Türkiye tam bir kavram kargaşası içine düştü. Kabahat Kemalizm’de, Kemalizm’i bir resmî ideoloji olarak kuran devlette, devleti bu haliyle koruyup kollamayı kendine baş dert edinmiş siyasette, bu siyasete destek olmayı marifet saymış aydınlardadır. Mustafa Kemal neyi, niçin ve nasıl yapacağını çok iyi bildiği halde, Kemalizm denilen şey tam bir kafa karışıklığı olduğu için, karşıtları da dahil herkesin kafasını karıştırmaktadır.
Toplumun bir hafızası vardır, unutmaz. Balık hafızası kadardır, yalan yanlış çalışır, güvenilmezdir vb. ama vardır ve olması başlı başına bir meseledir. Tehlikelidir üstelik. Bu hafızaya herhangi bir şey –bu yalan da olabilir– her nasılsa girmiş olabilirse de, araya yüz yıl girse bile, bunun için bir kaç kuşak arka arkaya seferber olsa da onu oradan çıkarmak mümkün olamaz.
Toplumun hafızasına bir anda niye düşmüşse düşmüş, ama ordan bir türlü çıkarılamamış olay örneği sayısızdır. Örnek verelim: Trabzon’da, dinleyenleri gülmekten kırıp geçirdiği için büyük mitingler yapan ama seçmen tarafından pek ciddiye alınmayan Hürriyet Partili bir siyasetçi (Kemal Atal) vaktin birinde, “İsmet Paşa asker kaçağıdır,” demiş, lâf kulaktan kulağa yayılıp Türkiye’nin yarıdan çoğunu inandırmış, Kemalist siyaset erbabı da elli yıl uğraşmış fakat bunun yalan olduğuna halkı inandıramamıştı. Başka bir örnek: Başbakan Adnan Menderes, Mustafa Kemal’i sahiplenmiş, siyasi rakibi İsmet Paşa’ya karşı kullanmak için, “En büyük Atatürk!” diye tutturmuştu. CHP’liler, kendilerine tuhaf gelen bu politikayı Menderes’in, İsmet Paşa’da, “Ben eşek başı mıyım?” hissini yaratmak için güttüğünü keşfetmişlerdi. Bunu gören Menderes başka bir politika geliştirmiş, “İstiklâl Harbi dediğiniz şey, 3,5 sene sürdü, aslında 6 aylık işti. Sayılar küçük, ben bunu astsubaylarla da yapardım,” demeye başlamıştı.
Bunu söyleyen “başbakan” olduğuna göre “yalandır” denilemez! Ayrıca niye yalan olsun ki? “Gerçektir” denmesi de sonucu değiştirmez, çünkü çokça söylenmiş bir yalan gerçek olabilmektedir. Türkiye’de “Resmî tarih” için “yalandır” denir. Oysa “yalanın çokça söylenmişi olarak gerçektir” demek daha doğru olur. Ayrıca, yalan söylemeden tarih yapılamayacağına göre, yalan söylemeden yazılamaz da. Tarih söz konusu olunca “yalan” yalan olmaktan çıkar, yalanla yapılan tarihin kendisi yalan olmaz.
Yalanlarla dolu olduğunda nüfusun neredeyse dörtte üçünün hemfikir olduğu “Nutuk”, Kemalist tarihin söylenişidir. Ama kanıttır, “Nutuk” olmasaydı Kemalist tarihi bilemezdik. “Nutuk”a inanmayanlar, “Alternatif tarih” diye bir şey uydurmuşlardır. Bu da aslında bir “karşı yalan”dır. Buna alternatif tarih yerine “genişletilmiş” veya “tersyüz edilmiş tarih” demek daha doğru olur. Uydurulmuş alternatif tarih, uyduranların kendi tarihleri olsa hadi neyse; Kemalizm’in yalanlarını anlatarak yazdıkları şey, gene Kemalizm’in tarihi oluyor!
Türkiye 2010’da ne konuşuyor? AKP’yi ve Kemalizm’i. Kemalizm ile tarihsel bir hesaplaşma içinde olduğumuz izlenimini, hem liberal solcu destekçileriyle AKP, hem de ulusal solcu destekçileriyle Kemalistler vermeye çalışıyorlar. Kemalistler, bu hesaplaşma 90 yıl önceki çatışma kadar şiddetli ve derin olacaktır demek istiyorlar. Böyle anlaşılırsa herkes korkusundan Kemalizm’in yanına geçermiş. Niye? Çünkü 90 yıl önceki çatışmayı Kemalizm kazanmıştı, gene o kazanacak. Liberal sol, vs. destekleriyle birlikte AKP ise, 90 yıl önce, Osmanlının “son noktası”nda attığı “İstanbul çığlığı”nın (Padişah, halife, Damat Ferit, İngiliz, vb.) dâvasını güttüğünün söylenmesinden mutlu oluyor. Bu kez biz kazanırız hissini güçlendirmek istiyor. Paşaların, albayların, yargıçların ve rektörlerin tutuklanmasından kendine pay çıkarıyor. AKP kazanırsa ne olur? Türkiye “ileri demokrasi”ye geçermiş, hukuk devleti olurmuş, yurtdaşlığın, özgürlüğün standartları yükselirmiş!
Politik İslamcıların tarihsel referanslarıyla Kemalist siyasetin tarihsel referansları arasındaki fark, diyelim 90 yıl önce “İstanbul” ile “Ankara” arasındaki fark kadarla, arada hiç fark yok demektir. Farktan değil, aynı madalyonun iki yüzünden bahsetmek daha doğru olur. Demek ki aralarındaki bugünkü kavga “gerçek” bir kavga ama bir yalanla diğerinin çatışmasından başka bir şey değil. Bu durumda siyaset yeniden SINIF dili kazanıncaya kadar herkes yalanlar savaşının bir parçası olacak.
İşin aslı nedir? Aslına bakılırsa Türkiye’de Mustafa Kemal karşıtı tek bir kişi bile yoktur. Sadece işin gerçeğini merak edenler vardır. Bu merak Kemalistleri kudurtmaya yetmektedir. Çünkü o zaman bu memlekette kimsenin “vatan haini” olmadığı ortaya çıkar ve “Vatan haini” olmayınca Kemalizm bir işe yaramaz.
Yukarıda gördük, Menderes söylemişti. Kemalistlerin Millî Mücadele adını verdikleri ve “Kurtuluş Savaşı” dedikleri 1918-1923 arasında olup bitenlerin “Nutuk”ta anlatılanlardan çok başka bir şey olduğunu anlamak için alternatif tarihe hiç gerek yoktur. “Nutuk”u okumak yeterlidir. Çünkü Nutuk’un siyah-beyaz dili kendini ele verir. Nutuk’a göre 1918-1923 yılları arasında Türkiye’de bir Millî Mücadeleci Kemalist kadrolar ve bir de Millî Mücadele düşmanları vardır. Kemalistlerle olan herkes Millî Mücadeleci, olmayan herkes Millî Mücadelenin düşmanıdır. Millî Mücadele düşmanı demek “vatan haini” demektir. Sayısal olarak bakıldığında bu dönem Türkiyesi’nin yüzde 90’ına vatan haini ve düşman işbirlikçisi, yüzde 10’una da Kemalist diyebiliriz. Çünkü 1918-1923 yılları arasında “halk” ve “iradesi” diye, ortada görünür hiçbir şey yoktur. Bu kadar çok “hain”, eğer sözle, “Nutuk”la üretilmemişse, bu memlekette niye var diye merak etmemek mümkün müdür? Ecevit bir ara, suyu baştan kesmek istemiş, ölmeden az evvelinde olmanın da rahatlığıyla “Vahdettin vatan haini değildi,” demiştir. Doğan şaşkınlığı ise, “Vahdettin’in bu memlekette daha yüz yıl vatan haini olarak kalması gerekir,” diyerek Demirel yatıştırmıştı.
Herkes hatırlayacaktır, 1924’te bir kanun çıkarılmış, 150 önemli isim “vatan haini” sayılarak yurtdışına sürgüne gönderilmişti. “Suç”ları, İstanbul Hükümeti’nin İngilizlerle anlaşma siyasetini desteklemek, Ankara’daki Hey’et-i Temsîliyye’nin kendine tanıdığı, “gerektiğinde hükümet gibi davranma” hakkına karşı çıkmaktı.
Bu ince siyasi tercih, “Millî Mücadele’ye düşmanlık” sayılmış, Mustafa Kemal’in ölmesi ve yerine İsmet İnönü’nün geçmesine ve “kardeşlik!” ilan etmesine kadar “hain”lik, bu ünlü simalara yapışıp kalmıştı. “150’likler” listesine bugünkü bilgilerimizle baktığımızda hemen hiçbirinin “İttifak Devletleri ile siyasi işbirliği” yapmadığını, “Millî Mücadele’ye karşı” olmadığını görürüz. İstanbul hükümetlerinin mütareke dönemi siyasetini destekledikleri doğrudur. Ama İstanbul 1918-1923 arasında, işgale uğramış sayılsa bile, “vatan” içinde idi. O halde bu 150 adam İstanbul Hükümeti’nin bürokratı veya destekçisi oldukları için “vatan haini” olamazlardı. Olmaları için “vatan”ın ya Ankara’dan, ya da Mustafa Kemal’den ibaret bir şey olması gerekirdi. Bu 150 adamdan olsa olsa, biri İstanbul’da “Devlet Hükümeti”, diğeri Ankara’da kendi kendine hükümet gibi davranma yetkisi vermiş “Heyet” varken, neden Ankara’daki Kemalistlerle işbirliği yapmadıkları sorulabilirdi.
Sürgünler listesi ağırlıklı olarak Osmanlı devletinin nazırları, paşaları, mutasarrıfları, valileri gibilerden oluşuyordu. Bazıları da yazardı, gazeteciydi. Vatan haini olup olmadıklarını ya da Kemalist lisanda “vatan haini”nin ne demek olduğunu anlamak için, Kemalistler hakkındaki görüşlerini yazarak bırakmış olanların ne söyledikleri ve yazdıkları öğretici olabilir. Bu yazıda bunlardan biri, Selâmet gazetesi sahibi Ömer Fevzi (Eyüboğlu)’nu seçerek başlayalım, bakalım ne görünüyor...
Ömer Fevzi Bey Trabzon’da Lâzım ve Selâmet gazetelerini çıkarmış, Kehkeşân mecmuasında yazmış, Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-i Milliye Cemiyeti’nin kurucusu olmuş, Paris Konferansı (1919) kararına istinaden İzmir “inzibatî bir işgale” (Milne Hattı Batısı) uğrayınca İstanbul’da toplanan Devlet Şûrası’na katılmış ve saltanat idâresine başkaldırmak lazım geldiğini orada yüksek sesle savunmuş, Sürmene delegesi olarak katıldığı Erzurum Kongresi’nde resmi ordunun terhîs edilmesi ve vatan müdafaasının “milis kuvvetlere” terk edilmesi görüşü nedeniyle İttihatçıların tepkisini çekmiş, özel olarak Mustafa Kemal’in hem delegeliğine, hem de Kongre Başkanlığına karşı çıkmış, Kongre’ye 22 maddelik bir program taslağı sunmuş, seçilen Hey’et-i Temsîliyye’nin “gerektiğinde bir geçici hükümet gibi çalışmasına” imkân veren kararlara itiraz etmiş, Kongre tutanaklarına şerh koymuştur, vb...
Ömer Fevzi “Memleketin eski İttihatçılar elinde yeni bir felâkete doğru sürüklenmekte olduğunu” yazıyordu. Onun bu görüşü o gün “Memleket”te hiç de ilginç ve “aykırı” bir görüş değildi. “Memleket”in yüzde 90’ı bu görüşteydi. Tablo açıktı. İttihatçılar Türkiye’yi, 1914 sonbaharında 1. Dünya Savaşı’na sokmuşlardı. Türkiye bu savaşı hiç istememişti. Çünkü savaş Almanya’nın savaşıydı. 2,5 milyon insanı silah altına almış ve Almanya’nın emrine vermişlerdi. Bir milyon insan ölmüştü. Kısaca, Memleket’in halkını mahvetmişlerdi. Hayat devam ediyordu. “Kemalistler” adıyla savaştan sonra (Mütarekede) ortaya çıkan kadroların da hemen tamamı İttihatçı değil miydi? İttihatçı ünlüler, Talat Paşa ve Enver Paşa, 1918’de, yurtdışına giderken, geride kalan adamlarına, “Başınıza Mustafa Kemal’i geçirin!” talimatını vermişlerdi. Ömer Fevzi askeriyeyi Mustafa Kemal’e karşı isyâna dâvet ederek, “Bunlara itaat câiz değildir,” diyordu. (Ömer Sâmî Coşar.) Selâmet gazetesinin 4 Eylül 1919 tarihli başmakâlesinde, Hey’et-i Temsîliyye’nin asker toplamak suretiyle Türk çocuklarının mahvına sebep olacağını, milletin Erzurum Kongresi kararlarını onaylamadığını yazıyordu. Savaşmak istemeyen milletin sözcüsü gibiydi. “Mütareke” de yapıldığına göre savaşılacak “düşman” diye, içeride kaldığı kadarıyla Ermeniler ve Rumlar kalmıştı. Ne demek Ermeniyi ve Rumu düşman saymamak? İşte düşman ve işte Millî Mücadele! Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Deli Halit Paşa, Ömer Fevzi’yi “halletmek” için harekete geçerler. O da İstanbul’a ve oradan da Fransa’ya kaçar, Ali Kemal’in âkıbetine uğramaktan kurtulmayı başarır. Ömer Fevzi‘nin siyasi pozisyonu ve ilişkilerinin kökleri, İstanbul’da Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin bir kolu gibi çalışan Trabzon Ademi Merkeziyet Cemiyeti’ne, Prens Sabahattin Bey’e, Ahrar Fırkası’na dayanmaktaydı. Ama onun tavrında, özetini “Anadolu’da Müslüman bir Türk Kalesi” inşa etmekte bulan ve “devleti kurtarma” siyaseti olan Millî Mücadele karşıtlığı yoktu. Mütareke döneminde, İstanbul’da iken satın aldığı İfhâm gazetesini yayınlamasına izin vermeyen Sadrazam Damat Ferit aleyhine yazdıkları, Mustafa Kemal’in aleyhine yazdıklarından daha hafif değildi.
“Bu adam” veya bu “şahıs” için resmî tarihimizin “söylenişi” olan “Nutuk”ta Mustafa Kemal şunları söylemiştir: “Düşman casusu olup, her nasılsa Trabzon vilâyetinde bir yerden kendini Kongre’ye (Erzurum) temsilci tayin ettirerek gelen Ömer Fevzî ve onun arkadaşları gibi. Bu şahsın sonradan Trabzon’da ve oradan kaçtıktan sonra İstanbul’daki faaliyet ve hareketleriyle hıyâneti sâbit bulunmuştur.”
Bu nasıl olabilir? Belki ancak ucuz kazanılmış bir iktidar böyle konuşmayı mümkün kılar. Yanlışlarını düzeltmeye kalksanız ortada “Nutuk” diye bir şey kalmaz. Ben bir “Sürmeneli” olarak alındım, çünkü Ömer Fevzi Sürmene delegesiydi ve Sürmene “herhangi bir yer” değildi. Örneğin ilçeye giren Rus ordusunu halkın coşkuyla karşılayıp bağrına basmasından bilinmekteydi. Sürmene, Batum’a Enver Paşa’ya Atatürk’ten mektup getiren Ardahan Mebusu Hilmi Bey’i Karabekir’in hışmından korumuş olmasından dolayı da mimliydi. Muhafaza-ı Hukuk’un teşkilatlandığı yerlerdendi. Mustafa Suphi heyetinden olup da heyetten koparak gelmiş olanların eviydi. Neyse, “düzeltmekle” bitmez, Ömer Fevzi’ye gelelim ve tarihçi Mahmut Goloğlu düzeltsin:
“Ömer Fevzî Bey Erzurum Kongresi’ne, Mustafa Kemal Paşa’nın sandığı gibi, ‘her nasılsa’ gelmiş bir delege değildir. Ömer Fevzî Bey, Trabzon’un eski, geniş ve tanınmış bir âilesi olan Eyüboğulları’ndandır. Kongreye başkan ve Hey’et-i Temsîliyye’ye üye seçilen Mustafa Kemal taraftarı Eyyûb-zâde İzzet Bey’in akrabası idi. Yüksek tahsil yapmıştı, avukattı, politikacıydı. Güzel konuşurdu, etkili yazardı, ilin temsilcisi durumundaydı. Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-ı Milliyye Cem’iyyeti’nin kurucusu ve Hey’et-i Merkeziye üyesiydi. 26 Mayıs 1919’da, Pâdişâh’ın huzûru ile açılan, Sadrâzam’ın huzurunda devam eden Şûrâ-yı Saltanât’ta Trabzon’un temsilcisi olarak bulunmuş, söz alıp konuşmuş ve Ferîd Paşa gibi bir hükümet başkanının karşısında, Millî Şûrâ’nın öneminden, millî irâdeden ve millî irâdeye dayanmayan hükümetleri kimsenin dinlemeyeceğinden, millî irâdeye dayanan bir hükümete ihtiyâç olduğundan bahsetmişti.”
Besbelli ki Goloğlu nazik bir adam değil. M. Kemal’in doğruyu söylemediğini ima etmiş. Biz bir kaç cümle daha ekleyerek Ömer Fevzi bahsini kapatalım:
İngilizler Kemalistlere daha fazlasını hak görünceye kadar, Türkler kendileri için Anadolu’da, biri Erzurum ve diğeri Trabzon olan iki tutunma noktası tesbit etmişlerdi. Trabzon dernek o sıra Ömer Fevzi Bey demektir. Ömer Fevzi Bey bidayette İttihatçıydı ama bir çok İttihatçı gibi, partinin izlediği Almancı merkezi politikaya, daha mütareke yapılmadan, İzmir Darül Eytâmındaki memuriyetindeyken başkaldırmıştı. Trabzon’a gelmiş Selâmet’i çıkarmaya başlamış, vilayet efkârını arkasında toplamıştı. İttihatçı merkez siyaseti yerden yere vurması, Trabzon’da çıkardığı sesten daha fazlasını İstanbul’da çıkarıyordu. Etkisi o denli fazlaydı ki, İttihatçılığın (ve Mahsusa’nın) en güçlü ve en örgütlü olduğu vilayetlerin başında gelen Trabzon’da İttihatçılık yapmak, onun etkisi yüzünden neredeyse “ayıp” hâle gelmişti. Bu nedenle Mahsusa’nın Trabzon’daki en ileri geleni, Faik Ahmet (Barutçu) Bey, çıkardığı İstikbal gazetesinde İttihatçıları açıktan savunamıyor, Ömer Fevzi ile uzlaşmadan Trabzon’da “millî” bir hareket başlatılamayacağını görüyor; onu kazanmayı her işin başı sayıyordu.
Trabzonlu İttihatçıların Ömer Fevzi’ye, Trabzon’da yayınlanan Epohi ve Farosianatolis adlı iki Rumca gazetenin Pontus’un ihyasına yönelik yayınlar yapmasına karşı kendileriyle niçin işbirliği yapmadığını sormaktan başka söyleyecekleri sözü yoktu. Evet ama bunda da devasa bir “bit yeniği!” vardı. Yüksek yayla kuşağına sıkışıp kalmış Rum çetelerin vilayet ile erzak irtibatını kuranların da bu İttihatçılar olduğunun bilgisi Kazım Karabekir’e günübirlik raporlarla iletilmekteydi. Peki İttihatçılar için “vatan” ne idi. “Vatan”, “işgalci” İtilaf devletlerine karşı bir algı değil, Rum ve Ermenilere karşı, elbette az zaman önce onlardan gasbedilmiş “ganimet”in korunmasıydı. 1918’de Batı’da, Ege’de Yunan askerinin İzmir’e çıkmasıyla çakan “direniş ruhu” niçin tam tersi istikamette Doğu’da tutup parlamış olmasının, Millî Mücadele tarihinin öne çıkan sembol mevzilerinin Samsun’dan sonra Erzurum ve onun da ardından Sivas olmasının sırrına vâkıf olmak isteyenlerin bu “ganimet” meselesinin bütün bölgeyi ve giderek Lozan Türkiyesi’ni alâkadar eden çeşitli yönleriyle irdelemelerinde ayrıca fayda vardır.
Ömer Fevzi Bey, yani kendini Sürmene’den “her nasılsa” delege seçtirmiş “işgalcilerin casusu” bu adamdan Trabzon’u geri almak, ondan Erzurum Kongresi’nin hıncını çıkarmak da kolay olmayacaktır. Ömer Fevzi Bey, Erzurum’ da Kemalist İttihatçılara onay vermiş olan diğer Trabzon delegelerini de yanına çekerek Sivas Kongresi’ne Trabzon’un katılmasını engelleyecek, bu yüzden Sivas Kongresi tam bir “ulusal” kapsam kazanamayacaktır.
CHP’nin önde gelen Türkçü-Turancı sîmalarından Onur Öymen’in, Hükümetin, “Analar ağlamasın!” adını verdiği “Kürt açılımı”na, “Anaların gözünün yaşına baksaydık Dersim’i ele geçiremezdik,” diyerek karşı çıkması, aslında bugünkü Kürt Meselesi’ni anlamamızı kolaylaştıran bir tartışmaya yol açması gerekirken, yersiz bir “Alevi alınganlığı” ile geçiştirildi. Öymen yalan mı söyleseydi yani? Kem küm etmeye hiç gerek yok. Tarih sahtekârlık kaldırmaz. Bilmiyorsan bileceksin. Ya taraf olacak, ya da hesap soracaksın.
En kısasından, Dersim, Türk’ün Kürt, Türkçe’nin Kürtçe üzerinde zaferidir. Kemalizm Dersim’in feodal bağımsızlığına ölümcül bir darbe indirmiştir. Acıyan Alevi Dersim değil, Kürt Dersim’dir. Dersim teslim olduktan sonra Alevi davranmış olsa bile 1938 yılında davranan Kürttür.
Kürt sorunu hazır yine alevlenmişken, Dersim bahanesiyle özüne bakarak işin önünü anlamaya çalışmak faydalı olur. Bir daha bakalım.
Birçok kimse, Türk devletinin Kürtlerin başına bomba yağdırmasını veya Kürt dağlarına Türk bayrağı dikmesini, “Kendimizi bombalıyoruz!”, “Kendi toprağımıza bayrak dikiyoruz!” diyerek komiklik yaptığını zannediyor. Kim, “Kendimizi değil, Kürt’ü bombalıyoruz,” derse, o, Kürt meselesinin neden ve nasıl bir mesele olduğunu kavramaya başlamış demektir. “Türkiye’nin Birliği” ya da “Bölünmesi” yönünde düşünce ve siyaset de ancak bu kavrayış temelinde anlam kazanır. İşin aslı kavranmamışsa Kürt meselesi hakkında söylenen, yapılan ve yapılması önerilen her şey boşuna gevezelik ya da şaklabanlıktır.
Sırası gelmişken Türk solunda ve sol siyasetinde yaygın olan bir yanlış kavrayışa da dikkat çekmeden geçmeyelim. Mesela; “Halkların kardeşliği!” Türk halkı ile Kürt halkı, her birinin kendi içinde kardeş olması imkânsız ve “kardeşliğin” doğasına da aykırı iken, nasıl kardeş olmaktadırlar? Demek ki yanlış yerden bakılınca yanlış yere varılıyor. Doğruyu görmek için Türk devletinin, Türk şovenizminin, Türk ulusçuluğunun, hattâ Türk-İslam sentezinin bastığı yere basarak bakmak lâzım. Orada Kürt, “düşman”dır. Türk siyasi ve askeri eğitiminde savaşılacak düşmanlar sayılmıştır. Kürtler de o arada sayılmıştır. “Kürtçülük” ve “bölücülük” diye duyduğumuz şey budur. Düşman ile “savaş”, “barış”, “uzlaşma” yapılır fakat “kardeşlik” yapılmaz. “Kürt-Türk kardeşliği” bugünkü bu somut âlemin değil, bambaşka ve her halükârda sınıf temelli bir kurgunun konusu olabilir. Tayyip Erdoğan da, Baykal da, Bahçeli de, “Bin yıllık kardeşlik!” diyor, fakat Osman Baydemir buna ağzını bozuyorsa, niye böyle diye düşünmek gerekmez mi? Dersim olayı da ancak bütün Kürt olayları gibi, Kürdün “düşman” tarif edildiği yerden bakılırsa netlik kazanır. 1937-1938 yılları arasındaki Dersim olayı düpedüz savaştır. “Türkiye Cumhuriyeti devleti Dersim’i savaşta yenmiş, ilhak etmiştir” dersek mesele anlaşılmış olacaktır. Kemalist devlet üç yıl hazırlıktan sonra iki yıl süren bir savaşta Dersim’i ele geçirip Türkiye’nin toprağına katmıştır.
Dersim, Kemalist Cumhuriyet’in sivil Kürt kıyımlarından en şiddetli ve en ağır olanıydı. Zayiat yaşamda kalabilen Kürdün hafızasında 40, Fevzi Çakmak’ın not defterinde 13 bin kişiydi. Kalanı da tehcire tâbi tutulmuş, Dersim boşaltılmıştı. “Savaş”, “kıyam”, “ele geçirmek” gibi sözler gerçi olaya dışından ve tepesinden bakana “sivri” gelir, fakat içinden ve temelinden bakana hiç öyle değil. Dersim zaten siyasal kuruluşuna imza atarak onay verdiği Türk devletine karşı “sivri”ydi. Tarihi böyleydi. Anlaşılmasında güçlük çekilen, bu nedenle “Kürt meselesi”ni anlamayı da güçleştiren zihin kabızlığı, modern Kemalist Cumhuriyet devleti ile onun kendi toplumsal temeli arasındaki çelişkinin ne olduğunun ve bu çelişkinin “kurucu” Türk iradesi tarafından nasıl çözüldüğünün ıskalanmasından kaynaklanmaktadır. “Ana unsuru” değil tek unsuru Türk olan bu devlet, kendi toplumsal temelini Osmanlı idari sisteminden devraldığı mirastan yaratmıştır. “Dersim olayı” da böyle bir şeydir. “Yurt” de, “Ocak” de, her ne dersen de, Osmanlı idari düzeninde Dersim “özerk”ti, Özerklik, mahallî devlet anlamında, göçebeliği aşan, kendine yurt tutabilen Asyalı her tarım kavmi gibi “kendinde özgür” otoriteydi. “Aşiret” deyip çöpe atıyoruz ya, aşiret demek düpedüz devlet demekti. Bu devletin merkez Türk devletine dönük siyasal yüzü onu onurlandırmaktan ya da sembolik bir sadakatten başka bir şey değildi. Dersim’i hatırlayacaksan, “Türk” dediğinin Rus ile her dalaşmasında savaş menziline Dersim dağlarından geçerek ulaştığını, her gidişinde ve dönüşünde Dersim Kürdü için bir parazit olduğunu, fakat gene de din ve Halife adına sineye çekildiğini, bir defasında (1876) hattâ Dersim Kürdü (ve Ermenisi) yol vermeyince, Türk’ün ordusunun zorda kaldığını da hatırlamak zorundasın.
Devran değişti, 35’lere geldik. Dersim orada öyle mi kalacaktı? Erzurum’da, Sivas’ta, 1. Ankara Meclisi’nde “Kürtler Kürt kalacak” demişti ama bu tarafta da bir Türk devleti vardı. Gel çık işin içinden. Aklı eren burjuva devlet kendi adına vermiş olsa bile, aslında temsil ettiği sınıf adına verdiği sözden bir gün dönmek zorunda kalacağını da bilirdi. Nitekim bildi. Önce bir kanun, Tunceli Kanunu (1935) geldi. Bölgede Türkçe dışındaki tüm dillere yasak geldi; öyle sıradan yasak değil, anadilini konuşma, eğitim ve yayın yasağı. Kürtçe çıkan gazete ve diğer tüm yayınlara kapatma geldi. Dersim Kürtlerine zorunlu askerlik, vergi yükümlüğü geldi. Aşiretlerin silahsızlandırılması geldi. Fiilî bir özerkliği, bir otonomiyi ortadan kaldırmak için ne lâzımsa geldi. Kürtler ne yapılmak istendiğini anladılar. Dersim’e bu yaklaşım, onun özerkliğindendi. Dersim Kürtleri Tunceli Kanunu’nun iptalini istediler. Vergi ve zorunlu askerlik kaldırılsın dediler. Dilimiz, kültürümüz geri verilsin diye tutturdular. Dersim zaten otonom olduğu için böyle konuşabilmekteydi.
Dersim kendini otonom görüyordu da Kemalist devlet başka türlü mü görmekteydi? Hayır. Türk devleti de Dersim’in “özerklik” olarak özgürlüğünün ortadan kaldırılmasını düşünmekteydi. Bölgedeki “yüksek idare memurlarına söz gelimi Afrika koloni idarelerindeki salahiyet verilmeli”ydi. “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı” ve bu iş bitirilmeliydi. Trabzon İngiliz konsolosu Biliotti, hükümetine, Dersim Kürtlerinin “bağımsızlığını elde etmek” için ayaklandıklarını yazmaktaydı.
Sonuç: Madem Küçük Asya’da bir “Müslüman Türk Ulus Devleti” kurulacak, çaresi yok, Rum’u, Ermeni’yi hallettikten sonra sıra Kürtlere de gelecekti. “Yurt” mu, o sayfa kapatılacaktı. Kürt ya asimile edilecek, ya da yurdundan çıkarılacaktı. Art arda geniş çaplı ve kalıcı sürgünler yaşandı. Öyle değil mi, Müslüman Türk Ulus Devleti adına bugün bile Kürtleri Irak’a tehcirden (Mümtaz Soysal) söz edilmiyor mu? Dersim 1920’lerde Türkler kendine devlet kurarken namlunun ucundaydı, erken veya geç, olacak olan buydu. Dersim öyle çözüldü, geri kalanı bugün böyle çözülmek isteniyor.
İlber Ortaylı MHP’nin Siyaset ve Liderlik Okulu’nda verdiği konferansta bilim adamı görünümü altındaki asıl kimliğini ele verdi. Dile getirdiği görüşlerin hiç biri rastgele söylemiş sözler değildi, aralarında rabıta vardı.
“Milliyetçilik, mensubu olduğun ve içinde yaşadığın toplumu sevmektir. Son yıllarda milliyetinden utanma duygusu, anti-militarist, asker düşmanı bir topluma doğru gidişi körüklüyor. Burada aynı vasfa sahip olmayan Avrupa devletlerinin kışkırtmasının olmadığını söyleyemeyiz. Türk toplumunun militarist olmasından Belçika’nın, İsviçre’nin ne zararı olabilir? Askeri vasıflarını kaybetmiş Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor. Resim sanatı Fransa’da öldüyse, Fransa bu sanatın bütün dünyada da ölmesini ister, mimari İtalya’da öldüyse, İtalyanlar bütün dünyada mimarinin yok olmasını ister. Hiç bir kavim kendi kaybettiği vasfın başka bir kavimde devam etmesini istemez. Türk askeri sanatından, askeri toplum özelliğinden insanlar rahatsız oluyor ama ne yapalım bu Türklerin en önemli vasfı. Bizde de resim, heykel sanatı yok, musikiyle uğraşılmaz, filozof yoktur, fakat ölmeyen sanatımız, vasfımız askerliktir. Bizim en önemli vasfımız da tarih yapmamız, teşkilatçı bir yapıya sahip olmamız.”
Yukarıdaki sözleri bir kahvehane sohbetinde duyabilirsiniz. Hani, öyle tipler vardır, bütün formasyonu kahvehanede okuduğu popüler gazeteden ve oradaki konuşmalardan ibarettir, memlekette işlerin iyi gitmediğinden şikâyet ederken, “Bize Atatürk gibi eli sopalı bir adam lazım, şöyle elli kişiyi sallandıracaksın ki Sultanahmet Meydanında, bak millet nasıl mum gibi oluyor!” der.
Veya ilk sabahında, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı” olduğumuzu bize söyleyen Harbiye Marşıyla uyandığımız her darbede sık sık tekrarlanan “Türk gibi kuvvetli”, “Her Türk asker doğar”, “Bir Türk dünyaya bedel”, “Bizi çekemiyorlar, gücümüzü kıskanıyorlar”, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” yâvelerinden ve “Ordu Millet” yaftalamalarından yukarıdaki lâfların ne farkı var?
Peşin hükümleri, takıntıları olmayan bir profesör Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarının önceki gün de, dün de, bugün de yüksek askeri harcamalarından ileri geldiğini −mesela Başbakan Yrd. Cemil Çiçek’in iddia ettiği gibi son 25 yılda Kürt sorununa 1 trilyon (1000 milyar dolar) harcandığını− söyleyeceğine, 80 bin kadarı subay, astsubay, uzman çavuş olmak üzere “800 bin kişilik ordu beslemeye ne gerek var?” diyeceğine [mesela Org, Çetin Doğan’ın emir subayının belirttiğine göre orduevleri, dinlenme tesisleri ve lojmanlarda görevli asker sayısının 60 bin olduğu anlaşılıyor (Aziz Üstel, Star, 14.02.2010.)] ekonomik çözümün askeri harcamaları azaltıp, üretken alanlara ve eğitim başta olmak üzere sosyal harcamalara yatırım yapmak olduğunu, yüz binlerce insanı ihtiyaç dışı asker olarak tutup üretimden alıkoyacağına, yatırımlarla onlara yeni iş alanları açmak olduğunu belirteceğine, “Biz asker milletiz, Batılılar bizi kıskanıyorlar, militarist olmamızın Avrupa’ya ne zararı var?” diyor. Yunanistan ekonomisini çökerten başlıca etmenin Türkiye’yle silahlanma yarışına girmiş olması ve gücünün üzerinde askeri harcama yapması ortadayken, Türkiye’deki askeri bütçeye hiç dokunmamaya devam etmek bakalım nereye kadar gidecek?
MİLLİYETLERİ YARGILAMAK ULUSAL BENMERKEZCİLİKTİR
Uluslara şu veya bu vasıflar, karakterler atfetmek bilim değildir. Ulusları, milliyetleri karakter nitelendirmelerine, tasniflerine tabi tutan bir uluslararası nesnel (bilimsel) kurul mu vardır? Hayır. Başka uluslar, milliyetler, etniler konusundaki hükümler şu veya bu şekilde önyargılar taşır. Çünkü başka uluslar, milliyetler için şöyle veya böyle nitelemelerde bulunmak son çözümlemede onları yargılamaktır.
O uluslar hakkında hüküm verecek kişi ya da topluluklar belli bir ulusa mensupturlar. Başka uluslar; milliyetler konusunda müspet veya menfi fikirlere sahip olması sübjektif olması ve kendisinin ulusal ya da etnik aidiyetini merkez alması kaçınılmazdır. Mesela pek çok milliyeti küçümseyen Türkler Azerileri “bize yakın” diye severler, Türkiye’deki Boşnaklara “göçmen, tüyü bozuk” diye küçümserler, ama Bosna’dakileri uğradıkları zulümden sonra sevmeye başlamışlardır. Bir de, tabiî, resmi propagandayla zoraki sevilen dost ve kardeş Pakistan vardır.
Milliyetler hakkında nitelemelerde tek haklılık olsa olsa mutfak kültüründe mümkündür: Fransızların sıcak soslarından, İtalyanların hamur işi yemeklerinden, Avusturyalıların Schnitzel’inden, Rusların çay sevdiklerinden, Hint baharatlarından, Pekin ördeğinden söz edebilirsiniz, ama şu millet şöyledir, bu etni böyledir demek −hele hele 21. yy.da− içeriği olmayan boş lâflardır. Dediğimiz gibi kahvehane allâmelerinin cahil cahil sözleridir.
IRKÇI ÖNYARGILAR
Bilimsel olmamak bir yana, bu tür saptamalar genellikle ırkçılık barındırır. Özellikle bazı ulusların kimi uluslar veya etnik topluluklar hakkında benzer önyargıları vardır: İngilizler İskoçlara cimri derler, Kuzeyli ABD’liler (Yankee’ler) Teksaslıları, Ruslar Ukraynalıları, Fransızlar Belçikalı Valonları, Türkler Arapları, Yunanlıları, Kürtleri, Lazları küçümserler, vesaire.
Dünyada anti-Semitizmin hâkim olduğu yüzyıllarda Yahudiler için cimrilik, menfaatçilik, ticari sahtekârlık başta olmak üzere pek çok yakıştırma vardı. Türkçede Yahudiler için kullanılan “Çıfıt” kelimesi düzenbaz, karıştırıcı, müzevir gibi bir aşağılama sıfatıdır. Eskiden Musevi tüccarlara verilen “bezirgân” adı bir başka aşağılama kelimesi hâline gelmiştir. Sadece bizde mi, koca Shakespeare bile Venedik Taciri Shylock’ta nefret edilecek öyle bir tip çizer.
Oysa çağlar boyu uğradıkları her türlü dışlamaya, katliama rağmen Yahudilerin insanlığa büyük hizmetleri olmuştur. Üç semavi dinden ikisinin peygamberi Musa ile İsa’dan başlayıp, Marx’a, Freud’ a, Einstein’a, Menuhin’e, Chagal’a kadar sayısız bilimci, düşünür ve sanatçı Yahudilerden çıkmıştır.
İtalyanların özelliği acaba nedir? Bu soruyu “asker millet”in bir ferdi olmakla övünen İlber Ortaylı’ya sormakta yarar var. Türklerin başkalarını küçümsemesine İtalyanlar da dahildir. Şoven ve militarist uyutmalarla iyi asker olmakla övünen ortalama Türk erkeği İtalyanlara “makarnacı” der ve sanki asker olmak bir marifetmiş gibi onların iyi asker olmadıklarını söyler.
Her meseleye milliyet merkezinden bakıyor: “Fransa’da resim ölmüşse dünyada da ölmesini isterler, İtalya’da mimari ölmüşse bütün dünyada ölsün isterler,” demek cahilce konuşmadan başka nedir ki? Halbuki sanat evrenseldir. Bütün insanlığın malıdır.
Dünyanın en zengin Modern Resim Müzesi o ünlü ressamların hemen hiç birisini yetiştirmemiş olan ABD’de, New York’tadır. İspanyol Picasso’nun zengin bir müzesi Paris’te, Rusyalı Chagal’ın nefis tabloları Rusya dışında, Katalan Miro’nun pek çok yapıtı New York ve Paris’te, ilh. Her birinin milyarlarca reprodüksiyon albümü, posteri her yerde satılmakta ve bugün İnternette, herkesin bilâ ücret hizmetinde. İtalya’da mimari ölürse, bastırır parayı uluslararası mimar getirir ya da proje yarışması açarlar.
Jazz’da ve popüler müzikte ABD dünyayı domine ediyor. Lütfen söyler misiniz, hangi ulusun müzikçileri onları kıskanıyor? Kıskanmak ne kelime, onlara hayran oluyor. Birkaç milyar insan da onları dinliyor.
“ASKER MİLLET” TÜRKÇÜ UYDURMASIDIR
“Asker millet” olmaya gelince, böyle bir kavram yoktur, bu tabir bir Türk ve Türkçü uydurmasıdır. Böyle bir niteleme uluslararası literatürde yoktur. [İsterseniz, bu lâfın yabancı dillerdeki karşılığını arama motorlarından arayın, “asker millet” veya benzeri bir terim, kavram, niteleme bulamazsınız.] Sadece Türklere özgü bir “asker ulus” diye bir kavram olabilir mi?
Asker millet olmayı savaşçılığa yorarsak, ancak ilkel kavimler öyledirler. Toplumlar göçebelik aşamasında hem üretim yaparlar hem de talan veya nüfuz alanı için savaşırlardı. Mesela tarihte Hunlar, Moğollar böyleydiler. Fakat asker millet propagandası o kadar etkilidir ki, bir kamuoyu yoklaması yapın, Türklerin %90’ı Moğolların, Hunların Türk olduğunu söyleyeceklerdir. Hiç birisi Timur ordularının niçin orayı burayı yakıp yıkarak Anadolu ortalarına kadar geldiklerini, 1402’de Ankara Savaşında Osmanlı’yı yenip veliahtların taht kavgalarıyla geçen 11 yıllık Fetret Devrine soktuklarını sormayacaktır.
Türk kavimleri Anadolu’ya gelip toprağa yerleştikten sonra artık “asker millet” değildir. Ne Selçuklu’da, ne Osmanlı’da mecburi askerlik vardı. Osmanlı’da ordunun asıl gücünü oluşturan Kapıkulları (Yeniçeriler, sipahiler, vb.) devşirmeydiler. Beşte biri savaş esirlerinin eğitilmesinden oluşuyordu, Yeniçeriler gayrimüslim ailelerin çocuklarının alınıp yetiştirilmesiyle teşkil ediliyordu. Ve onlar ulûfe alan maaşlı askerlerdi.
Osmanlı ordusunun diğer kolunu oluşturan Tımar askerleri merkezi ordu değildi, eyaletlerden, sancaklardan getiriliyordu. Merkezî ordu sefere çıkmadan üç ay kadar önce haber veriliyor ve beyler askerleri toplayıp hazırlıyorlardı.
Bugün İlber Ortaylı’nın asker millet dediğine örnek diye savaşçı topluluk örneği kala kala birbiriyle kıyasıya savaşan bazı Afrika kabileleri gösterilebilir.
Avrupa’da da Spartalılardan sonra Fransa’da Napoleon Bonaparte dönemine kadar mecburi askerlik yoktu. Onun savaş politikalarıyla geldi, sonra dünyaya örnek teşkil etti. [Esasen “şovenizm” terimi de o dönemde çıkmış dünyaya yayılmıştır. Kelime Napoleon Savaşları sırasında (1799-1815) cepheden cepheye koşmuş imparatoruna hayran Nicolas Chauvin isimli bir askerin hasta ruhlu milliyetçiliğinden ve militarizminden gelir.]
Türklerin teşkilatlı oldukları ve tarih yaptıkları iddiası da yukarıdaki asker millet sözüyle rabıtalıdır ve Türkçülerin övünmek için ağızlarına doladıkları bir lâftır. Gelgelelim kendisinin aynı konferansta şöyle bir sözü de var: “Batı toplumlarında büyük heyecanlar yaratan buluşlar Türk toplumunda sıradan kabul edilmiştir, bu Türklerdeki tarih şuurunun noksanlığından kaynaklanır,” diyor. Bu nasıl millettir ki, hem tarih şuurundan yoksun, hem de tarih yapıyor?
ESKİDEN TERSİNİ SÖYLERMİŞ
Tayfun Atay T24’te konuyla ilgili yazısında (Tarihin Saraylısı, 09. 02. 2010) İlber Ortaylı’nın eskiden aksi görüşte olduğunu yazıyor:
“Peki, ‘asker-millet’ Türklerin savaş sanatına katkıları ne olmuştur diye sorsak mı Ortaylı’ya? Sakın yeltenmeyin! Çünkü alacağınız cevap bir hayal kırıklığı olabilir. Henüz medyatik olmadığı akademik zamanlarında kaleme aldığı en dişe dokunur eserinde Ortaylı bize Osmanlı ordusunun eğitimsizlik, silah yetersizliği, meslekten subay olmayışı, küçük komuta kademelerinin bilgisizliği nedeniyle içine düştüğü perişanlıktan bahseder; bu perişanlıktan çıkma yolunda da Alman askerî işbirliğinden medet umulduğunu belirtir, Sözleri, ‘asker millet’ nitelemesini hak edenin ‘biz’ Türklerden ziyade, yukarıda zikredilen tekerlemedeki deyişle ‘Alman domuzu’ olduğunu düşündürür:
‘Türkiye’de Alman askeri uzman ve komutanları asıl 1880’lerden itibaren arz-ı endam edecektir ve 1918’e kadar da artan Alman nüfuzuna paralel olarak sayıları artacaktır. Bu dönemde Almanya’da askerlik, Moltke ve Goltz gibi askerlerin propagandasını yaptığı, tüm milleti silah altında tutmayı amaçlayan militarist bir dünya görüşüne dayanmaktadır. ... Bu tarihten [Berlin Kongresinden] sonra Osmanlı ordusu Alman Genelkurmayının stratejisine, onun tayin ettiği subaylara ve Alman endüstrisinin silahlarına bağlanıp, gittikçe Alman askeri sistemiyle bütünleşen bir ordu olmaya başladı.’ (İ. Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Kaynak Yayınları, 1983, ss.72-73.)”
23 CENT’LİK ASKER
Aslına bakarsınız, İlber Ortaylı “Türkler askerlikten başka bir işe yaramazlar, elimizde bir tek askerlik sanatı var, Avrupalılar bu vasıfta olmadıkları için bizi kıskanıyorlar,” diyor. Ünlü Soros İstanbul’a geldiğinde ne demişti? Türkiye’nin “En iyi ihraç ürünü Türk askeridir,” demişti. Avrupa’da askerlik öldü, AB’nin sizin askerinize ihtiyacı var, demişti. Soros’un o sözlerinden 50 yıl önce asker millet’in askerleri önce Kore’ye savaşmaya ve ölmeye gönderildiklerinde, maliyet hesabı yapan ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, “Bir Türk askerinin bize maliyeti 23 cent,” demişti. Evet, aynen böyle demişti! İlber Ortaylı “asker milletiz” derken Türk askerinin 60 yıla yakın zamandır NATO ordusu olduğunu dikkate almamaktan, George Soros’un sözlerini hatırlamamaktan hiç mi hicap duymuyor?
1952’den beri Türk askeri NATO’nun emrindedir. 1970’lerde usulen ve sembolik olarak Ege’de 4. Ordu kuruldu. 1., 2., 3., Ordular NATO’dadır. Bu nasıl “asker millet”tir ki, on yıllar boyu NATO ordusudur. Benim askerlik yıllarımda erlere de, askerî öğrencilere de 2. Dünya Savaşı öncesinde yer altı soğuk hava depolarında dondurulmuş, 25-30 yıl sonra Türkiye’ye hibe edilmiş tavuk eti yedirilirdi. Palaskalarımızın, kütüklüklerimizin, muharebede, tatbikatta bele takılsın diye sapı delik yapılmış kaşık ve çatallarımızın üzerinde “U.S. Army” yazardı.
Asker milletin F-16 uçaklarının çipleri ABD’dedir. O istemese değil “sorti yapmak”, tekerlekleri bile dönmez. ABD uydu bilgilerini vermese, hava sahasını açmasa Güney Kürdistan’a hava akımı yapılamaz. İki yıl kadar önce asker millet Kuzey Irak seferine çıktı da, nasıl döndü? Orducu Deniz Baykal bile, “Bu nasıl sefer, niçin bir haftada döndünüz?" diye Yaşar Büyükanıt’a ateş püskürdüydü.
ASKER MİLLET=ERKEK ŞOVENİZMİ
Herhangi bir millete asker millettir demek aynı zamanda toplumun yarısı olan kadınları ve kız çocuklarını yok saymaktır. Argoda “maçoluk” dediğimiz erkek egemen zihniyete literatürde aynı zamanda “erkek şovenizmi” de denilmektedir. Feminizm bu terimle çok uygun bir nitelendirme bulmuş: Çünkü militarist şovenizm aynı zamanda erkek kültüdür.
Türk milleti asker millettir derken toplumun yarısı olan kadınları yok sayıyor. Zira burası İsrail değil, kadınlar askere alınmaz, sadece çok az miktarda kadın subay-astsubay vardır. Subayların da sık sık belirttiği gibi askerlik “erkek mesleği”dir.
Kadınların askere giden oğullarıyla iftihâr ettikleri de yakıştırmadır. Özellikle çeyrek yüzyılı aşan Kürt savaşında askerlik çağına yaklaşan oğulları için anaların yüreği yıllarca çarpar. Savaşa giden erlere, erbaşlara cep telefonu verilmesi ve hemen her gün evi aramaları boşuna değildir. Herkes etrafına hısım akrabasına baksın, erkek çocukları olan aileleri çocuk daha 15 yaşındayken tasa alır. Acemi birliğine sevk edildikten sonra Doğu ve Güneydoğuya gönderilmesin diye torpil, hatır gönül aranır.
Asker millet olmak Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “yan gelip yatmak değildir”. Asker olmak savaşmak demektir. Hem Kürtlere karşı savaşmayı kutsallaştıracaksınız, vatan-millet-Sakarya meselesi yapacaksınız, hem de, “Gitsin, başkası savaşsın,” diyeceksiniz. İlber Ortaylı gibi düşünenler Türk milletinin asker millet olduğuna o kadar güveniyorlarsa kimin komandoya ayrılacağını, acemi eğitiminden sonra kimin Doğu-Güneydoğuya gideceğini gönüllülük esasına bağlasınlar, bakalım kaç gönüllü çıkacak? Kimse kimseyi kandırmasın.
Genç cepheye de gitse, savaşmayan birliğe de verilse askerdeki evlat, eş, kardeş hasretle ve endişeyle beklenen ailenin göz bebeğidir.
Bir genç askere uğurlanırken törenler yapılması ona moral veren bir alışkanlıktır. Otobüs terminallerinde, tren istasyonlarında arkadaşlarının şamatalı uğurlamalarına sıkça rastlarız. Bu uğurlamaların asker millet olmakla ilgisi yoktur. İtalya’yı gezenler görmüşlerdir. Tren istasyonlarında gençlerin gürültülü bir biçimde asker uğurlama sahneleri orada da çoktur. “Makarna askeri” denilen İtalyanlar bile şamatayla asker uğurlarlar.
NÜFUS ARTIŞI
Avrupa Birliğinin nüfus yapısı bakımından tehlikede bulunduğunu, üretemeyen bir nüfusun felaketlere yol açacağını öne süren İlber Ortaylı, Türkiye’nin nüfus yapısının da yavaş yavaş Avrupa’ya benzemeye başladığını, nüfus artış oranındaki düşüşün iyiye alâmet olmadığını, çünkü milletlerin gücünde nüfusun önemli yer tuttuğunu söylüyor.
İşte “asker millet” zihniyetiyle uyumlu bir yaklaşım daha! Dünyada böyle düşünen çağdaş bir fikir yoktur. Yüksek nüfus artışının nakısa olduğunu öğrenememiş değil, kendi Türkçülüğü gereği nüfus artsın istiyor. Oysa bir toplum üretebileceğinden fazla çoğalıyorsa, asıl felakete gidiş odur. Bir ülkede yoksulluk sınırının ve açlık sınırının altındaki nüfus çoğaldıkça o ülke ilerlemez, geriler.
Avrupa nüfusunun yaslandığı ve üretim kaybına yol açacağı görüşüne gelince, iki açıdan bu da sakat. Birincisi, teknolojik ilerlemenin kol emeğine olan ihtiyacı azalttığını hesaplamıyor. İkincisi ve asıl önemlisi, bir kez daha etnik merkezli bakıyor. Avrupa ülkelerinde yaşlanan ve azalan nüfus kesimi oranın kadim insanlarıdır. Fransa’da Fransızlar, Almanya’da Almanlar, Britanya’da Britanyalılar azalsa bile göçmen nüfus artmaktadır. Göçmenler o toplumun insanı değil mi?
Yapılacak şey Fransızcılık, Almancılık, Britanyacılık değildir, birkaç kuşaktan beri orada yaşayan ve daha da gelecek olanların entegrasyonudur; eğitimleridir, yaşama, çalışma ve yetişme koşullarının o toplumların ortalama düzeylerine ulaştırılmasıdır. Yabancı olanların artık yabancı ya da göçmen olmaktan çıkmaları, her anlamda oranın yerli nüfusu haline gelmeleridir.
ETNİSİTE VE ENTEGRASYON
Paris’e ilk kez gelenler zencilerin çokluğunu görünce, “Burası New York gibi olmuş” derler. Bir de Arapları eklerseniz göçmen ya da göçmen kökenli nüfusun sanıldığından daha fazla olduğu ortaya çıkar. Fransa’yı temsil eden ünlü futbolculara bakınız: Cezayirli olmaktan gurur duyduğunu sık sık söyleyen Zinedine Zidane etnik bakımdan Berberî’dir, 2002 Dünya Kupasında, “Ben dinli değilim, ne Müslümanım, ne Katolik, ben Fransızım,” diye beyanat vermişti. Nicolas Anelka, Martinique kökenli Katolik bir aileden, kendisi sonradan İslamı seçti, Thierry Henry, 2006’da Müslümanlığa geçen Senegal kökenli oyuncu. Ama hepsi Fransalı.
Almanya’da Türkiyeliye rastlamayacağınız kent, kasaba yoktur. Londra’da Hintli’den ve Afrikalıdan, Amsterdam’da Surinamlıdan geçilmez. Fenerlilerin hâlâ da unutamadıkları Pierrre van Hooijdonk’un anne-babası-kendisi, GS’ın dünyaca ünlü antrenörü Frank Rijkard’ın babası Surinamlı Hollandalılardandır.
Hem Cezayirli hem Fransız, hem Surinamlı, hem Hollandalı olunur mu? Olunur. Ulus-merkezciler anlamaz, ama olunur. Birkaç kuşak sonra Avrupalı Türklere sorulduğunda bakalım, ne olduklarını söyleyecekler?
İlber Ortaylı burada da durmuyor, Çin’deki Uygur Türklerinin çok zeki ve çalışkan olduklarını, Türkiye’ye getirilmeleri gerektiğini söylüyor. İşte size bir etnik vasıflandırma daha. Afrika’dan atletik yapılı sporcu adayı getirmiyorsunuz. Bir etnik grubun zekâ ya da üretkenlik düzeyi onların etnisiteleri ile ilgili değildir, yaşadıkları toplumun üretici güçlerin gelişkinlik düzeyiyle, toplumsal evrimde edindikleri üretim bilgi ve tecrübesiyle ilgilidir. İşsizlik oranının kentlerde %17,6, kırlarda %11,1 olduğu bir ülkeye nüfus transferi yapacaksınız. Ayrıca getireceğiniz o nüfus tarımda mı, sanayide mi bilgi ve deneyim sahibidir bilmiyorsunuz. İlber Ortaylı, “Onlar zeki, getirdim!” dedi ya, bu yeter. Söz konusu edilenin Uygur Türklüğü olması İlber Ortaylı’nm Türk merkezciliğiyle tutarlı.
EYVAH, KÜRTLER GELİYOR!
İlber Ortaylı ekliyor: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki üniversiteye giriş sınavlarında açık şekilde kopya çekiliyor. Böylelikle iyi okullara ehil olmayan öğrenciler geliyor. Bunun açtığı gediği Galatasaray Üniversitesi’nde ben hissediyorum. İmtihanların asayişini iyi kontrol etmeliyiz,” diyor.
Bu iddia da külliyen yakıştırmadır. O lâfla, sınavlara katılan gözlemciler suçlanmaktadır. Sözü edilen insanlar bir, üç, beş değil, yüzlercedir. Birincisi, eğer kopya çekilmesi varit olsa çoktan ortaya çıkardı. Bugüne değin gizli kalamazdı, mutlaka duyulurdu. Yıllarca pek çok sınav salonunda kopya çekilecek, kimse duymayacak. Mümkün değil.
İkincisi, sınavlara girenler zamanla yarışırlar, kopya nasıl çekecekler? Ceplerindeki kopya kâğıtlarından soruların yanıtlarını arayacak olsalar, 15-20 soru bile yapmadan zaman dolar.
Öğrencilerin o sınavlarda birbirlerine yardım etmeleri de olanaksızdır. Çünkü bu bir müsabaka imtihanıdır. Öğrenci, başkasına yardım edeyim derken kendisi vakit kaybeder. Yok, eğer birbirlerinin kâğıtlarına bakıyorlarsa, hem oturma düzeni elvermez, hem de her bilmeyene bir bilen gerekir ki, o durumda dahi İlber Ortaylı’nın dediğinin yarısı doğrudur.
Ayrıca sınava girenlere sıkıca tembih edilir: “Başkasının yapacağı her doğru yanıt, sizin şansınızı azaltır,” denir. Eski yıllarda birisine yardım etmek üzere sınava yazılanlar kayıtlarını arka arkaya kuyruğa girerek yaptırırlardı ve aldıkları ardışık kayıt numaralarıyla sınav salonunda yan yana düşerlerdi. Bu uygulama kalkalı en az 40 sene var. Size yardım edecek kişinin sizinle değil yan yana, aynı salona düşmesi bile imkânsızdır.
İlber Ortaylı oralı öğrencilerin giriş sınavlarında kopya çektiklerini nereden biliyormuş? Kanıtı neymiş? Sınavlara ilişkin iddialarında hiç bir kanıtı yok. G. Saray Üniversitesine o illerden gelen öğrenciler zayıfmışlar. Saptaması şayet sübjektif değilse, o illerden gelen bazı öğrenciler yüksek öğrenimde zayıf kalıyorlarsa, nedeni kopya çekme değildir, o illerdeki çocukların okuduğu liselerin yetersiz kalmasıdır.
Çünkü ÖSYM denilen sınav sisteminde başarılı olmak için birkaç yıl dershaneye gitmek gerekir. Dershanelerde ise eski yıllardaki sınavlarda çıkmış soru kitapçıklarındaki soruların yanıtları ezberletilir. Dolayısıyla, o soruların yanıtlarını tekrar yapa yapa iyi öğrenmiş çocuklar sınavı geçip üniversiteye girse bile lise eğitimi zayıfsa, yüksek öğrenimde zorluk çeker.
İlber Ortaylı o illerde ilk ve orta öğrenimde kalitesinin iyileştirilmesini savunmuyor, zira Kürtleri istemiyor, onları dışlamanın yolunu arıyor. Ama nafile. Genel Kurmay’ın bir projeksiyonuna göre, −eğer Türklerle Kürtler birlikte yaşayacaklarsa− Kürtlerin ve Kürt kökenlilerin nüfus içindeki oranı 2052 yılında %50’yi geçecekmiş. O zamanın İlber Ortaylıları acaba ne diyecekler? “Türk Milleti asker millettir,” mi diyecekler, yoksa aynı nitelemeyi Kürtler için de mi yapacaklar?
“LAİKLİK SAFSATADIR”
İlber Ortaylı laikliğe de önem vermiyor: “Devlet her zaman dini kontrol etmiştir, din unsurları da devletin içinde yer almıştır her zaman. Cemaatler, tarikatlar her zaman devlet kontrolünde olmuştur. Bu Osmanlı’da da böyle olmuştur, diğer Türk devletlerinde de. Bu aslında bütün dünyada böyledir. Vatikan devletin, devlet de Vatikan’ın pek çok zaman işine karışmıştır. İç içe girmiştir. O yüzden devlet ve din işlerinin ayrılması safsatadan ibarettir.” İlbey Ortaylı dinin hiç bir zaman kendi başına bırakılamayacağını, devletin bir parçası olacağını öne sürüyor. Bu durumun laiklikle alakası olup olmadığının tartışılabileceğini belirtiyor ve İsrail’in bu duruma örnek teşkil ettiğini söylüyor.
Bu kadar cahillik ancak okumakla olur diyen ne doğru söylemiş! Her yerde devletin bir parçasıymış. 1789 Devriminde Kilisenin bütün emlâkine el koyarak kurumu da, ruhban sınıfını da mülksüzleştirmiş radikal laik Fransız Cumhuriyetinde mi din devletin parçasıymış?
Ya da tersinden bakalım! Hangi Avrupa Devletinde devlet dini kontrol ediyormuş, açıklasın. Batı’da devletin dinle hiç bir ilişkisi yoktur. Birleşik Krallık mı Anglikan Kilisesini kontrol edermiş? Federal Alman Cumhuriyeti mi Evanjelist ya da Katolik Kilisesi üzerinde söz sahibiymiş? Fransa’da sıkça tanık olunur: Polis tarafından sınır dışı edilmek istenen (bizim Türklerin “kâğıtsız, küreksiz” dedikleri) izinsiz göçmenler ya da sığınmacılar rastgele bir kiliseye sığınırlar, haftalarca orada kilisenin himayesinde kalırlar, yurttaşlar onlara yiyecek, giyecek getirirler. Bizde polisin camiye giremeyeceğini tasavvur edebiliyor musunuz?
Halkın dindar, devletin ise kadife eldiven içinde demir bir el olduğu ABD’de devlet sadece Müslüman grupları kontrol ediyor, sayısız kilise ve yerel din grupları devletin tamamıyla kontrolü dışında. Müslümanlar hariç, Hıristiyan tarikatlarda, sektlerde intiharlar ya da kriminalite olmadan devlet onlara karışmıyor. Karışsaydı zaman zaman o topluluklarda skandallar patlak vermezdi. İlber Ortaylı kafasında bir şey oluşturmuş, Türkiye’de devletin dini kontrol etmesini, devletin dini olmasını aklamış, Osmanlı’da böyleydi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de böyle diyor ve bunu olumlamak için, “Bütün dünyada da böyle,” diye uyduruyor.
CUNTACILIĞIN BAHANESİ
Devlet ve ordu yanlılığı buraya kadar varınca elbette “ordu millet” diye diye gerçekte “ordu devlet”i savunacaksınız: Nitekim ordunun siyasete karışmasının da kaçınılmaz olduğunu, bunun tarihsel gerçeklik taşıdığını savunan İlber Ortaylı, “Sivil siyasetin kendini geliştiremediği ortamda darbe kaçınılmazdır,” diyor.
Askerî rejimleri gerekli görüyor, sivil politikacılar başarısız kalırlarsa elbette askerin doğrudan yönetmesini kaçınılmaz ilan ediyor. Tam tamına 12 Eylülün askeri şeflerinin argümantasyonu da böyleydi. Darbe gerekçesi olarak ne diyordu Kenan Evren? “Politikacılar birbirlerine düşmüşlerdi, TBMM aylarca C. Başkanını bile seçemedi, TSK’nın idareye el koyması zaruret olmuştu,” demiyor muydu?
Oysa C. Başkanlığı makamı boş değildi. Senato Başkanı olan, 1930’lardan beri Mülkiye teşkilatında çekirdekten yetişmiş eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil o makama vekalet ediyordu. Seçimle oluşmuş o makamı 12 Eylül 1980 sabahı gaspeden ve seçime girmeyi göze alamayıp 1982 Anayasası ile kendini şâgil C. Başkanı ilan eden Orgeneral Kenan Evren’den bin kez daha o makama lâyıktı.
Keza Evren ve cuntası aynen sık sık aynen şöyle derdi: “450 Kişilik Meclis, 200 kişilik Senato bir türlü kanun çıkaramazdı, bakın biz 5 kişi ne güzel kanun çıkarıyoruz!”
İlber Ortaylı da aynen böyle düşünüyor. Mevcut Vesayet rejiminde askerin rolünün yetersiz kaldığı yerde, tabiî ki onların doğrudan işbaşına gelmesini savunacak.
12 Eylül’ün generalleri pek çok bilimcilerle birlikte İlber Ortaylı’yı da 1402’yle üniversiteden atmışlardı. Demek o da sivil politikacılar gibi görevini yapamamış ki, askerler vaziyete müdahil olmuşlar!
ASIL DARBE LİDERLERİ WASHINGTON’DA
Ve nihayet, İlber Ortaylı siviller (sivil politikacılar) başarısız kalırlarsa askerler (asker politikacılar) darbe yaparlar derken, asıl gerçeği yok sayıyor: Bizde de, Orta ve Güney Amerika’da da, Güneydoğu Asya’da da askeri darbeler hiçbir zaman tek başına iç olaylar olmamıştır. Darbeler daima ve daima Washington menşeli olmuştur. Bunu sağcısı solcusu, Kemalisti İslamcısı herkes ama herkes kabul ediyor ve TV tartışmalarında söylüyor.
27 Mayıs 1960 Cuma sabahı radyolarda konuşan Albay Alpaslan Türkeş’in en önemli vurgusu “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız”dı.
Başbakan Menderes 5 Temmuz 1960’ta Sovyetler Birliği’ne gidecekti, Detant’ın başlamadığı o yıllarda Türkiye gibi ABD’nin sağlam kalesi bir rejimin başındaki yöneticilerinin bu niyeti ABD için kabul edilemezdi. O güne kadar Başkan Yardımcısı Nixon hariç hiç bir Batılı lider Moskova’yı ziyarete etmemişti. Menderes de edemedi.
12 Mart 1971 Cuma günü Muhtıra vererek hükümeti deviren darbecilerinin ilk yaptığı Washington’ın isteği doğrultusunda haşhaş ekimini yasaklamak oldu. Devrilen hükümetin Dışişleri Bakanı Çağlayangil 1974 Nisanında Hürriyet’e verdiği mülâkatta “darbeyi CIA’in yaptığını açık açık söyledi ve, ‘Adamlar dibimizi oymuşlar, haberimiz yok!’” dedi.
Ya ne sanıyordun! Yıllarca Sola yapmadığınızı bırakmadınız, Dolmabahçe’deki 6. Filoyu protesto eden 35.000 kişiye saldırı bile düzenlediniz. [O zamanki Ülkücü öğrencilerden Yaşar Okuyan saldırıyı MTTB ve dincilerin düzenlediğini, Abdullah Gül’ün o sırada MTTB’li olduğunu, MTTB’lilerin yakaya takmaları için mavi kurdele dağıttığını, ‘Frukolar’ın (Toplum Polisinin) haberi var, mavi kurdelelilere karışmayacaklar,” dediklerini söyledi (Haber Türk TV, Balçiçek Pamir’le Karşıt Görüş.)]
12 Eylül 1980 Cuma sabahı biz Harbiye Marşıyla, Hasan Mutlucan’ın davudi sesinden Kahramanlık Türküleriyle ve darbecibaşı Kenan Evren’in bağırma çağırmalarıyla uyandığımız saatlerde, Başkan’ın adamlarından biri operadaki locasına gelip, “Our boys have done it!” diye darbenin başarıldığı müjdesini veriyordu. 12 Eylül cuntasının yaptığı ilk iş Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesine karşı Türkiye’nin vetosunu kaldırmak olmuştu.
28 Şubat 1997 postmodern darbesini de ABD’nin yaptırdığını herkes biliyor. Genel Kurmay’daki brifinglere katılanlara generaller açık açık, “Bu bir NATO operasyonu,” diyorlardı.
Eisenhower, Nixon, Carter ve Clinton. İlk ikisi Cumhuriyetçi, diğer ikisi Demokrat dört başkan. Dördü de darbeci. Asker milletin siyaset mühendisligi müdafii İlber Ortaylı bunları bilmez mi, tabiî ki bilir, ama gene de askere selam çakmak için darbeleri sivil politikacıların başarısızlığına bağlar.
Adıyaman’da Tehcir’de ölmedi, Fransa’da kurşuna dizildi
Aras Yayınevi 1944’te Naziler tarafından kurşuna dizilen Direniş Hareketinden Missak Manukyan için ölüm yıldönümünde İstanbul‘da anma toplantısı düzenledi. İsmi Fransızca’da Michel Manouchian olarak da geçen Manukyan’ın yaşam öyküsü şöyle:
1906’da Adıyaman’da doğmuştu. 1914’te Osmanlı Devleti savaşa girince babası askere alındı ve cephede öldü. Çok geçmeden İttihat ve Terakki hükümeti Ermeni tehcirini başlattı, annesi açlıktan ölür, akrabaları de Tehcir listesinde olduğundan bir Kürt ailesi ona ve kardeşi Karabet’e sahip çıkar, çocuklan ölmekten kurtarır. Çünkü soykırımcılar soyu tüketmek için özellikle erkek çocukları öldürmekte, kız çocuklarını ise Müslüman ailelere vermekte, kızlar buluğ çağına gelince kuma verilmekteydiler.
Çocuklar savaştan sonra artık Fransa’nın olan Suriye’ye kaçırılarak barınabilecekleri ve meslek okuluna gidebilecekleri bir yetimhaneye yerleştirilirler. 1925’de Marsilya’ya giderler. İşçi olarak çalışmaya başlarlar. Karabet hastalanıp ölür, Missak tanınmış Fransız şairlerinin şiirlerini çevirerek kendisini kurduğu Ermenice dergilerde yayınlar. Sorbonne’da edebiyat ve felsefe derslerine devam eder. Komünist Partisine katılır. Hem işçiydi, hem şair ve heykelci. (Bazı şiirlerinin Türkçesi, 1984’te De Yayınevince yayınlanan “Red Türküleri” isimli kitapta yer almaktadır.)
İspanya Savaşı sırasında o sırada komünist olan yazar André Malraux’nun kurduğu “Cumhuriyetçilere Yardım Komitesi”nde görev alır.
Savaş patlak verdikten kısa süre sonra Direniş Hareketinin silahlı kolu olan Francs-Tireurs et Partisans (FTP=Fransa Nişancılar ve Partizanlar) örgütüne katılır. 1939 ve 1941’de tutuklanıp Nazi mahkemelerinde yargılandıysa da serbest bırakıldı. Bir süre sonra bu örgütün göçmenler seksiyonu olan FTP-MOI’nin (Göçmen Kol işçileri) kolunun liderleri arasına girer, sonra da başkanı olur. Grubun ilk başkanı Joseph Epstein Polonyalı bir Yahudidir. Fransa’da Hukuk okurken İspanya Savaşına gider ve Uluslararası Tugaylara katılır. Savaştan sonra öğrenimine geri döner. Fransa işgal edilince bu kez Rezistans’a girer ve Albay Gilles adıyla göçmen grubunun başına geçer. Sonra yerini Manouchian’a bırakırsa da onun yakalanması üzerine tekrar görevi alır. Ama o da yakalanır, 1 Nisan 1944’de o da kurşuna dizilir.
Uluslararası devrimcilerden oluşan grup aralarındaki iki Ermeniden birinin adıyla “Manouchian Grubu” diye anılmaya başlar. Grup Ağustos 1943’te bir Nazi generaline suikast düzenler, generalin otomobilinin içinde oturan şahsın kucağına bomba atarlar fakat arabadaki şahıs general değildir, Fransa’dan Almanya fabrikalarına işçi göndermekle görevli üst düzey bir Nazi yetkilisidir.
Manouchian grubundan 23 kişi aynı yıl Kasım ayında tutuklanırlar. Aralarından tek kadın olan Olga, Romanyalı Olga Bancic Stuttgart’a gönderilir, orada giyotinle idam edilir. Diğer 22 kişi 21 Şubat 1944’te Fresnes Cezaevinde kurşuna dizilirler. Manouchian’ın eşi Mélinée’ye yazdığı son mektubu Kasım 1985 tarihli Düşün Dergisi’nde ve aynı yıl De Yayınevi’nin “Hayatı Seviyorlardı” isimli kitapta yayınlanmıştır. Eşinin onun hakkında yazdığı kitap ise Türkçe’de yakınlarda Aras Yayınevi tarafından basıldı. Mektubu Léo Ferré şarkılaştırdı.
Adıyaman’da sekiz yaşında bir köylü çocuğu olarak soykırımda kurtulan Ermeni Missak Manukyan’ın yolu Nazilerin soykırımından kurtulmuş Yahudilerle, İspanya’da Falanjist ordularına karşı savaşmış İspanyalı özgürlükçülerle, İtalya’da Mussolini’ye karşı mücadele etmiş İtalyan anti-faşistleriyle hepsinin doğdukları ülkelerden başka bir ülkede kesişecekti.
Missak’ın ve mücadele arkadaşlarının şahsında özgürlükçülüğün ve enternasyonalizmin seçkin bir örneğini görmekteyiz. Bu tür özverilerin ve adanmışlıkların küçümsendiği, artık geride ve çağdışı kaldığı şeklindeki iddialara sıkça rastladığımız günümüzde Manouchian Grubunun özgürlükçülerini unutmamak ve unutturmamak gerekir: Celestino Alfonso (27, İspanyol), Olga Bancic (32, Romanyalı), Joseph Boczov, (38, Macaristanlı), Georges Cloarec (20, Fransız), Rino Della Negra (19, İtalyan), Thomas Elek (18, Macaristanlı), Maurice Fingercwajg (18, Polonyalı), Spartaco Fontano (22, İtalyan), Emeric Glasz ( 42, Macaristanlı), Jonas Geduldig (26, Polonyalı), Leon Goldberg (19, Polonyalı), Szlama Grzywacz (34, Polonyalı), Stanislas Kubacki (34, Polonyalı), Arpen Tavitian (44, Ermeni), Cesare Luccarini (22, İtalyan), Missak Manouchian (38, Ermeni), Marcel Rayman (22, Polonyalı), Roger Rouxel (18, Fransız), Antonio Salvadori (43, İtalyan), Willi Szapiro (29, Polonyalı), Amadeo Usseglio (32, İtalyan), Wolf Wajsbrot (18, Polonyalı), Robert Witchitz (18, Fransız).
8 Mart’ın 100. yılı nedeniyle kadının özgürleşme serüvenine kısa bir göz atacağız. Amacımız, gördüklerimizden “ders çıkarmak!” olmayacak. Çünkü, “ders çıkarmak” denilen şey toplumsal mücadelede hemen her zaman, yaptığından pişmanlık sonucunu veriyor. Zaten egemen olan her görüş, muhalif görüşü “ders alma”ya davet ederek hakkından gelir. Sol ders almak yerine “ders verme”yi benimsemelidir. Bizim temel sorunumuz, elbette kadının özgürleşmesidir. Ama akılda tutmak gerekir ki, kadının özgürleşmesi eğer erkeği de özgürleştiren güçlü ve kalıcı bir tarihsel hipotez olabilirse süreklilik ve anlam kazanır.
Yüz yıllık özgürleşmeci kadın hareketinde görünür iki temel eğilim öne çıktı. Bunlardan biri “emekçi kadın hareketi”, diğeri de “feminist kadın hareketi” oldu. Bu iki hareketin birbirine kapalı yürüdüklerini de düşünmemek gerekir. Aynı cinsiyet temeli üzerinde yürüyen hareketler oldukları için bu iki kadın özgürlüğü düşüncesi birbirinden etkilendiler. Ancak, belirleyici olmasa bile diğerinden güçlü ve ses getireni “emekçi kadın hareketi”ydi. “8 Mart” adıyla sembolleştirilen hareket buydu. Emekçi kadın hareketi, kadın emeğinin sömürülmesinin koşullarını erkek emeğinin sömürülmesinin koşullarına eşitlemek için bir mücadele değildi. Sınıf temeline sadık kalan ama aynı zamanda cinsiyet temelli bir özgürleşme mücadelesiydi. Entelektüel alana sıçradığında, kendini emek(çi) kategorisinden koparmadığı halde kolayca feminist muhteva kazanabilmesi, bu yönde büyük bir kapasitesi olduğunu gösteriyordu.
Sosyalist Enternasyonal Kadın Platformu’nun “Kadın Günü”nü belirlediği 1910 yılından sonraki yüz yıl boyunca feminist kadın hareketi ile emekçi kadın hareketi, dişil nehir yatağında birlikte akmış olsalar bile bütünleşmediler, Ama son yıllarda feminist kadın ve emekçi kadın hareketlerinin arasındaki fark, kadınların bilincinde sönümlendi ve kadın özgürlük mücadelesi büyük ölçüde feminist renklerin ağır bastığı bir mücadele haline geldi. Bu sonucu feminizmin üstünlüğü değil, emekçi kadın hareketinin özünde saklı duran feministleşme potansiyeli sağladı. Ancak yine de, “sosyalist feministler” gibi, kendini genel feminist akımdan ayırma gereksinmesi duyan kadın grupları varlığını sürdürmektedir.
Gelelim bugüne: Sağlanmış görece kazanımları bir kenara bırakırsak, bunca yoğun ve yüzyıla yayılan özgürleşmeci kadın mücadelesinin cinsiyet temelinde bir eşitliğe yaklaştığı bile söylenemez. Bu durumda kadın hareketine yeni bir açıdan bakmak ve özgürlük mücadelesini daha güçlü ve daha radikal bir hipotez hâline getirmek zorunlu oluyor.
Şu soruyu soralım: Özgürlükçü kadın hareketi güçlü ve etkili olabilmek için zihinsel planda emekçileşmeli mi, feministleşmeli mi?
Yüz yıllık tecrübeden sonra bugün artık rahatlıkla denebilir ki; feminist olmayan bir kadın hareketi özgürlükçü olamaz, Yaygınlaşmakta olan bu görüşü daha da güçlendirmek gerekir. Güçlendirmenin yolu, kadın hareketinin feminist bir çizgi üzerinde sonsuz radikalleştirilmesinden geçmektedir. Önümüzdeki yılların başlıca sorunu kadınların her kesiminde, ama özellikle emekçi kadınların bilincinde feminizme entelektüel hegemonya kazandırmak olacaktır.
Özgürlükçü kadın hareketini feministleştirme, politikleştirme ve entelektüel alanda hegemonik güç haline getirme kapasitesi, kimse başını sağa sola sallamasın, “Marksist Kadın Düşüncesi”nde vardır. Nedir o halde bu “Marksist Kadın Düşüncesi”?
Şudur: Marksist görüş, “Kadını sosyalizm kurtacak!” diyordu. Bu düşünüş ve kurgu biçimi, kendi içinde kendine engel bir çelişki yaratıyordu. Çünkü eğer burjuva kapsamıyla belli bir olgunluğa varılmamışsa pekâlâ “erkek sosyalizmi!” de olabiliyordu. Yaşanan sosyalizmin, bırakalım kadını, kendini bile kurtaramadığını gördükten sonra sosyalizm ile kurtulacağına hangi kadın inanır? Şimdi bu eski kurgu kadın zihinlerde tersine dönmüş bulunuyor: “Sosyalizm ancak özgürleşmiş kadınla kurulabilir.” Bu olumlu bir gelişmedir. Çünkü Marksizmin feministleşmesini kolaylaştıracaktır.
Ancak feminizmin de kendini Marksizme büyük ölçüde kapatmış bulunduğunu unutmamak gerekir. Kırk yıllık Marksist kadınların feministleşirken Marksizme uzak düştüklerinin, yer yer de ona düşmanlaştıklarının örneklerini çok gördük. Feminizmin kendini Marksist görüşe kapatması genelde kendine savaşacak düşman olarak “erkek(lik)” olgusunu seçmiş olmasındandır. "Erkek(lik)"le savaşmanın bir yanlışlığı yoktur, hâtta erkeği de özgürleştirecek bir hipotez için zorunludur da. Yanlış olan, Marksist görüşün buna kapalı olduğu varsayımıdır. Marksizme ait olup da özgürlükçü kadın hareketinin tarihinde bugün bile hâlâ kutup yıldızı gibi parlayan Feminist-Marksist kadın önderler çoktur.
Burada anlama ve yorumlama sorunu değil, “bilme” sorunu vardır. En doğrusu konuya Marksizmin siyasal ve toplumsal pratiğinden değil, düşüncesinden, örneğin bizzat Marx’ın yaptığı çözümlemeden bakmaktır. Marx‘ta tarihsel “insanlaşma süreci”nin temel dinamiği “insanlığı elinden alınmış” olanlardır. “İnsanlığı elinden alınmış olanlar”ın mücadelesi doğal ve zorunlu olarak insanlaşmaya yönelik olur. Marx bu durumu önce “işçi”de görür. “İnsanlığı elinden alınmış olmak” madem ki insanlığını yeniden ve tam olarak kazanmak için mücadeleyi kışkırtan bir nedendir, insanlığı elinden alınmış olan kadının durumu nedir? Marx buna da bakar. Gördüğü şudur: Kadın toplumdan dışlanmıştır. Toplumda, fakat toplumdan sayılmamıştır. Toplumsal olarak aşağılanmıştır. Kim yol açmıştır kadının bu durumuna. Elbette −ilk bakışta− erkeğin “erkeklik durumu” yol açmıştır. O halde kadınlık durumu aşağılanmışlıksa, erkeğin erkeklik durumu da doğal olarak aşağılık bir durumdur. Tek tür içinde cinsiyet ilişkisinin bir ucu, öteki ucu “öyle” olduğu için “böyle”dir. Yani “kadının durumu” olarak gördüğümüz şey aslında “erkeklik durumu”nun kendini karşıtında yansıtmasından başka bir şey değildir.
Kadının özgürleşmesi için hareket (feminizm) bu nedenle erkeğin karşısında değil, onu da peşinden çekip özgürleştiren bir hareket olarak kurgulandığında Marksizme yaklaşacaktır. “Marksist Kadın Düşüncesi”, feminist düşünceyi de içine alarak etkinleştiren bir Marksist düşüncedir. Tür için en tam özgürlük hipotezi iki cinsi birden özgürleştiren bir hipotez olmalıdır. Bu hipotezi ancak “Marksist Kadın Düşüncesi” oluşturacaktır denilebilir. “Marksist Kadın Düşüncesi” “erkek(lik)” durumunu içine almadan ele alır. Bu, kadının özgürleşmesi için yokedilmesi şart olan bir düşmanın insanlaşmaya dâhil edilmesi anlamını taşır.
Türkiye için bakıldığında yüz yıl boyunca kadının özgürleşmesi bakımından belli başlı üç kulvar gözümüze çarpıyor. Bunların en belirgini kendine “Cumhuriyet Kadını” adını yakıştırandır. Bu hareketi, İslam dininin kadın üzerindeki köleleştirici etkisini aşındırması nedeniyle özgürleştirici sayabiliriz. Kadına kamusal alana giriş vizesi veren tek kimlik olduğu için Cumhuriyet kadını yaygın bir model olmuştur. Ancak bu “kadın modeli” feminizme düşman bir modeldir, bu nedenle feminizmin kapsayıcı olabildiği bugünkü koşullarda kadın hakikatinden uzaklaşmış, gerici bir rol üstlenmiştir. Kendini “devlet kadını” olarak algılamaktadır, zekası “devlet zekası” kadardır ve özgürleşme açısından “kadınlığın yitirilmesi”ni temsil etmektedir. Geleceğe ilişkin hiç bir vaadi kalmamıştır.
Kadının Türkiye’de özgürleşme yolunda izlediği ikinci kulvar “sol”dadır. Bu kulvarda kadının özgürleşmesi emek kategorisine sıkıca bağlanmıştır. Bu durum sol kadın hareketinin feminist bir öz kazanmasını büyük ölçüde geciktirmiştir. Ancak, gecikmeyle de olsa bu sorun bugün aşılmıştır. “Kadın özgürleşmesi emekçi kadının özgürleşmesidir” diyen kalmamıştır. Sol kadın hareketi, “68” gibi, özgürleşmede evrensel boyutları olan bir uğraktan da geçtiği için ortaya önemli bir birikim çıkarmıştır. Sol kadın hareketi feministleştiği ölçüde Türkiye’de kadın hareketinin bundan sonrasına önemli katkı sunabilecek güçlü bir potansiyeldir. Türkiye’de kadının özgürleşmesine dolaylı katkıda bulunan iki genç gelişme kulvarı daha var. Bunlardan biri “Kürt kadın hareketi”, diğeri de “Politik İslami kadın hareketi”dir. Bu iki kulvarda kadının ne yönde ve ne kadar özgürleşebildiği, sıkça tartışılıyor. Burada direkt bir özgürlük çözümlemesi yapılamıyor. Çünkü her iki kadın hareketinde konum değişikliği adeta hızlandırılmış bir süreç olarak yaşanıyor. Yani burada kadın eski format ilişki içinde köklü bir değişim geçiriyor. Bu iki harekette feminist cinsiyet bilinci hâlâ sıkı baskı altında ama dokunulunca patlayacak bir birikim sağladığı da muhakkak. Demek ki Kürt ve İslam saikleri üzerinden politikleştikleri için bu kadınlar, feministleşme açısından artık geri gidemezler. İleriye gitmek zorundadırlar.
Geçmişe bakarak gördüklerimiz her ne olursa olsun, kadın hareketinin önünde yeni bir dönem açılmaktadır. Bu yeni dönemde cinsiyet temelinde özgürleşme rakipsiz olacaktır. Yeni dönem kadın hareketlerinin tümünü feministleştirecektir. Kadın hareketleri feministleştikçe yakınlaşacaklardır.
Bu bir “kestirim” değil, nesnel bir tesbittir; asla “iyimserlik” olarak algılanmamalıdır. Önemli ama çok da zor bir süreç olacağını şimdiden bilmek gerekir. “Marksist Kadın Düşüncesi” adını verdiğimiz yeni zihinsel faaliyet alanı bu süreci çözümlemek zorundadır.
Şu kesin: Kadın hareketinin tüm varyantları feministleştikçe radikalleşiyorlar. Kadın radikalizmi ister istemez saldırganlaşacaktır. Elbette erkeğe karşı saldırganlaşma olmayacak bu. “Erkek” dediğimizden çok daha önemli olan iki tarihsel olguya saldıracaktır radikal hareket. Bunlardan biri, “mülkiyet düzeni”dir, diğeri “aile”dir. Denebilir ki erkek egemen tarihin bu iki temel kurumu yakın gelecekte feminizmin tehdidi altına girecektir. Zaten bu olmazsa kadının özgürleşmesinden söz etmek asla mümkün olmayacak. Dünya mülkiyeti erkeğin olduğu için dünya erkeğin olmuştur. Mülkiyet erkekte olduğu için devlet ve siyaset de ondadır. Kadın hareketi bu mülkiyet düzenini er veya geç yıkmakla mükelleftir. Erkeğin elinden mülkiyetini almadan erkekliğini elinden almak olanaksızdır. Başka bir açıdan aynı mülkiyet düzenine emek hareketi de saldırmaktadır. Geleceğin özgürlük bilinci buradan, özel mülkiyet düzeninin kapitalizmin erkek mülkiyet düzeni olduğunu kavrayacaktır. Kapitalizm “erkek”tir ve erkekliğin yıkılmasıyla eş zamanlı olarak yıkılacaktır.
Kadın hareketinin cinsiyetçilik temelinde radikalleşmesinin tehdit ettiği diğer tarihsel kurum, “aile”dir. Aile, erkek mülkiyet düzenini ayakta tutan devlet ve dinden sonra gelen üçüncü dayanaktır. Kapitalizm bu kurumu çürütmekte ama çürük haliyle bile “kendi temeli olarak” pekiştirmektedir. Yeni ve özgür bir dünya tahayyül belki de kapitalizmden, onun üç temel dayanağını (devlet, din, aile) çökerterek kurtulma esası üzerine oluşacaktır.
Burada uzun erimli bir gelecekten söz edilmiyor. Bugünkü mücadeleden söz ediliyor. Çünkü, kadının özgürleşmesi için yıkılması şart olan kurumsal olgular, ömrünün sonuna gelmiş kapitalizmin bugünkü olgularıdır. Kadın hareketi bu somut hedeflere saldırmalıdır.
“Saldırmak!”
Ne demektir bu? Şiddet çağrısı mı? Demokrasi, insan hakları, kadın hakları, liberal özgürlüklerin genişletilmesi, vb... varken, saldırmak ne oluyor?
Bu soruyu soran bilinç, kesinlikle kadın bilinci değildir. Bin yıllık olguların yıkılması gereğinden söz ettikten sonra şiddetten söz etmemek, özgürleşmenin mutlaka bir bedeli olacağını bilmemek demektir. Özgürlük “göze alınabilen” bir şeydir.
Zekiye Arıkel, Kızılcık, sayı 38 (Kış-Bahar 2010), s. 10-12.
Günümüz solu siyasette yok sayılmaktadır. Fakat ‘’eksikliği’’nin de demokrasiler yönünde risk oluşturduğu eklenmektedir. Solun siyasetteki bu feci durumu ‘’hedefsiz’’likle açıklanmaktadır. Bu anlatıma göre sol, ne yapacağını bilmemektedir. Bu genel görüşe sol içinden de yaygın destek geliyor. Ne yapacağını bilmediği, dışarıdan ve içeriden sola söylendikçe, sol bu söylenenlere kulağını açtıkça daha bir ne yapacağını bilmez duruma düşüyor. Kafalar büsbütün karışıyor.
Oysa solun sorunu ‘’ne yapacağını bilmemek’’ değildir. Çünkü günümüzün bütün solcuları, sosyalistleri ve komünistleri ‘’ne yapacaklar’’ını bilmektedirler. Yaptıkları solculuk ve komünistlikle hiç bağdaşmayan solcular bile yaptıklarını bilerek yapmaktadırlar. Fakat geçmişte tarihsel ölçekte büyük işler yaptıklarına bakılırsa bugün pek bir şey yapmadıkları rahatlıkla söylenebilir. O zaman şunu da söylemek gerekir: Sol ne yapacağını bilmekte, fakat nasıl yapacağını bilmemektedir.
Neyin yapılacağını bilmek, fakat nasıl yapılacağını bilmemek, kendini hiçbir şey yapamamak ya da uçucu şeyler yapmak şeklinde gösteren sıkıntılı bir durumdur. Solun tamamı bütün dünyada bu sıkıntıyı yaşamaktadır. Yaşanan sıkıntıyı aşmaya yarayacak düşünce ve pratiğin üretilmesi de ayrıca bir sıkıntı kaynağıdır. Şunu yapalım diyen çoktur, şunu şöyle yapalım diyen yoktur.
Bildiğini nasıl yapacağını bilmeyen solcu ve komünistlerin, nasıl yapılacağını öğrenmek için başvurdukları kaynak, genellikle Marx olmaktadır. Bu da doğaldır, çünkü sol, bildiği ne varsa Marx’tan öğrenmiştir. Bilmediğini, Marx’ta mutlaka gözden kaçırdığımız bir şeyler vardı da biz görememiştik gibi yanlış bir noktadan hareketle, zaten ezbere bildiği Marx’ta araması solda zihinleri açmamaktadır. Marx’ın söylediklerini ‘’ezber’’lemiştik ama anlamamıştık denilse Marx’ı ‘’yeniden okumak’’ elbette faydalı olabilirdi. Ancak, ezberlediği halde gene de yanlış veya eksik anlamış olduğundan hareketle Marx’ı ‘’yeniden okumak’’ başka, ‘’yeni bir açıdan okumak’’ bambaşkadır. Marx ‘’yeni’’ bir açıdan okunmalıdır.
Marx’ı ‘’yeni bir açıdan okumak” ile “su koyvermek” arasında sıkı bir bağlantı vardır. Yirmi beş yıl önce, sosyalist ülkelerde en çok konuşulan şey Marx’ı “yeni bir açıdan okumak” gerektiği idi. “Yeni açı“ dedikleri, sosyalizmi Marx’ın şahadeti altında terk etmekten başka bir şey değildi. Marx’ta “yeni şeyler!”keşfediyorlardı. Marx’ın teorisinin neresine baksalar gördükleri şey, yönetmekte oldukları sosyalizmin, vaktiyle altı kapitalizm tarafından yeterince doldurulmamış noktalarda çöktüğü biçimindeydi.
Marx’ı yeniden, ama bu kez “yeni bir açıdan” okuyarak keşfettikleri yeni şeylerin değişmez ortak özelliği, okuyanı Lenin’den uzaklaştırmasıydı. Marx Lenin’e götürmüştü ama “yeni şeyler” “başka yerler”e götürüyor, Marx ile Lenin’in arasını açıyordu.
Lenin’e götürmeyen, hatta ondan uzaklaştıran ve ona düşmanlaştıran bu “yeni şeyler” teorik şeyler değil, “siyasi şeyler”di. Siyasi şeyler teorik olandan çok daha tehlikeydi, çünkü eldeki sosyalizm tarihsel gelişmesi bakımından toplumsal güvenceye kavuşmamıştı, hâlâ “siyasi” olarak yönetilmekteydi. Marx ile Lenin’in arasını açmak hem sosyalizmin sosyalizm olarak kemale ermesini engellemiş, hem de ileriye gitmenin geriye dönmekten daha zor olduğu zayıf bir tarihsel anda, bir çuval inciri berbat etmişti.
Marx’ı “yeni bir açıdan” okumanın masum bir okuma olmadığı, sonuçlarından, dünya sol düşüncesine ve sol siyasetine, özellikle son yirmi yıldan bu yana hiçbir katkıda bulunmamış olmasından bellidir. Sol siyasetin sürekli gerileyen seyrine ve hem de Marx’ı yeniden okuyanların durumuna bakarak bunu görebiliriz. O zaman şu çıkar: Demek ki Marx, özellikle Lenin’den kaçmak için okunuyor. Bu kesin, çünkü Marx’ın “Lenin’den kaçmak” için okunması “yeni” bir şey değildir ve her zaman aynı sonucu vermiş, dünya solunu krize sokmuştur. Üstelik eski “yeniden okuma”lar bugünkü pejmürde okumalarına göre çok daha parlak ve dâhice yapılmış okumalardı. Örneğin Kautsky de okumuştu, Bernstein da. Bu “derin” ve “yüksek” okumalardan biliyoruz ki, Lenin’den kaçmak demek, düpedüz sınıf düşüncesinden ve sosyalizmden kaçmaktır.
Günümüzün, kavranması güçtür denilen ve solu ne yapacağını bilmez duruma düşüren koşullarını kavramak için arayış içinde olanların Marx’a başvurması, ayrıca yöntemsel olarak da yanlıştır. Çünkü bu aranış, Lenin düşüncesi tarafından döllenmiş olan “reel sosyalizmi” eleştirmek ve ondan uzaklaşmak ihtiyacından doğarak gelişmektedir. Oysa eleştirilmek istenen şey olarak deneysel sosyalizm Marx’ta hiç yoktur. Ayrıca Lenin’den Marx’a dönüş yolunu kapatan diyalektik bir engel de bulunmaktadır. O da Lenin’in, Marksizmi politik bir teori olarak öne çıkarması, tarihin kütüğüne kakmış olmasıdır. Marksizmin siyaset teorisine yükseltilmesi onun nesnelci, evrimci varyantlarından da arındırılmasını gerekli kılmıştır. İnsanın insani varlık koşullarına ve bu dolayım üzerinden de onun her tür pratiğine bir dış gerçekliğin el attığını reddeden öznel idealizme karşı verdiği amansız mücadeleden sonra Lenin, Marksizmi arındırmayı hem haketmişti, hem de artık bunu başarabilirdi.
Eğer bugün deneysel sosyalizmi, daha iyi ve üstün bir teorik sosyalizm ile ikame etmek çok gerekliyse Lenin’in siyasi düşüncesine başvurmak en doğrusudur. Çünkü Lenin’in siyasi düşüncesi, hem de reel sosyalizmi desteklemek, hem de eleştirmek için büyük bir kapasite bahşetmekteydi ve Yirminci Yüzyılda milyarlarca insanın aklından ve dilinden düşmemiş olması bununla ilgiliydi. Reel sosyalizmin en tutarlı ve rasyonel eleştirisi Lenin’in siyasal düşüncesinde mevcuttu. Reel sosyalizm ile birlikte Lenin düşüncesi de gömüldüğü için bugün doyurucu bir reel sosyalizm eleştirisi yapılamıyor. Marx’a geri kaçmaktan amaç da zaten sosyalizmden kaçmak olduğu için Lenin’in siyasal düşüncesinden kaçılıyor.
Lenin’in siyasi düşüncesinden kaçmak, fakat “özgürlükçü sol”da kalmak gibi bir varsayım kuruldu, işliyor. Dünyanın hemen bütün Leninistleri, bu yeni varsayıma katıldılar. Varsayım, kendine katılmayan solu “fosil” saymak gibi bir saldırganlığı da içeriyor. Reel sosyalizmden, devlet sosyalizminden, demokrasisiz sosyalizmden, askerli sosyalizmden, erkek sosyalizminden, ekonomik bakımdan yetersiz bir sosyalist diktatörlükten, vb. kaçayım derken doğrudan “karşı taraf”a kaçtığını farketmeyen bu sorumsuz gidişatın önünü kesmek için ileri sürdüğü tüm “yenilikçi” tezleri Lenin ile göğüslemekten başka çare yoktur. Lenin düşüncesini, Lenin’den uzaklaşınca hayattan uzaklaşmış bu sığlaşmış solun gözünün içine sokmaktan bıkmamak gerekiyor.
Besbelli ki onlara Lenin’i hatırlatınca kıs kıs gülecekledir. Çünkü onlar esasta özgürlük sorunu ile ilgilendiklerini sanmakta ve mevcut konsensüs’ün içine girmekle bunun yolunu da bulduklarına inanmaktadırlar. Fakat her ne hikmetse Lenin’i gömerek gittikleri yerde, Lenin makbulken yakındıklarından bin kat daha özgürleşememekten yakınıyorlar. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur, çünkü yaşadığımız güne ister dünyayı kapsayan en genel çerçeve içinden bakın, ister herhangi bir tekil olayın somut görüntüsünden, eğer gerçekten de “yaşam” denilen hadisenin dokusuyla yakından ilgileniyorsanız, sözün dönüp dolaşıp Lenin’e geri döndüğünü göreceksiniz. Bu da bildiğini nasıl yapacağını bilmeyen sola içinde bulunduğu durumdan çıkış yolunu gösterecektir.
Unutulan ve kaçılan veya düşmanlaşılan Lenin olunca ilk cevaplandırmamız gereken soru şu olmalıdır: “Niçin 20.Yüzyılda yaşayan bütün insanlar onun adını ezberlemek zorunda kaldılar?” Buna cevap, yaşanan son yüzyılın “politik yoğunluk” bakımından bütün yüzyılların üstüne çıkmış bulunduğudur. Böyle olmasının nedeni ise, tarihten oluşup gelen iki büyük evrensel teorinin dünya hâkimiyeti için eyleme geçmiş olmasıdır. Eylem “politik”tir ve milyarlarca insanı içine çekmiştir. Bu eylem, ideoloji, devlet, siyaset, ekonomi, kültür, sanat, bilim gibi bütün araçların ve hatta yerine göre “taş balta”nın bile kullanıldığı, bir yüzünde kapitalist vahşet, diğer yüzünde özgürlük umudu görülen büyük bir “savaş” olmuştur. Tarihin kendisi sınıf savaşları olduğuna göre bu en büyük savaşı da sınıf savaşı olarak kavramamız doğrudur. Dünya hâkimiyeti için savaşan ve bütün insanlığı kapsar bir yaygınlığa ulaştığı gibi insanın varoluş koşullarına inen bir derinlik de kazanan bu savaşın en öne çıkmış politik dehası Lenin’den başkası değildi. Bilinmesi, sol siyasette biricik kriter olarak benimsenmesi, bundandı.
Kendine saygısını yitirmemiş olan herkes kabul edecektir ki, hangi türü olursa olsun solu Lenin’in düşüncesine bağlayan başlıca bağ ‘’özgürlük sorunu’’ydu. Bu nedenle bugün Lenin’den uzaklaşmak “özgürlük”ten vazgeçmek olmasa da en azından “özgürlük yenilgisi”ne düşmekle ilgilidir. Ne kadar dans ederse etsin, Lenin’den uzaklaşan sol özgürlük düşüncesi, eninde sonunda burjuva gücün köleleştirici etkisine girmektedir. Üstelik bunu, Lenin’e iftira ederek yapmakta ve yaşamaktadır. “İktidardan kaçarak” özgürleştiğini zannetmenin, mevcut iktidar egemenliği altına girmekten başka bir şey olmadığını, en yakınımızdaki solcu örneklerinde, diyelim özgürlükçü liberallerde açıkça görmekteyiz. Bugün tüm hasımları ve ahmak yandaşları tarafından “iktidar hastalığına yakalanmış tutkulu bir siyasetçi” olarak tasviri, sadece Lenin’i yeterince anlamamış olmayı değil, onun düşüncesinde ifadesini bulan somut özgürleşmeyi yok etme hırsını da ele vermektedir. Çünkü, bu eleştiri, başka ve mevcut bir iktidar adına olmasa bile, lehine yapılmaktadır. Lenin gibi, “herkese devleti yönetmesinin öğretmek”ten söz eden birinin hakikaten “tutkulu” biri olması gerekir, fakat bunun tutkulu bir devlet düşmanlığı olduğunu anlamamak için de maksatlı olmak gerekir. Oysa “Devlet sorunu”yla, onu “sorun” sayarak bu kadar çok ve yakından ilgilenmiş olması bile Lenin’in “iktidar” denilen şeyden ne denli tiksinti duyduğunu anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Lenin’de apaçık gördüğümüz iktidar kuruculuğu bir özgürlük sorunu oluşturmazdı, çünkü önemli iktidar kurması değil, iktidarı nerede kurmak istediğiydi.
“Özgürlük” ve “özgürleşme” sorunu Lenin’in siyasal düşüncesinden uzaklaşanların boğazını doğal olarak daha da sıkmaktadır. Burada bir “bit yeniği” var, farkına varılmalıdır. Tamam, üstünkörü bir aceleyle Lenin’e mahkûm edilerek yaşanan Marksist siyasal pratiğin özgürleşme sorununu çözemediğini saptamak kolay bir iş. Fakat niçin Leninci siyasal pratikten koptukça özgürlük ve özgürleşme davasının bunalıma girdiğini, artan özgürleşme davasının bunalıma girdiğini, artan özgürleşme sorunlarını Lenin’in düşüncesinden arındırılmış bir düzleme taşıyarak çözmenin niçin bugün de hâlâ mümkün olmadığını düşünmek gerekir. Özgürlük üzerine tartışma, felsefi bir tartışma olarak da çok önemlidir, fakat eğer sorunun bir sonraki basamağı olan siyasi bir tartışmaya götürüyorsa öyledir. Özgürlük tartışmasını en üst düzeye çıkarmakla ve uzlaşmaz bir kavga konusu yapmakla aynı zamanda en çıplak ve anlaşılması kolay düzeyine de çıkarmış olan, Lenin’dir. Lenin’in yaptığı en hayırlı iş, özgürlük tartışmasını safsata ve kandırmaca olmaktan çıkartıp “özgürleşme siyaseti”ne dönüştürmüş olmasıdır.
Lenin gibi düşünürsek, “Özgürlük!”, evet kim söylemişse, doğru söylemiş, “seçme özgürlüğü”dür. Gerçekten de, seçimi sınırlanmış olan insan özgür değildir. Ama görüyoruz, en ideal demokrasi de bile “seçim”, mevcut olan içinde bir seçim oluyor, “mevcut olan” alabildiğine, örneğin AB’deki kadar geniş olsa bile, ondaki sınırları aşıp tahayyül alanına geçemiyor. Oysa gerçek özgürlük, yani gerçekten özgürlük tahayyül alanındadır. Örneğin, en tam özgürlüğü tanımladığını düşündüğümüz “özgür ve sınıfsız toplum”un seçilmesine asla izin yok. O halde “seçim yapan” bilinç veya birey, mevcut olanı “reddetme özgürlüğü”ne gidemiyorsa, “seçme özgürlüğü”nden yoksundur. Lenin’i “reddiyeci” bir kimliğe büründüren de düşünce özgürlüğünü değil, düşüncesindeki özgürlüğü inatla savunması, tahayyül ettiğini istemesiydi.
Mevcut olanın sınırı içinde tutulan “seçme özgürlüğü”, insanı mevcut olanın unsuru olarak gördüğü için insanın aşağılanmasından başka bir şey olamaz. Böyle bir toplum veya hayat tasarımında insan, fabrika, tarla, ya da hammadde gibi tartılarak ölçülebilir, fiyat konulabilir, kapitalizmdeki örneklerinden de gördüğümüz gibi, bir çırpıda yakılıp yok edilebilir. Özgürlük ise bu tehlikenin farkedildiği yerde ve tehlikenin farkedildiğini gösteren bir tutum olarak başlar. Bu nedenle, özgürleşme arayan insanı kapitalizmin içine çağıran kimse, çığırtkanlıktan başka bir şey yapmamaktadır.
Şunu anlamak mümkündür: Lenin’in siyasi düşüncesinde emsalsiz bir “öz” olarak duran özgürlüğün “somut” olması, onun popüler algılanışını kolaylaştırmış, fakat entelektüel algılanışını güçleştirmiştir. Lenin düşüncesinin bu kadar kışkırtıcı olması, özgürleşme üzerine kurulmuş olmasıyla ilgilidir. Kavramın burjuva kökenine sadık kalınarak Lenin’in özgürlük anlayışına ulaşılmaz. Örneğin Lenin’e ve bir bütün Marksist siyasi düşüncenin özgürlük anlayışına karşı, kendini “radikal” diye tanımlayan magazinsel bir “özgürlük” anlayışı çıkarılmaktadır. Kendine dönük ve daha çok sanatsal faaliyet alanını büyüleyen bir özgürlük algılamasıdır bu. Bu sahici değildir, Lenin düşüncesinin gülüp geçtiği, kendi kendini de yıkabilen “köpük özgürlük”tür, görüldüğü yerde üflenmelidir. Oysa “özgürlük” asla kendinde değil, mevcut dünya ile ilişkisinde radikaldir. Bu nedenle siyasaldır ve ancak eylemle bağ kurabildiği zaman saçmalıktan kurtulur. O halde Lenin’in siyasal düşüncesine erişemeyenler ve onu “eylemci” diye reddederek uzaklaşanlar, aslında gerçek özgürlüğe açılan ufku karartmış olmaktadırlar. Soru şudur: Özgürlük ne işime yarıyor? Özgürlükçü bu soruya somut ve açık cevap veremiyorsa, şarlatan olduğu kesindir.
Lenin’den kaçanların ne yaptığı bilmez durumda olduklarını, büktükçe büsbütün muamma hâline getirdikleri yakın sol siyasi tarihe olan ilgilerinden görüyoruz. Yakın sol tarihin hatalarına kalın vurgularla kendini görünür kılmaya çalışanlar aslında amuda kalkmış olmaktadırlar. Marx’tan Lenin’e gidilirse tarih muamma olmaktan çıkar çünkü mantıksal bir sebep-sonuç dizilişi kazanır. Lenin’den kaçarak Marx’a gidilirse muamma olur. Lenin’den kaçan sol siyasi düşünceyi, ne dediği anlaşılmaz hale düşüren budur. Hâlbuki dikkatli bakmak yeter: İster Marksist açıdan kavransın, ister Sezarist veya Blankist ya da nesnelci-pasifist herhangi bir açıdan, toplumsal durumun tarihî gelişimi her halükarda “karşıtların savaşı” gibi görünecektir. O halde, bugünkü duruma “savaşılarak” gelindiyse, bugünkü durumu geliştirmek veya, hattâ, “savaşsız gelişme” koşullarına geçebilmek de ancak savaşarak mümkündür. Bu da demektir ki, Marx’a da kaçsanız savaştan kaçamayacak, dönüp dolaşıp Lenin’e mahkûm olduğunuzu anlayacaksınız.
“Savaşmak!” Ve niçin?
Lenin düşüncesinin burjuva düşüncesinden aldığı temel eleştiri, “Tarihe amaç biçtiği”, bu amaca erişmek için “tarihi arkadan ittirdiği”dir. Bütün dünya solunun belli bir zaaf anında bu eleştiriye boyun eğmesi “Lenin’den kaçış”ı hızlandırmıştır. Esasında Lenin’e Marx’tan geçmiş bir kavrayışa yönelik olan bu eleştirinin çıkış noktası, “Tarihin kendinde bir amacı olmadığı”dır. Öyledir, Marksistler her devirde “Tarihin özünü ve altında yatan anlamı kavrama isteği” ile suçlanmışlardır. Hattâ Marx’ın “işçi sınıfı”na ontolojik bir statü yüklediği bile söylenmiştir. Demek ki korkulan “amaç” değil, bu amacın işçi sınıfına mal edilmiş olmasıydı. Lenin de Rusya’da Tolstoy tarafından, kapalı köy Komünü içinde ruhunu papaza teslim etmiş âsude insanı atıp, kirli-paslı, giderek “çakallaşmış!” proleteri tutmakla eleştirilmişti. Bu eleştiri bugün Lenin düşüncesinden kendini arındırmış düşünce adamının elinde iyice yüzsüzleşti.
Oysa, Lenin’in siyasi düşüncesinde soyut bir işçi sınıfı olmadığı gibi, böyle bir soyutlamaya dayanarak, tarihe amaç biçmek de yoktu. Lenin kendine ve insana amaç biçmekteydi. Burjuva düşüncenin “Tarihe amaç biçmek” şeklinde formüle ettiği şey, Lenin’in “gerçek gücün insanda olduğu”nu söylemesiydi. İnsanın kendine yabancılaştığı duruma indirilen bu ağır kılıç darbesinin “Tarihe amaç biçme”ye dönüştürülmesi “belli bir amaç için”dir. Nedir bu amaç? Bu amaç, insanı, “tarihi arkadan ittirmek”ten caydırmaktır. Çünkü, tarihi hareket ettiren gerçek gücün kendinde olduğunu keşfetmiş olan insan tarihin ittirilmeden veya ileriye doğru çekilmeden ilerlemeyeceğini de keşfetmiş olan insandır. Arkadan ittirilmeyen tarihin bazen asırlarca donduğu bilinmektedir. Kaldı ki, asıl kavranması gereken, “tarihi arkadan ittirmeyin” diyenlerin bunu niçin hep tarihi sınıfsız bir toplumu kazanmaya dönük ittirenlere, yani belli bir amaç için savaşanlara, üstelik de sanki tarihin liberalizme varmak gibi bir amacı varmışçasına söylüyor olmalarıdır.
Tarihi demokrasiye ve liberalizme doğru arkadan ittirenlere ya da bunlarla tarihin başına bağlama hevesine kapılanlara kulak asmadan insandan yana sabit fikirli olmak lazım. Tarihi insan yapıyorsa, insan kendi yaptığı şeyi arkadan ittirecek güce de sahip demektir. Önemli olan bu gücü kendinde keşfetmesidir. Lenin’in bu gücü “örgüt”te bulduğu sanılır. Hayır. Hiç öyle değil. Lenin’de tarihin kendiliğinden gidişatını kurulmuş bir varsayıma doğru ittirecek güç “kendisi için örgütlenmiş sınıf”tır.
Bugünün “Leninsiz sol siyasi düşünce”sine göre “yanılmaz düşünce” yoktur. Olabilir, ama “yanıltan düşünce” vardır. Burjuva düşüncenin, giremediği yere (katı Lenin düşüncesi) girebilmek için keşfettiği ve “bilimle” donattığı bu safsata dünya solunu neredeyse siyaset sahnesinden silip süpürmüştür. Bu tez karşısında ayakta durabilmek için “aldatılamaz” bir yerde durmak gerekirdi. Siyasi tarihte aldanmaya kapalı bu radikal yeri inşa edebilen ender kişiliklerden biri Lenin’dir. Lenin’in durduğu yerin radikalizmi, “gerçek”ten dahi şüphe etmesine dayanıyordu ve ulaştığı formül şuydu: “Yeterince sık söylenmiş bir yalan gerçek olur.” Lenin aldatılamaz bir yerde durup oradan baktığı için, aldanmamış, aldanmadığı için de aldatmamıştır. Bu nedenle “gerçek kılığına girmiş yalan”ı deşifre etmek için en uygun silah Lenin’in siyasal düşüncesidir.
Lenin’den kaçmanın sınıftan kaçmak olduğunu hatırlamıştık. Bugün dünya solunun neyi, nasıl yapacağını bilmez duruma düşmesinde şu kavrayışın etkisi ihmal edilemez: “Marx gösterdi, Lenin de yürüdü. Her ikisi de işçi sınıfının dünyayı değiştirme gücü olduğu yanılgısına düştüler. Oysa gördük; işçi sınıfının böyle bir gücü yokmuş!” Buna Lenin’de cevap bulmak acaba mümkün müdür? Bilmiyoruz, tartışmakla bilinir veya bulunur ama solun başkalarıyla veya kendi kendisiyle tartışmaktan korktuğu başlıca konulardan biridir bu. Dünyayı değiştirmek ile “işçi sınıfı” arasında kurulan “misyonerce” ilişkinin hala doğru ve geçerli olup olmadığı siyaseten önemini korumaktadır. Birçok Marksist solcunun kafasında reel sosyalizmin çökmesiyle birlikte bu tarih çözümlemesi de yerini “globalist solculuğa” bırakarak çökmüş bulunmaktadır. Kendi yanılgısını Marx’a veya Lenin’e malederek paçayı sıyırma ucuzluğuna soldan bulaşanlar için söylenecek tek şey, Lenin’in “işçi”den, kendilerinin anladığından çok farklı bir şeyi anladığıdır. Leninci siyaset, neyin ne olduğunu anlamayan, sadece kendi çıkarının peşinde koşan kalın kafalı işçilere dayanmıyordu. Aksine, bu tür işçiye dayanan sol siyasetlerin tümü Leninci siyasetin, burjuvaziden bile daha keskin düşmanlarıydı. Lenin’de uvriyerizmin zerresi yoktu. İşçilere ikide bir işçi olduklarını hatırlatan, onlara sömürüldüklerini anlatanlardan nefret etmekteydi. Bunu böyle yapanların dışarıdan gazel okuyan entelektüel dangalaklar olduğunu söylemekteydi. Sosyalistler ile işçi sınıfı arasındaki ilişkinin tamamen ve siyasal ilişki olarak kurulmasını savunmaktaydı. Çünkü kurulu dünya düzenini yerinden oynatacak kaldıracın siyaset ve siyasi mücadele olduğunu biliyordu. Söyle dememiş miydi: “Eğer işçiler, öteki toplum sınıfların her birini, entelektüel, moral ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasi olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenemezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri nüfusun bütün sınıflarının, katmanlarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek sınıf bilinci olamaz. Kim işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir.” (Lenin, Ne Yapmalı, Sol Yay. 2008. s.80)
Bu noktayı, mesela “Tekel işçi direnişi”ne bağlayarak daha da somutlaştırabiliriz. Sosyalizm denilmiştir sosyalistlerin güttüğü davaya. Güdülen sosyalizm davasının işçiler tarafından genellikle ve başlangıçta, bir maddi çıkar elde etme davası şeklinde algılandığı inkâr edilemez. Ancak bunun suçu işçide değil, işçiye dışarıdan bilinç taşıyanın bilinçsizliğindedir. İşçinin başlangıçtaki yanlış algısı, dışarıdan değil de kendi konumundan gelse bile yanlış bir algı değildir elbette fakat, sorun çıkarması ve yaratması, algının burada, olabilecek en çirkin noktada kalmasındandır. Güdülen davanın doğru tanımlanması bu nedenle önem kazanır. Romalılara maledilen ve herkese doğru gibi gelen bir sözdür: “Önce yemek, sonra felsefe!” Marx Alman İdeolojisi’ne de benzer bir sözle başlamıştı. Ancak bu vurgu insanın toplumsal evrimi içinde hayvanlıktan insanlığa gelişimini doğru kavramamız, “hem yemek, hem felsefe” diyebilmemiz içindi. Tekel işçisine çay-simit ve slogan ikram etmekten daha ilerisini düşünemeyen solcular elbette iyi ve insani bir şey yapmış olmaktaydılar. Fakat işte tam da bunun Leninci siyasal düşünce ile hiçbir alâkası yoktu.
İnsanın topyekûn kurtuluşuna kapıyı açan başlangıç noktası olarak Lenin ve Ekim Devrimi, “elektrifikasyon + işçi iktidarı” dediği için “ekonomizm” ile töhmet altına sokulmuştur. Lenin hakkında böyle söyleyenlerin bunu bugün böyle söylemek için avans bile aldıklarına bakılırsa haklı olmaları gerekir! Oysa Lenin’in en az bilinen yönü, gelecek adına bugünü harcayan anlayışa düşmanlığıdır. Gerçi “somut olanı” her şey için temel soru ve sorun haline getirdiği bilinmektedir ama bunu genellikle “gelecek adına” yaptığını düşünmek yanlıştır. Bolşoy için onarım tahsilatına karşı çıkarak, “Köylerde en basit okullar için bile araçlarımız yoksa, lüks bir tiyatro için büyük paralar harcamamız olacak iş değildir,” demesi budur. Kendi kendini “sanatçı” mertebesine çıkarmış küçük adama bu söz “sıradan ekmeği yüce sanatın üstüne çıkarmak” gibi gelmiştir, hâlbuki burada düpedüz, “bugün”ün “somut insan”ına sağlanmış bir imtiyaz yatmaktadır. Ayrıca tarihî gelişim doğru kavranmadan, onun içinden çıkacak olan sosyalizm de doğru kavranamaz. Örneğin Kautsky, bugün de oldukça merak edilen bir konu olan “Sosyal Devrimden Sonraki Günler”de, “Üretimde en büyük düzen ve planlı yönetim, sanat alanında ise tam anarşi” diyordu ve söylediği, Lenin’in “elektrifikasyon” benzetmesiyle örtüşüyordu. Ne demek “Üretimde en büyük düzen”? İnsanı üretimin sorunlarından, başka bir değişle varoluşun ilkel (doğal) koşullarından koparmak, “insan” olarak açılıp saçılacağı alana geçmesini sağlamak demek. İnsanın kendini ve herkesi doyasıya ve insanca yaşaması demek.
Lenin’i Marx’tan kopartıp mahkûm edebileceklerini düşünenlerin, parça parça yok ettikleri Lenin’den kopardıkları bir parça da onun “parti” ve “siyasi öncülük” hakkındaki görüşleridir. Her halde “iktidar hırsıyla” olsa gerek, Lenin çok ileri gitmiştir. Demiştir ki, “Devrimci teori olmadan devrimci örgütlenme olamaz.” Bunu Lenin’in hangi koşullar için söylediğine bakarsak, yanlış bile olsa bugün de söylemek lazım. Koşullar şuydu: “Gerçekten de bugünkü hareketin gücünün, halk yığınlarının uyanmasında olduğundan ve zayıflığının da devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğundan ileri geldiğinden kuşku duyulmamalıdır.” Tam da bugün. “Halk yığınları uyanmamış”, doğru, ama “devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğu”nun hiç mi rolü yok? Lenin kendinden olmayana öfkelenmekte haklıydı. Çünkü Lenin Marx’tan da, Engels’ten de ileriye gitmişti. Lenin’e göre “düşünce” beynin bir salgısı değildi. Maddenin yüksek (psişik) ürünü olmakla birlikte, maddeye indirgenemezdi. “İnsan bilincinin nesnel dünyayı yansıtmakla kalmayıp, aynı zamanda yarattığını” da görmek gerekirdi.
Lenin yanılmış olamaz mı? Ortalıkta bu kadar “salgı” olarak “düşünce” varken bu soru sorulabilir.
Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 38, Kış-Bahar 2010, s. 69-73.
Bu ülkede “askerî vesayet” denilen şey doğrudan “asker” vesayeti değil; 23 Cumhuriyeti’nin baştan beri varolagelen kendine özgü oligarşik iktidar yapılanmasının, içinde askerî olduğu kadar esas belirleyici sivil unsurlar da taşıyan bir enstrümanı. Rejimin sadece bekaasının değil, kendi iç gelişim ve evriminin de sürekli gündemde tuttuğu bir olgu. Âdeta T.C. parlamentarizminin –meşrûiyeti tartışılsa da– şu veya bu biçimde işlevinden vazgeçilemeyen bir aslî bileşeni.
12 Eylül’den bu yana neredeyse 30 yıl geçti. Bu 30 yıldan beri “dört başı bayındır” bir darbe olmadı. Niye olmadığının nedenlerini burada bir bir saymaya kalkmaktansa, olan darbelerle aramızın ne olduğuna bir baksak iyi olacak.
12 Eylül darbecilerinden ve onların bürokrasi içinde olsun, siyasette olsun daha alt kademe adamları ve işbirlikçilerinden bugüne kadar hiç –ama hiç– hesap sorulmamıştır mesela, ya da hesap sorulabileceği ciddiyetle tasavvur dahi edilmemiştir? Niçin?
1967 Yunan faşist cuntasının üyeleri 1974’de devrilmelerinin hemen ertesi günü kodese tıkıldılar ve bir daha gün yüzü görmediler. Öleni orada öldü, bugün yaşayan varsa hâlâ orada yaşıyor. Yani bizde darbecilerin işledikleri darbe suçunun olsun, darbeye zemin hazırlamak ve başa geçtikten sonra işlerini serbestçe görmek için işledikleri sair suçların olsun üzerine, 12 Mart’tan az bir süre sonra başbakan olan Bülent Ecevit’in kendi deyişiyle, “sünger çekilir”ken, komşu Yunanistan’da bambaşka bir siyaset ve devlet pratiği söz konusuydu. Çünkü orada faşistlerin 67’de iktidarı ele geçirdikleri günün hemen ertesi günü, komünistleri ve sosyal demokratlarıyla tüm Yunan solu gibi, önde gelen burjuva siyasetçilerin de büyük çoğunluğu darbeye ve darbecilerin iktidar uygulamalarına karşı gizli-açık aktif direnişe geçmişti. Bu direnişi Cunta devrilinceye kadar yurtiçinde ve yurtdışında ısrarla sürdürmüşlerdi. Bizde ise kendine “demokratik solcu” diyen ve partisi (CHP) darbeden üç yıl önce genel seçimde %40’dan fazla oy almış olan bir önceki başbakan B. Ecevit kendisi, 12 Eylül ertesinde âdet yerini bulsun kabilinden bir uygulamayla 2-3 aylık bir hapis macerası yaşadıktan sonra Cuntanın izni ve tasvibiyle Avrupa seyahatine çıktı, bir çok ülkeyi âdeta Cunta hesabına bir bir dolaşıp her gittiği yerde “Türk ordusu göründüğü gibi değildir!” mesajları verdi. İçeride ise ordunun yaptıklarını, “İçime sindiremiyorum!” demekten başka dişe dokunur (faşist generallerin hışmını üzerine çekecek) hiç bir şey yapmadı. Onun yerine, darbecilerin kapattığı kendi partisinden ayrıldığını ilan edip, aynı darbecilerin gözü altında, ileride her kılığa ve kalıba girebilecek, “Türkiye’ye özgü” yepyeni bir parti girişimi çalışmasına daldı. Demirel ve adamlarına gelince, onlar da hemen araziye uydular ve oradan, uslu uslu, Cuntanın Orhan Aldıkaçtı gibi işbirlikçileri eliyle hazırlayıp halk oyuna sunduğu polis devleti nizamnamesi benzeri 82 Anayasası ve diğer karakuşî yasalar ve uygulamalarla belirlenen icazet sınırları içinde geleceğe mâtuf kendi siyasi parti örgütlenmeleri ile meşgul olmaya koyuldular.
Öyle yaptılar, çünkü “demokratik solcu” Ecevit de, “hür demokratik rejim yanlısı” Demirel ve adamları da darbeyi rejimin siyasete az çok olağan ve lüzumlu bir müdahalesi olarak görüyorlardı. Ayrıca, darbeye direnmeye “çarelerinin yetmeyeceği” de ortadaydı, doğru, ama biri (Demirel) 27 Mayıs olayını, öbürü (Ecevit) 12 Mart’ı kendi politik kariyerlerine âlet etmekten öte darbe karşıtı hiç bir eyleme kalkışmamakla o çaresizliği, geleceğe de mâtuf olarak, kendileri yaratmış ve, “Sivil siyasetçiler işi boka sarınca ordu darbe yapmakta mâzurdur,” anlayışını rejimin meşrûiyetinden sual olunmaz bir geleneği olarak benimsemişlerdi.
Bir de, darbeden sonraki 30 yılı “12 Eylül karşıtı” sıfatı altında yaşayan belli bir yazar-çizer-düşünür takımı vardı. Onların da (söz gelimi kimi anlı şanlı Cumhuriyet gazetesi yazarları) darbe ertesinin sıcak günlerinde ve darbe anayasası tartışılırken sergiledikleri darbe karşıtlığı –”oldu mâdem, her şerde bir hayır vardır” anlayışıyla– darbecilere ülke yönetiminde işleri şöyle değil de böyle yürütürlerse daha doğru ve herhalde daha Atatürkçü davranmış olacaklarını söyleyip akıl hocalığı yapmaktan ibaretti.
12 Eylül askeri cunta hareketinin arkasında ABD ve NATO ile genel dünya sorunları bağlamında kritik ilişkiler ve dış finans-kapital merkezlerinin dayatmalarının yanı sıra, ülke ekonomisinin o sırada ulaşmış olduğu kapitalist gelişme aşamasının ihtiyaçları bağlamında da gündeme gelmiş olan 24 Ocak kararlarının “sâlim ve uygun” bir ortamda hayata geçirilmesi gibi Saikler olduğu biliniyor. Bunlar ve kulaklara su kaçıracak cinsten çok daha fazlası da (darbeye zemin hazırlayan “anarşi” ortamının kasten ve mahsus resmî ellerce devreye sokulup son güne kadar sürdürülmüş olduğu) bilinince, Cunta anayasası ve o ana-yasa uyarınca gündeme getirilen yasal mevzuatın ve uygulamaların, sonraki 30 sene boyunca, başa geçip giden onca sivil hükümet tarafından uygulanagelen yönetim düsturları olarak büyük ölçüde varlığını korumasında anlaşılmayacak bir şey kalıyor mu?
Kalmıyor!
Evren ve cuntasının, ipleri T. Özal ve prenslerinin eline devir ve emanet edip geri çekilmesinin ardından yıllar geçtikten sonra iki üç yılda bir Cunta’dan dostlar alışverişte görsün kabilinden hesap sorulmasını isteyip duranlar olmadı değil, evet; ama onlar da bunu, faşist generallerin yerine geçen baş işbirlikçi Özal ve onu izleyen –tıpa tıp aynı tıynette olmasa da aynı yolun yolcusu– başka hükümetlerden beklemekle yetindiler.
Deniz Baykal geçen yıl bir ara, “K. Evren yargılansın!” diye ortaya bir lâf atınca, Cuntanın getirdiği %10 barajlı seçim yasası ve sair yasal mevzuat sayesinde 8 yıldır ülkenin her hâline ve potansiyeline dilediği gibi tasarruf etmekte olan Başbakan Erdoğan, “Bırakın, sululuk etmeyin!” demedi mi? Haklıydı. (Haklıydı da, aradan birkaç ay geçmeden Anayasada değişiklik paketine bu önerinin aynısını koyarak niçün tükürdüğünü yalamayı tercih ettiğini anlayan varsa beri gelsin!) Baykal’inki, mahallenin kabadayısı kocayınca maraza çıkarıp yiğitlik taslayan yeni yetme mahalle delikanlısının yaptığından başka bir şey miydi? Kaldı ki, hadi K. Evren’i çıkardınız yargı önüne, orada sigaya çektiniz, doğduğuna doğacağına pişman ettiniz diyelim; 12 Eylül cuntası 12 Eylül günü TBMM’yi ıskat edip yönetime el koyuncaya kadar –ülkenin sokakları kan götürürken, İstanbul’da 16 Mart 78’de Üniversite kapısı önünde 7 öğrenci üniformalı ve sivil polislerce göz göre göre katledilirken, Maraş’ta yüzlerce Alevi yurttaş linç edilip öldürülürken, Ankara’da bir evde 7 TİP’li genç resmi sıfatları çok geçmeden açığa çıkan katillere (herkese ibret olsun diye) boğazlatılırken, 77 yılı 1 Mayıs’ında Taksim’de işçiler ve sendikacılarla sosyalist gençler ve aydınlar faili hiç de meçhul olmayan bir katliama uğratılmış, iki yıl sonra Abdi İpekçi can dostu Başbakan B. Ecevit’in gözünün içine bakıla bakıla katledilmişken, ve ele geçen kaatil Sıkıyönetimin elinden besbelli ki yine Sıkıyönetim elemanlarınca yağdan kıl çeker gibi alınıp kaçırılmışken, vb..., vb... ve “şartların biraz daha olgunlaşması için” Cunta harekete geçme gününü ertelemekteyken– iktidar gaspının hedefini, modalitesini ve lojistiğini kapalı kapılar ardında generallerle baş başa belirleyip tezgâhlayan Turhan Feyzioğlu, Coşkun Kırca, Adnan Başer Kafaoğlu gibi kişilerin başını çektiği sağlı-sollu siyaset ve devlet ricali ile darbe ertesi generaller adına iş başı yapan Amiral B. Ulusu hükümetinin saçları cumhuriyet hükümetlerinin hizmetinde ağarmış şahsiyetlerden de (gerekiyorsa post-mortem) hesap sorulması icap ettiği Baykal’ın ya da başkalarının aklından geçiyor muydu? Ya da 82 Anayasası gibi bir ucube hukuk metnini ciddi ciddi oturup kotaran Orhan Aldıkaçtı ve yardakçılarıyla öyle bir anayasa metnine onay vermekten geri durmayan “Kurucu Meclis” sıfatlı heyette vazife gören bürokratlardan, basın temsilcilerinden, sendikacılardan? Ya da K. Evren Cuntasının gözbebeği YÖK’ün mucidi ve kurucusu İhsan Doğramacı gibi adı son 30 yıldır dört bir tarafta hayırla ve hayranlıkla anılagelen ve daha geçenlerde öldüğünde millî kahramanlara lâyık merasim ve dövünmelerle defnedilen kişilerden? Giderek, Cunta işini görüp gittikten sonra bir kaç yıl değil, 30 yıl aynı anayasayla, o aynı anayasanın getirdiği %10 barajlı seçim yasası, evlere şenlik Partiler Yasası, Milli Güvenlik Kurulu, Terörle Mücadele Yasası, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (sözde kaldırıldılar ama aynen devam ediyorlar. Şimdiki adları: Özel Yetkili Mahkemeler), Olağanüstü Hal, vb... türü kurumlar ve pratiklerle bu ülkeyi yönetip insanlarına kader biçmeyi üzerlerine demokratik” vazife bilen Ecevit’lerden, Demirel’lerden, Erbakan’lardan, M. Yılmaz’lar, Çiller’lerden ve şimdi başımızdaki şu ya da bu isimli zevattan?
Arada T. Özal gibi tam T.C.’lik bir fenomen de var, elbette: faşistler başa geçmeden önce 1,5 yıl içinde Demirel hükümetinin bakanı olarak Genelkurmay’da Evren ve şürekâsına düzenli ekonomi brifingleri vererek generallerin takdirini ve onayını aldıktan sonra Cunta hükümetinde başbakan yardımcısı sıfatıyla iş görmeye oturmuştu. Daha sonra her yanıyla şaibeli, seçim denilmek için bin şahit isteyen 83 genel “seçim”ini “kazandığı” için başbakan oldu ve bir kaç yıl sonra Demirel’lerin, Ecevit’lerin ve daha başka binlerce yurtdaşın siyasi haklarının geri verilmesini referandum yoluyla önlemeye hayasızca teşebbüs edip, ardından 1989’a kadar C.Başkanı sıfatlı Cunta başıyla el ele icrayı hükümet etti. 89 yerel seçimi sonrası ülke çapında temsilî destek oyunun %20’nin altına düşmüş olduğu biline biline T.C.’nin en tepesine C.Başkanı diye oturdu... İstanbul’da 27 Mayıs darbesi kurbanı Adnan Menderes’in mezarına yüz metre mesafede gömülü olduğu “anıt mezar”ının ileride müminler uğrağı kutlu yatıra dönüştürülmesini kimsenin yadırgamayacağı bugünden anlaşılan öyle nev’i şahsına mahsus, ABD/NATO muhibbi bir âdem!
T. Özal öleli neredeyse 20 yıl oldu. Ortalık hâlâ onun hayranlarıyla dolu. Kelli felli entelektüel tipler. Birçoğu 20-30 yıl öncesinin keskin “proleter devrimci”si ya da Atatürkçüsü. Onu Cumhuriyetin ikinci “yenilikçi” bânisi saydıklarını saklamıyorlar. Otuz yıl öncesinin çağa uyumsuz, köhnemeye yüz tutmuş Türkiye’sini ekonomisiyle, siyasetiyle, toplum yapısıyla yeniden yarattığını düşünüp söyleyen, yazan parlak ve bilgiç kanaat önderleri (Mustafa Sönmez’in Cumhuriyet’te bir yazısında sözünü ettiği “pabucumun demokratları”)! Saymaya kalksanız bitiremezsiniz!
Özal, Demirel’le birlikte, 24 Ocak kararlarının mimarıydı. Türkiye’nin “çağın ruhu”na ve gereklerine uyum sağlayabilmesinin yolunu açan “mutlu” sürecin o kararlarla işlemeye başladığında bütün T. Özal hayranları bugün hemfikir. İyi de, K. Evren Cuntası 24 Ocak’ın üzerinden daha bir yıl geçmeden iktidarı gasp etmedi mi? Bir kaç yıl öncesinden de başlayarak bunun hazırlıklarına girişmemiş miydi? İlk işi 24 Ocak sürecini sürdüreceğini ilan etmek ve Turgut Özal’ı bu sürecin yürütücüsü olarak Cunta hükümetine başbakan yardımcısı yapmak olmadı mı? Aynı Turgut Özal’ın ekonomi ve siyasette ve o arada dış politikada gerçekleştirdiği için hâlâ daha onca övgülerle göklere çıkarılmasına neden olan “transformasyon” Kenan Evren Cuntasının dayattığı anayasa vesair yasalar sayesinde her türlü sınıfsal ve kitlesel demokratik direniş imkânı yok edilerek, ülke sathı olağanüstü hallerin, sıkı-yönetimlerin, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin karakuşî yetkilerine teslim edilerek mümkün kılınmadı mı? Cunta daha baştayken, sonra da daha 4-5 yıl o transformasyonun hayata geçirilmesi sürecinde onca insanın akan kanı, çektiği işkence acısı, hapishanelerde ya da sürgünlerde yitirilen yılları neydi? Ne içindi? Bunların hepsi, T. Özal ve yardakçısı bütün o sivil bakanlar, genel müdürler, bilmemne daire başkanları, ticaret ve sanayi odaları yönetimleri, TÜSİAD’çı kodamanlar ve şu bu eliyle yürütülen transformasyona helâl idiyse ne içün helâldi? Lâfı uzatmaya ne gerek var? Öyle turşu, böyle perhiz! Turgut Özal baş tacı edilsin ama Kenan Evren yargılansın! T. Özal’a düzülen övgüler K. Evren’in ve 1980 12 Eylül faşist darbesinin baş tacı edilmesi değil midir?
Kenan Evren’i devlet ya da C. Başkanı (her hâlûkarda Cunta başı!) olarak boğazda evinde ağırlamakla övünen bir Özal hayranı, Mehmet Barlas, hâlen her Allahın günü TV’de ve yandaş gazete Sabah’ta millete âmiyâne demokrasi dersleri veriyor. Cuntaya zamanında nasıl kelbî yalakalık ettiği yüzüne vurulunca, oturup edebiyle özeleştiri yapacak yerde yavuz hırsız misali demediğini bırakmıyor. Bugünkü iktidarın işlediği her suçu, her ayıbı, “N’apsınlar? Onlardan öncekiler de öyleydiler,” diyerek mâzur göstermeye kalkıyor. Birileri demokrasinin millete böyle birisi tarafından böyle öğretilmesinde fayda mülahaza ediyor olmalı ki, ona bu imkânı parasını ödeyerek sağlıyorlar!
Bir de Nazlı hanım var. Senede elli defa bir punduna getirip 12 Eylül günlerinde nasıl 1,5 ay “gece yatısı” hapsine mahkûm edilerek “zulüm” gördüğünü anlatmaktan bıkıp usanmayan muhterem! 12 Eylül ertesinde cuntaya açıkça hulûs çakmış olmasını, öyle yapmasaydım kocamın gazetesi kapatılacaktı diyerek mazur göstermeye çalışıp kahramanlık taslıyor. Çok zor bir dönemmiş. Cuntanın bir yanağını okşamadan öbür yanağına fiske bile vurulamıyormuş! Belli bir dengeyi tutturmak zorunluluğu varmış. Kocasının gazetesinin de illâ yayımlanması gerekiyormuş, yoksa bundan hem kendisi (kocasının işleri) hem de bütün Türkiye (herkes) zarar görürmüş... Ne zaman? Diyarbakır cezaevinde, Metris’de, Mamak’ta binlerce genç insan, sendikacı, işçi, aydın yurtdaş akıl almaz işkenceler altında ezilirken. Yüzlerce üniversite hocası 1402’lik edilerek sokağa atılırken. Otuz kişi Cunta mahkemelerinde göstermelik duruşmalardan sonra bunlar soldan, şunlar sağdan denilerek idam edilirken, darbe günlerinde canını kurtarmak için yurtdışına kaçan onca insan yurtdaşlıktan çıkarılmış, sürgünlerde yaşarken...
Nazlı hanımın Cuntanın iktidar gasbına mukaddem günlerde muhtemel bir darbe teşebbüsünü haklı göstermeye daha o zaman ne denli teşne olduğu da her gün kaleme aldığı, birilerini bir şeyler yapmaya açıkça tahrik ve teşvik eden emek ve öz-gürlük düşmanı yazılarından belliydi. Daha önce 12 Mart döneminde açıktan açığa gazetesinde ve el altından İstanbul’un yüksek rütbeli general ağır-lama meraklısı sosyetik meclislerinde nasıl 12 Mart cuntacıları ve şerikleri adına kamuoyu oluşturma faaliyeti yürüttüğü de bilinmeyen bir şey değildi.
Nazlı hanım o zamanlar ısrarla, hiç şaşmadan askerleri sola ve solculara karşı harekete geçip onları ezmeye çağırmış ve teşvik etmiş birisidir. Askerlerin yaptıklarını karşı çıkılıp mahkûm edilmesi gereken demokrasi karşıtı eylemler olarak görmemiş, bilakis, demokrasinin korunması için zorunlu bir müdahale saymıştır. S. Demirel ve arkadaşları gibi sair işçi/emekçi düşmanı burjuva siyasetçilerin askerler elinde uğradıkları muameleye demokrasiyle bağdaşmaz diyerek karşı çıkmıştır sadece. Kendisinin “demokrasi ve özgürlük” uğruna mücadelesi bundan ibarettir. Cunta dönemlerinde solculara, sendikacılara, devrimci öğrencilere karşı işlenen cinayetleri ve her türlü suçu protesto eden tek bir çıkışı yoktur. Bugün o zamanki halleri yüzüne vurulduğunda, pişkin pişkin gerdan kırıp, “Ama o zaman komünizm tehlikesi vardı!” demekten de utanmayacak birisidir.
Bu davranışların hiç birisi kişisel karakter, zaaf, yanılgı ya da bencillik örneği değil. Hepsi, askerî zorbalığa kerhen boyun eğiyormuş gibi yapıp onunla yol arkadaşlığından geri durulmadığının kanıtları. Bir başka deyişle, aktif sınıf işbirliği ya da sınıf çıkarlarının askerî vesayette buluşması. Askerî vesayette sivillerin (sivil toplum mihraklarının) payının olması askerleri halka karşı suç işlemekte ya da suç işlemek için gizli-açık tezgâh kurmakta mâzur göstermez. Ama o vesayette üniformalı askerin işgal ettiği yerin arkasına sığınıp işlerine geldikçe ona mahalle çocuğu tarzı kafa tutuyormuş gibi boy gösterenlerin gerçekte darbeyle ve darbecilerle iş ve gönül birliği içinde oldukları bilinmeli ve bu gerçek her fırsat ve vesileyle yüzlerine vurulmalıdır. Askerî vesayetin asker uygulayıcıları, K. Evrenler filân, öylelerini silah zoruyla peşlerinden sürüklemiş değiller: cuntacılar kendilerinde vehmettikleri Nazlı hanım gibilerinden gördükleri teşvikle mücehhez olarak çıktıkları yolda halka, demokrasiye, özgürlüğe onlarla birlikte kastettiler; ellerindeki silahla onların düşman bellediği yurtdaşları ezdiler, yaşadıklarına pişman ettiler. Bu insanlar aramıza durup dururken gökten zembille düşmüyor. Hepsi ve her biri her zaman ve her fırsatta, her yaptıklarıyla, ağızlarda “Sivil toplum!” diye gevelenen burjuva çıkar ve fikir kumpasının aktif ve seçkin temsilcileri.
Askerî vesayetin yapısal çerçevesi üzerine bir çarpıcı örnek daha vermeden geçmeyelim. Toplumda şu veya bu vesileyle yıllar yılı bir tür “bilge kişi” mertebesine çıkarılıp şayanı dikkat bir itibar hâlesine büründürülen Vehbi Koç’un Cunta anayasasının hazırlanıp topluma dayatılması arifesinde K. Evren’e yazdığı mektuptan şu cümleler: “İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır... sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüsleri engellenmelidir. Basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Tarih: 3 Ekim 1981). Bu aynı Koç’un oğlu Rahmi Koç da bundan kısa bir süre önce (Haziran 2008), “Biz sanayileşmede Güney Kore’den geri kaldık, çünkü orada diktatörlük vardı bizde yoktu. Önüne gelen otomotiv fabrikası açtı, o yüzden yeterli ve gerekli dünya standartlarında sermaye birikimi gerçekleşemedi,” diyordu.
Daha önce, 12 Mart darbesinin hemen ertesinde de zamanın “açık sözlü” endüstri baronlarından biri, Halit Narin, “Şu son yıllar işçilerden, sendikalardan çekmediğimiz kalmadı, şimdi gülme sırası bizde!” demişti.
21. Yüzyılın “yükselen gücü” Türkiye’de işittiğini, okuduğunu anlayana.
*****
Kenan Evren Cuntası başa geçer geçmez en başta bütün yargı organlarının temsilcileri –Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay, Danıştay, Sayıştay üyeleri, hepsi– ve onları takiben yüksek bürokratlar, cümle devlet erkânı beş generalin karşısında tebrik kuyruğuna girdiler, sonra da her fırsatta beş generalin karşısında hazırolda durdular. Hiç birini Cuntanın eli silahlı adamları kulaklarından tutup öyle yapmaya zorlamadı. Hepsi ne yaptılarsa seve seve yaptılar. Çok geçmeden Cunta’nın, Turhan Feyzioğlu, Coşkun Kırca, Adnan Başer gibi “ileri gelen vatansever” kişilerle el ele çalışıp günün ihtiyaçları ve “çağın ruhu” doğrultusunda esaslarını belirlediği, Koç’lar, Eczacıbaşı’lar, Sabancı’lar ve sair sermaye sahiplerinin ihtiyaçları, istekleri ve uyarıları doğrultusunda tasarlanan yeni anayasa (“Demokrasinin bir daha kesintiye uğramamasını sağlayacak olan anayasa!” diyordu K. Evren buna) üyeleri merkez ve taşra bürokrasisinin tepe noktalarından derlenen sözde bir “Kurucu Meclis”in mutî ve heveskâr ellerine emanet edildi. O günden bu yana esas itibariyle sürüp gelen o anayasanın demokrasi bir daha kesintiye uğramasın diye ne gibi hükümleri topluma ve yurtdaşlara dayattığını burada bir kere daha sayıp dökmeye gerek yok. Çok iyi biliniyor. “Demokrasi”nin 30 şu kadar yıldır sahiden de 12 Eylül tarzı bir kesintiye uğramamış olması, K. Evren cuntasının 1983’de sözde bir seçim yapıp idareyi baş yardakçı T. Özal’ın eline –başına yine de Kenan Evren’i dikerek– emanet etmesinin ardından geçen bütün o yıllar içinde gelip geçen sivil iktidarlar, Demirel’iyle, Ecevit’iyle, Erbakan, Erdal İnönü, Baykal’ıyla ülkeyi yönetmek için ellerinde öyle bir anayasa olmasını tarihin ve talihin kendilerine bir lûtfu saydıkları için değildiyse ne içindi? Asker korkusu ve dayatması nedeniyle idiyse, “devlete ve millete hizmet” yolunda siyaset yapmaya heveslenenler askerden neden o kadar çok korkmuşlardır; ellerinde pekâlâ yeterli anayasal yetkiler ve imkânlar, yeterli parlamento çoğunlukları varken o anayasada zaman zaman dostlar alışverişte görsün kabilinden değişiklikler yapmakla yetinmişlerdir?
Bugün ülkeyi asker vesayetinden arındırmaya sözde gayret etmekte olan Milli Görüşçü/Fethullahçı karışımı takımın da o zaman yaptığı başka bir şey değildi. Hepsi ülkeyi komünist tehdidine açacak olduğunu söyledikleri “anarşi”den kurtardığı için Kenan Evren Cuntasına minnettar ve müteşekkirdiler. (Dolayısıyla da o “kurtuluş”a hazırlık olarak her gün 15-20 insan canına mal olan “12 Eylül öncesi anarşi”yi maharetle sevk ve idare et-tiği için de Cuntaya müteşekkir ve minnettardılar!) Cuntayı, ayrıca ve hassaten, getirdiği zorunlu din dersleri ve İmam Hatip Okulları uygulamaları nedeniyle bağırlarına bastılar. İktidar gasbına değil direnmek, en ufak bir itiraz bile akıllarından geçmedi. Geçtiğine dair en ufak bir belirti var mıydı? Vardı diyen çıksın söylesin! Kaldı ki, 1960’ların, 70’lerin Komünizmle Mücadele Dernekleri, aynı işi gören İlim Yayma Cemiyetleri, Türk Ocakları, MTTB gibi gerici/İslamcı karışımı yuvalarda yetişenlerin kendileri gibi oğulları ve torunları etrafında, bugünkü AKP hükümetinin muhkem kadro havuzunu oluşturan yığılışmanın yükü nerden nasıl devşirildi ki? Cemil Çiçek’ler, Nevzat Yalçıntaş’lar, Korkut Özal’lar, Mustafa Erdoğan’lar, Melih Gökçek’ler, vb... Cuntanın kanatları altında geleceği birlikte kurma planları yapmaktaydılar. Fethullah Gülen Efendi Kenan Evren’e ve cuntasına övgüler düzüp minnetler arzediyordu: “Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz... Karakol, sükûnetin, huzurun ve emniyetin remzidir. Ondaki düzen, huzur ve orada gözlerin uyanık oluşu, umumî emniyet ve muvâzenenin en büyük teminâtıdır. Ondaki kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felâkettir.” (Fethullah Gülen’in 1/10/1980 tarihli yazısından).
Çok söylenir, durmadan tekrar ve tekrar söylenir: “Cunta 82 Anayasasını halka zorla onaylattı. %92 kûsur kabul oyunun nedeni budur,” denilir.
Hayır, efendim! Daha önceki 1961 Anayasası halkın %40’ı aşan red oyuna rağmen kabul edilmişti, o oylama daha yeni dikilmiş üç idam sehpasının gölgesinde yapıldığı halde... Demirel’lerin, Ecevit’lerin, Türkeş’lerin, Erbakan’ların 1980’lerin başı Türkiyesi’nde –Eylül Cuntası’nın onca vahşetine rağmen– o kadarcık da mı sözleri geçmiyordu? Hakikaten isteselerdi, Türkiye gibi bir toplumda feleğin onca çemberinden geçmiş onca siyasî ne yapıp edip Cunta’ya şu kadarcık olsun bir çelme takmanın bir yolunu bulamazlar mıydı? %92 kûsur oy Kenan Evren’e ve anayasasına zor altında verilen oy değildir; halk Kenan Evren Cuntası bir an önce gitsin de kurtulalım diye de vermemiştir o oyu. Bir an önce gitsin de biz işimize bakalım diyenlerin hesabıdır o. Polis devleti nizamnamesi benzeri anayasayı gelecek için kendi yararlarına yatırım olarak görmüşlerdi çünkü. Hepsinin pekâlâ içine sinen bir anayasa söz konusuydu. 82 Anayasası için halk oylaması, Ertuğrul Özkök gibi insanların, “Oh, asker nihayet geldi, anarşinin ardı kesildi, her gün sokaklarda yirmi insan ölmez oldu, kurtulduk!” heyecanı ve sevinciyle faşist cuntayı kutsadıkları bir atmosfer ve kamuoyu baskısı altında yapılmadı mı? Yaşar Kemal bile bir kaç yıldır yaşadığı İsveç’ten darbenin ertesi günü dönmüş, “Artık canımdan korkmadan yaşayabileceğim, onun için koştum geldim,” demişti!
Öte yandan 83’de yapılan uyduruk ve göstermelik genel seçimde askerlerin adayı orgeneral ve partisinin uğradığı hezimette asker sözüne riayet etmenin genel kural olmadığını, her seçimde “harikalar” yaratmasıyla ünlü Türk seçmeninin de öyle bir anayasayla ülke mukedderatının hangi ellere emanet edilebileceğini (nasıl olduysa?!) pekâlâ bildiğini göstermemiş miydi?
Askerî vesayetin sırrı buradadır. Ardındaki temel olgu ve saik, gecikmiş burjuva cumhuriyetin ve o dolayımla ülke nüfusunun hâlihazır ve potansiyel tüm hayat damarlarına el koyan sermaye ve mülk sahibi sınıfların varlık/egemenlik koşullarının sürdürülmesidir. O koşullar tehlikeye girmedikçe ya da gerektirmediği sürece askerî vesayet adına kendi başına askerin (aklından olmadık şeyler geçse de) elinden bir şey gelmez. Darbe filan olmaz, söz gelimi. 2002 yılından sonra bir kaç yıl bir sürü darbe planının düşünülüp edilip de rafa kalkmış olması bundandır. Hiç birine, teşebbüs dahi edilmediği anlaşılıyor. Çünkü hepsinin iç ve dış sivil siyaset ayağı eksik kalmıştır. Şu hâle bakın, önüne gelen çıkıp, “Darbe filan olmaz. Olmayacak. Çünkü darbenin koşulları yok!” diyor. Böyle abukluk nerede görülmüştür? Niye birileri de çıkıp, “Ne demek darbenin koşulları yok? Olsa ne olacak?” demiyor! Demez. Askerî vesayetten kurtulmayı sağlama yolunda o vesayete karşı verilecek kavganın esas alanı sivil toplumun kendisidir. Askerî vesayetle ve onun ürünü darbe geleneği, hırsı, alışkanlığı vb... ile –ne derseniz deyin adına– alâkalı her türlü melanetin yatağı orasıdır. Onca darbe içinde en solda görülen 27 Mayıs hareketinin kendini radyolarda yüksek perdeden “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız!” nakaratıyla ilan etmesi boşuna mıydı? NATO’su da, CENTO’su da sapına kadar sivil siyasetlerin soğuk savaş cephesindeki askerî paktlarıydı.
Başta 27 Mayıs olmak üzere bütün darbelerin ardında genel olarak Batı (NATO), özel olarak ABD desteği ve hatta inisiyatifi olduğu doğrudur. Ne ki hiç birinde tek yeterli faktör bu olmamıştır. Her darbenin ardındaki esas belirleyici etken, ülke sosyal yapısı ve egemen sınıf çıkarlarıyla ABD’ye bağımlılık arasındaki ilişkidir. Darbe fikri ve “ihtiyacı” sivil toplumun bağrında doğar, beslenir ve dal budak salar. Askerler de durumdan vazife çıkarırlar! Askerin darbe yapıp yönetime el koyması genel hatları itibarıyla rejimin bir süre için asker üniforması giymesidir. Sivil yönetimler sık sık genel ve yerel sıkıyönetime –ihtiyaç baş gösterdiğinde– kucak açmaktan geri durmamışlardır. 85 yıllık Cumhuriyet’in kaç yılının İstanbul, Ankara, İzmir ve özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde sıkıyönetim ve olağanüstü hâl altında geçtiğini hatırlayın. Türkiye Cumhuriyeti bir askerî diktatörlük müdür? Ülkenin ve dünyanın hâlihazır durumunda, Türkiye’de şimdiki kapitalist düzen sürdükçe ve o düzeni tarihe gömmeyi amaçlayan bağımsız işçi sınıfı siyaseti, ardındaki potansiyelin hakkını vererek ve verdiğini dosta düşmana göstererek gerekli ileri atılımı gerçekleştirmeye koyulmadığı sürece, vesayet sürer. Adı ister askerî olsun, ister sivil.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti o vesayeti işlevli kılan, kendisi de o vesayete dayanarak iş gören, işlevini yerine getiren bir yapıya sahiptir. Yani öyle bir cumhuriyettir. Bunun içindir ki darbe yapan askerden hesap sormak kimsenin aklına gelmez, gelecek olursa da kimse bunu ciddiye almaz. Kenan Evren cuntasından hesap sormaya kalkan tek tük savcılar olmuştur, biliyoruz. Hepsinin yolu en baş-tan sivil yönetimlerce kesilmiş, kendileri böyle bir işe kalkıştıklarına kalkışacaklarına pişman edilmişlerdir. Bunun nedeni asker korkusu değildir. Cumhuriyet’in işini, işlevini bozmaya kalkışanlara karşı Cumhuriyet’in sahiplerinin aldıkları tedbirdir. Cumhuriyet’in kendini koruması, kollamasıdır. Hesabı sorulan ya da sorulacak olan, olsa olsa, işte şu sıralarda olduğu gibi, yapılmamış, hattâ teşebbüs dahi edilmemiş darbelerin ardındaki niyet ve tasavvurdan ibarettir.
Alın size tipik bir darbe hikâyesi (asker işi mi sivil işi mi olduğunu siz söyleyin!):
Bir süredir Bülent Ecevit’in de Ergenekon örgütü tarafından öldürülmek istenip istenmediği tartışması gündeme düştü, değil mi? Ecevit’in 99-2002 koalisyon hükümetinin ne gibi bir komployla nasıl düşürüldüğünün ilginç bir hikâyesi var. Bilinmiyor değil ama pek dillendirilmiyor. Süreç –ünü büyük siyaset allâmelerinden Cengiz Çandar’ın 2000 yılında bir makalesinde açıkça ilk işaretini verdiği gibi– ABD’nin Irak macerasına “hazırlık olmak üzere” başlatılmıştı. Ecevit’in sadık gölgesi Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a G. Kurmay’dan en üst rütbeli bir heyet gelmiş, “Bir şeyler yapın da Ecevit’in Başbakanlığı sona ersin, yerine siz geçin!” demişti. Başı o zamanki G.K. Başkanı İsmail Hakkı Karadayı çekmekteydi. Bu biliniyor. Ecevit birden rahatsızlanıyor. O rahatsızlık, bir hastanede (hâlen Ergenekon’dan yargılandığı söylenen Mehmet Haberal’ın hastanesinde) “iflah olmaz” bir hastalığa dönüşüyor. Aynı günlerde medyada, başını Aydın Doğan grubunun çektiği, “Ecevit hasta, kendinde değil, iyileşeceği yok, çişini tutamaz halde!” diye Emin Çölaşan ağzı bir kampanya patlak veriyor. Ecevit hastaneden kaçarak canını zor kurtarıyor. O arada daha başka neler olduğunu da biliyoruz. Nasıl bir ekonomik krizin patladığını, krizi atlatmak için Amerika’dan çağırılıp burada ekonominin işleyişine el koyan Kemal Derviş’in ortalığı nasıl karıştırdığını, kendini Ecevit’in veliahdı bilen İsmail Cem’in bir an önce “tarih yapma” hevesine kapılıp çevirdiği dalavereler ve sonunda ülkenin kaderini üç yıla yakın bir süredir elinde tutmaya karanlık bir süreçten geçilerek lâyık görülmüş DSP adındaki yeniçeri müfrezesinin ortadan ikiye bölünerek, o arada ANAP’ın başı Mesut Yılmaz tarafından kolpaya getirilip ayaklar altında kalacağı korkusuna kapılan Devlet Bahçeli’nin de kanına girilerek ülke biçare Ecevit’in, “Bu bir intihardır, arkadaşlar, ne yapıyorsunuz!” feryatları arasında palas pandıras erken seçime götürülüyor. Bu erken “seçim” tezgâhının içinde TÜSİAD, ordu üst yönetimi, Aydın Doğan medyası, Erbakan’a ihanet edip “değişim geçirme özgürlüğünü kazanmış”, Erbakan’ın deyişiyle Amerika tarafından “büyülenmiş” Milli Görüş’çü bir takım (T. Erdoğan, B. Arınç, A. Şener, A. Gül dörtlü çetesi) var. Belirleyici lojistik destek Nur cemaati külliyesinin en canlı, en aktif, en zengin, en iş bilir/bitirir, kılıç kuşanır dalı Fethullahçılardan sağlanıyor. 95 Seçiminde yüzde 10’un az üstünde bir oyla Meclis’te nal toplayan Ecevit’in partisi 99’da yüzde 22,4’e varan bir ani yükselişle iktidar olurken, iki buçuk yıl sonra yüzde 1,5 oya inip yerle bir oluyor! Seçimi kazanan, bir buçuk yıl önce kurulmuş AKP’nin lideri T. Erdoğan! Lâkin Erdoğan’ın milletvekili olması mahkeme kararıyla engellenmiş. Bir yolu bulunuyor, Yüksek Seçim Kurulu hâkimleriyle CHP Başkanı Baykal’ın da içinde olduğu gıllı gışlı bir manevrayla önce Siirt’ten milletvekili seçilmesi, sonra da başbakan olması sağlanıyor.
Sonrası, malum hikâye...
*****
27 Mayıs bir kaç albay bir o kadar binbaşının iradesinin değil, hızlı ve müstakar bir sanayi atılımına hazır hâle gelmiş, köylü ve tarım ağırlıklı oy dalgalanmalarının olumsuzluklarından âzâde kalmayı özlerken, iki yıl önceki 1958 büyük devalüasyonun sonuçları ve ortaya çıkardığı kısa ve uzun vâde yeni perspektifleri değerlendirme gereğiyle karşılaşan iç dinamiklerin, o zamanki ABD yönetiminin soğuk savaş koşullarında Menderes/Bayar iktidarına artık güven duymamasında somutlanan dış dinamikle buluşmasının ürünüydü. İlk teşebbüs nerden gelirse gelsin, İnönü’nün CHP’si ile onlarla saf tutan sanayiciler ve sanayi çıkarına eklemlen-meye başlayan orta sınıf aydın kesimin aktif desteği olmadan darbe kendine çıkış yolu bulup gerçekleşemezdi. Nitekim 14 Mayıs seçiminden çıkan sonucu hazmedemeyen bir kaç üst rütbeli subayın darbe niyet ve girişiminin kökü seçimin hemen ertesine ve 52 yılına kadar gider. Gider ama, orada kalır. “Halk düşmanı” bürokrasinin sembol ismi Cumhurbaşkanı İsmet Paşa (İnönü) 1950 yılı Mayısında böyle bir şeye iltifat etmemiştir! İşin sırrı asker bürokratların kafalarındaki, zihniyetlerindeki Atatürkçü, ben-merkezci, darbeci takıntıda değil, 1945-60 arası sürecin maddi koşullarındadır. Tarihin seyri toplumsal/siyasal aktörlerin “iliklere işlemiş, değişmez” psikolojik/ideolojik saplantılarıyla açıklanamaz. Bambaşka maddi dinamikler vardır işin içinde. Aynı İsmet Paşa’yı 10 yıl sonra 27 Mayıs darbesindeki sorumluluk payından gelin de sıyırın, sıyırabilirseniz! 1957 genel seçim sonuçları, 61’de yapılacak yeni genel seçimde DP’nin pekâla iktidarı elden kaçırabileceğini göstermişti. 27 Mayısçıların darbe emrivâkisi hiç bir CHP’liyi “niye bizim işimize karışıyorsunuz?” diye itiraza sevketmemiştir. Niye? Çünkü 27 Mayıs olayı doğrudan bir asker komplosu değil, sivillerin askerlerle birlikte gerekli görüp ülke gündemine aldıkları bir komploydu.
Bu nedenledir ki 27 Mayıs olayında darbe sonra-sının gelişmeleri, genelde, CHP’lilerin ve CHP’ye yatkın sivil kamuoyunun uygun gördüğü istikamette olmuştur. Darbeyi derinleştirmeye kalkan 14’ler (Türkeş) hareketi CHP direnince akim kalmıştır. Albay Talat Aydemir Başbakan İnönü’ye karşı iki kez kendi başına bir şeyler denemiş, başaramamıştır.
Bakınız, 27 Mayıs’ta Menderes’i ve iki bakanını darbeci askerler astılar diye bilinir, değil mi? Te-vatürdür! İnfaz olayı o zamanki Komite ve ordu içinde çoğunluğun iradesine karşı küçük bir azınlık grubun emrivâki baskınıyla gerçekleşti. O emrivâkiyi besleyen ve ardında duran örtülü/açık bir dolu sivil baskı grubu vardı. “Düşük DP’liler”den en az iki düzinesinin asılması gerektiğine dair, üç yıl ön-cesine kadar o aynı DP’lilerle aynı partide en üst yönetici mevkileri işgal etmiş olan Fuat Köprülü, Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş gibi şahısların dahi (inanmayacaksınız, tabiî, kolay mı?) o günlerin basınında çarşaf çarşaf demeçleri yayınlanıyordu. Açın bakın, göreceksiniz. Yine zamanın DP karşıtı basınında, “Adalet Divanı” duruşmaları bitmek üzereyken, koca koca manşetlerle, Yassıada’ya elli tane tabut gönderildiği haberlerini 27 Mayısçı askerler Babıâlî basınına zorla yayınlatmıyorlardı. Darbe öncesinde polisin eline düşen kimi nümayişçi gençlerin öldürülüp cesetlerinin kıyma yapıldığı rivâyetinin o günlerin Babıâli koridorlarında değil de, G.Kurmay’ın kriptolu odalarında çıkarıldığını farzetmek için özel bir neden mi vardı? Bu hikâyenin bir ucunun, hattâ, İstanbul Sıkıyönetiminin yasakları nedeniyle gazetelerin kimi sayfa ve sütunlarının beyaz çıktığı günlerde İngiltere’den doğrudan İngiliz hükümeti denetimine tâbi– Türkçe yayın yapan BBC’ye kadar uzandığını bilen bilir.
Yassıada Adalet Divanı denilen hukuk ve adalet ucûbesi, darbenin ilk günlerinde bir an önce sahneden çekilip işleri İsmet Paşa’nın “mâhir” ellerine teslim etmeye hevesli askerlere İstanbul ve Ankara üniversitelerinin –başta bütün hocaların hocası Sıddık Sami Onar olmak üzere– saygıdeğer prof’ları tarafından dayatılmıştı: bu adamları yargılamaz ve en ağır cezalara çarptırmazsanız hareketinizin meşrûiyetine gölge düşer, bir kaç yıl sonra da sizlerin başınıza ne hâller gelir bilemezsiniz diye resmî tebliğler çıkarılmıştır.
On yıl sonra içinde ne idüğü kendinden menkul “sol” eğilimler taşıdığı söylenip duran 9 Mart teşebbüsü niçin başarılı olamadı da elebaşlarının bir çoğu aynı kişiler olan 12 Mart onun ardından bastırdı? 12 Mart Memduh Tağmaç’ların, Faik Türün’lerin başının altından mı çıkmıştı? Yükünü almaya başlayan “ithal ikâmeci” sanayi çıkarı, 61 Anayasasının sağladığı bazı imkânların da katkısıyla başını kaldırmaya başlayan işçi sınıfının yolunu kesmeyi devletin âcil ve kat’i gündemine taşımaya 1963’de işçilerin grev hakkı kanunla tanındığından beri kararlıydı. Sonradan TÜSİAD’ı oluşturacak olan sanayi baronlarıyla S. Demirel’in başını çektiği siyaset bezirgânları ikide birde ağız birliğiyle, “Bu anayasayla bu ülke yönetilemez!” diye bas bar bağırıyorlardı. 12 Mart’tan iki ay sonra sola ve solculara karşı CHP’li başbakan Nihat Erim eliyle o acımasız Balyoz Harekâtı’na girişilirken bir yandan Dünya Bankası’ndaki yüksek memuriyetlerini bırakıp gelen kimi parlak iktisatçılarla kurulan meşhur “Aydınlar Kabinesi” işleri ele alıp memlekete çeki düzen vermeye hazırlanıyor, öbür yandan Meclis’te, muhtırayla alaşağı edilen Demirel’in partisinin oyları ve Ecevit’e karşı orduya ve TÜSİAD’a sığınmayı yeğleyen bir kesim CHP’linin fiilî ve moral desteğiyle 61 Anayasasının özgürlükçü sayılabilecek ne kadar hükmü vardıysa hemen hepsi iptal ediliyordu. Nihat Erim’ler, Turhan Feyzioğlu’lar, yine Coşkun Kırca’lar, anti-komünizm hummasıyla coşan bütün o gerici/faşist karması cemaatler kalabalığı ve Güven Partisi ardına yığılan Atatürkçü devlet ve siyaset erkânı, onların ayakları arasında Nazlı Ilıcak gibi tipler, hepsi yine işin içindeydiler.
Bir hatırlatmaya daha gerek var: 9/12 Mart teşebbüslerinin her ikisinin de elebaşlarından Faruk Gürler Paşa 73 yılı başında görev süresi dolan Cevdet Sunay Paşa yerine Cumhurbaşkanı Paşa olmak isteyince ne oldu? Ardında o sırada CHP’yi ele geçirmiş olan Ecevit’e rağmen darbenin derinleşme-sinde yarar gören yabana atılamayacak bir CHP’li ve CHP yanlısı destek vardı. Gürler Paşa’nın aday-lığının bütün formaliteleri tamamlanıp da Mecliste oy verme günü gelince bütün omuzu kalabalık ordu üst kademesi seyirci localarının doldurmuştu. Gürler Paşa, seçilmek için gerekli 318 oyun 288’ini alan bir başka paşanın, Demirel’in partisi AP’nin sempatizanı Tekin Arıburnu’nun ardında kalarak gürledi gitti! Askerin dediği olmadı. Gerçi askerin “tam ne dediği” belli değildi ama –G.K.Başkanı Semih Sancar Paşa’nın Gürler’in C.Başkanı olmasını istemediği söyleniyordu– “askerin ne istediği”, besbelli, mevcut koşullarda Meclis çoğunluğunun ve onun ardındaki dinamiklerin isteklerinden soyutlanabilir bir şey değildi.
12 Eylül’ün önünün ardının ne olduğunu daha önce gördük.
Daha sonra “28 Şubat”, Çevik Bir Paşa ve hempalarının arkasında Milli Görüş ve Erbakan’dan gocunan bütün o “tedirgin” ya da “damarına basılmış” Cumhuriyetçi/Laik kamuoyu velvelesi, onun da ardında bir yandan “İstanbul-taşra” arasındaki ekonomik çatışmanın vuzuha ermeye başlamış olması, öbür yandan kapalı kapılar ardında yeni stratejik konseptler geliştirmekte olan NATO’nun hasseten Ortadoğu ve Türkiye’ye yönelik tertip ve baskıları olmasa nereye kadar 28 Şubat olabilirdi? Erbakan-Çiller koalisyonunu, ve onun ardından Erbakan’ın kendi partisini, “Aman asker gelecek, hepimizi kesecek” korkusuna kapılan bir kaç düzine siyaset adamı mı böldü parçaladı? “Pazara kadar değil, mezara kadar!” diye âlâyu vâlâ ile Refah Partisi’ne üye yazılan Aydın Menderes’i askerler mi sırtına namlu dayayıp kavganın göbeğinde başka bir âlâyu vâlâ ile partisinden istifa ettirdiler? Susurluk olayı münasebetiyle sol kamuoyunda parlayan o sağlıklı, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” hareketi nasıl oldu da (içinde taşıdığı hangi potansiyellerin etkisi altında) Erbakan-Çiller hükümetinin devrilmesine katkı hareketine dönüştürüldü?
Geçiniz, efendim! “Resmî tarih”in sandık odasında rengi solmuş asker üniformasından başka bir şey görmeyen veya göremeyenler ne dünü, ne bugünü anlayabilirler. Yarını da şaşıracaklardır.
2002 seçimi sonucuna kadar varan süreç ise Erbakan’ın “büyülenmiş” müridlerinin hidayete erip Amerika karşıtı tantanalarını kursaklarına gömmelerini ve 2001-2002 krizine K. Derviş müdahalesini kapsar. 2002’de tek başına iktidar olan AKP’li dörtlü çete ülkeyi az daha bir muz cumhuriyetine çevirmek üzereyken 1 Mart tezkeresi olayında esas olarak CHP’nin direnmesi sayesinde (“yiğidi öldür, hakkını inkâr etme!”) vartayı atlattıktan sonra K. Derviş’in kurduğu ekonomik/finansal yapıdan ve siyasetten milim sapmadan bugünlere kadar geldi. Yepyeni ve taze bir iktidarla iş görmeye hevesli büyüklü küçüklü iş ve sermaye çevreleri global finans kapitalin kanatları altında düşük döviz kuru/yüksek faiz politikalarıyla, rekorlar kıran ithalatla şişen ekonomik büyüme ve görülmemiş cari açıklarla bunlara eşlik eden planlı, metotlu bir yolsuzluk furyası eşliğinde alabildiğine zenginleşmenin yolunu tuttular. 2007 genel seçimi arifesinde zamanın G.K.Başkanınca kaleme alındığı söylenen meşhur e-muhtıra, seçime doğru yükselişe geçmiş olan Atatürkçü “Cumhuriyet mitingleri” akımına âdeta kasden ket vurarak AKP oyunun %47’ye kadar tırmanmasında yabana atılmayacak ölçüde etkin oldu.
Evet, askerî vesayet asker/sivil egemen güçler karmaşasında T.C. rejiminin istifadesine sunulmuş, “meşrûiyeti” rejimin temsil ettiği, koruduğu ve kolladığı çıkarlardan menkûl bir enstrümandır. Bu sorunu son zamanların moda söylemi “değişim” ve “değişime direnen statükocu güçler” tarzında ele alıp irdeleyerek doğru ve sağlıklı bir sonuca varmak mümkün değildir. Bu söylem bir yanıyla küreselleşmeci vahşi kapitalist dinamiklerin, bir başka yanıyla –daha spesifik olarak– ABD’nin dünya çapında sözde “üstün/süper güç” konumuna odaklanmış güç tapıncı zemininde belirlenen bir ideolojik hezeyan ve takıntıdır. Bu takıntının ardında ne denli işçi sınıfı düşmanı ve sosyalizm karşıtı bir mevzilenmenin sırıttığı dünyada ve ülkede neyin ne olduğunu izleyip görenlerin malûmu olsa gerektir.
Halim Togan, Kızılcık, sayı 38, s.53-62.
Anayasa reformu” mu? Lâf ola, beri gele! Dertleri Anayasa ile değil, yargıyla. Yargıyı AKP hükümetine –olduğu kadarıyla– ayak bağı olmaktan çıkarmak istiyorlar: “Ayak bağı”ndan, yani her türlü kamu denetiminden kurtulmak için.
Klasik bir örneğini daha yeni gördük. Ankara Belediyesi’nin otobüs ücretlerine yaptığı zam Danıştay’dan geri döndü. Kıyamet koptu! Danıştay’ın “Bu işe müdahale etmeye ne hakkı var?” dediler. “Gelsin otobüsleri o fiyatlarla Danıştay işletsin öyleyse!” diyen bir başbakan bile çıktı!
Danıştay’ın hakkı var mıydı, yok muydu?
Olmalı mı, olmamalı mı?
AKP’liler iş üstündeyken “iş”lerine hiç bir sûrette karışılmasın istiyorlar. Millet sandıkta onlara oy verdi, hükümet oldular ya, “iş”in ne olduğuna, nasıl olacağına bi kendileri karar verecek! Meselâ Doğu Karadeniz’de ya da başka yerlerde HES inşaatlarına hukuken itiraz edip engel olmanın hiç bir yolu olmayacak. Yani yöre halkının en temel haklarına sahip çıkabilmesi için ihkak-ı hak’tan (gücü gücü yetene dalaşından) başka çare kalmayacak. Aynı şekilde, 2-B denilen işgal altındaki ya da yeni işgale açılacak orman alanlarını satışa çıkarmak için “torba yasa” usûlüyle “yeni anayasa” yapımı da bir başka örnek.
Sandık onlara ülkenin işlerini yürütme yetkisi veriyor. Onlar bu yetkiyi hiç bir denetime tâbi olmadan, hiç bir itirazı kaale almadan kullanmak, akıllarına estiği gibi iş bitirmek istiyorlar. Bunda zorlanınca, yani çoğu zaman yolları yargıda kesilince ifrit oluyorlar.
Gelsin o zaman “reform”!
Ne reformu olacak, nasıl olacak, ona da kendileri kendi başlarına karar verecek. Ülkeyi, toplumun ihtiyaçlarını diledikleri ve bilebildikleri gibi kendilerine uyduracaklar. Yargı mütemadiyen yürütmeye müdahale ediyor diye tutturdular. Başbakanları, “Ciğerimizi söküyorlar!” dedi. Yurtdaşların ya da yurtdaş örgütlerinin (söz gelimi Mimarlar Odası gibi) başvurusu üzerine yargının işlerine karışmasından bizarlar. Yani AKP iktidarı yargıdan şikayetçi, aslına bakılırsa düpedüz yurtdaşların haklarına sahip çıkmak istemelerinden şikayete varıyor.
Falanca yerde yıllardır sit alanı ilân edilmiş bir kıyı şeridini, imâra açıp yandaşlarının ya da yerli-yabancı müşterilerinin istifadesine sunacaklar, kimse bu işe “burnunu sokmayacak”. Kimse onlara, “Yağma mı var?” diyemeyecek.
Çünkü yağma peşindeler!
KİT’leri, limanları, yolları, köprüleri, eski-yeni okulları, sarayları, milletin yeraltı-yerüstü varını yoğunu özelleştirdik deyip satacaklar, elde edilen geliri yandaşlarıyla paylaşıp hep birlikte zenginliklerine zenginlik katacaklar, kimse onlara, “Hele bir durun bakalım. Bu niye böyle, n’oluyoruz?” diyemeyecek!
Niçin? Çünkü onlar “millî irade” imiş!
Millî irade denilen bu şeyin ne menem bir safsata olduğu bundan belli. Millet soyulmaya itiraz edip ayağa kalkarsa olmaz, çünkü demokrasiye sığmaz! Demokrasi seçilmiş de gelmiş birilerinin her yaptığına eyvallah demeyi gerektirir. Millet soyulmasın diye bir takım usûller konulsun, “iş” yapmak isteyen hükümet o usûllere uysun. Uymuyorsa, işi bozulsun. Olmaz! AKP yandaşlarının küresel sermayeyle ortaklaşa bir takım işler çevirip para kazanmasını zora sokan, AKP iktidarının bu işe kol kanat germesine ayak bağı olan usûller milletin hayrına değildir, iradesine de aykırıdır. Neyin milletin hayrına olduğuna, “millî irade”nin ne isteyip ne istemediğine AKP iktidarı, onun bakanları, başbakanı ve cumhurbaşkanı ve yandaş medyadaki yalakaları karar verir. Bunların yüzlerine, “Yağma mı var?” demek kimsenin hakkı olmamalıdır.
“Millî irade” dediklerinin özünde ne gibi bir saçmalık olduğu buradan belli. Yürütme gücünün oldu-bittilerinin adı “millî irade” oluyor! Bir zamanların Fransa kralı, “Devlet mi dediniz? Devlet benim!” demişti. Bunlar, “Millî irade, yani halk mı diyorsunuz? O biziz işte!” diyorlar.
Haydi oradan!
Millî irade, söz gelimi, %10 barajlı seçimle alınan sonuç mudur? %10 barajlı seçimi millet istikrar içinde, yani uslu uslu, çıngar çıkmadan soyulsun diye topluma dayatan faşist K. Evren Cuntası’dır. Bu barajlı seçimle birileri kendilerine değil, başkalarına verilip de onlara sayılan oylarla iktidar oluyorlar. Böyle bir seçim, halkın seçimi değil, rejimin “iş”i sağlama almak için başvurduğu bir dayatmadır. Rejim de milyonlarca insanı işlerine geldiği gibi işe sürüp ya da işsiz bırakıp mülksüzleştirenlerin dayatmasıdır. Yani toplam millî gelirin %60’ına el koyan, nüfusun %5’inden ibaret olanların!
“Yargı reformu”nu yasalaştırabilmek için önüne ardına bir takım süslemeler katarak Anayasayı kendi
işlerine geldiği gibi değiştirmek, bunu sözde “halk oylaması”ndan geçirmek istiyorlar. Bizim gibi kapitalist ülkelerde Anayasa, yurtdaşları mülksüzleştirmenin usûle bağlanmasıdır. Şimdiki, otuz yıl önce asker-sivil faşistlerce dayatılmıştı. Başımızdaki hükümet sekiz yıldır bu anayasayla ülkeyi işine geldiği gibi paşa paşa yönetmektedir. Şimdi yapmak istedikleri, mülksüzleştirmeyi daha da tahkim ve teyid edecek bir usûl değişikliğidir. Ondan başkasına ne çıkarları elverir, ne yürekleri yeter.
Yarıdan bir oy fazlası onlara yetecek. Peki, ya alamazlarsa o bir tek fazla oyu? O zaman ne olacak? Nerede kalacak AKP iktidarı üzerine yapışık “millî irade” yaftası?
Bu referandum mavrasının püf noktası burasıdır. Halkın oyunu sınayacaklar. İki yıl sonraki genel seçimde başta kalıp iş görmeyi sürdürmekte zorlanacaklarını görürlerse bakın görün halkın başına ne işler açacaklar! AKP’nin başı ve “millet istiyor” diye hepimizin başında başbakan olan kişi geçende “Ermeni açılımı” sorunuyla ilgili olarak, “Bakın sonra Türkiye’de kaçak çalışan 100 bin Ermeniyi kapının önüne koyarım, ha!” dedi mi, demedi mi? Bunu dahi söyleyebilen bir siyasetçiyle, ona böyle bir yetkiyi verdiği söylenen “millî irade” bize ne lâzım denilse yeridir.
Öyle değil mi?
Aysel Tuğluk, beslenen umudun ve yaşanan acının içinden, en doğrusunu yazdı (Radikal İki, 15 Kasım 2009). Sittin sene var, işlenmiş ve hâlen işlenmekte olan onca suçun kurbanlarına suçu suç ortaklarından ya birine, ya diğerine atmaktan başka çare bırakılmıyor. Gözler, “derin devlet”te her gün yeni bir ağaç keşfetmekten ormanı göremiyor.
“Açılım”dan maksat ne ise, onu açılmaktan alıkoyan ne? İçişleri Bakanı ikide bir ortalara çıkıp konuşuyor, hiç bir şey söylemiyor. Söylüyorsa, bu bir millî birlik ve beraberlik açılımıdır, devlet projesidir dedikçe, bu dediğinden başka bir şey mi söylemek istiyor?
Devlet projesi olarak Kürt açılımı? Olmadı, devlet projesi olarak demokrasi açılımı? Dahası, dönüp dolaşıp geldiği yer: Ülkesiyle, devletiyle ve milletiyle millî birlik ve beraberlik projesi!
“Açılım”ın somut bir içeriği yok denilip duruyor hep. Nasıl yok? İşte açılımın içeriği! Bu!
Öyle olduğu Habur kapısı olayından önce apaçık görülmüştü. DTP’yi ve bölge halkını en hafifinden “hazımsızlık”la suçlayarak bu gerçeğin üzerini örtemezsiniz. AKP’nin açılım ajitasyonu yaz başından önce MGK bildirisi ve G.K.Başkanının açılımı izah ve tavzih eden beyanıyla, hemen ardından da yeni atanmış kuvvet kumandanlarının “dağdakilerin son ferdine kadar kırılacağını” bildirmeleriyle başlamıştı. Habur’dan gelişlerin doğurduğu şenliği –”sınırdan Diyarbakır’a kadar!”– Kürtlere çok görüp “sil baştan” lâfları eden Başbakan’ın daha önce, hadi daha sonra da diyelim, başlattığı ele avuca gelir ne vardı ki Başbakan “sil baştan” türü bir söylemle tarihi yeniden yazmaya kalktı? Meclis görüşmeleri ertesinde “Kan dökülmemesi, anaların ağlamaması için bütün makamları fedaya hazırız!” diye haykırmak için alelacele taa Malatya’ya koşan da bu aynı Başbakandı. Daha sonra, ülkenin gidilmedik yeri kalmamacasına AKP propaganda makinasının işletilmeye başlanacağını ilân eden de. O kampanya gecikince bütün geçen bayram boyunca TV ekranlarında günde on beş kez ampullu mampüllü “AKP-Millet birliği”ne dair propaganda spotları neydi öyle?
Sayın Genel Başkana da, partisine de Mart yerel seçiminin sonuçları alındıktan sonra bi haller oldu. Acayip celallendiler.
Başbakanın korktuğu, hem de fena halde korktuğu anlaşılıyordu. Korku bütün yaptıklarında ve yapmadıklarında, denemeye kalkıp da sonra vazgeçtiklerinde yansıyordu. Söylediklerinde de görüldü. Hâlâ da üslûbundan anlaşılıyor. Nerden icap ediyor bunca zamandan sonra ikinin biri yeni baştan bu, “Yedi yılda yedi Türkiye kattık Türkiye’ye” retoriği? “Açılım”la ne alâkası var?
1950’den sonra 1954 seçimini ve ardından 57 seçimini de kaybeden CHP, 54’deki kırk milletvekiline karşılık bu defa (57’de) iki yüze yakın milletvekili çıkarmıştı. DP az daha seçimi kaybediyor ve iktidardan oluyordu. Aldığı oy toplamı %50’nin altında kalmıştı. Menderes çok korkmuştu.
Tek parti iktidarı (parlamentoda tek başına iktidar olmaya elveren sayı çoğunluğu) iyidir hoşdur da, hem alışkanlık yaratır, seçilmek bir siyasi başarı olarak değil, âdeta Allah’ın bahşettiği bir “hak” olarak algılanır olur, hem de başarının sürmemesi (“hak”kın inkârı) hâlinde olacaklardan doğacak endişeyi kâbusa çevirir. Ne ki, hep aynı başbakanın ve partisinin gözüne ve sözüne bakan ekonomik rant kapısı anahtarının başka ellere geçmesi ihtimali, demokrasilerde iktidar hükümetleri ve partilerinin en korktukları şeydir. Hiç bir ekonomik, sosyal, politik müstakar nizamın yerli yerine henüz oturmadığı bizde ise tahammülü fevkalâde zor bir şeydir. Yalnız siyasi iktidar olgusu değil, sınıfsal temsiliyet bazında üstlenilmiş sosyal misyon da akamete uğrar. Büyük sorumluluk söz konusudur. Demokratik siyaset bir yönetim pratiği (oyun) değil, doğrudan sınıflar arası güç kapışmasıdır. Dolayısıyla, on yıla yakın süren bir iktidarı, yani maddî/manevî onca başarıyı ve kazanımı, onca kazanç kapısıyla birlikte ardında bırakıp gitme korkusuna kapılan bir başbakanın –yapmayacağı değil ama– yapmaya hazır olmayacağı hiç bir şey yoktur: Çılgınlık dahil!
“Açılım, açılım” denilen şeyin sırrı buradadır. Muhalefet partileri ve diğer muhalifler iktidarın işi ucu açık bir sürece bıraktığından şikâyetçiler. Sürecin içinin dolmasının ona yüklenen işlevle bağdaşır bir şey olmadığını görmüyorlar; bazıları da ona kendi akıllarınca bir “içerik” uyduruyorlar: milleti ve ülkeyi bölmek! Saçmalığın daniskası! AKP gibi bir parti, daha yeni yeni yükünü tutmaya başlamışken, niye ülkeyi ve milleti bölmek gibi netâmeli bir maceraya girişmek istesin?
AKP iktidarına oldum olası şaşı bakan muhalefet cephesi sihirbazın şapkasının içinde olmadık şeyler ararken Başbakan ve partisi şapkadan ağzında oy pusulası taşıyan tavşan çıkarmaya hazırlanıyor...
Ama tam istedikleri gibi olmadı. Bir yerde iş bozuldu, ters de tepti.
Nerede?
CHP ile MHP’nin eline kolay kolay savuşturulamayacak güçlü kozlar vermenin yanı sıra, Kürt ulusal hareketinin talepleriyle ileri geri oyun oynanamayacağını idrake meşreplerinin de, mesleklerinin de müsait olmadığı görüldü. Türkiye’de Kürt sorununa Kürtlersiz çözüm icad etmeye kalkmak Kürt sorununu hiç anlamamış olmakla birdir. Bunu idrak edemeyenler Türkiye’nin birliğini yeniden kurma ve yönetebilme yeteneğine ve selahiyetine sahip olmadıklarını göstermeye devam ediyorlar.
İşin acı tarafı, özellikle işin ciddiyetini müdrik bir sosyalist sol hareketin hâlâ sergilemekte olduğu akut zaaf durumunda, şimdiki iktidarın başına bir hal geldiği takdirde yerine her gelenin her hâlükârda gideni aratacak olmasıdır.
Türkiye uzun yıllardan beri kapitalist ama işçi sınıfı yok görüntüsü veriyordu. Küresel krizin dünyada işinden ettiği 20 milyon işçiden 2 milyonu Türkiye’deydi ama yaşanan sorun “toplumsal mesele” hâline gelemiyordu. Türkiye işsizlikte yüzde 13,4 ile Avrupa’nın “sosyal felaket” sınırında gezinen ikinci ülkesiydi, fakat sükûnet içindeydi. Bu durum “açıklanamaz” sayılıyordu.
Kasım 2009’da 2 milyon kamu çalışan bir günlük iş bıraktı: “kanunsuz genel grev”e başvurdu. Bir kaç stratejik noktada etkili olabilen grev kapitalizme ve kapitalistlere hasar vermedi. Bu nedenle önemli sayılmadı. Oysa “kanunsuz” olması ve bu yönüyle emekçilere bugünkü atâletten nasıl çıkılacağını göstermesi bakımından önemli bir eylemdi. Sınıf mücadelesi bir bilinç ve özgüven sorunudur, vahiy gelir gibi gelmez, maddi ve subjektif koşulların kesişerek yarattığı bir toplumsal iklimde çıkar ortaya.
Arkasından Tekel işçilerinin , gene “kanunsuz” olan direnişi başladı. O grev 2010 yılı Ocak ayında devam etti, Şubat başında yine bir günlük bir “genel grev” benzeri bir eylemi oldu Tekel işçilerini destekleyen konfederasyonların.
“Kol işçisi” direnince devletin ve sermaye düzeninin tepkisi , “Artık işçi mi kaldı!” diyenleri şaşırtacak ölçüde ağır oluyor(muş)! Bu görüldü. Her yönüyle gösterilmek, kafalara kakılmak istendi. İşçiler gaz bombalarıyla kara kış ortası buz gibi sulara sürüldülerse de yılmadılar; “Ölürüz de dâvamızdan dönmeyiz!” diyerek eylemlerini sürdürdüler. Toplum işçilerin eylemine sempati gösterdi. O arada İstanbul belediyesine bağlı itfaiye işçilerinin cesurca sürdürdükleri, özelleştirmeye karşı direniş de dikkatlerden kaçmadı. Hükümet’in İstanbul ayağı Belediye Başkanı, oluşturduğu sivil silahlı çeteleri işçilerin üzerine sürünce işçiler kavgaya girdiler ve uzunca bir süre direnişten vazgeçmediler.
Artık işçilerin militanlaşmakta oldukları gözden kaçmıyor. Bu gelişmeler, sınıf mücadelesi yönünden Türkiye’de yeni bir döneme kapı açabilir. Bunun objektif nedenleri var. Çünkü hükümet, krizden zarar gören emekçi kesimleri, değil tatmin edecek, aldatacak ve pasifleştirecek her hangi bir sosyal program ortaya koyamadı. Hattâ, “koyamadı” bile değil, koymak için en ufak bir girişimde bulunmaya tenezzül etmedi. Buna temsil ettiği sermaye sınıfı, özellikle de o sınıf içinde kendine yakın saydığı kimi kesimler izin vermiyor; çünkü öyle bir sosyal program o kesimlerin spesifik çıkarları bakımından kolay kolay altından kalkılabilecek bir şey değil.
İşçiler en azından durumu kavramış gözüktüler. Belli ki bıçak kemiğe dayanmıştı ve devletin kolluk kuvvetlerinden ve AKP beslemesi para-militer grev kırıcıların uyguladığı şiddetten korkmuyorlardı. Emekçilerin korkuyu yenmesinde, artık direnmekten başka çare kalmadığını görmüş olmanın da payı var.
Böyle bir moment işçi bilincinde, siyasi mücadeleye sıçramanın potansiyel sınırıdır. Bundan sonrası “emekçi sınıf siyaseti”ni ilgilendirir. Türkiye’de bugün öncelikle kavranması gereken, şiddetli bir sermaye içi savaşın yaşandığıdır.
Sermaye kesimleri birbirine karşı gaz bombalarıyla değil, siyasetle savaşıyorlar. Kavgaları, “Sen değil ben, senden önce ben, senden çok ben sömüreceğim!” esasına dayandığı için bu kavga emekçilerin sırtında verilen bir kavgadır. Ne zaman emekçiler ulusalcı ya da liberal olup olmadığına bakmadan, sadece kendi çıkarları temelinde bütün sermaye gruplarına karşı kendi doğalarında saklı silahların tümünü birden kullanmayı öğrenirler, “sınıf” ve “sınıf siyaseti” o zaman yükünü almaya başlamış olur.
Türkiye’de böyle bir siyaset şu sırada bulunmuyor. Belki kendi sekti içinde niyeti bu olan sol partiler ve örgütler vardır, ama onları keşfetmeye de emekçi sınıfın sezgisel kapasitesi yetmiyor!
Bu durumda ne yapılır, ne demektir emekçi sınıf siyaseti diye sorulacaksa, çek kuyruğunu gitsin! Emekçi sınıf siyasetinin üretilmesi sosyalistlerden beklenir. Emekçi sınıf siyasetinin en
bilinen kriteri sermaye ve sermaye düzeni siyasetine karşı uzlaşmazlığıdır. O siyaset, eğer adından kasdedilen bir siyasetse, toplum içinde herkesle uzlaşır, fakat sermayenin çıkarıyla uzlaşmaz. Onunla ortak bir dil bulmaya çalışmaz. “İşçi ile işveren aynı teknededir, tekne devrilecek olursa işçiler de sulara gömülür” gibi aşağılık safsatalara pabuç bırakmaz. Emekçilerin çıkarı sözkonusu olduğunda kollarını kavuşturup oyalanmaz, eyleme geçer ve eylemde diretir. Pratik eylemiyle, emekçi hareketinin organik bir parçası olduğunu her durumda kanıtlar.
Şimdi, işte, kanıtlamaya hiç değilse başlamanın zamanıdır.