaset dışı kalınmış olur.
İhtiyaçların saptanmasına gelince, beslenme biliminin alanına girmiş oluyoruz. İnternetten ve günlük gazetelerden bu alanla ilgili haberleri şöyle bir taramaya çalışın, bazıları birbirine karşıt oldukça büyük bir yığınla karşı karşıya kalırsınız. İhtiyaç için insanın potansiyelini gerçekleştirmesinden bahsettik, sağlıklı bir biçimde büyütecek, hatta öncesinde sağlıklı olarak dünyaya gelmesine yardımcı olacak, sonrasında sağlıklı bir yaşam sürmesine yardımcı olacak besinler hangi gıdalardan ve ne oranda alınacak? Bu alanda üretilen bilgilerin de bilimselliği gündeme gelecektir. Herhangi bir biçimde sistem tarafından yönlendirilmemiş ve birilerinin çıkarına hizmet etmeyen bağımsız araştırmalar sonucunda elde edilmiş bilgiyi üretmek mümkün mü? Zincirin bir başka noktasına geldik. Bu alanda daha doğrusu bilim alanında üretilen bilginin sermaye çıkarına değil toplum ihtiyaçlarına göre belirlendiği bir durum olmalıdır. Bu da yine kapitalist sistem içerisinde mümkün müdür? Evet, kısmen de olsa mümkündür. Yine mümkün olan tüm bu durumların ancak emek yanlısı güçlerin çabasıyla gerçekleşebileceği unutulmamalıdır. Hayat ya hep ya hiç mantığıyla akmamaktadır. Bu yüzden belirli dönüşümleri gerçekleştirecek bir güç dengesi kapitalist sistemi yıkıp yeni bir sistem kurmaya yetmeyebilir ancak sistemde alan açabilir. Buradan sosyalizme geçiş için bir model tartışmasına girilmeyecektir. Bu alanlar büyütülerek sistem ele geçirilir gibi bir iddia burada dile getirilmemektedir. Bu teorik anlamda mutlak olarak olumsuzlanmamakla birlikte tartışma bu eksenin dışında yürütülmektedir. Tartışmanın ekseni politika yapmaktır, ve gıda alanında politikanın unsurları şekillenmeye başlamıştır. Merkezi ve hatta uluslararası planlama, bilimsel gerçekleri temel alan karar alma süreçleri, bağımsız bilimsel üretim. Bunların mekanizmaları bir biçimde tarif edilebilir.
İnsanların ihtiyaçları daha fazla meyve sebze tüketimi ise bunun üretimini artırmak, rafine olmayan tahıl ürünleri ise rafine tahıl ürünü üretimini kısıtlamak, şeker tüketiminin azaltılması ise bu amaçla kullanılacak ürünler yerine başka ürünlerin üretilmesini sağlamak, merkezi planlama ve dolayısıyla temel ihtiyaçlar için gerekenlerin dışındaki üretim için yüksek vergiler uygulayarak gereksiz kaynak tüketimini azaltmak pekâlâ mümkündür.
Nerelerden itirazlar geleceği bellidir. Şeker üretimini azalttık peki pancar üreticileri ne olacak? Tıpkı tütün kullanımını azaltmak gündeme geldiğinde tütün üreticileri ve tütün işçilerinin gündeme gelmesi gibi. Bu tartışmalar büyük mantık ve hesap hataları içermektedir. Zararlı bir maddenin üretimi istihdamı sürecinde çalışan işçilerin paralarını kim öder? Bu zararlı madde savaş silahları gibiyse bunu devlet ve dolayısıyla devlete vergi veren herkes ödemiş olur. Sigara ise bunun bir kısmını tüketenler öder. Ama yalnızca tüketenler ödemez. Bu maddenin üretim sürecinde harcanan enerji tüm insanlığın enerji kaynaklarının bir kısmının tüketilmesi demektir ve bu yönüyle aslında herkes öder. Yine sigaranın yarattığı sağlık sorunları her ne kadar bir kısmı kişisel ödeme olsa da bir kısmı toplumsal olarak karşılanmaktadır ve sonuç olarak tütün üretiminin ortadan kalkması kaynaklar açısından zenginleşme demektir. Bu zenginleşmenin bir kısmı sigara içenlerin ödedikleri bedelin yerine geçebilir ve bundan dolayı işsiz kalmış kişilere kaynak yaratılmış olunur.
Üstelik bu insanlar tütün ya da silah üretmese başka şey üretemeyecek durumda da değillerdir. Aynı şey mesela şeker pancarı ya da mısır için de geçerlidir. Bunların yerini başka ürünler alabilir. Peki bugün neden almıyor derseniz başa dönmüş oluruz. Gıdanın ucuzlatılmasına hizmet etmez bu durum o yüzden. En ucuz kalori şekerden elde ediliyorsa daha çok şeker üretmek, bu şekeri de daha ucuz yollarla üretmek gerekiyor sistem açısından. Bu yüzden dönüm başına düşecek ürün miktarının artırılması gerekiyor. Çerçevenin içinden bakıldığında fena mı diye sorulabilir. Evet fena. Neden dönüm başına ürün miktarı artırılmaya çalışılsın ki? Mevcut oranlar yetmiyor mu? Pekâlâ iyi bir planlamayla yetebilir. Ancak verimlilik adına toprak daha fazla sömürülecek ve ürün ucuzlatılacaktır. İşçiler daha uzun saat ve daha güvencesiz çalıştırılacaktır.
Tüm GDO tartışmaları da bu yüzden çıkmamakta mıdır? GDO’lara ilkesel olarak karşı çıkılmayabilir. Ama neyin ne amaçla genetiği değiştirilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda o zamana kadar en büyük bütçeli genetik araştırma domatesler üzerinde yapılıyordu. Araştırmanın konusu neydi dersiniz, domatesler, domateslerdeki bir genin değiştirilmesi. Hangi gen, tarım ilaçlarından etkilenmesi ile ilgili gen. Araştırmanın hedefi bu geni değiştirerek domateslerin tarım ilaçlarına daha dayanıklı hale gelmesi idi. Bunun anlamı nedir derseniz dönüm başına daha fazla tarım ilacı kullanmanın yolu açılır. Geni değiştirilen domates daha fazla miktardaki tarım ilacına dayanıklı olacak, ölmeyecek ve daha fazla tarım ilacı toprağa akıtılacaktır. Yalnızca toprağa mı, bize de aktarılmış olacaktır. Toprak ve insan daha fazla kirlenecek ama tarım ilacı satıcıları daha fazla mal satacak, yani daha fazla kazanacaklardır. Aynı zamanda domates üretimi artacak, dönüm başına elde edilen ürün artacak ve ucuzlayacaktır. Peki araştırmanın sponsoru kimdir diye düşünürseniz tarım ilacı firması doğru cevabını bulmanız zor olmayacaktır.
Burada hep gıda ve tarım politikasında farklı yanlar tartışıldı. Şekerle ilgili yasalar, pancar üreticilerinin durumu, tohum tekelleri vb. üzerinde hiç durulmadı. Durulmadı, çünkü bu tartışmalar genelde tarım ve gıda politikası açısından çerçevenin içinden bakılarak yürütülüyor. Türkiye'nin özgül durumu tarım alanında 'emperyalist müdahale'lere karşı çıkmayı elbette gerektirebilir. Ancak bunlar ne olmalı ve nasıl ifade edilmelidir?
Tarımda çalışan nüfus fazlalığı sistem için sıra dışı denebilir ve sistem bu nüfusu azaltmak yönünde basınç uygular ve bir sürü tarım işçisi işsiz kalır diye kaygılanılabilir. Ama bence bu kaygı anlamsız. Yüksek işsizlik olan bir ülkede sistem radikal değişikliklerle bu yüzde yirmibeşlik kesimin çok büyük çoğunluğunu işsizler ordusunun içine katarak işsizliği yüzde otuzlara çıkartmak istemeyecektir. Tarım Türkiye'de bir biçimiyle işsizliğin soğurulduğu bir alan olarak işlev görüyor. Yine tarımda çalışanlar ve ülkenin sosyokültürel yapısı sanayi ve hizmet sektörü çalışanlarının bir kısmının gıda harcamalarının bir kısmının azalmasına hizmet ediyor. Dünya ölçeğinde sermayenin çok mu umrunda Türkiye'deki dengeler derseniz, evet o kadar umrunda değil, ama bir şeyleri yıkmak için de buna değecek çıkarlarının olması gerekiyor. Buna ne değebilir, tarım nüfusunun azaltılması ucuzlamaya daha fazla hizmet edecekse, dönüşüm sonrasında bu alandaki sermaye daha fazla kâr elde edecekse buna değebilir. Yine de yerel hükümetin ne kadar arzu etse de global sermayenin tüm ihtiyaçlarına harfiyen cevap vermesi mümkün değildir. Angus meselesinde kısmen görüldü. Marketlerde anguslar daha ucuz satılıyor, bu bir gerçeklik ama tüm tezgâhları ithal etler de kaplamıyor. Üreticileri bir kenara bırakalım vatandaşın bir kısmı memnun eti daha ucuza yiyoruz fena mı diyor. Bu tür politikalarda hükümet üreticilerin baskısını göğüsleyebilirse halkın büyük çoğunluğuna ucuz gıda sağladığı için alkışlanacaktır da. Yine de elindeki yüzde yirmibeşlik bir tarım çalışanı kitlesini ne yapacağına karar vermeden radikal adımlar atması beklenmemelidir.
Tüm bunlardan bize ne kalıyor? Kaliteli gıda hakkımız bunun bedelini ödeyecek bir yaşam standartı istiyoruz. Savaşlardan silahlardan kaynakların acımasızca tüketilmesinden vazgeçersek bu pekâlâ da mümkündür. Gıda fiyatlarındaki artışlarla ilgili haberler kısmen refleks kısmen de başka politikalara zemin hazırlamak için yapılıyor. Örneğin 26 Temmuz 2012 tarihinde BBC’de yer alan ”tavuk fiyatları rejimi sarsar mı” başlıklı haber İrlanda’daki tavuk fiyatlarını artışı protesto edenleri konu alırken gıda fiyatı artışı ve sistemin sürdürülebilirliği arasındaki ilişkinin doğurduğu bir refleksle hazırlanmış denebilir. Yine BBC’nin aktardığı 'Gıdada yüksek fiyatlara alışmalı' başlıklı bir Financial Times haberinin söylediği “verimlilikte sağlanan artış artık tavan yaptı ve artan talep karşısında arz hiçbir zaman yeterli hızda yükselmeyecek” ve “fiyatlardaki artış döngüsü uzun sürecek” türü haberlerin yönlendirme amaçlı olmasından kuşku duymak gerekiyor. Bu haberin tarihi 2008 idi ve sonrasında beklenen olmadı. Ancak bu sene yeni haberler yeni politikaların yedirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Öyle ki Dünya Bankası gibi kuruluşların insanlık yararına çalıştığına inanmalıyız. Bunlar insanlığı ve özellikle yoksulları açlıktan kurtarmaya çalışıyorlar.
BBC kaynaklı haber özetle şöyle:“ (...) bu da bazı tahılların fiyatlarını dört yıl önce yaşandığı gibi yine tırmandırdı. 2008'de 12 ülkede yükselen fiyatlar halk ayaklanmalarına yol açmış, Birleşmiş Milletler gıda fiyatlarında yaşanan krizi ele almak için zirve toplanmasını kararlaştırmıştı. Bu yıl da yağış azlığı, hatta yokluğu, gıda alanında yeni bir pahalılık krizine doğru gidildiği kaygılarını peşi sıra getirdi. (...) ABD'deki mısır stokları yıllık tüketim miktarının sadece % 6'sı düzeyinde. Oysa genelde % 25 düzeyinde bir stok gerekli görülüyor mısır ürününde.
Bu korkutucu girişin ardından durumun o kadar kötü olmadığı da ekleniyor. Bütün bunlara rağmen, (...) gıda ürünlerinin fiyatlarındaki artış, tahminlerin aksine ölçülü oldu. Hasat da, birçoklarının korktuğu kadar kötü olmadı. (...) Geçen yıl kurulan ve dünyanın belli başlı gıda üreticilerinin verileri paylaşması ve sorunları tartışması için olanak sağlayan Tarım Piyasası Bilgi Merkezi'nin bunda önemli bir rolü oldu. (...) Gıda fiyatlarının 2008 ve 2011'deki düzeylere tırmanması olasılığı zayıf görülmekle birlikte besin fiyatları yine de çok yükseklerde seyrediyor ve kimi temel etmenler yüzünden fiyatlardaki yükseklik devam edeceğe benziyor.
Nüfus artışı ve daha da önemlisi, kalkınmakta olan ülkelerde orta sınıfların hızla büyümesi, tahıla dayalı proteine yönelik talebi artırıyor. Artan enerji fiyatları da nihai maliyeti yükseltiyor. Dolayısıyla gıda maddelerindeki pahalılık azalmayacak. Tereyağ dağları ve süt gölleri dönemleri, artık çok gerilerde kaldı. Hükümetler tarım politikalarını köklü bir şekilde gözden geçiriyor ve çiftçilere verilen destekleri çekiyorlar.
Gelişmiş Batı ülkelerinde yaşayanlar bu durumdan fazla etkilenmeyecek. Marketlerde satılan yiyecekler, ham ürünü çok gerilerde bırakmış oluyor. Bir somun ekmeğin maliyetinde, buğday fiyatının rolü çok düşük sonuçta. Ama Batı'da bile ucuz yiyecek döneminin artık tarih olduğu kaydediliyor.
Tahıl fiyatlarındaki artışın, kalkınmakta olan ülkelerde yoksulluk içinde yaşayan ve yiyecekleri için ham gıda ürünlerine ihtiyaç duyan kesimler üzerindeki etkisi ise, çok daha büyük olacak.
Dünya Bankası'nda görevli tarım ekonomisi uzmanı Marc Sadler, "Dünya nüfusu yakında 9 milyarı bulacak ve bu insanların beslenmesi gerek. Bu, içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sınavı. Karşımızdaki sorun, yapabilir miyiz, yapamaz mıyız değil. Mutlaka yapmamız gerekiyor!" diyor...” Bu haber bizi düşündürtmeli. Önümüze bir sınav konuyor ve sonra bunu başarmak için yapılması gerekenler sıralanacak ve biz de bu yapılanları onaylayacağız. Çerçevenin içinden bakınca Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, (BM), BM Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ) hepsi insanlık için çalışıyor.
Acaba öyle mi?
Ana kaynakça olarak www.tarim.gov.tr / http://www.tuik.gov.tr, http://www.bls.gov, www.basbakanlik.gov.tr / http://www.bbc.co.uk ve Yerli T., doktora tezi kullanılmıştır.
Aktif siyasi gelişmeler üzerine kalem koşturan ve her nedense her konuda fikir ve kanaat sahibi oldukları farzolunan kişiler genellikle şu gerçeği göremiyorlar, ya da ne kadar görebiliyorlarsa gördüklerinin önemini o kadar dahi idrakten acizler. Büyük çoğunlukla, AKP başbakanının Kürt sorununda gittikçe sertleşen, adeta şirazeden çıkan tavrından şikayetçiler. Bundan duydukları şaşkınlığı ve kaygıyı bilhassa şu sıralar her fırsatta dile getiriyorlar. Dediklerinin özü, özeti şu: Bu keskin tavır sorunu çözmeye yaramaz, onu büsbütün azdırır…
Doğru. Elbette doğru. Ama gereğinden fazla doğru! Çünkü asıl işe yarar doğrunun üstünü örtüyor.
AKP'nin Kürt sorununu çözmek ya da çözülmesine el vermek gibi bir derdi, niyeti, tasavvuru YOK. Bunu görmek lâzım. Bunu görmemek, bu hayatı ve âcil sorunun çözülmesi için AKP'den ve onun “karizmatik”, yani sözde her şeye kaadir başından medet ummaktır. Daha da vahimi, sorunu Kürt halkının acil TALEPLERİNİ görmezden gelip kaale almayan bir bakışla, otuz yıldır süren ve bu ülkenin hem Kürt, hem Türk yurtdaşlarının canına mâl olan bir kavgayı soyut ve basit bir demokratik haklar sorununa indirgemektir. Bu nedenle, Kürt sorununda Başbakan ve partisi üzerine ayağı yere basmayan, alâkasız ve nâfile “tahlil”ler ve eleştiriler almış başını gidiyor. Bu da bu kâbil eleştirileri yapıp Tayyip Erdoğan ve partisine yüklenenlerin aslında onlarla aynı safta oldukları gerçeğinin üstünü örtüyor.
AKP'nin derdi oy sandığında ona şu veya bu seçimde verilecek oy sayısını olabildiğince ve alabildiğine arttırmak ya da şu kadarcık dahi olsa azalmasını önlemek. Ne Kürtler, ne de Türkler için bundan başka hiç bir şey düşünmüyor AKP'liler. Sorunun çözümü yolunda “Yaptık!” deyip durdukları şeylere bir bakın, asıl sorunun kıyısından köşesinden dahi şu kadarcık olsun geçmemiş olduklarını göreceksiniz. Bu böyleyken, karşınıza çıkan her AKP'li ya da utanmaz AKP yandaşı çözüm için canla başla çalışıp, didinip neler başardıklarını sayıp dökerek nerdiyse işin sonuna vardıklarını, bunu görüp de teslim etmeyenlerin geri, gerici, çağdışı ve uyuz statükocular ya da Kürtlerin de, Türklerin de hâline, geleceğine kasteden azılı “Stalinistler” ve vatan haini şerefsizler olduğunu söyleyip kıyameti koparmayı kendine hak belleyebilmektedir!
Başbakan Erdoğan'ın şu dediğine bakın: “Bu teröristlerin hakkından gelmek için bu güne kadar ne bedel ödediysek aynısını bundan sonra da ödeyeceğiz!!!”
Öyle, evet. Ödersin… 70 milyon nüfusun evlatlarının kanı, canı sana emanet ne de olsa! Her birinin dilediğin gibi, dilediğin kadar kanını akıtır, canını alırsın! Yurtdaş kanı dökmeyi devlet adamlığı ve politika bellemiş… Bellemiş ki, bellememiş olsa on yıldır o oturduğu yerde, “Burası kan kokuyor!” der de oturmazdı. İşi bu. Başka kimseye kaptırmamak için çırpınıyor…
İlk elde, “Haydi ordan!” deyip geçmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Sonrası… sonrası yine (gerçi ilerisi için pek bir umut vaadetmiyor ama) bu ülkenin insanlarına kalmış…
Önümüzdeki iki yıl içinde çok önemli üç seçim var. Yerel seçimler. C. Başkanı seçimi. Parlamento için genel seçim. Bunlar özellikle AKP ve AKP devleti için hayati öneme sahip. Her birinde ayrı ayrı ya da hepsinde birden AKP'nin oy kaybına uğraması rakip partilere fazla bir kazanç sağlamayacak ama, AKP'ye çok pahalıya oturacak. İktidar, hele de AKP'lilerin anladıkları ve on yıldır alışageldikleri türden iktidar, amiyâne tabirle PARA demektir! Devletin merkezi mevkilerinde olsun (baksanıza devletin tüm istihbarat işleri gibi ve onun kadar TOKİ de, devletin her yerde hazır ve nâzır inşaat şirketi, doğrudan Başbakan'a bağlı, adeta onun cebinde!), yerellerde olsun iktidar nimetlerini sahiplenmekte ve sahiplendirmekte tek söz ve karar sahibi olmak için ha gayret uğraşıyorlar. Fiilen –ve hep övündükleri gibi– bir “tek parti" yönetimi olmaktan ölesiye mutlular…1989 yerel seçiminde Turgut Özal'ın başına gelen türden bir felâket yaşayacak olurlarsa neler olacağını bi düşünün! Bütün o “milli irade/sandık” goygoyculuğunu ve “koalisyon felaketi” tellallığını doğurup besleyen saik budur.
AKP ricali ile yıllardır yerel yönetimlere çöreklenmiş taban önderlerinin her ne pahasına olursa olsun mümkün olduğu kadar çok oy devşirip seçim kazanmaya ne kadar hevesli ve bu işin her türlü gıllıgışıyla hemhâl olarak iş görmekte ne kadar mâhir olduklarını şu son geçen on yıl herkese gösterdi. İktidarda olmaktan kendilerine ve büyüklü küçüklü her yandaşa azami fırsat ve yarar (maddi menfaat ve gelecek potansiyeli) sağlamak için tek parti devletinin her imkânını, kolaylığını, onlar yetmeyince kural ya da yasa tanımazlığını nasıl fütursuzca dünya âleme göstere göstere seferber ettikleri de hep görüldü. Epeydir MHP'nin siyaset anlayışına ve hedeflerine bu kadar yakınlaşmalarının altında da, gelecek seçimlerde MHP tabanından beş on oy, beş on oy değilse bile üç beş oy daha koparma niyet ve taktiğinin yattığı oportada! CHP'nin yetmiş, seksen yıl önceki günahlarından girip bugünkü rastgele Alevi ilişkilerinden çıkmaktan acayip haz duyduğu her halinden belli Başbakan'ın bugüne kadar hiç Türkeş'in Ülkücü Bozkurtlarından söz açtığını işittiniz mi?
Geleneksel mütedeyyin hassasiyet ve takıntılara, daha da ilerisi, bir süredir yeniden başını kaldırmaya başlamış olan daha radikal dinci emellere yerine göre doğrudan ya da dolaylı hitâbı arttırarak sürdürmek; bu meyanda Sunni çoğunluğun Alevi alerjisini kaşıyıp durmak için hiç bir fırsatı kaçırmamak… iliklere işlemiş ümmetçilikle iç içe kör milliyetçi ve “Allah devlete zeval vermesin”ci refleksleri harekete geçirerek ülke çapında seçmen çoğunluğunu olabildiğince AKP'den yana şartlandırıp etkilemek, etki altında tutmak… Kürtler ve Kürdistan özelinde PKK'ye ve BDP'ye yönelik, “Bunlar Müslüman değil, Zerdüşt! Bunlar Yezidi!” gibi ağıza alınmayacak nefret suçu söyleminden medet umacak kadar gözü karartmak, yetmedi Şaafi Kürtlük referansı ile oynamak, Barzanici (KDP) geleneği ve yeni Hizbullah kıpırdanışlarını yedeğe alan, kollayan tavırlar ve davranışlar sergilemek… Bunlarla ne elde edinmek istendiği ve tek parti iktidarının ne için ne pahasına olursa olsun elde tutulmasının amaçlandığı ortada. Çok açık.
AKP'nin iki yıl sürecek bu yoğun seçim dönemi boyunca gündeme getireceği ve gündemde tutacağı her türlü vizyonunu da, her bir misyonunu da belirleyecek olan bu hedeftir. Başka hiç bir şey değil. Hele, Kürt sorununu Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalarının yeni bir anayasal yapılanmaya bağlanacağı, barış içinde ve barışçıl bir birleşik Türkiye hedefi hiç değil!
Otuz yıldır süren savaşı, gerekiyor diyerek ve de daha da kirleterek bir otuz yıl daha sürdürme “vaadi” ile seçim meydanına çıkma hazırlığındalar. Onca “şehit” canı, onun en az iki katı Kürt gerilla canı AKP'nin başındaki kliğin iktidar tekeli ve onun nimetlerini olabildiğince ve alabildiğine çoğaltarak sahiplenme ve yandaşlarına sahiplendirme yetkisini (fırsatını) elden kaçırmama sevdası uğruna harcanıyor. Bu uğurda bir yanda dini referanslarla, “Beyaz kefenlerimize sarınıp da çıktık biz bu yola!” tarzında ucuz panayır tiyatrosu naraları eşliğinde cek'li cak'lı hamâsi nutuklar atılır, her alanda her türlü muhalif fikir ve öneriye, eyleme en kaba, galiz bir dille hakaretler yağdırılırken, memleket evlatları askeriyle, gerillasıyla ölüm tarlalarında beşer onar, otuzar kırılıp dururken, birilerinin zenginliğine zenginlik katılıyor. Bu gidişin Kıyamet'e kadar sürmesini sağlama bağlamak için hiç bir gayret –ve melanet– esirgenmiyor. Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP'lilerinin dillerine dolanan hezeyanın, liberal lâkaplı sözde fikir adamlarını mesteden “Statükoya karşı Değişim!” sloganının özü, özeti bundan ibarettir.
“Milli irade” tutkunu AKP'nin son numaralarından biri, bu defa öne alınıp 2013 Sonbaharında yapılması istenen yerel seçimlerden önce ülkede Büyük Şehir Belediyesi sayısını yirminin üzerine çıkarmak ve her il sınırı içinde halen var olan belde ve köy yönetimlerini yok edip B.Ş. belediyesinin tek başına hükmünü, planlamadan başlayıp uygulamanın tamamlanmasına kadar, ilin bütününe yaymak. O arada İl Özel İdareleri ve Meclisleri de kaldırılıyor. Tam bir 27 Mayıs uygulaması! Bilen bilir. Köylerde halkın siyasi örgütlenmesi, partilerin Ocak, Bucak teşkilatları, darbenin hemen ertesinde hemen lağvedilmiş ve bir daha hiç geri gelmemişti. Camiden gelme AKP'ilerin de kendilerinden başka seçilmiş siyasi temsilciye tahammülleri yok. Durun daha ne ileri yenilikler göreceksiniz, bekleyin!
Şimdilik hedeflerinde büyük ya da küçük ilçe belediyeleri yok ama, sıra zamanla onlara da gelecek. O zaman mesela İstanbul'da bir Şişli, bir Kadıköy belediyesi olmayacak!
Bu manevra, büyük ihtimal, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı denilen AB uygulaması çerçevesinde getirilecek bir tür ademi merkeziyetçi –alabildiğine özelleştirmeci!– bir yönetim/yönetişim (!!) tarzını öne çıkaran yeni ve kapsamlı bir yasal mevzuatla gündeme sokulacaktır. Bu arada, daha şimdiden başladı, Kürt sorunu'nun “gerçek ve çağdaş çözümü” için gereken yasal zeminin de böylesi bir ademi merkeziyetçi vizyondan geçtiği propagandasının gündemi bolca işgal etmesi sağlanarak olay, AKP devletinin TRT Şeş türünden evlere şenlik bir “Kürt kazanımı” olarak takdim edilecektir. Oysa böyle bir görünüm altında asıl yapılmak istenenin AKP devlet cihazının işleyişinin büsbütün merkezileştirilmesiyle AKP'nin kendi tercih ve kararlarının daha da doğrudan hayata geçirilmesini kolaylaştırmak ve sağlama almak olduğu şimdiden bellidir.
Kürt Özgürlük Hareketi'ne bunca husumet beyanı ve sert mi sert, “savaşkan” çıkışlar, astığı astık, kestiği kestik tavırlar, vb… de böylece AKP iktidarını meşgul eden temel problematik bağlamında pekâlâ yerine oturuyor. Kürtlerle Kürt Özgürlük hareketi arasına nerden mülhem olduysa Çin Seddi çekmek, bir başka deyişle AKP zimdarlarıyla sözgelimi Taha Akyol fasilesinden devlet yetiştirmesi marifetli medya bülbülleri ağzıyla yayılmaya çalışılan “Kürt sorununu çözmeye Evet! Stalinist Kürtçülere Hayır!” propogandası da!
On yıldır süregelen AKP iktidarı budur. AKP budur. Başka ne olabilir?
Akıl var, izan var!
İşin bir ilginç yanı da şu: TC devletinin de ne olup ne olmadığı en iyi, şimdi, AKP'nin elinde ayan oluyor. “Halkın tercihi” veya “Milli irade” örtüsü altında, ülke ve dünya egemenlerinin hizmetine adanmış ölümcül bir enstrüman! 90 yaşına gelmiş dayanmış anlı şanlı Türkiye Cumhuriyeti GERÇEKLİĞİNİN ülkeyi 90 yılda getire getire buraya getirmiş olmasına hiç şaşmamak gerekir. Kimse, nerden çıktı geldi bu AKP'liler başımıza diye boşuna duygulanıp karalar bağlamasın. AKP'cilik, dünyanın küresel kapitalizm koşullarında Kemalizmin kemâle ermesidir!
PKK, PJAK ve KCK davalarının tutuklu ve hükümlülerinin 12 Eylül 2012 günü başlattıkları ve Kasım ayı başlarında 58 cezaevinde 615 kişinin sürdürdüğü süresiz açlık grevi insan yaşamı için tehlikeli bir evreye girdi. "Abdullah Öcalan'ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının yaratılması, anadilde savunma ve eğitim hakkının tanınması" talepleriyle başlatılan direniş Türk medyasının, Türk kamuoyunun ve hükümetinin vurdumduymazlığıyla karşı karşıya.
Bu ülkede pek çok kişinin grevde olanlara “ölsünler” diye baktığını tahmin etmek güç değil. Öyle demeleri resmi politikaların ve medyanın Kürt ulusal demokratik haklarına ve onları savunanlara karşı yürüte geldiği milliyetçi, şoven koşullandırmaların bir sonucudur.
Ama hükümet onlar gibi davranamaz. Kürtlerin topluluk haklarına karşı olduğunu biliyoruz, fakat bu devletin altına imza koyduğu uluslar arası anlaşmalar vardır, hükümet onlara uymak zorundadır. Hükümlü ve tutukluların hakları olsun, adil yargılanma hakkı olsun evrensel insan haklarının kapsamındadır.
Öcalan'a uygulanmakta olan tecrit evrensel kurallara aykırıdır, mahkemelerde anadilden konuşmaya izin verilmemesi de. Açlık grevi yapanlar haksız talepler ileri sürmemektedirler.
Hapishanelerde açlık süreli grevleri siyasi tutuklu ve hükümlülerin yöntemlerindendir. Bunlardan en bilineni Nazım Hikmet'in 12 yıl aralıksız hapiste yattıktan sonra Bursa Cezaevinde 8 Nisan 1950 ila 19 Mayıs 1950 günleri arasındaki aralıklı açlık grevidir. Bu direnişi Bedri Rahmi bir şiirle ölümsüzleştirmişti.
Süresiz açlık grevlerine gelince, ilk kez Diyarbakır 5. No.lu Cezaevi'nde gerçekleşmişti. Beş insan açlık grevlerinde canlarını vermişlerdi. Ali Erek, 20 Nisan 1981'de zorla yedirilen bir ekmeğin yemek borusunu kesmesi nedeni ile ölmüştü.
Kürdistan tarihine “Dörtler” diye geçen açlık grevi 14 Temmuz 1982'de başlamıştı. Kemal Pir 7 Eylül, Hayri Durmuş 12 Eylül, Akif Yılmaz 15 Eylül ve Ali Çiçek 17 Eylül 1982 günü yaşamını yitirmişlerdi. Yine aynı cezaevinde 1984 yılı başlarında ve 54 gün süren açlık grevinde Orhan Keskin ve Cemal Arat ölmüşlerdi.
Aynı yıl Haziran' da, bu kez Sağmalcılar (Bayrampaşa) Cezaevi'nde Abdullah Meral, Fatih Öktülmüş, Haydar Başbağ, Hasan Telci açlık grevi nedeniyle öldüler. 1988 Şubatı'nda ise Diyarbakır'da açlık grevi nedenli bir ölüm daha oluyordu: Mehmet Emin Yavuz'du.
1989'da Eskişehir'den Aydın'a yapılan sürgünü protesto etmek için gidilen açlık grevinde Hüsnü Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya 2 Ağustos günü yaşamlarını yitirmişlerdi.
Nisan 1996'da başlayıp, 20 Mayısta tüm ülkeye yayılan açlık grevleri, 3 Temmuzda ölüm orucuna çevrilmişti. 38 ildeki 43 cezaevinde 2174 mahkum açlık grevine, 355 mahkum da ölüm orucuna katılmıştı, açlık grevinde iki kişi daha ölmüştü. Adları: 23 Temmuzda Yozgat'ta Fesih Beyazçiçek, 11 Ağustosta Amasya'da Remzi Altun. Adalet Bakanı Mehmet Ağar'dı.
20 Ekim 2000 F tipi cezaevlerine karşı başlayan ve 19 Aralık günü 20 cezaevinde 1000 asker ve polisle 30 kişinin ölümüne yol açan kanlı saldırıyla sona erdirilen açlık grevleri de belleklerden silinmemiştir. O sırada başbakan Bülent Ecevit'ti. Şimdi Tayyip Erdoğan.
Kanlı operasyon sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ali Suat Ertosun'a 2004 yılında AKP hükümeti kararıyla Devlet Bakanı Cemil Çiçek tarafından 'Devlet Üstün Hizmet Madalyası' verilmişti. Yukarıda sadece ölümlerden söz ettik. Sağ kalanlar ise hayatlarına –Wernicke-Korsakoff sendromu (WKS) başta olmak üzere– sağlıksız devam etmektedirler.
Vakit çok geç olmadan, insanların ölümlerine veya sakat kalmalarına mahal verilmeden hükümet Öcalan'ın ve yargılanan Kürt siyasilerin haklarını tanımalıdır. Yoksa bugünkü hükümet de yukarıda yazdığımız insan hakları suçluları arasında belleklere yer edecektir.
Süresiz açlık grevine direniş yolu olarak gidilmesini tasvip edersiniz veya etmezsiniz. Ama sorun bu değildir. Sorun taleplerin haklı olup olmadığıdır. Açlık grevi yapanlar vazgeçsinler demek boyun eğsinler demektir. Deneyler göstermiştir ki, direnenler caymazlar. Yukarıda andığımız önceki açlık grevlerinde hemen ya da sonradan ölenlerin sayısı 120'den fazladır. Bu sayıya yenileri eklensin demek ancak Nazi kamplarındaki zihniyeti yansıtabilir.
Hem Kürtler kardeşimizdir diyeceksiniz, hem de onların siyasi temsilcilerini yok sayacaksınız. Şimdiki direnişin ölümlere yol açmasına göz yummanız halinde iki halkın arasına kama sokmuş olacaksınız. Onulmaz yeni yaralar açacaksınız.
Bir an önce kanunsuz uygulamalara son verin.
(Not: Bu yazı 42. Günde yazıldı)
ZİNDANI TAŞTAN OYARLAR
Bursa'nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Bir şubat gecesi tutuldu dilin
Silâha bıçağa varmadı elin
Ne ana ne baba ne kız ne gelin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Ne bir haram yedin ne cana kıydın
Ekmek gibi temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Döşek diken diken yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
Döşek melul mahzun, yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.
Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler
Demirden pencere taştan sedirler
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman burda yatıyor
Mezar arasında harman olur mu?
On üç yıl hapiste derman kalır mı?
Azrail aç susuz canın alır mı?
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor...
Dilinde dilimi bulduğum
Gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan hey Aslan Ustam
Abenim
Yiğidim dayan.
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler.
Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin.
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin.
Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
Kökünden sökülmüş bir çınar gibi
Yüreğimiz içindedir.
Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
Bir yanı nur içinde tertemiz.
Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Ne kadar çok insan ölürse Esat o kadar suçlu! O ne kadar suçluysa isyancılar o kadar masum ve haklı! Onlar ne kadar haklıysa başta Türkiye AKP'si olmak üzere “Suriye'nin dostları” o kadar doğru yolda!
Suriye'ye –Sunni'siyle, Alevi'siyle– dayatılmak istenen meşum denklem bu. Hedef, Esat ve Suriye rejimi değil, Sunni'leri, Alevileri, Hristiyan'ları ve Kürt'leriyle ve de milyonlarla değilse de yüzbinlerle sayılan daha başkalarıyla Suriye halkı ve Suriye toprakları. Aklı, izanı olan herkes bunu biliyor, bunu görüyor.
Kaç kişi öldü şimdiye kadar? 20 bin mi? 30 bin mi? Daha mı çok? Daha kaç kişi ölecek' Ne için ölüyorlar, öldürülüyorlar? Kim kimi öldürüyor? (Bu kadar insanın hemen hepsini masabaşı cihatçılarıyla onlardan hiç aşağı kalmayan Türkiye dışbakanının dünyaya yaydığı gibi Esat'ın öldürdüğü mutlaka sorgulanması gereken –ve her milletten namuslu savaş muhabirlerince baştan beri sorgulanmakta olan– bir iddia.)
Emperyalizmin çağımızda ne olduğu ve işini nasıl gördüğü gözlerimizin önünde bir bir kanıtlanıyor. NATO'nun elebaşıları, ABD, İngiltere, Fransa, doğu Akdeniz havzası ve çevre halkları üzerinde 1. Dünya Savaşı sonrasından başlayarak elde tuttukları egemenlik yapılarını revize ediyor, yeniliyorlar. Miadı dolmuş müşteriler ayıklanıyor, yenileriyle yeni uzlaşmalar, dostluklar, yeni işbirlikleri ve suç ortaklıkları yürürlüğe konuluyor.
Tunus'ta ve Mısır'da yeniden yapılanma giderek olgunlaşıyor. Tunus'ta, gerçi, ülkenin tarihten gelen kendine özgü koşullarında, şu anda kimler seçim kazanmış olursa olsun geleceği belirleyecek hayli sağlıklı dinamikler mevcut. Sınıf mücadelesi, süreci nereye vardıracak, henüz belli değil.
Mısır'ın Müslüman Kardeşleri (İhvan), Hüsnü Mübarek'in işi Tahrir Meydanı'nda bitirildikten, yani işinin bitmiş olduğu fiilen ve resmen tarihe düşüldükten sonra, nerdiyse yarım yüzyıl boyunca Mübarek'le birlikte kendisine kök söktüren Mısır ordusunun uzak/yakın büyük patronu ABD'nin huyuna, suyuna âmâde olmaktan öte hiç bir anlam ve değer taşımayan bir alaturka “demokrasi”yi yerleştirmekle meşgul. Kırk yıldır tafrasından geçilmeyen generallerin yeni seçilen sivil Başkan tarafından nasıl iki üç hafta içerisinde “yola getirildiğine” dair dişe dokunur ayrıntılı bir yorum, tahlil, rivayetten öte bilgi kırıntısı, şu bu çarptı mı gözünüze şimdiye kadar? Hiç bir şey sızmıyor hiç bir yerden!
Libya, Kaddafi ve oğullarından “kurtarıldı, temizlendi.” Onlar gittiler, ülke Nuhu Nebi'den kalma aşiretler ve aşiret rekabetleri arasında parça parça oldu ama, dillere destan yüksek kalite petrol rezervleri ve tesisleri oldukları yerde duruyor! Libya'da “gözü dönmüş Müslüman fanatikler”in çiçeği burnunda (hem de Müslümanlara muhabbetiyle ünlü!) ABD elçisini parçalayıp öldürmeleri dışında halen ne olduğundan ya da ne olmadığından, onca petrol gelirinin nereye gittiğinden, Kaddafi'yi alt ettiği söylenen yerli güçlerden hangilerinin elinde kaldığı kadarının nereye, nasıl harcandığından hemen hiç söz edilmiyor. Libya'ya –“Arap Baharı” meyanında!– girişilen korsan NATO saldırısında başı çeken Fransa'nın ve İngiltere'nin petrole muhtaç ve bağımlı “ulusal” çıkarlarının ne yoldan sağlama alındığı da kimseyi ırgalamıyor. Bu iki azılı NATO ülkesinin Libya'ya müdahaleleri sırasında ve daha sonra irtikap ettikleri cümle cürmün, Allahsızlığın sorgulanması kimsenin aklından geçmiyor. Hadi diyelim, sözgelimi, bizlerin, KIZILCIK okur ve yazarlarının aklından geçiyor da, Suriye'de “Allah ve özgürlük!” ve “Alevi diktatörlere ölüm!” diye İstanbul'da, Ankara'da ağızlarından ateş kusan masabaşı mucahitleri niçün Libya'da ne olduğu ve ne bittiği konusunda bu kadar suskun ve püskünler? “Altta kalanın canı çıksın. At binenin, kılıç kuşananın!” dercesine Batılı emperyalistlerin hakkını teslim edenlerin başını bizde burlarda yine –şu son yıllarda hep olduğu gibi– ne diye hep belli bir kesim dini bütün İslam sözcüleri çekiyor?
Sadede gelelim. Devam edelim.
Batılıların esas, nihai hedefi, Çin. Çin'in elini Ortadoğunun ucuz enerji kaynaklarından koparmak. Bunun için evvel emirde İran'ın işini bitirmeleri gerekiyor. Mollaların nükleer iddiaları ve İsrail'in güvenliği hep sözü edilip öne çıkarılıyor ama asıl sorun başka. Çin'in bugünü kadar geleceği için de elzem enerji musluklarının Batı'nın perakende ve arızi değil, toptan ve mutlak denetimi altına girmesi öngörülüyor. Bu stratejinin bir parçası olarak Avrasya petrol ve doğalgaz kaynaklarının Rusya'nın fiili tekeline bırakılmaması da amaçlanan hedefler arasında. İran ve İsrail bağlantılı tasavvurlar ve politikalar hep bu bağlamda somut, maddi terimlerle anlaşılabilirliğe kavuşuyor. Batı'nın ( siz ona NATO deyin) temel hedefi, genelinde Avrasya, özelinde Orta Asya. Oralara NATO çıkarmasına Asya'nın “Şanghay devleri”nin oluşturduğu aktif ve potansiyel direnç hattında İran devlet dehasının hemen hiç sözünü ettirmemeyi yeğlediği, Orta Asya'nın Türki illerine yönelik İran dış politikası hayati bir yer işgal ediyor. Çin ve Rusya, dünyanın toprak sahası en büyük bu iki dev kapitalist devleti, niçün, yedeklerine Irak'ı ve Lübnan Hizbullahı'nı da alaraktan dünya siyasetinde NATO'nun karşısına İran'la birlikte dikiliyorlar? İki yıla yakın bir süredir Rusya BM Güvenlik Konseyi'nde Batılılara katılarak “şu Suriye işi”nin halledilmesine bir türlü yanaşmıyor. Bunun nedeni, büyük ihtimalle, Kremlin'in Suriye'deki Tartus limanına biçtiği değerden çok, “Avrasya doğalgaz perspektifi” konusunda duyduğu kaygular. Bu da Orta ve Yakın Doğu'da siyasetin (olanca Klausavitz çağrışımlarıyla) ne gibi ve ne denli dar alanda paslaşmalara mahkum olduğunun bir başka göstergesi…
Suriye'de iki yıla yakın bir süredir olup bitenlerin arkasında bunlar var. Hiç biri bilinmeyen şeyler değil. “Esat ve ölüm!” denklemi ile “Allah ve özgürlük!” sloganı ardında savaşa ve ölüme sürülenleri göklere çıkaran bizim burlardaki masabaşı demokrasi ve özgürlük cihatçıları bunlardan hiç söz ediyorlar mı? Etmezler. Çünkü bilerek ve bilmeyerek üstlendikleri misyonun sınırı oraya kadardır. Vizyonları tam orada körelir kalır. Erdoğan'ların, Davutoğlu'ların ve onların her lafa “kendi halkını öldüren Esed” tekerlemesiyle giren yardakçılarının Türkiye'nin de, diğer bölge halklarının da hayati çıkarlarını ve geleceklerini ihata kapasiteleri o kadardır.
Bu arada Suriye'de insani durum hakikaten son derece feci. Onca ölümün –ölenin…– üstüne ülkenin bin beş yüz yıllık tarihiyle öne çıkan nice emsalsiz medeniyet birikimi de –on yıl önce dünyanın gözü önünde Bağdat'ta olduğu gibi– Vahabi bağnazlar elinde tarümar edilip ortadan kaldırılma tehlikesiyle yüz yüze. İş, daha şimdiden, Şam'ın bin yıllık tarihî çarşısının ve ünlü Emevi Camisi'nin yakılıp harabeye çevrilmesine kadar varmış bulunuyor. Geçerken belirtelim: bu da, yine, Şam'da, Halep'te Esat karşıtı savaşçıların ana gövdesini Suriye'nin kendi Sünni'lerinin oluşturmadığını ispata yeter!
İnsanlar, her iki taraftan da, bol keseden telef ediliyor. Kimisi, ölümcül refleksleri harekete geçen Baas rejimi tarafından, başına sarılan terör belâsını tez elden atlatabilme telaşıyla havadan ve karadan topa tutularak, füze saldırıları, vb… ile öldürülüyor; kimisi, yok Arap Baharı, yok İslam Devrimi, yok Halka Özgürlük safsatalarıyla ön safta Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye AKP'si, onların arkasında NATO güçlerinin bol para, silah, mühimmat ve bol demagoji ve duruma göre aktif ya da temkinli suikast timleri desteğine mazhar bir kesim ağzı kalabalık Sünni “özgürlükçüler”, onların yanı sıra çoğu Türkiye sınırında (Hatay) her türlü lojistik ihtiyaçları karşılanarak Suriye'ye öldürülmek ve öldürmek için sokulup çıkarılan “gönüllü” güruhların öteden beri benzer olaylar dolayısıyla bilinegelen vahşetine kurban gidiyor.
Bir İstanbul tv ekranında, iki yıl önce burların unutulmaz “yetmez ama evet” dangalaklığının ağzı kalabalık ideologlarından biri –her fırsatta kendini su katılmadık “komünist” ilan edip övünen biri– karşısına geçmiş Suriye'yi CIA güdümlü “fedai”ler ve bombacı Allah'ın adamlarıyla doldurmaya “insanlık ve demokrasi ve devrim” aşkına doğrudan yardımcı oldukları için Türkiye'yi yönetenleri kutsarken hezeyana kapılıp lafını şaşıran molla çömezi suratlı gazetecinin “Marksist analiz” kaabiliyetini nasıl bir hayranlık ve hararetle onaylayacağını bilemiyor!
Ve Suriye'de her gün ölenlerin sayısı artıyor!
Ne içün bu ölümler? Kimler için? Daha ne kadar?
Somut durumun somut tahlili denilen bir şey vardır. Vurun Suriye'de olup biteni o kıstasa, orda neyin ne olduğu, ne için olduğu ve ne olmadığı ortaya çıkar.
AKP Türkiyesi, Katar ve Suudi şeyh aileleri ve arkalarında eli kanlı NATO baronları ile hangi Arap uyanışı ve demokrasi için, halkların hangi özgürlüğü uğruna? Birileri Suriye'de o kadar çok ölür ve öldürürken kimler İstanbul'da, şurada burada “Suriye'nin dostları” toplantılarında oturup başkalarının can alıp can vermelerinin devrimci erdemi, bölge halklarının çıkarı, dünya barışı üzerine bol keseden ahkâm kesiyor? A. Davutoğlu gibi adamlar bu işlerde sahiden söz ve karar sahibiymiş gibi görünürken iplerinin nasıl hep –askeriyle, siviliyle– NATO paşalarının elinde olduğunu görün, neyin ne olduğunu, ne olmadığını bir kez daha çok iyi anlarsınız.
Geçen ay Moskova- Şam seferini yapmakta olan bir Suriye yolcu uçağı Türk jetleri tarafından Ankara, Esenboğa hava alanına inişe zorlandı mı? Zorlandı. Nerden alındığı hâlâ daha açıklanmayan ve Başbakan Erdoğan'ın, kamuoyuna açıklanmasının hiç beklenmemesi gerektiğini bildirdiği bir ihbar söz konusuydu. Uçakta “sakıncalı askeri malzeme” arandı ve bulunduğu ilan edildi. Arama işlemi dokuz saat sürdü. İşin o kadar uzamasının nedeni, NATO'dan bir yetkilinin de orada hazır bulunmasının öngörülmesiydi. NATO yetkilisi o saatlerde tesadüfen Ankara'da değilmiş, kendisiyle acele temas kuruluyor ve NATO da sözkonusu arama-tarama operasyonuna bilfiil katılıyor. Türkiye medyası bu olguya hemen ertesi günü çok geniş değil ama yeterince anlamlı bir yer verdi. Bir daha hiç sözü edilmedi. Ne yazılı basında, ne tv ekranlarında…
Bir de Taraf gazetesinin 13 Ekim Cumartesi günkü sayısında F. Gülen cemaatinin cin fikirli elemanlarından süper polis Emre Uslu aynı konuda neler yazmış, ona bir bakalım:
“… Türkiye Rusya'ya büyük bir gol attı ve önümüzdeki süreçte Suriye'ye yönelik yapılacak bir uluslararası operasyonda kullanılabilecek müthiş bir askeri bilgi elde etti… (Süper polis Taraf yazarı, Esenboğa operasyonundan böylesine “ müthiş” bir sonuç elde edilmiş olmasına ne kadar sevindiğini yazısı boyunca sık sık tekrarlamaktan kendini alamıyor…)
“…Suriye'nin elinde Rus yapımı hava savunma sistemleri var. Bunların içeriği bilinmediği için muhtemel bir NATO operasyonunda verilecek kayıplar hesaplanamıyordu. Bu nedenle NATO'nun Suriye operasyonu gecikiyordu… İşte bu uçak operasyonu Türkiye ve NATO'ya Suriye hava savunma sisteminin elektronik düzeneğinin nasıl çalıştığını gösterecek bilgiler verecek kritik parçaları sağlamak için yapıldı… Böylece NATO, yapacağı muhtemel bir saldırı öncesinde çok hassas bilgileri edinme imkânına kavuşuyor… Önümüzdeki yıllarda İran'a yönelik yapılacak muhtemel operasyonlar için de Batı ittifakının eline çok değerli bilgiler geçiyor. Çünkü İran hava savunma sistemleri de Rus sistemlerine dayanan sistemler…”
Adamın dedikleri saptırma ve çarpıtma amaçlı asparagas yakıştırma da olabilir. Ne ki, pekâlâ akla yakın. Öyle olduğu kadarı da hazreti “müthiş” sevindirecek kadar önemli. Türkiye bu Suriye işinde cepheye sürülüp sonra yalnız bırakılmış filan değil. Her yaptığının arkasında, daha on gün önce Obama'nın resmen açıkladığı gibi, sapına kadar NATO , bölgenin ve dünyanın geleceğine dair NATO'da pişirilmekte olan kirli senaryolar var! ( Not: KIZILCIK boşa konuşmuyor. 2012 Eylül-Ekim. Sayı, 50. S.3.)
Velhâsılı kelâm… Türkiye kamuoyu, başta AKP elebaşıları ve onların kaş göz işaretleri ile hop kalkıp, kaş göz işaretleri ile hop oturan marifetli medya farelerinin el ve iş birliği ile bir yerlere getirilmek isteniyor. Büyük ölçüde getirildi de. Gerçi savaş çığırtkanlığının sokaklarda kol gezmesine şimdilik gerek duyulmuyor ama, ülkeyi illa bir savaşa sürüklemek isteyeceklerin günü geldiğinde heveslerini kursaklarında bırakacak bir hava da esmiyor kamuoyunda. Asayiş ve sükûnet hep olduğu gibi berkemâl! Ama bununla birlikte ilerde bir işe yarar mı yarar diye belli bir isteri havası da yaratılmak istenmiyor değil. Kimileri, “Allah göstermesin, millet ( siz Kürtler ve Türkler diye anlayın) orda burda birbirine düşerse ne olur, ne yaparız!” diye hayıflanıyor; bazıları da, “Bakın görün, bu necip millet ne efendi bir millettir. Hâlâ daha birbirini boğazlamıyor!” diye hayret ve takdir maskesi altında tahrikkâr tehditler savuruyor.
Ülke insanı, fikir diye serdedilen haddini bilmez saçmalıkların, bilgi denilerekten sergilenen dezenformasyonun her Allahın günü sabah akşam kafasına kakılmasına mahkûm edilmiştir. Göbels tarzı sunturlu yalan üzerine bina edilen kurgu, damperli çöp kamyonundan boşalan ciğfe yığını gibi, her gün, her dakika ülke insanının dikkati, algısı, kaygıları ve bilinci üzerine hayâsızca boca ediliyor.
Burası neresi?
Türkiye! Doğu Akdeniz havzasında ne kadar insanca ve insancıl özlem, eğilim, hareket ve insan denilmeye lâyık canlı türü varsa tümünü berhavâ etmeye kurulu savaş ve dehşet düzeneği Malatya, Kürecik'te her an ateşlenmeye hazır bekletilirken, sırtını ona dayayıp herkese insanlık ve Allah vaazleri çekmeye cüret eden haddini aşmış bir zihniyetin ve üslubun toplumun her katında, katmanında (mahalle kahvesinden Ankara'da Bakanlar Kurulu toplantılarına kadar) kendini dayattığı, dış politikası kadar iç politik geleceği de NATO vesayetine kenetlenmiş, üzerinde fütursuzca her türden ve her boydan savaş oyunu oynanan bir ülke!
Krizler iki açıdan fevkalade önemli göstergelerdir. Bunlardan birincisi, krizler sistem dinamikleri ve işleyiş hakkında çok önemli bilgiler verir. İkincisi ise, kriz sonrasında ayakta kalanlar, sistem dinamiklerinden yararlanarak krizi yönetenlerin politika manevraları hakkında tahminleri kolaylaştırabilir. Kapitalist sistem üçüncü büyük krizinden geçerken bu iki konuda bize çok önemli bilgiler ve analiz olanakları sunmaktadır. Kapitalizmin otomatik işleyen bir süreç olmayıp, sistem dinamiklerinden de yararlanarak yönetilen bir sistem olduğunu göstermek amacıyla yazıyı üç çerçevede oluşturmak istiyorum. Birinci çerçevede, kapitalist sistem 1929 Krizi'ne evrilirken ve hemen kriz ertesinde akademik çevrelerde oluşan politikalar savaşının kısa bir özetini tartışacağım. İkinci çerçevede son krize sürüklenirken oluşan sistem dinamiklerinin kapitalistler arası savaş aracı olarak nasıl kullanıldığını irdeleyeceğim. Üçüncü boyutta ise, krizden çıkış politikaları bağlamında kapitalist savaşın görece galibi ile mağlubu arasında göze çarpan farkları odağa koyarak, özellikle Avrupa Birliği ülkelerinin “Büyük Avrupa” projesindeki durumunu ve muhtemel akıbetini irdelemek istiyorum. Yazıda vurgulanmak istenen olgu, başlıktan da anlaşıldığı üzere, kapitalist sistemin otomatik olarak muntazam işleyen bir sistem olmayıp, her an güçlülerin yönetimi altında sürdürülen, krizlerde dahi güçlülerin hâkimiyeti ile yönetilen ve yönlendirilen bir patoloji olduğudur.
***
Birinci Paylaşım Savaşı ertesinde dünya, 1917 Devrimi ve Sovyetlerin oluşumu ile korkuyla hissedilen Marks hayali ortamında, 1929 Büyük Krizi ile de tam bir alt-üst oluş ve İtalya ve Almanya faşizmini de yaşayarak kanlı bir paylaşım savaşına sürüklendi. İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde kapitalist dünyanın içine düştüğü kaotik durum iki önemli akımı harekete geçirdi. Bunlardan biri, ünlü kitabını 1936 yılında yayınlayan Keynes'in geliştirdiği sosyal devlet politikaları ile ulus devlet içinde piyasaların genişletilerek, bir yandan kapitalizmin krizinin atlatılması, diğer yandan da komünizme karşı sistemik kalkan oluşturulması politikasıdır. Savaş ertesinde ABD'de ve Avrupa ülkelerinde uygulamaya koyulan sosyal politikaların iç piyasaları genişletme etkisi yanında, savaş esnasında yaşanan teknik ilerlemelerin hızla geliştirilmesiyle girişilen yenileme hareketleri kapitalizmin pembe dönem sürecini başlattı. Sistemi kurtarmaya yönelik Keynes'in hareketi Marksizm'e karşı koruyucu kalkan olarak geliştirilmiştir.
Kapitalizmin sürüklenişinden endişe duyarak sistemi kurtarma faaliyetini fikirsel düzeyde başlatan ikinci hareket, 1938 yılında Paris'te Uluslararası Entelektüel İşbirliği Enstitüsü'nde “Lippmann Kolokyumu” olarak anılan bir toplantıda yaşama geçirilmiştir. Walter Lippmann isimli basın mensubu kişi, Sovyet Rusya ve Nazi Almanyası'ndaki rejimlerin liberal dünyaya tehdit oluşturduğunu anlatan “İyi Toplum” başlıklı kitabının tanıtımı amacıyla, Frederic von Hayek, Ludwig von Mises, Lionel Robbins, Raymond Aron, Jacques Rueff, Wilhelm Röpke, Alexander von Rüstow, Karl Popper ve Michael Polanyi gibi dönemin önde gelen liberal ve Keynes karşıtı iktisatçılarla bir toplantı düzenledi. Katılanlar arasında yaşanan şiddetli fikir ayrılıkları nedeniyle “Liberalizmin Krizi” etrafında tartışmaların sürdürüldüğü toplantıda net sonuç alınamadı. Ancak sonraları von Hayek'in teşviki ile toplanan ve neoliberal akımın başlangıcı olarak kabul edilen, 1947 Mont Pélerin Cemiyeti toplantıları günümüzün neoliberal akımının temellerini attı ve günümüzdeki Trilatéral Komisyonu ve muntazam yıllık toplantılar yapan Davos Dünya Ekonomik Forumu gibi organizasyonlar oluşturarak kapitalizmin direklerini sağlamlaştırmaya gayret etti. Walter Lippmann Kolokyum'u ile başlayan ve Mont Pélerin Cemiyeti ile pekiştirilen fikirler İngiltere'de London School of Economics, ABD'de Chicago Üniversitesi ve 1927 tarihinde Cenevre'de kurulmuş olan Uluslararası Yüksek İncelemeler Akademik Enstitüsü gibi ünlü kurumlarca da desteklendi. Frederic von Hayek'in başlattığı neoliberal felsefe hareketi klasik liberal felsefe hareketine karşı hareket olarak temellendirildi.
1929 Krizi ve İkinci Paylaşım Savaşı felaketleri Keynes ve von Hayek'i karşı karşıya getirmiş, Savaş ertesi yıllardan son krize kadar önce Keynes sonraları von Hayek görüşleri toplumsallaşmış, ancak yaşanan son kriz her iki görüşü de değersizleştirmiştir. Ne var ki, sistem içinde krizin tahribatını ortadan kaldırma çabaları yine Keynes politikalarının önünü açmıştır. Yaklaşık atmış yıllık sürecin kısa bir tahlili hem son krizin nedenleri, hem de krizden çıkış politikalarının isabet derecesinin saptanması açılarından önemli ipuçları sağlar. Hemen şunu belirtmek gerekir ki, sırasıyla, Keynes ve von Hayek görüşleri silsilesinin izlenmesi, sermaye dışı halk kesimlerinin sosyal haklarının korunması ve geliştirilmesi amacına yönelik samimi çaba olmayıp, bizzat kapitalistlerin çıkarı doğrultusunda şekillendirilmiş ve uygulamaya koyulmuş politikalardır. Bu noktada, gerek Keynes gerek von Hayek görüşlerinin yaklaşık aynı dönemde ortaya çıkmış olmalarına rağmen, Keynes politikalarının öne çekilmesinin gerekçesi, sistem üzerinde başat güçlerin görüş ve hâkimiyetlerinin anlaşılması açısından önemlidir. Her iki görüş de krize sürüklenen kapitalizmi kurtarmaya yönelik olduğu halde, Keynes görüş ve politikalarının öne geç(iril)mesinin nedeni, von Hayek görüşünden farklı olarak, Keynes görüşünün sosyalizme karşı koruyucu kalkan oluşturma işlevini görecek nitelikte olmasıdır. Keynes sistemi toplumda gelir dağılımını görece düzeltici işlev görerek hem emekçi kesimlerin sisteme sadakatinin sağlanması hem de toplumda ortalama tüketim eğiliminin yükseltilerek sermaye tıkanıklığına çare oluşturma olanağına sahipti. Gerçi ilk dönemlerde savaş ertesi girişilen yenilenme faaliyetleri ve savaş ertesi teknoloji atılımlarından dolayı sermaye kâr haddinde göreli düşüş yaşanmıyor olmakla beraber, ileri dönemlerde olası krizlere karşı devletin ekonomiye müdahale araçları ile güçlü konumda olması sistemin sigortası olarak görülüyordu.
Von Hayek yaklaşımı ise, Keynes görüşüne tam ters olarak, emek kesimi aleyhine sermaye kesimini düşünerek, klasik liberalizmin serbest davranış modelinin de ötesinde devletin sermaye lehine düzenleyici işlev görmesini salık veriyordu. Von Hayek ve yandaşlarının görüşlerine göre, yeni şekillenmekte olan neoliberalizm geçmişte uygulanmış olan klasik liberalizmden açıkça farklıdır. Neoliberalizmin kurucuları, yaşanan krizleri ve krizlerin yol açtığı totaliter gelişmeleri, liberallerin ekonomik sistemin işleyişinin hiçbir müdahaleye gerek kalmadan doğal düzenle eş tutmalarının neticesinde oluşan patolojik dokular olarak yorumlamışlardır. Onlara göre, liberalizm fikrinin doğalcılığa dayandırılmış olmasına karşın, neoliberalizm “icat” fikrine dayandığından, ekonominin yeniden ve iradî yapılandırılması ve yapıyı sürdürme anlayışına göre şekillendirilmesi gerekir. Neoliberal yeni yapılandırma politikasının temelini bireysel sorumluluk, toplumsal rekabetçilik anlayışı ile devletin sermaye lehine ekonomiye müdahaleciliğinin birlikteliği oluşturur.
Olası uygulanma koşulunda, İkinci Savaş sonrası yenileme faaliyetleri nedeniyle emekçi kesimi fazla rahatsız etmeyecek olan von Hayek görüşü, sonraki dönemlerde sermayenin kâr sıkışıklığını büyük boyutlara çekeceği gibi, sosyalizme karşı sisteme hiçbir koruyucu kalkan oluşturma aracı da sunmamaktadır. İşte, özellikle İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde komünist sistemlerle sıkı bir mücadeleye girmiş olan kapitalist sistemin sarılacağı görüş, doğal olarak, von Hayek'in neoliberal görüşleri değil, Keynes'in sosyal demokrat açılımı olacak idi, öyle de oldu. Duvar'ın yıkılışı ve sosyalist yapıların çözülüşü ertesinde, bir yandan komünizme karşı sistemin koruyucu kalkana olan gereksiniminin ortadan kalkması, diğer yandan da Keynes politikalarının siyasiler elinde enflasyonist baskılara yol açması nedenleriyle Keynes politikaları von Hayek yanlı neoliberal görüşlerle değiştirildi. Bu değişimin diğer bir nedeni de özellikle 1970'lerden itibaren ileri kapitalist ekonomilerde kâr oranının gerilemeye ve sermayenin sıkışıklığının kendini açıkça hissettirmeye başlamış olmasıdır. Bundan dolayıdır ki, aşırı ve denetimsiz finanslaşma ve küreselleşme gibi sermaye sıkışıklığını gidermeye yönelik politika ve uygulamalar devreye sokuldu. Böylece, 1970'lerden itibaren tedricen Keynes yerini von Hayek'e bırakıyordu.
Neoliberal politikalar, Keynesgil sosyal devlet politikalarını aşan aşırı finanslaşma ve küreselleşme gibi yan desteklerle sermaye yanlı hâkimiyetini sürdürürken, tüm bu önlemlere karşı krizin oluşması, bizzat neoliberal politikaların yol açtığı gelir dağılımı bozukluğu ve küresel düzeyde yaratılan katma değerin giderek büyük bölümünün sermaye kesimine gitmesinden kaynaklanmıştır. Komünizm korkusunun olmadığı ortamda gelir dağılımı bozukluğunun sorun yaratmayacağı zihniyetini bilgisizlik ya da yanlışlık olarak yorumlamak yerine, başat kesimlerin krize yeşil ışık yakışı mantığı ile açıklamak daha doğru olur. Zira Keynes'in aksine Marksist görüşün hararetle ileri sürdüğü aşırı üretim sorununa sosyal devlet politikaları yanında aşırı finanslaşma ve küreselleşme politikaları da yeterli çare üretemeyince, devreye, krizin bazı sermaye dokularını değersizleştirerek sistem dışına atması gerektiği görüşü ve uygulaması öne çıktı. Sosyalist devletlerin çöktüğü bir dönemde kâr sıkışıklığını gidermek amacıyla görece emek-yanlı Keynes-vari politikalarla gelir dağılımını düzeltme gibi bir alana savrulmak söz konusu olamazdı. Kaldı ki, sorun salt kâr oranının gerilemesi olarak da görülemezdi; veri dünya sermayesi ve teknoloji koşulunda dünya gelir düzeyini yükseltmek de fazla olanaklı olmadığından, sorun gereği kadar yükseltilemeyen dünya gelirinin paylaşılmasına evrilince, sermaye-emek arasındaki çıkar çatışmasına bir de sermayeler arasında çıkar çatışması eklendi. Sosyalist devletlerin çökmüş olduğu bir dönemde yaşanan krizin yönetimi, üçüncü çerçevede tartışacağımız üzere, neoliberal politikaların giderek güç kazanarak uygulama alanına hâkim kılınması şeklinde tezahür etti.
***
İleriki dönemlerde iktisat tarihi ile ilgili sosyal antropologlar günümüzü anlatırken, krizin ABD'de ortaya çıkmış olmasına rağmen, büyük tahribatın, hatta belki de çözülmenin ABD'nin rakibi AB topluluğunda yaşanmış olduğunu görerek, belki de, sermayeler arasında yaşanan çatışmalarda krizlerin de kullanıldığını ve bu yolla güçlünün güçsüzü piyasadan silerek, daha da güç kazanarak kendisinin ve sistemin idamesini sürdürmüş olduğunu anlatacaklardır. Gerçekten de kriz, denetimsiz finanslaşma ve gayrimenkul ipotek krizi şeklinde ABD'de başlamış olmasına rağmen, yayıldığı Avrupa ekonomilerinde ABD'dekinden çok daha büyük tahribata yol açmakta, hatta Avrupa Birliği'ni dağılma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Başlangıç yeri ve nedeni ne olursa olsun, bugün gelinen sonuca bakıldığında, Avrupa Birliği ekonomilerinin ABD ekonomisinden çok daha zor ve kırılgan duruma gelmiş oldukları görülür.
İleriki dönemlerden günümüze geri bakışlı görüntünün açıklanması, krize sürüklenen sistemde güçlünün görece güçsüzü değersizleştirmede sistem dinamiklerini politik manevralarla nasıl kullandığını aydınlığa kavuşturabilir. Bu açıklamayı yapabilmek için, krizin ön sinyallerinin ve sinyaller alınmasına rağmen toplumları yöneten güç odaklarının sergiledikleri tavırları analizin odağına yerleştirmek gerekmektedir. Bu amaca yönelik olarak, önce ileri ekonomi çevrelerinde alınan sinyalleri kriz ön habercileri bağlamında değerlendireceğim, bunu izleyen kısımda ise, tüm bu sinyallere rağmen, işgal ettikleri makamlarla uyumlu olmayan “bilimsel kanaat” ve davranışlar ortaya koyan ünlü akademisyenleri sergileyerek, güçlülerin bilimlerin üzerindeki hâkimiyetini göstermeye çalışacağım. Güçlülerin bilim ve toplumsal ideolojinin oluşumu üzerindeki hâkimiyetinin anlaşılması, krizlerin önlenememesi ve kriz sonrası önlemlerin de zayıflığının anlaşılabilmesi açılarından önemlidir.
Öncelikle, mekanik olarak, gelen krizin habercisi olan sinyaller verisine bir göz atalım.
Dünya Bankası verilerine göre, 1980'lerden 2000'lere doğru muhtelif ekonomilerde sanayi, tarım ve hizmetler-finans sektörleri katma değerinin ulusal gelire oran değişmeleri, sırasıyla, şu şekilde seyretmiştir:
- Yüksek gelirli ülkelerde sanayi sektöründe % 35'den % 29'a gerileme; tarım sektöründe % 3,5'dan % 1,7'ye gerileme; hizmetler ve finans sektöründe ise % 62'den % 79'a yükseliş izlenmiştir.
Buna karşın;
- Düşük gelirli ülkelerde ise, sanayi sektöründe % 19'dan % 25'e yükseliş; tarım sektöründe % 38'den % 32'ye gerileme; hizmetler ve finans sektöründe ise % 43'den % 52'ye yükseliş izlenmiştir.
Orta gelirli ülkelerde de, farklı şiddette olmak üzere, düşük gelirli ülkelerde izlenen seyir görülmüştür.
- Dünya genelindeki durum ise, ileri gelir düzeyli ekonomilerin etkisinde seyrederek, sanayi sektöründe % 35'den % 30'a gerileme; tarım sektöründe % 6'dan % 3'e gerileme; hizmetler ve finans sektöründe ise % 59'dan % 76'ya yükseliş izlenmiştir. (http://databank.worldbank.org/ddp/home.do?Step=3&id=4, eriş.05.01.2012)
Bu tablonun özeti şunları ifade etmektedir:
– Yüksek gelir düzeyli merkez kapitalist ekonomilerde sanayi ve tarım sektöründe yaratılan katma değer ulusal gelir içinde gerilerken, hizmet ve finans kesiminin katma değerinin ulusal gelir içinde yükselmesi, reel kesimde kâr oranlarının gerileyerek sermayenin tedricen değersizleştiğini ve finansal kesimin reel kesim tabanından uzaklaştığını, dolayısıyla her an patlamaya hazır balona dönüştüğünü göstermektedir. Finansal kesimde balonlaşma süreci 1900'lerde başlamış, 2000'lerde ise hızlanarak gelişmiştir.
– Düşük gelirli ve orta gelirli ekonomilerde sanayi sektörü göstergeleri yüksek gelirli ekonomilerdekinden farklı olarak yükselme yönünde eğilim gösterirken, söz konusu ekonomilerde de finans sektörünün yükselişe geçmiş olması, yüksek gelir düzeyli ekonomilerdeki kadar olmamakla beraber, bu ülkelerde de finansal balon oluşum eğilimlerinin başlamış olduğunun işaretidir. Söz konusu ekonomilerde reel kesimde kâr oranlarının ileri ülkelerdekinden yüksek olması, küreselleşmeyi tetikleyen önemli bir unsur olarak görülmelidir.
– Dünya genelinde duruma baktığımızda kapitalizmin genel daralma aşamasına geçtiğini ve destek olarak finans kesimini pervasızca şişirdiğini görmekteyiz.
Bu tablo, zamanı hakkında kesin bir şey söylememekle beraber, ciddi bir kriz göstergesidir. Tablodan anlaşıldığına göre, kriz, kapitalizmin en gelişmiş bölgesinde, orada da finans kesiminde başlayacak, anında reel kesime ve çevre ekonomilere doğru yayılacaktır. Hal böyle iken, ana-akım iktisat sözcüleri, ağız birliği etmişçesine, Keynes makro-ekonomi araçları ile krizlerin yenildiğinde, asıl sorunun büyüme olduğu görüşünde ısrar ettiler. Kriz sonrası ortaya dökülen ana-akım iktisat görüşleri, kapitalizmin işleyiş dinamikleri üzerinde durmayıp, krizin tanımı ve tarihi ile ilgili yaklaşımlar yanında, politik hatalar ve psikolojik davranışlarla kriz dinamiğini analiz etmeye yönelmişlerdir. Tanımsal ve tarihsel yaklaşımlarda hemen tüm akademik profesyoneller krizin yüzeysel tanımını ile yetinip, krizlerin tarihi üzerinde gezinti yapmışlardır. Bunların arasında en ünlülerinden olan Charles P. Kindleberger ve Robert Aliber krizleri 1636 Lale Krizi ile başlatıp, son küresel kriz hariç olmak üzere, günümüze gelene dek 10 adet önemli kriz olayını açıklayan, “Çılgınlıklar, Panikler ve Çöküşler” başlıklı önemli bir tarihsel belge ortaya koymuşlardır. Büyük bir Keynes hayranı olan Hyman P. Minsky ise krizleri ekonomik sistemi dışsal bir şokla etkileyen “deplasman etkisi” ile açıklayarak, söz konusu şoklara karşı amortisör işlevi görecek olan büyük kamu kesimi önerisinde bulunmakla yetinmiştir.
Günümüz ekonomilerinde aşırı finansal araçlara başvurmanın yanında, gelir dağılımı bozukluğunun da finans kesiminin aşırı gelişmesinde önemli bir öğe olduğunu ve finansal işlemlerde ileriye yönelik kararlarda bireylerin rasyonel davranış sergileyemeyeceğini ileri süren Stiglitz de kriz çözümlemesinde derin bir sistem analizine girişmemiştir. Başka bir Nobel ödülü sahibi iktisatçı olan Krugman da krizin nedenleri arasında, pek çok iktisatçının yaptığı gibi, ABD Merkez Bankası FED başkanını isabetsiz faiz politikası nedeniyle sorumlu tutmaktan öte gidememiştir. FED başkanı Alan Greenspan 5 Aralık 1996 tarihinde Temsilciler Meclisi'nde yapmış olduğu konuşmasında, spekülatörlerin davranışlarını “mantıksız coşkunluk” şeklinde tanımlayarak, tüm suçu spekülatörlerin sırtına yüklemiştir. Bir başka Nobel ödüllü iktisatçı olan George A. Akerlof da, Keynes'den devraldığı kavramla, finans kesimi ajanlarının davranışlarını “hayvansal dürtü” olarak yorumlamış ve bu dürtü ile krizin tetiklenmesi arasında ilişki kurmaya kalkışmıştır. Sadece birkaç örnekle yetineceğim bu duruma hemen tüm ana-akım iktisat profesyonellerini koyabiliriz. Mekanik bulgular karşısında profesyonel iktisatçıların bu denli yavan ve yüzeysel yorumlarını bilgisizlik ya da öngörüsüzlük olarak yorumlamak yerine, sistem ideolojisinin hâkimiyeti olarak görmek daha doğru olur.
***
Kapitalizmin üçüncü krizi de kapitalist sürecin en ileri aşaması olan ABD'de, en kırılgan kesim olan finansal kesimde başladı, kısa sürede ABD'de reel kesime sıçradıktan sonra, AB ekonomilerine geçerek, hemen tüm ileri gelir düzeyli ekonomileri derinden vurdu. Bugünkü görüntüde, başta Yunanistan, İtalya ve İspanya olmak üzere AB ekonomileri çok ciddi kriz süreci içinde kıvranmakta, işsizlik % 10 düzeyinin üzerinde seyretmekte, genç nüfusta işsizlik ise % 25'lere yaklaşmış durumdadır. Genç nüfustaki işsizliğin görece yüksek olması, yeni yatırım yapılmadığını ya da çok sınırlı yapıldığını göstermekte olup, bu durumun oluşumunda tüketici beklentilerinin olumsuz seyretmesi yanında, işsizlik ve birikmiş aşırı borçlar nedeniyle ortalama tüketim eğiliminin daralmasının da rolü bulunmaktadır. Yunanistan ve İtalya'da hükümetlerin değişmesine, son dönemlerde İngiltere'de izlendiği üzere halkların sokağa dökülmesine yol açan kriz giderek derinleşerek sürmektedir. Bu tablo karşısında AB bölgesinde krizin etkisi ve seyrinin analizi, AB topluluğunun henüz bir birleşik devlet oluşturmamış ayrı devletler topluluğu olması, Birlik üyesi bazı devletlerin müşterek para birimine geçmemiş olması ve Euro'nun Dolar kadar dünya çapında rezerv para işlemi görmemesi bağlamında yürütülmelidir.
AB bölgesinde Yunanistan, İtalya ve İspanya Birliğe dâhil bağımsız devletlerdir. Bu durum, ABD'dekinden farklı olarak, AB'de krizin etkisinin belirli bölgelerle sınırlandırılmış olmasına ve dikkâtlerin odağına yerleşmesine sebep olmaktadır. ABD'de eyaletler farklı devletler olmadığından, kriz farklı eyaletlerde AB'deki kadar farklı etki yaratacak şekilde sınırlandırılmış olmamakta, bunun neticesinde de farklı eyaletlerde görülen farklı kriz etkileri de AB'de farklı devletlerde görülen etkiler kadar net olarak ortaya çıkmamaktadır. AB'de Yunanistan veya İtalya ya da İspanya'nın durumu, olabilir ki, ABD'de Lousiana ya da West Virginia eyaletlerindeki duruma benzerlik gösteriyor olsa da, AB ülkelerinde olduğu gibi hükümet değişikliği ya da işsizlik aynı boyutta yansımamakta, dolayısıyla dikkâtlerden uzak kalabilmektedir. AB'de devletlerin henüz bağımsızlığı olduğundan, sorumlulukta da ciddi sınırlar bulunmakta ve korunmaktadır. Krizin başat sembolünün borçluluk olduğu görüşü altında, borçluluk bireylerin ya da bazı finans kuruluşların bilânçolarında yansırken, ABD'dekinin tersine, AB'de ülkeler borçlu konumda sahnede belirdiler. Ülkelerin borçlu olması, ülke sınırları içinde kamu bütçe kısıntıları ya da işten çıkarmalar şeklinde halklara yansıdığından dar alan içinde krizin topluma yansıması çok şiddetli oldu. Yunanistan ya da İtalya gibi ülkelerin bu denli borçlu konuma gelmiş olmaları da, aynı nedenle, yani Birlik içinde olmanın avantajları yanında farklı ülke konumunda olmalarının doğal sonucudur. Şöyle ki, Almanya ve Fransa gibi üretici ekonomilere piyasa işlevi gören güney ülkelerinin bu denli borçlu konuma gelmiş olmalarını, bir taraf piyasa hizmeti alırken, diğer tarafın da üretim kapasitesinin üzerinde tüketim olanağına kavuşması şeklinde karşılıklı çıkar ilişkisinin sonucu olarak görmek gerekir.
AB alanında krizin ABD'dekinden daha derin ve şümullü devamının diğer bir nedeni de, Birlik içinde İngiltere, İsveç gibi müşterek para birimine geçmemiş ekonomilerin bulunması ve krize karşı para kalkanını kullanabiliyor olmasıdır. Birlik içinde bazı devletlerin kendi para birimini kullanıyor olması, bu devletlere koruyucu kalkan sağlarken, krizin daha dar bir bölgede daha şiddetli yansımasına da neden oldu. Bundan dolayıdır ki, bir dönemde Euro müşterek para biriminin terk edilmesi gündeme geldi ve tartışıldı. Yine aynı nedenle de AB'deki kriz genel adı ile “Euro Krizi” ya da “Euro Bölgesi Krizi” olarak anıldı. Otonom devlet otonom para birimine sahip olmadığı durumda para politikasını denetleyemez. Para politikasına hâkim olamayan bir ekonomide verimlilik düzeyinin ortalama verimlilik düzeyinden düşük olması durumunda, zımnî olarak, baskılı kur rejimini andırırcasına ithalat eğilimi yüksek olur. Böylesi bir süreç, farklı devlet yapılarından oluşan AB'de krizi bir bölgeyle sınırlandırılmış olarak şiddetini yükseltir, oysa otonom devletlerden oluşmayan ABD'de kriz yaygınlaşarak, krizin sınırlandırılmış koşuldaki şiddetli boyutlarına ulaşmaz.
AB'de krizin etkisinin ABD'kinden farklı seyretmesine yol açan diğer bir neden de, rezerv para olarak Dolar'ın Euro'ya üstünlüğüdür. Krizin ilk aşamalarında ABD'de FED, 1929 Krizi ertesi tecrübesinden edindiği ders doğrultusunda, hiç tereddüt etmeden piyasaları paraya boğdu. Bu denli geniş hacimli emisyonun enflasyon yapmaması bir yandan Doların rezerv para olmasına diğer yandan da zaman zaman açık piyasa işlemleri ile paranın bir kısmının piyasadan çekilmesine bağlıdır. Kısacası, ABD'de FED bastığı dolarlarla kendi hazine kağıtlarını önce aldı, daha sonra da satarak, hem krizin etkisini soğurttu, hem de piyasalarda aşırı enflasyon oluşumunu önlemiş oldu. Euro'da bu gücü göremeyen AB Merkez Bankası aynı işlemi AB içinde uygulayamadı, bunun yerine batma durumundaki ekonomilere başta Almanya ve kısmen de Fransa destekli olarak devlet bütçelerinden kaynak aktardılar. Ancak, borçlu devletlerin borç stokları o denli yüklü idi ki, aktarılan kaynaklar durumu sakinleştirmede başarılı olamadı. Bunun üzerine, Yunanistan, İspanya ve İtalya'nın aşırı değersizleşmiş hazine kâğıtlarını AB Merkez Bankası alma yoluna gitti. Bu arada borçların bir bölümü silindi, bir bölümü de, ilgili hükümetlerden söz alınarak, uzun vadeye bağlandı. Kısacası, AB ve ilgili devletler krizle mücadelede ABD kadar etkili olamadı. Bunun da ötesinde, hem krizin psikolojik etkileri hem de çevre ülkelerin maliyetini yüklenen görece daha zengin ekonomilerde, örneğin Fransa'da, bütçe ayarlamalarına gidilirken halklarına yansıttıkları kemer sıkma politikaları nedeniyle buralarda da huzursuzluklar yükseldi ve işsizlik büyümeye başladı.
Krizin salt AB bölgesinde değil tüm dünyada sıkıntılı ilerliyor olmasının en önemli nedeni, finansal kesimi bir miktar denetim alma çabaları dışında, krize karşı geliştirilen önlemlerin tümünün bizzat krizi yaratan etmenlerde oluşturulmasıdır. Krizin yapısal nedeni, sermayenin organik bileşimine bağlı olarak üretimin hızla artmasına karşın gelir dağılımının bozulması ve tüketim piyasalarının yükselen arza yanıt verememesidir. Bu tıkanıklığı aşma işini yüklenen finans kesimi hızla büyürken, reel sektöre piyasa yaratmanın yanında, buna denk gelen borçluluğu da yaygınlaştırdı. Bu tabloya tersinden bakarsak, ekonomide gelir dağılımı daha adil olsa idi, finans kesimi bu denli şişmez, borçluluk hacmi bu denli genişlemez ve kriz oluşmayabilirdi. Nitekim 1929 Krizi üzerine de önemli yorumlar yapmış olan Kenneth Galbraith son kitabının başlığını şöyle belirlemiştir: “Gelir Eşitsizliği ve İstikrarsızlık” (Inequality and Instability). AB'de alınan önlemlere baktığımızda, devasa boyuttaki devlet ve/veya özel borçların kapatılabilmesi için devlet bütçeleri sıkılaştırılıyor, işten çıkarmalar yükselen boyutta yaşanıyor, olabildiğince harcamalar kısılıyor, kısacası kaynaklar giderek sıkılaştırılıyor. Oysa özellikle devletler arasında oluşmuş ve krizden sonra da oluşan borçların kapatılabilmesi için üretimin yükseltilmesi, bunun için de ileriye yönelik beklentilerin olumlu ve ihracat kanallarının açık olması kaçınılmazdır. Kriz seyrederken ihracat genellikle daralır, iç piyasa da işsizlik ve tasarruf önlemleri nedeniyle daraldığında, fiili üretim ve büyüme potansiyel büyümenin çok altına düşerek, fasit daire oluşur. Böyle bir sürecin sonlanması, tüm ilgili çevrelerin daha düşük gelir ve üretim düzeyine razı olarak yaşamına devam etmesi koşuluna; kırılması ise, ani bir şokla, örneğin ABD'de olduğu üzere, yüksek miktarda para tabanının genişletilerek üretimin artırılması ile olanaklı olabilir. Ancak şok önlem salt bir devlette gerçekleştirildiği durumda da sonuç başarılı olamaz. Bu nedenle, öngörülen başarıyı henüz sağlayamamış olmasına rağmen, ABD kriz yönetiminde ani şok önlemini AB'den daha rahat bir şekilde devreye sokmaya cesaret etti. AB ülkelerinde böylesi bir kolektif karar henüz oluşturulmuş değil. Kaldı ki, krizden çıkış için gerekli iki koşul olan teknolojik atılım ve verimlilik konularında da AB ekonomisi ABD'den daha geri düzeyde bulunmaktadır.
***
Kriz önlenebilir miydi; akademisyenler krizi güçlüler lehine mi yönetti; ABD, komünizmi çözdükten sonra bu kez de AB'yi çökertmek için mi kriz oluşturdu ve AB'ye bulaştırdı? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını, bakış açımıza ve analiz yöntemimize bağlı olarak verebiliriz. Şu halde, yanıtlarımızın hemen hepsi yanlı olacak ve tek bir yanıtta odaklanmayacaktır. Sosyal bilimlerin özünde olan bu sorunsalı en mâkul aşma yöntemi olarak, Marksist geleneğin “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” yaklaşımı ile bazı fikir kırıntılarını serpiştirme önerisi geliştirilebilir. Bu yazıda da aynı ruha sadık kalarak, krizin oluşumu, algılanışı ve yayılma patikaları ve sonuçlarını kısaca irdelemeye çalıştım. Yazıda denediğim açıklamaların kafamda genel hatlarla belirlediği sonuçları kaba çizgilerle belirterek yazıyı sonlandırmak istiyorum.
Sosyal olayların çok ve farklı yönlerde belirleyicilerinin olması karar merkezinin bir yerde odaklanmasına elvermemektedir. Böylesi karmaşık bir düzende hiçbir merci ya da makam tek başına mutlak karar sahibi olamaz. Bununla beraber, sistem dinamiklerinin genel işleyiş mekanizmalarına bazı güçlü dokunmalarla ya da, tam tersi, hiçbir müdahalede bulunmadan, genel gidişat üzerinde oldukça etkili olunabilir. Sistemik yönlendirmeler üzerinde etkili olabilecek makamlar ikili etki altında ya böylesi müdahalelerde bulunurlar ya da yansız kalmayı tercih edebilirler. Etkili makamlar üzerinde yoğun baskı yapan birinci etmen, doğal olmanın yanında sistemsel konumun da kışkırtarak şişirdiği çıkardır. Mikro ya da makro tüm sistemlerde üst düzeylere çıkanların çıkarları doğrultusunda alt düzeydekilerden daha bilinçli olduğu ve daha şiddetli olarak çıkarını koruma dürtüsü ile teçhiz edildiği bir vakıadır. Etkili makam üzerinde etkili olan ikinci etmen ise, bizzat cümlenin gelişinden de anlaşıldığı üzere, sistemin işleyişine görece müdahale gücüne sahip olmaktır. 1770'lerde Adam Smith'in açıkça belirttiği gibi, varsıl kesimin toplumu etkileyecek çok geniş olanakları olduğu, organik aydınları üretebileceği, bilim kurumlarını etkisi altına alabileceği günümüzde açıkça görülmektedir. Güçlü olma ve çıkarı doğrultusunda keskin bilince sahip olma hem ulus içinde hem de uluslar arası düzeyde geçerli etkili odaklardır.
Böyle bir bakış açısından, 1970'lerin ortalarında gelişmiş ekonomilerde kâr oranları gerilercesine kriz sinyalleri alınmaya başlamışken, akademik dünyanın önde gelenlerinin neden ilgilileri uyarmadığı ve gerekli önlemlerin alınmasına olanak sağlamadığı sorununu hem sistem ideolojisinin algılama körlüğü oluşturmasında, hem de başat aktörlerin ileriye yönelik hesaplarda arayabiliriz. Birincisinin çok daha güçlü olasılık olması düşünülüyor olmakla beraber, özellikle FED'in son ana kadar faizleri gereksiz yere düşük tuttuğu kuşkulu bir konudur. Bu noktada niçin şöyle bir mantık ileri sürülemesin ki, ABD'de derin bunalım izlerini silmek için FED faizleri düşük düzeyde tutarken, FED ve diğer yöneticilerin ABD'de başlaması muhtemel bir krizin AB'yi daha şiddetli vuracağı ve uzun dönemde ABD'nin avantajlı olabileceği hesabını yapmadığını kim iddia edebilir ki! Evet, kriz ilk anda ABD'yi vururken birçok sigorta fonları battı, halkın önemli bölümü yoksullaştı, ama uzun dönemde reel ekonomi alanında AB'ye karşı ABD ekonomisi görece kazançlı çıktı diyebiliriz. Kapitalizm gerilerken, AB'nin çözülme hızı ABD'nin çöküş hızının üstüne çıkmış ise, çok değişkenli oyunda ABD kazançlı çıkmıştır, diyebiliriz. ABD Nobel ödüllü akademisyenlerini de niçin bu yönde kullanmasın ki! Tabii ki, Nobel ödüllü akademisyenler de herhalde emir komuta zinciri içinde çalışmıyorlar; hatta kendilerini fevkalade özgür hissediyorlar. Ama işte ideoloji adı verilen sihirli atmosferin görevi tam da budur.
Gücün ve çıkarın ideolojiyi arkasına alarak giriştiği ikinci harekât da kriz ertesinde mortgage mağdurlarına değil de, finans kuruluşlarına mali destek verilmesi hâdisesinin arka planını kamuoyunun görememesidir. Salt mortgage mağdurlarını ele aldığımızda, çıkarılan milyarlarca dolarlar finans kuruluşlarına değil de, bizzat mortgage mağdurlarına verilmiş olsa idi, hem halk bu denli zarar görmemiş, hem de finans kuruluşları alacaklarına tahsil olanağı bulmuş olarak, iflasın eşiğine gelmemiş olurlardı. Bu yola gidilmemesinin temel sebebi, kapitalizm ideolojisini tahrip etmemek ve insanların kafalarına gelir dağılımının daha düzgün olması durumunda böylesi bir felaketin yaşanmamasının olanaklı olabileceği düşüncesini yerleştirmemekti. Aksi durumda, emekçiler ve genel halk arasında kriz ile sistemin işleyişi arasında bir bağ kurularak, sistem sorgulaması yapılabilir ve sınıfsal mücadele ayağa kalkabilirdi. O nedenledir ki, halkın Wall Street olayı karşısında hiçbir akademisyen ortaya çıkıp, çöküşün sorumlularının Wall Street olmayıp, bizzat akademik körlük olarak sistemi yorumlamama ve gidişatı insani şekilde yönlendirmeme günahı itirafında bulunmamışlardır.
Küreselleşme olgusu insanlık medeniyetinin gelişme durağı olmayıp, merkez kapitalizmin çevreye yayılma, çevreye yayılırken de monopol ya da monopson konumda olma savaşında birbirleri ile giriştikleri boğaz boğaza mücadele aşamasıdır. Emeğin ve doğanın daha şiddetle sömürülmesi limitleri daraldıkça, yaratılan geliri artırma hızı duraladıkça, var olan gelirden daha fazla pay alabilmek için karşı pay alıcılarla mücadele giderek şiddetlendi. Kısacası, ulus devlet sınırlarından çıkıp küresel alana yayılma, aynı zamanda sermayeler arasındaki savaşın da şiddetlendiğinin işaretidir. Sermayeler arasındaki savaş hisse alımları, şirket evlilikleri ya da teknolojik atılımlarla değersizleştirme yanında, kriz ortamında marjinal firmaları çökertme şeklinde de gerçekleştirilebilir. Böylesi oyunların tipik mikro boyutlusu borsalarda görülür. Büyük oyuncular önce bazı kâğıtların değerini yapay olarak şişirirken acemi alıcıları bu kâğıtlara çekerler. Bir süre sonra büyük oyuncular âni satışlarla fiyatları düşürerek bütün kâğıtları toplayarak önemli miktarda kazanç sağlayabilirler.
Büyük çıkar sahipleri ve büyük oyuncular kendi çıkarları doğrultusunda kapitalizme sarıldıkları gibi, belirli dönemlerde, olabildiğince sistem dinamikleri etkileme kararını da yine kendi çıkarları doğrultusunda verirler.
Politikacıların hilaf-ı hakikat konuşmalarına toplumun en alışık olduğu ülkelerden birisi. İşte son örnek. Politikacı grup toplantısında konuşurken Ahmet Türk'ün aile evi Kasr-ı Konca'da yer sofrasında yemek yiyen BDP milletvekillerinin fotoğrafını gösterir, salondaki ekrandan gösterilen fotoğraf TV kanallarında yayınlanır, haberlerde tekrar edilir. Politikacı şöyle konuşur: "Kızıltepede bir BDP milletvekilinin evinde kuzu kebabı yiyorsun, öte yandan cezaevindekilere 'ölün' diyorsun. Kürt kardeşlerime sesleniyorum. Sizi istismar edenlere dikkat edin. Onlar kuzu kebabı yerken içeridekilere ölün diyorlar.”
Selahattin Demirtaş, söz konusu fotoğrafın, Mardin'de partilerinin yapmış olduğu grup toplantısı sonrasında Temmuz ayında Ahmet Türk'ün daveti üzerine verilen yemekte çekildiğini, açlık grevlerinin ise 12 Eylül tarihinde başladığını söyledi.
Politikacı ve resmi aynı yalanla yayınlayan nesebi gayet sahih Akit gazetesi açlık grevleri başlamadan iki ay önce çekilmiş bir fotoğrafı şimdiymiş gibi gösterecek iptidai ve çirkin bir yola başvuracak kadar ahlâk yoksunudurlar. Ama daha da önemlisi bu davranış onların tıynetinin de ötesinde Kürt sorunu karşısında ne denli aciz olduklarını göstermektedir.
Yalanlar yeni mi? Mesela politikacı 12 Eylül 2010 referandumundan önce oy kaybederim endişesini taşıyarak PKK ile görüşüldüğünü inkâr eder. 21 Ağustos 2010'de Kayseri mitinginde “PKK ile görüştüğümüzü söyleme şerefsizliğini yapanlar hesabını verecekler, biz AKP olarak terör örgütüyle hiç masaya oturmadık, ispatlayamayan müfteridir,” der, oysa özel temsilci olduğunu açıklayan Hakan Fidan Oslo görüşmelerini yapıyormuş.
Görüşmelerin 12 Haziran 2011 seçimleri öncesine kadar sürdüğü de ortaya çıkar, hem de müzakerelere Türk tarafı adına Başbakanın danışmanı ve özel temsilcisinin katıldığı anlaşılır, fakat halk, “bize yalan söylendi” demez. Derken mutabakat metni yayınlanır, metinde 15 Haziran 2011 günü görüşmelere tekrar devam edileceği yazılıdır. Ama politikacı önce referandumu, sonra de seçimleri atlattığı için görüşmeleri sürdürmez ve belgeyi, “altında imza yok” diye inkâr eder.
Türk Hava Kuvvetlerine ait bir F-16 uçağı düşer, Ankara uçağın Suriye hava sahası dışında füzeyle düşürüldüğünü iddia eder, Genelkurmay bir süre sonra, “Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen uçak” şeklinde açıklama yaparak hükümetin tezinden uzak durur. Uçak parçaları denizin altından çıkarıldığında füzeyle de, uçaksavarla da düşürülmediği anlaşılır, muhtemelen pilotlar Suriye radarından kaçalım derken uçağı düşürmüşlerdir. Bu sonuçlar üzerine politikacı susar. Wall Street Journal gazetesi uçağın Suriye hava sahasında düşürüldüğünü yazınca o gazete de onun haberini doğru kabul edenler de “namert” ilan edilir.
Gazete yanıt olarak o bilgiyi ABD yetkilerinden aldığını belirtir. Bu açıklamalar Temmuz başındaydı, aradan 4 ay geçti, olay suskunluk perdesiyle kapatıldı. Ne herhangi bir yurttaş, ne de bir medya mensubu “uçak sorunu ne oldu?” diye soruyor.
“Türkiye’ye asker gönderdik”
Geçtiğimiz Ekim sonlarında ABD'nin Avrupa'daki silahlı kuvvetlerinden sorumlu komutanı Korgeneral Mark Hertling Türkiye'ye asker gönderdiklerini açıkladı.
Washington'da yaptığı açıklamada bu askerlerin görevlerinin istihbarat olduğu belirtildi. Hertling Türkiye'nin ihtiyaç duyması halinde tahliye hallerinde kullanılmak üzere asker, helikopter ve benzeri lojistik destekte bulunacağını söyledi.
Hertling, Suriye'deki gelişmelerle ilgili olarak Türkiye'ye az sayıda asker yolladıklarını söyledi. General Hertling, Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu'nun sınır bölgesinde 140 bin kadar Suriyeli sığınmacının bulunduğunu aktardığını ve Türkiye'nin her türlü insani yardımı yaptığını belirtti.
General Mark Hertling, “Bizden henüz yardım talep edilmedi. Avrupa bölgesinden çok az sayıda personeli kısa süre önce Türkiye'ye yolladık. Bunun bir kısmı istihbarat paylaşımı ile ilgili,” dedi.
Türk Genelkurmayı ise ABD'li komutanın bu sözlerini yalanladı, Türkiye'ye asker gönderilmediğini iddia etti.
“Top mermilerini kimin attığı belli değil”
Korg. Mark Hertling, aynı günlerdeki bir başka açıklamasında Suriye'den Türkiye'ye düşen top mermilerinin kimin tarafından atıldığının net olmadığını söyledi.
Suriye'deki iç savaş nedeniyle kopan Türkiye-Suriye ilişkilerini farklı bir boyuta taşıyan top mermileriyle ilgili, ABD'li komutandan gelen bu değerlendirme Türk tezinden farklıydı. Bir üniversitedeki konferansta konuşan Korgeneral Mark Hertling, Suriye sınırından Türkiye'ye düşen top mermilerinden söz etti, Akçakale'de 5 kişinin ölümüne neden olan ve arkası kesilmeyen top mermilerinin kimden geldiğine yönelik belirsizlik ve karışıklık bulunduğunu belirtti. Hertling şunları söyledi: ''Bu mermilerin Suriye güçlerinden mi, Türkiye'yi işin içine daha fazla dahil etmek için muhalif gruplardan mı, yoksa Suriye'deki PKK'dan mı geldiği noktasında kafa karışıklığı bulunuyor."
Hertling, ''NATO ülkelerinden hiçbir askerin müdahil olmak istemediği, artan derecede karmaşık bir ortam söz konusu. Biz dahil olacak mıyız bilmiyorum. Türkiye ile bazı istihbaratı paylaşıyoruz ve herhangi bir ihtimâl planı oluşturmadan, tüm tedbirli askerlerin yaptığı gibi, bizden nelerin istenebileceğine bakıyoruz,'' dedi. Türkiye'nin barınma ve beslenme başta olmak üzere birçok konuda sığınmacılar için 100 milyonlarca dolar veya Euro harcadığını ifade eden Hertling, gelecek aylarda soğuk hava nedeniyle Suriyelilere yönelik insani yardım ihtiyacının önemli düzeyde artacağına da dikkati çekti.
“Uçakta silah ve mühimmat bulunmadığını Ankara açıklasın”
Politikacı Ankara'ya indirilen Suriye yolcu uçağında mühimmat olduğunu iddia eder. “Suriye Savunma Bakanlığı'na gönderilen mühimmatlardır bunlar. Rusya'nın silah ihracatını yapan kurumdan gönderilen malzemelerdir bunlar. Artık bunun neler olabileceğini sizler de anlayın" der. Ama aradan haftalar geçer o malzemelerin ne olduğu bir türlü açıklanmaz, fotoğrafları yayınlanmaz.
Rusya hükümeti resmi yayın organı Rossiyskaya Gazeta'ya konuşan Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, “Biz, Türkiye'nin kontrol için inmeye zorladığı Suriye uçağı krizinde kendi kanallarımızdan yükü araştırdığımızda burada silah veya mühimmat bulunmadığını tespit ettikten sonra yükün yasal elektronik parçalardan oluştuğunu ilan ettik. Türkiye'nin bu konuda sergilediği tutum ise doğrusu bizde tedirginlik uyandırıyor. Her şeyden önce Suriye uçağı pilotuna yüke el konduğuna dair resmi bir belge verilmemiş. Burada biz 'Türkiye'nin uçağı indirme hakkı var mı, yok mu?' meselesini tartışmıyoruz. Elbette bağımsız ve egemen bir devlet hava sahasını kullanan bir sivil uçağı kontrol için inmeye mecbur edebilir. Bu sivil havacılığı düzenleyen ICAO kuralları ve Chicago Sivil Havacılık Anlaşması'na aykırı değildir.
Ancak olayın üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Türkiye yükün silah olmadığını kabul etmiş değil. Bu durumda biz hala Ankara'dan kamuya böyle bir açıklamanın yapılmasını talep ediyoruz” dedi.
Yukarıya aktardığımız birkaç açıklama –ya da açıklamama– haberi 28 Aralık 2011 gününde yapılan Roboski bombardımanında emri veren kişinin suçunun örtbas edilmesinden bu yana vukû bulan birkaç hadise.
Yalana ve politikacının yalan söylemesine cevaz veren asıl etmen bu toplumun yalana karşı lâkayt olması ve yalanı ahlâksızlık saymamasıdır.
Hepimizin bildiği gibi bu pek çok kişi işine geldiği zaman “Yalandan kim ölmüş?” der, yalan söylemeyi mübah sayar. Yalancı politikacıya da tabi ki öyle bakar.
“…Kimseye bir çakıl taşı bile vermeyiz!”
“…Otuz yıldır süren kirli savaşa elli bin gencimizi feda ettik, dahasını da ederiz…”
Evet, tavır bu!
Ve bu tavır, bu “Çakıl vermeyiz” anlayışı Türkiye'yi göz göre göre bölüyor. Bu ülkenin coğrafyası, tarihi, sosyolojik yapısıyla külliyen alâkasız bir “Parçalanırız, dağılırız…” korkusu. Fetret kâbusu. Bunun üzerine bina edilen, Kürtlere onca haksızlık, zulüm ve Kürt, Türk demeden onca genç yurtdaşa ölüm!
Nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle –kendi yurtlarında yönetime kendi kimlikleriyle katılarak, kendi topraklarını kendileri sahiplenerek– yaşamak Kürtlerin hakkı değil mi? Kim kim oluyor da buna hayır diyor? Kürt'ün karşısına Çerkes'i, Boşnak'ı Arap'ı, Arnavut'u, vb… çıkarmak üç kâğıtçı tefeci bezirgan kurnazlığı. Başka ne ki?
Sonra Yugoslavya olur çıkarmışız…
Tecahülü arifane değilse, cehaletin daniskası!
Eski Yugoslavya'da çok eskiden beri Hırvatların yurdu vardı: Hırvatistan. Slovenlerin yurdu vardı: Slovenya. Sırpların yurdu vardı: Sırbistan. Karadağlıların yurdu vardı: Karadağ. Boşnakların yurdu Bosna’ydı vb…, vb… Bütün o bölgenin en son bağlı olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan beri bu böyleydi. “Tito Yugoslavya’sı” o aynı yapı korunarak, üstüne komünist aşısıyla kuruldu. Bütün dünyaya örnek ileri bir ülke oldu. 1990 sonrası Batı fitnesine ve fesadına uğrayarak dağılırken yine öyle dağıldı.
Türkiye'nin önünde buna benzer bir perspektif asla yok. Çünkü Türkiye'nin öyle bir geçmişi yok. Türkiye'de yaşayan Arnavut yok, Arnavut kökenli Türk var. Sapına kadar asimile olmuş! Türkiye'de Kürt kökenli Türk yok, Kürt var. Asimile olmamış! Tayyip Erdoğan'lar, Arınç’lar filan sayıp duruyorlar, araya Kürdü de katarak, Arnavut, Çerkes, Boşnak filan diye. Arnavut'u olsun, Boşnak'ı olsun çağdaş demokratik haklarını sonuna kadar kullanmaktan öte nasıl istedikleri gibi yaşamak istiyorlar acaba? Onlar “Türk sayılarak” yaşamaktan memnunlar… Kürtler değil.
Kürtlerin çok özel, kendilerine özgü bir durumu var. Tarih olarak var, coğrafya olarak var, kimlik olarak var. Siz bunu kaale almamakta hâlâ direnir ve Türk-Kürt ilişkisini “bin yıllık kardeşiniz”e bir çakıl taşı bile vermeyiz nobranlığına, cimriliğine indirgerseniz, korktuğunuz başınıza gelir ve gelecek demektir. Hazır Kürtler hiç de ayrılmayı düşünmüyorken sizin birlikteliğimizi nasıl sürdüreceğimize değil de habire nasıl ayrılacağımıza kafa yormanız nedendir? Ülkeyi kardeşlik bağıyla bir arada tutamıyor, tutmasını bilmiyor, bilmek de istemiyorsunuz. Sahiden birlik ve beraberlik içinde, birliği de, kardeşliği de olması gerektiği gibi GÖNÜLLÜ birlikle pekiştirerek, ülke bütünlüğüne halel vermeden, Kürtler nasıl istiyorlarsa öyle yaşamalarına imkan sağlamanın birçok barışcıl yolu var. Dünya bunun örnekleriyle dolu. Onlar varken aklınızı Yugoslavya örneği ile yağnış yuğnuş bozmanın âlemi ne?
“Tito Yugoslavya’sı” orda altı yedi ayrı dil konuşan, alfabeleri birbirine benzemeyen, altı yedi ayrı dilde eğitim gören, mahkemelerinde altı yedi ayrı dille savunma yapılan altı yedi halk yaşadığı için bölünüp dağılmadı. Tito'nun Yugoslavya’sını, AB ülkeleri, yani AB'yi oluşturan “Kopenhag Kritercisi” Batı'lı ülkeler, yani –en başta ve bilhassa– Federal Almanya kendi çıkarlarına öylesi geldiği ve öyle istedikleri için kafa göz yararcasına seferber olup böldüler, dağıttılar. Tarihi gerçekleri görmezden gelmenin ya da kasten başka göstermenin, sorunu hiç bir Türkiye-Kürdistan gerçekliğine uymayan, sahte imâl edilmiş şablonlarla tanımlamaya çalışarak şirazesinden çıkarmanın altında mutlaka ve mutlaka –Tito'nun Yugoslavya’sı örneğinde olduğu gibi– bu ülke halklarının haline ve geleceğine düşmanlık yatar. Onun da nedeni maddi menfaat çelişkisidir. Tamah'tır, yani!
Başbakan en çok neden şikayetçi? En çok neye yanıyor? Her gün beş on Kürt ve Türk kardeşi'nin yerlere serilip ölmesine mi? Yoksa o topraklarda hâlâ sürüp giden “düşük yoğunluklu savaş” yüzünden bölgeye doğru dürüst, kalıcı yatırım yapılamamasına, İstanbul'lu ya da yabancı yatırımcıların “hak ettikleri” huzuru ve gelecek garantisini bulamamalarına mı?
Sabah akşam fetret kâbusu görenler, Anadolu halklarının yaşadığı toprakların göbeğine dikildiği yerden bütün bölgeyi tehdit eden NATO nükleer füze kalkanına niçün “ihtiyaç” duyulduğunu hiç düşünüyorlar mı acaba?
Bakın, cenaze yürüyüşleriniz de, mezarlıklarınız da birbirinden koptu, ayrıldı. Birileri “şehit”, birileri “ölü”! Hangi birliğe, beraberliğe sığıyor? Kardeşlik bunun neresinde? Kimse de size, “Verin çakıllarımızı, biz gidiyoruz!” demiyor. Yarın artık buralarına gelip de diyecek olurlarsa, sorumlusu siz olacaksınız. “Uzantı” dediğiniz, bugün en az 6 milyon Kürt oyunu temsil eden, yarın o lanet olası %10 seçim barajı kalktığında kimbilir daha kaç 6 milyon Kürt ve Türk oyunu temsil edecek olan BDP'lileri bi dinleyin! Dinlemediğiniz sürece bu ülkede, Türklerin ve Kürtlerin Türkiye'sinde, 10 milyonu Kürdistan'da yaşayan en az 20 milyon Kürdün haline de, geleceğine de kastınız var demektir.
Yalnız Kürtlerin mi? Türklerin de!
Türkiye solunun son on yıllık hikayesi: Bir kesimi AKP’yi “demokratikleşme” sayarak liberalleşirken diğer bir kesimi de emperyalizm patentli bir islami iktidar sayarak milliyetçileşti. Bu ikisi dışında kalan sol kesim ise Kürt özgürlük hareketini desteklemekle sınırlı bir alanda kalarak demokratlaştı. Emek kategorisinden ve emekçi mücadelesinden kendini soyutlayan bir 'sol', sol sayılamayacağı için komünist, sosyalist veya sol etiketlerin içi boş kaldı, Türkiye solu bir bütün olarak siyasetten silindi.
O zaman AKP on yıl önce ne idi, bugün nedir?
AKP artık devlettir. Okus pokusçu kimi sol 'düşünür'lerimiz "1. Cumhuriyet bitti, yerine 2. Cumhuriyet kuruldu" deseler de, devlet aynı devlettir. Unutulması sola her zaman pahalıya mal olmuştur. Türk devleti alabildiğine ‘esnek’ bir devlettir. Doksan yıllık ömründe kendi yapısıyla sürekli oynamıştır. İslamcı da olmuştur, kemalist de. Ama aynı zamanda ikisini birden, hem kemalist hem de islamcı olduğu da vardır. Sermaye adına en saldırgan olduğu dönemlerde sınırsız liberalleşebilmiş, kendini özel bir revizyona tâbi tutmadan, hatta parlamenter siyasi sistem içinde kalarak faşizm olabilmiş bir Türk devleti vardır. Devletin bu şaşılası esnek yeteneği gerçeklikte Türkiye’de hakim sınıfın yeteneğidir. ABD'yi, Emperyalist Avrupa'yı ve TÜSİAD'ı, islami referanslarına dayanarak belli bir sermaye zümresine siyasette yer açmaya soyunmuş bir gelenekten 'AKP' yaratmayı başardıkları ve bunu da bir "demokratikleşme" planı olarak yutturabildikleri için kutlamak gerekir. Yani AKP Türk devletinin 'küre'nin koşullarına ve dayatılan koşullara uymak için kendi yapısıyla oynamasından başka bir şey değildir.
Olan olmuştur, sonrasına bakalım.
Meksika ve Japonya örnekleri anılarak, ama elbette öncelikle Türkiye'de AKP devletine ‘muhalefet’ olup olmadığına bakılarak, 'AKP 40 yıl sürer' denilmektedir. Evet, 40 yıl sürer.
AKP devleti 40 yıl 'sürmez!' diyenlerin baktığı bir yer Kürt meselesidir. Kürt meselesinde aynı zamanda 'kendi çözülüşünü' de gördüğü için Türk devleti çözümsüzdür. Kürt meselesindeki çözümsüzlüğü AKP devletinin %50 olan siyasi gücünü, yüzde 90'lara çıkarmaktadır. Çünkü Kürt meselesi söz konusu olunca CHP ve MHP, hatta solun bir kesimi de dahil –Kürtler hariç– hemen herkes iktidar olmaktadır.
'İktidar bloku çatlar mı?' diye pür dikkat Gül–Erdoğan rekabetine bakanlar ise daha çok bakarlar! Çünkü ‘İktidar bloku’ denilen şey orada değil, TÜSİAD masasında oluşturulandır. Orda bir çatlama var mı?
AKP ne zaman ve nasıl gider sorusunun gerçek cevabı sınıfsal muhalefet alanıdır. Buradan bakıldığında AKP 1000 yıl sürebileceği gibi, bir gün bile sürmeyebilir. Kuramsal olarak bu sadece 'sol'un işidir. Sol ise ne kendi gerçeğine bakıyor ne de Türkiye gerçeğine. Sol sadece sihirli bir düşünce arıyor. Bu düşünce ‘yeni’ olacak, yenileşen kapitalizmi çözümleyecek güçte olacak. Bu düşünce bulunduğunda ‘sol’ kendini toparlayacak! AKP o zaman gidecek.
Aranan bu yeni sol-sosyalist-komünist düşünce ne ola ki?