KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 25 (Ekim/Kasım 2005)

Türban, şimdi de don

Türkiye hiç yoktan, türban tartışmasına benzer bir don-fistan tartışmasının kenarından geçti. Niye? Mine Kırıkkanat Kentin Marmara sahil bandındaki açık alanlarda piknik yapan ve denize don fistan giren “halk”ın sergilediği çirkin manzarayı, Radikal’deki köşesinde, gördüğünü aynen tasvir eden bir uslûpla eleştirdi. İslamî yazarlar bunu, halkı aşağılayan, seçkinci bir tavır olarak niteleyip tepki gösterdiler, kumsalda mangal çevirip tavuk kızartanları ve denize don fistan girenleri savundular. Başı, “temsilen” Hürriyet gazetesinde köşe yazdırılan biri, Ahmet Hakan çekti. Kırıkkanat’a “faşist” dedi. “Tamam ama bu uslûpla söylenmez,” demeye getirdi.

Bu anlaşılır bir şeydir, İslamî kesim yazarları bundan kendi kimliklerine saldırıldığı sonucunu çıkarmış olabilirler. Sadece belki İsmet Özel alınmamış, hattâ Mine Kırıkkanat’a, bu karşılıklı bir savaş olduğu ve kendisi de savaştığı için, tersinden hak vermiş bile olabilir! İslamî politik hareketin yazarı-çizeri “primitif” bir kültürü temsil ettiklerini bilerek temsil ettikleri şeyin hâkimiyetini savundukları için kendilerinden beklenen tavrı göstermişlerdir.

Ama hemen bütün köşe yazarları, görüşü sorulan liberal kılıklı aydın takımının tümü ve bu arada laik Kemalistlerle aynı kefede tartılmamak için sol bilinç ve tavırla ilişkisini gevşetmiş veya koparmış olan kimliksizler, İslamî kesim sözcülerinin tepkisini desteklediler. Kemalist yazarlar ise, sorun böyle oportünizme alan bırakmayacak kadar akla-kara konulunca, söylenmesi caiz olanın binde birini bile söylemeyen Mine Kırıkkanat’ı savunma cesaretini –tek tük istisna dışında– gösteremediler. Yazar Mine Kırıkkanat radikallik yaptığı gerekçesiyle “Radikal”(!)’den kovuldu, konu kapandı.

Oysa “mühim” bir olaydı. “Sorun” Türkiye’nin kendisiydi, tartışma derinleştirilerek sürdürülmeliydi.

Bu bir kılık kıyafet tartışması değildir. Biraz derinleştirilse, entelektüel potansiyelimizin harabiyetini gösterecek bir fırsattı. Nasıl çarpık bir bilinçle çarpıldığımız ve bunun da bütün toplum hayatını nasıl çarpıttığı anlaşılmış olacaktı. İslamî kesim yazarlarının savunduğu “halk” mıdır? Değildir. “Halk”ı savunanları savunanların savunduğu da demokrasi değildir. Bunlar açığa çıkacaktı.

Kırıkkanat’ın resmettiği çirkin manzara Türkiye’de toplumsal deformasyonun nerelere vardığıyla ilgili değildir. Ya nedir?

Mesele dünkü “göç”ebe bir toplumun “piknik” merakı olsa halledilmesi kolaydır. Avrupa’ya ilk giden Türkiyeli işçiler olur olmaz yerlere bir kilim serip yayılmaya başlayınca Avrupalılar ilk şaşkınlığı üzerlerinden çabuk atıp tedbir aldılar. İlgili yerel idareler uygun piknik yerleri düzenlediler. Uygun olmayan yerlere “Piknik yapılamaz” levhaları astılar. Piknik yapacakların bir gün önceden başvurup izin kâğıdı alması kuralını koydular. Sonra da kendileri Türk piknikçilere katılıp başka kültürlerden insanlarla birlikte olabilmenin insanî tadını çıkardılar. Bunda da bir “Avrupalı dehası” yok, insan aklının pratik çözümü vardır. Bizdeki mesele farklı. Modernitenin sunduğu bütün fırsatları da sonuna kadar kullanan, cami-çarşı eksenli bir ekonomik örgütlenmeyi ve sermaye birikim tipini temsil ediyor. Soyutlaması ideoloji, kültür ve sanat düzleminde İslamî kesimin yazarlarına, müziğine, resmine, piyesine, şiirine, siyasette de AKP’ye gidiyor. Bu somut toplumsal bağlamı ıskalayarak, geçtik geleceği olan maddi ve estetik değerden, folklorik bir değeri dahi bulunmayan bu mezbeleye karşı tolerans, hattâ sahiplenmeye varan ikiyüzlülük, Toplumun entelektüel potansiyelindeki çöküntüye, daralmaya tekabül ediyor, demokratlıkla, çoğulculukla, “öteki”ne saygıyla bir ilgisi yok. Kabzımalların “toplumun kanaat önderleri” olduğu hâli gösteriyor. Rasyonel ölçülerini yitirmiş, çıldırmış bir toplumu haber veriyor. Geleceğini tartışmaktan korkan bir topluma denk geliyor.

Kim bu, bizim de karşı olmadığımız türbanda direnen, şimdi de buna don fistan, mangal ekleyen?

AKP’nin beslediği ve beslendiği kaynaktır bu. Kırıkkanat bunu görüp göstermiştir. Besbelli ki sert uslûp, aşağılayıcı uslûp piknikteki veya plajdaki figürlerin oransız bir erkek hâkimiyeti veya dişi köleliği arz etmesi hariç tutulursa, bu insanların siyasî bilincinedir, ki bu bilincin ters dönmüş ve AKP’de somutlanmış sonucu, sadece göze dokunan bir şey değil, milyonlarca hayatın, bilimin, sanatın, kültürün, ahlâkın temellerine saldıran, bir toplumun geleceğini karartan ve fakat gene o toplumun basiretsizliği demek olan somut gerçeklikten dolayıdır. Kırıkkanat’ın uslûbu fazla mı sertti? Milletin çoluğunun çocuğunun, kızının, eşinin önüne paçalı donla ve kıllı bacaklarla çıkmaktaki uslûp nedir, peki? Kim kime saygısızlık etmektedir. İslamcı yazarların ve onları savunan liberal yazarların arka çıktığı, halkın kendisi veya pikniği veya donu fistanı değil, bu yamukluğudur. Hattâ daha ileri gidip gönül rahatlığıyla söylemek gerekir; bunların yaptığı, –bekçiliği veya sözcülüğü daha makul olurdu– sermaye uşaklığıdır. Çünkü sermaye toplumdaki her türden hegemonyasının gerçek temelini halktaki bu yamukluğun üzerine tesis edegelmektedir. Halkı mı savunmuşlar? Halkın kendi doğrusu için doğrulduğu ender zamanlarda bunlar nerdeydi? Bunlardan düzene eleştiri hiç gelmiş midir? Hadi Tanrıya itiraz edemezler, peki Tanrının bu çapaçul düzenin hâmisi rolüne ne demişlerdir? Demezler. Hiçbir şey dememişlerdir. Eşitlikçilikleri fitre, sadaka, zekâttan ileri gitmez. Bu İslamcı yazarların son bir kaç yılda, iğneyi kendi sistemlerine batırdıklarına, dinde reform isteklerine, “dindar, inançlı ama aydın” pozuna girmelerine de aldanmamalı. Bunu da, 11 Eylül’le birlikte içine girdikleri kompleksten kurtulmak için yapmakta, bir korku ve yozlaşma olarak yaşamakta, Bush’a yaranmanın bir yolu olarak görmektedirler. Yani bir tür El Kaide’ye –o ters bir yöne savrulduğu için– cephe almaktadırlar.

Elleri fakir fukaranın cebinden çıkmadığı halde, halk, hakkını mülkiyet tartışmasına götürmeyegörsün, bunların feryadı başlar: “Harama el uzatmayın!”

Gidi haramiler!

Halkçıymışlar! Halkı savunmak onlara düşermiş!

“Halk” diyoruz da, içini açmıyoruz. Genel bir halk davranışı var, bir de bunun içinde, her biri milyonlarca sayıda zümre ve katman var. Bunların bazıları, bazan, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşullara ve hâkim eğilime bağlı olarak ekonomik, kültürel ve siyasî ilişkilere öylesine egemen konuma gelirler ki, “halk” dediğinizde görünen odur. Türkiye’de bu şimdi, kimdir?

Gözümüze metropollerde görünmektedir. Buna dikkatli bakmak lazım. Uygunsuz yerde ve uygunsuz vaziyette mangal yakarken, denize don atlet girerken, orada, göz önünde bile “helâl”ini helâlinden köle gibi kullanırken gördüğümüz, “halk”tandır da “halk” değildir. Bunlar ne moderniteye tepki duyan pleblerdir, ne de içinde kendilerini insan olarak algıladıkları bir kırsal kültürü temsil etmektedirler. Ayrıca siz onları bir de evlerinde, işlerinde, mahallelerinde görün. Ne kendilerine saygıları vardır, ne de başka insana. Maraşlı, Sivaslı, Rizeli, vb. göç menşei olarak belli bir tanım içine alınabilselerde geldikleri kaynağı asla temsil etmezler.

Oturdukları, kuruluşuna ön ayak oldukları, rantını dağıttıkları, ekonomik hayatını kontrolünde tuttukları gettoları bilinen insanî yerleşkelerden değildir ya da öyle olmaktan çıkmıştır. İlk icraatları, komşu gettonunkinden bir balta sapı daha geniş, mimariye ziyan ve günah bir cami kondurarak ilk iktidar çekirdeğini kurmaktır. Camiden çıkmazlar, çünkü işyerleridir. Ticari, sosyal ve siyasal ilişkilerini, nüfuz değiş tokuşunu, parti, vb. tercihlerini, tehdidi, şantajı burada kurar ve işletirler. Irz düşmanı tüccarların evine girerken kameraya yakalananlar, “Oy istemek için gittim,” demişlerdir.

Dinle imanla alakaları var mıdır sanırsınız? Demokrasi de dahil, “kent”i kent yapan hiçbir şeyle ilgilenmezler, ama kentin nimetlerini kapışmakta birbirlerini yemektedirler. AKP iktidarı suretinde karşımıza gelen şey budur. İncelip, yazar olmuşu da Ahmet Hakan’dır. Bu, “halk” mıdır?

Bunu başlangıcından almak, Özal’dan başlatmak lazım. İslamî modernitenin papazıydı. Faşist bir askerî rejimin başbakanı, demokratlık taslayan bir rejimin faşist cumhurbaşkanıydı. İdeolojiyi, inancı, ahlâkı şort ve tişört gibi giyerdi. Bütün ideolojileri yeri geldi giydi. Bir tatil yerinde askeri şortla –şortluydu– selâmladı diye ondan demokrasinin talihini değiştiren bir ikon yaratmaya kalkışanlar da halkın donunu-atletini demokrasiye işaret sayan bugünkü medya mezbelesi “aydın”lardı. Aralarından Özal’ın resmî, gayrıresmî el çabukluğu marifet yoluyla derlediği oylardan sağladığı iktidarı “anasının ak sütü gibi” helâl sayan kıdemli solcular bile çıkmıştı!

Savundukları “halk” değilse kimdir?

Metropollere binbir türlü ekonomik ya da sair nedenden zorâki ya da “gönüllü” göçmüştür. Varoşlara oturmuş, tutunmuştur. “Tutunma” süreçlerinde –her zaman her yerde olduğu gibi– hayat hayat olmaktan, o da “halk” olmaktan çıkmıştır. Bu bir insan bozulmasıdır. İnsanın çürüyüp kokuşmasıdır. Bozulma başlı başına bir piyasadır. Din, aşiret, hemşeri, kadın, çocuk, her şey ticarîleşme ve metalaşma basıncı altındadır. Fahişelik, hırsızlık, cinayet kültürünü sıradanlaştıran bir insan piyasasıdır bu. Buraya kadar halk gene halktır.

Sonuçta bu “bozulma” da bir yaşamaktır, örgütlü olur. Varoş piyasasında bütün örgüt biçimleri, rantın üleşilmesi üzerinedir. İş bulan işçi, bulamayan kapkaççı, dolandırıcı, işportacı, mafya olmuştur. Siyasî partiler, belediyeler, muhtarlıklar varoşlarda bu insan bozulmasına dayanır.

Zaman içinde kent altyapısı kurulmuş olsa bile orada herkes birbirinin üzerine çıktığı için insani gelişme gerçekleşmez. Kuşaktan kuşağa giyim kuşam, çocukların isimleri değişir ama öz değişmez. Sermaye varoşa yukardan, ama yapıyı bozmadan girer. Bir alt piyasa imkânı olarak girer. Kendini ora kalitesine uydurup girer. Değiştiren devrimci bir dinamik olarak değil, pekiştiren bir çıkar olarak işler.

Bundan sonrası “halk” değildir. Üç kaçak kat, bir minibüs veya taksi, belki de bir halk otobüsüdür bozulan adam. Fırıncıdır, bakkal irisi markettir, tefeci, üfürükçü veya kadın tüccarıdır. Ya da kooperatifçi veya belediyenin kaldırım-kanal taşeronudur. Hattâ belediye başkanıdır! Bunların siyaseti de vardır: Alevi ise CHP, değilse AKP’dir. Artık bu fotoğrafta halk yoktur.

İslami yazar-çizer zevat ile bunları ve bunların kaynaklarını savunmayı “demokratlık” sayan liberal zevat Mine Kırıkkanat’a “seçkinci-faşist” derken güya halkın devlete ve Kemalizme geleneksel öfkesini de sahiplenip savunur pozundadırlar. Tamamen sahtekârlıktır. Kemalizmle bir alıp veremedikleri yoktur. Siz hiç bunlardan bir tekini, bu öfkenin gereğini yaparken ve bedelini öderken görmüş müsünüz? İnsanı kavramamışlardır. İnsanı tanrıdan yukarı çıkardı diyerek Yargıtay Başkanı İmran Ökten’in cenazesine saldıran nefesi çorap kokusu hergele takımının torunlarıdır. Halk sınıflarının somut sınıf dertleriyle ve sınıf mücadelesindeki konumlarıyla ilgili tek cümle kurdukları görülmemiştir.

Kimin adamı oldukları, diş gösterdikleri yazar Mine Kırıkkanat’ın “Radikal”den kovulup tartışmanın kesilmesinden belli değil mi?

AB ve Türkler

Türkiye’de halk sırrını henüz çözmüş olmasa bile galiba meseleyi sezdi. AB ile yatıp kalkmaktan vazgeçti. Derdi başından aşkındı zaten, kendi derdine döndü.

Halk kendi tecrübesinden öğrenir derlerler, doğruymuş. Bakarak da öğrenir, tabiî, dinleyerek de. Bir ara kılkuyruk sağcı-solcu küçük burjuva aydın takımının medya bombardımanından bir biçimde etkilenmiş gözüküyordu. “Şu anlatılan AB’ye bir girsek de talihimiz değişse!” diyesi gelmişti. Küçük burjuva takımı da, bu işin büyük sermayenin işi olduğunu gizlemeyi başardık ve halkı ikna ettik galiba diyerek sevinçlerden havaya uçar olmuştu. Şimdi sevinçleri kursaklarında, yutkunuyorlar, gelişmenin kendi gerçek mecrasına doğru kaymasından öfkeye kapılıyorlar. AB elden gitti gidecek paniğini yaşıyorlar.

İstemedikleri gelişme de nedir ki? Fransızların ve Hollandalıların, önlerine konulan AB anayasasına “si..tir” çekmeleri. AB’nin yüzünü şeytan görsün demeleri.

Bu nasıl olur? Yetmiş milyonluk Türkiye’nin kaderini bağladığı bir hadiseye, kendilerini de bu düzeye getiren ve zaten de kendilerinin olan bir uygarlık atılımına Fransız ve Hollandalı gibi zeki ve akıllı adamlar nasıl “Hayır!” demiş olabilirler? Besbelli ki kandırıldılar.

Kim kandırdı? Bizimkilere göre, bu iki ülkenin sağcıları ve solcuları, bizdeki ‘Kızıl Elma’ var ya, tıpkı onun gibi, birleştiler ve kendi halklarını AB’ye –ve bu arada, her halde öyle olmalı, Türkiye’nin üyeliğine– karşı kandırdılar. “Halkı kandırmak!...” Bu nasıl bir şey? Bizimki kendinden bilir!

Kendini bilmez ama. Hele bu küçük burjuva aydının solcusu... Avrupalı emekçiler AB’ye karşı oldum olası tavırlıdırlar. Olmaması için elli yıllık bir mücadeleleri vardır. Bütün komünist ve çoğu sosyalist partiler, bir iki kıytırık istisna dışında, bu mücadeleyi her aşamasında sahiplenmişlerdir. Yani solun AB’ye karşı çıkması yeni bir şey değildir ve anlamı vardır. Emek kategorisine bağlı bir zihin veya siyaset olacaksın da, AB’ye karşı çıkmayacaksın… Bu, olsa olsa, dumura uğramış küçük burjuva kafasında filizlenebilecek bir fantezidir. (Böyle durup durup “küçük burjuva,” diyerekten eski ezberimize geri mi dönüyoruz? Yeni ezberleri bozmakta bir referans noktası olarak bazen gerekiyor. Özür dileyerekten de olsa... Gerektiği yerde, gerektiği kadar sürdüreceğiz.)

Beş yıl önce Kızılcık’ta Türkiye’nin AB üyeliğine, gerekçesini de açıkça ortaya koyan birkaç yazı ile karşı çıkıldı. Moral gerekçe, “yerinde durmak”tı. Çünkü Dergi duygu ve düşünce evrenini klasik komünist geleneğin bir parçası olarak konumlandırmıştı. Komünistler, oldum olası AB’ye karşı idiler. İnatçı oldukları için mi? Değil.

Karşı olmalarının “moral gerekçe”si havada oluşmamıştı. Binlerce somut gerekçeye, on milyonlarca Avrupalı emekçinin yarım asırdan fazla süren mücadelesine dayanıyordu. Üç yüz en büyük Avrupalı tekelin çatışan çıkarlarını ortak bir konsept içinde birleştirmek isteyen beş ulus-devletin başlattıkları AB projesi, içine giren ülkenin sermayesini abad ediyor, çalışanlarına yıkım getiriyordu. Karşı çıkanlar, zarar gören toplumsal sınıflardı. Komünistler bu mücadeleyi sahiplendiler.

Dikkat buyurulsun; AB konsepti üç yüz en büyük tekelin çatışan –ve savaş(lar) yaratan– birbirine karşıt çıkarlarını yontarak uyumlaştıran ve birleştiren bir konsept değildi(r). Kapitalizmde tekelci çıkarı rekabetten arındırmak olanaksızdır. Çünkü tekel rekabetin ürünü olduğu için “kendinde rekabet”tir.

O zaman tekelci kapitalist çıkarı aynen koruyan ve geliştiren bir tekelci birlik nasıl ve kime karşı olabiliyor? İşte sorun bu ve “sorunlu AB” de budur.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya hâli, Avrupalı tekelleri yeni bir konsept arayışına zorlamıştı. Sosyalist sistemin artan gücü Avrupa tekelci sermayesini, önce sömürgelerinde ulusalcı akımlarla, ardından Bloksuzlar hareketi ile dünyanın her köşesinde, ve nihayet işçi hareketi aracılığıyla Avrupa’nın kendisinde sıkıştırmıştı. AB buradan doğmuş bir tekelci regülasyondur, Ortak bir Avrupa devletine doğru aşamalarla gelişen düzgün mantıksal bir süreçmiş gibi algılanması yanıltıcıdır. Değişik biçimlere bürünerek gelmesi, temellendirdiği işçi düşmanı tekelci çıkarın dünya ve Avrupa durumuna göre değişiklik göstermesiyle ilgilidir.

Komünistlerin elli yıldır her aşamasına ve her şekline karşı mücadele ettikleri tekelci Avrupa konseptine “Tekelci Devlet Kapitalizmi” deniyor. 1960- 80 döneminde, “anti-tekel” komünist Avrupa –ya da Avrupa komünizmi– programlarıyla tasfiye edilmek isteniyordu. Bu programlarda tekelci Avrupa Birliği’nin tasfiyesi, kapitalist Avrupa’nın, tekel dışı demokrasi uğrağından geçen “dolambaçlı” bir yoldan tasfiyesi olarak çözümlenmişti. Bu komünist hedef ve mücadelenin isabeti ve başarısı ayrı bir tartışma konusu olsa bile üstüne oturduğu tekelci Avrupa gerçekliği tartışmasızdı.

Bugüne gelirsek.

Üç yüz en büyük Avrupa tekelinin çatışan çıkarını birleştirmek yeni ve ortak bir devlet inşasını gerektirmez. Bir “pazar” (Ortak Pazar) ya da “topluluk” (AT) düzenlemesi olarak geçmişteki biçimlerinden daha kompakt bir “birlik” (AB) denemesi ile karşı karşıya olduğumuz açıktır. Anayasası reddedildi diye tekelci Avrupa sermayesi arayışından vaz mı geçecek? Ne yapacak, nasıl yapacak, bu işin içinden nasıl çıkacak? Bu soruya biraz yakından bakmak, sadece Avrupa’nın değil, aynı zamanda dünyanın –ve bu arada Türkiye’nin– geleceğine bakmaktır. Sol küçük burjuva darlığını burada aşmak gerekir.

Tekelci Avrupa sermayesi 80’li yıllardan itibaren dardadır. Keynesyen dönemden monetarist döneme geçişte çuvallamıştır. Duvarın yıkılması bir imdat imkânı gibi görünmüşse de, çöken sosyalist sistemden boşalan yere, önce siyaseten giremediği için, girememiştir. Buralara siyaseten girmek artık 2. Enternasyonal harcı olmaktan çıkıp militer baskı ve askerî baskın sorunu hâline geldiği için girememiştir. ABD ve Japon sermayesinin arasında rekabet gücünden çok şey kaybetmiştir. Görece geri teknolojisinden kurtulamamıştır. Tarihen elinde tuttuğu Avrasya ve Ortadoğu’daki inisiyatifini kaptırmıştır. Çıkıp gelen Çin hadisesi karşısında paniğe kapılmıştır. Veri olarak zaten bloklardan bir blok olduğu halde kendini blok olarak geliştirme stratejileri dahi tutmamaktadır.

İçerde sosyal haklardan kurtularak nefes almak istemiştir, bu da yetmemiştir. Çığ gibi büyüyen işsizliğe çare bulamamıştır. Petrol fiyatlarındaki istikrarsızlık tekelci Avrupa sermayesinin belini bükmeye bundan sonra da devam edecektir. Tek tek ülke ekonomileri durgunluktan çıkamamışlardır. İhracatın yüzde 50’sinin, ticaretin yüzde 80’inin dolarla yapıldığı, rezervlerin yüzde 60’ının dolarda tutulduğu bir dünyada güven veren, önü açık bir Euro alanı kurulmamıştır. Askerî bakımdan ise AB, zaten muhtaç olduğu ABD’ye dünyanın yeni durumunda çok daha muhtaç hâle gelmiştir.

Tekelci Avrupa sermayesi Fransız veya Hollandalı “halk” reddetti diye kendi konseptinden vazgeçmez. Bu AB olmazsa başka bir AB inşa etmek zorundadır. Ulus-devletlerin sınırları içindeki siyasî gelişmeler bu ulus-devletlerin üstüne çıkmış tekel için önem taşısa bile, “çok önemli” değil. Sonuçta Avrupa sermayesi zaten veri olan bölgesel bloklardan bir blok durumunu korumak için bile AB gibi organizasyonlara muhtaçtır.

Bu demektir ki Avrupa’da sınıf gerilimi önümüzdeki yıllarda görülmemiş biçimde artacaktır. Bir AB demokrasisi elbette yok ama bir “ortak vasat” veren ulusal demokrasileri var ki bu demokrasiler de her an kopmaya veya kırılmaya açık bir daralma süreci içine girmişlerdir. Sınıflar arası gerilim buradan da ısınmaktadır. Tekelci Avrupa, işçi sınıfının sendikal mücadelesini de törpülemeyi başarmıştır ama, Avrupa işçi sınıfı, sendikal kalıpların dışında yollar aramaktan ve denemekten geri durmamaktadır. Klasik mücadele araçları bakımından işçi sınıfının gerilediği her durum, onun aynı zamanda kendi sınıf doğasını her defasında yeniden keşfettiği bir durumdur. Nasıl regüle edileceğini kapitalizmin asla bilemediği, işçi sınıfının bu “doğal durumu”dur. Bu niteliğiyle işçi sınıfı, varsayımsal tarih düzleminde bir batıp bir çıkmaktadır. Ancak günübirlik düşünen burjuvanın göremediği, bu sınıfın batıp çıkarken bile bir köstebek hüneriyle ilerlediğidir. Avrupa’da henüz değil ama, bu köstebeğin ansızın güneşe çıkması, beklenmelidir.

Türkiye bu tekelci organizasyona, kendindeki cılız tekelci sermayenin zorlamasıyla girmek istemektedir. Türk tekelci sermayesinin başka seçeneği de yoktur. Aslında TÜSİAD, AB’ye girmekle bir belirsizliğe girdiğini herkesten iyi bilmektedir. Sosyal devlet(ler) olmaktan çıkan bir Avrupa için Türkiye kendiliğinden değer kazanmaktadır. Bu fırsat Türk tekelci sermayesi için kaçırılmayacak fırsattır. Hem de dünya öngörülmesi olanaksız bir gelişmeye hâmileyken. Ne olur ne olmaz!

Avrupa tekelci sermayesinin, besbelli ki, ABD ile iş bölümü içinde ama artık taşeron, sökük diken bir rolle, elinde kalanı kurtarmaktan öte bir şansı yok. Gelişmek için nereyi sömürgeleştirecek? AB genişlemesi denilen şey bu sorunu çözmek içindir. Avrupa tekelci sermayesi siyasal ve bürokratik genişlemeyi “iç sömürge(ler)” oluşturmak için kullanıyor. Türkiye’de küçük burjuva solculuğu dahil hemen herkes ve her görüşün yüreği ağzında beklediği “Müzakere süreçleri” denilen şey sömürge düzenlemesinden başka bir anlama gelmiyor. Türkiye için “İmtiyazlı Ortak” fikri bir yanlış tefsirden üretilmedi, Avrupa tekelci sermayesinin konseptine bağlı olarak gündeme geldi. Küçümsenmeyecek kadar parlak bir buluştur. “İç sömürge” oluşturmanın güçlüklerinin pek çoğu bununla aşılmaktadır. Türkiye ilk örnek ama, bu ilk örnek üzerinden, dış sömürge de olmayan, daha geniş bir “imtiyazlı ortak”lık (ara sömürge) alanı oluşturmak ve genişletmek imkân dahiline girecektir. Üç Kuzey Afrika ülkesi, ülke olabilirse Filistin, Yugoslavya’nın parçaları ve Arnavutluk, “devrim(!)”lerini yaptıkça Ukrayna, Gürcistan yarın Azerbaycan gibi ülkeler bu özel sömürge tipleri olarak Avrupa’ya bağlanmak bakımından, ama elbette ABD’nin tanıdığı sınırdan taşmamak koşuluyla olgun hâle gelmiş sayılabilirler.

Görmemek için kör ya da huyca küçük burjuva olmak gerekir ki tekelci Avrupa sermayesinin, şekillenmekte olan yakın gelecek içinde bundan daha fazla bir şansı yoktur. Ve bu alanda, yani Avrupa’nın “içi” de dahil muhtemel “Avrupa Alanı”nda, emekçilerin can derdine düştükleri bir gelecek bekleniyor.

Böyle olacağını herkesten iyi bildiği halde Türk tekelci sermayesinden ve hepten onun belirlediği siyaset ve devletten böyle bir Avrupa çözümlemesi beklenemez. Okkanın altına kim gidecekse, onlar düşünsün! İşte solcu küçük burjuva, böyle bir kritik dönemde ve olayda, hükümetin (devletin) yanında yer alıyor.

Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesinden yarar görecek sınıflarımız da belli, zarar görecek olan sınıflarımız da. Yarar, topu tapu seksen holdingin cebine girecek olandır. Zararsa, işçilerin, emekçilerin, işsizlerin, işsizliğe bugünden mahkûm olanların zararı olacaktır, Yani AB karşısında Türkiye’de somut “iki taraf” vardır. Küçük burjuva solcusu ters tarafta duruyor.

Ancak bu “iki taraf”tan biri siyasete yansırken çarpılıyor. Ortaya kırık dökük bir “ulusalcılık” çıkıyor. İçinde “milliyetçilik”, “ulusalcılık”, “yurt-vatanseverlik”, vb... her şey var, ama “halk” yok. Küçük burjuva solcusu/liberali, “Kızıl Elma” diye buna diyor.

Tamam, AB karşısında Avrupalı emekçiyle aynı konumda olan Türkiyeli emekçi sınıf(lar), AB’ye karşı mücadeleye sınıf konumundan giremiyor, ama bu Kızıl Elma denilen “şey”den dolayı değil, kendi sınıf siyasetinden yoksun kaldığı için giremiyor.

“Milliyetçilik”, “ulusalcılık”, “yurt-vatanseverlik”, vb. diye çıkıp gelişen şey, alternatif olmadığı şeye karşıdır, ya da karşı olduğu şeye alternatif değildir. Bunlar, ister bir çıkarı ifade eden siyasî kalıp olarak, ister birikmiş bir kültür, ideoloji veya moral bağlanma olarak, bugünkü dünya ilişkilerinden büsbütün silinmiş değillerdir. Bunlar AB’ye karşı tutum ve tavrı harekete geçiriyor da olabilirler. Ancak, unutulması emekçi sınıfların çıkarı ve perspektifi açısından vahim sakınca yaratan nokta, bu kavramların kapsam alanının burjuva niteliğidir. Elbette burjuva olan her şeyi tu kaka edecek durumda değiliz. Ancak hem AB, hem de AB-Türkiye ilişkileri dediğimiz zaman yakın ve orta vadeli bir kaderden söz ettiğimizin de farkında olmalıyız. Tamam, farkında olarak söz ediyorsak, o zaman şu da gelir: Bu gibi geçitlerde aynı toplumun –ve ülkenin– bütün sınıflarının çıkarları birbirinden çözülür, bağımsızlaşır. Artık ortaklık ne “vatan”dır, ne “millet”, ne de bunlardan tecessüm etmiş devlet. Bu gibi durumlarda –ve bugünkü durumda– tek ortaklık, sınıfsallıktır; buradan yeni bir millet-devlet çıkarı türetilemez. Herkes başının çaresine bakacaktır. İşçi ve emekçilerin çaresi nedir? Solcuya, sosyaliste düşen bunu çözümlemektir. Solcu küçük burjuva bu konuya ilgi duymuyor. O ya AB ‘ci, ya da “Kızıl Elma”cı. Ha biri, ha öbürü... fark etmiyor.

Fabrikada millet-devlet kadar, millet-devlet’in kökünü kurutan ortam da yeşerir. Orada emek-sermaye çatışmasının dili yürürlüktedir. Oraya milliyetçiliği, vatanseverliği, patriyotizmi önerdiğinizde sizi anlayan elbette bulunur, ama bu emek cephesi değil, karşıdaki taraftır. Veblen’in dediği olur: Irak’ta kan yalanan emperyalist müsveddesi bir Türk yılanı (Doğan Holding) “Türkiye’ye üç kuruş dolar getirdim!” diye yurtseverliği markalaştırır. Diyecek söz yoktur artık.

Başka nerede kurulur bugün Türkiye’de vatansever bir yelpaze? AB’nin “Türkiye’yi bölme” hesaplarının nüksettiği yerde. “Her kökenden yurttaşlarımızı birbirine düşürdüğü” yerde. Kürtlere karşı yani. Tutar, hem de iyi tutar!

Hal bu ise, sol için perspektif, AB’ye karşı Türkiye değil, emperyalizme karşı ulus-vatan değil, “ulus-yurt”severliğine karşı AB’cilik hiç değil, sınıfa karşı SINIF olmalıdır.

“Ha şunu bileydin!” demeden olmaz

Özelleştirme dedikleri düpedüz bir gasp, soygun, yağma yöntemi değilse ne? Tarihte çok örneği var. İlk akla gelenlerden biri, 16. Yüzyıl Reformasyon hareketinde bütün Kıt’a Avrupası ve İngiltere’de Kilise mallarının el değiştirmesi. Yüz yıllardır ordan burdan bağış, hediye, vasiyet, vb. adı altında büyüklü küçüklü kiliselerin, manastırların, keşişhanelerin mal varlığına katılıp biriken muazzam menkûl/gayri menkûl değerler bir iki onyıl içinde özel ellerin (prenslerin, asker/sivil iktidar yârânının, şehir, kasaba eşrâfının) mülkiyetine geçivermişti... Bunun bir benzeri, Fransız Devrimi sırasında Fransa’nın taşrasında yaşandı. Bir sürü kilise emlak ve emvaline el konularak pusuda bekleyen burjuva “yurtdaş”lara haraç mezat satıldı. En yakın, çarpıcı örnek, 1990 sonrası Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem ülkelerinde estirilen “özelleştirme” fırtınasıdır: hâlen Rusya’da günlerini hapiste geçiren Hadarkovski türünden süper zengin (oligark) yaratıkların zuhuru. (Bu Hadarkovski, Yeltsin öncesi Konsomol −Parti Gençlik örgütü− en üst yöneticilerindenmiş, biliyor muydunuz?)

Evet, gasp, soygun, yağma yöntemi... Daha “akıllı uslu” bir deyişle, yalnız geçmiş birikimi değil, geleceği de sermayenin doğrudan denetim ve “yönetişim”ine bağlama operasyonu. Bütün dünyada −bizde de− sözde “ekonomik rasyonalite”sinin ipliği çoktan pazara çıkarıldı. Korkut Boratav ve daha birçok bilim insanı özelleştirmeci iddiaların tümünü somut ekonomik verilere dayanarak yıllar önce çürüttüler. Buna rağmen özelleştirme mitosu güçlenerek sürüyor. Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlarla içli dışlı başbakanlar ve sair devlet ricali bir yandan, gözleri global ekonomi eşkiyasının günlük emrivâkilerinden başka bir şey görmeyen neo-liberal mollalar öbür yandan, göğüslerini döve döve özelleştirme nutukları atıyorlar. En pesperdeden bir itiraz edebikıt engizisyon yargıcı ağzıyla aforoz ediliyor. Sözde “devlet karşıtı” ideolojik dogma −devletin ve onunla birlikte devletçi ekonominin çağımızda ıskartaya çıkmakta olduğu söylene söylene− devlet zoruyla dayatılıyor.

Bizde KİT kavramını karalamak ve gözden düşürmek için hep söylenir durur: devlet mendil, çorap yapar mıymış! Peynir üretir miymiş..! Böyle diyenlere, “Niçin üretemezmiş?” diye niye şöyle zihin ve gönül ferahlığıyla hiç sorulmuyor? Devlet tank, mitralyöz üretecek de niye peynir üretmeyecek? Ya da çocuklara oyuncak? Devlet tank da üretmesin! Tamam, tank üretmenin elbette de, özel girişimci sermaye devlet kredisi ve teşviki ile tank üretip devletin ordusuna niçin satsın?

Devlet mendil, vb, üretmez, üretmesin diyenler cazgırlaştıkça, özelleştirme karşıtları sus pus olup siniyorlar. Neden? Mendille filan uğraşmak devlet kavramı ya da olgusunun yüceliğine mi yakıştırılmıyor? Devlet mendil üretmesin demek, devletin iplik, bez, boya, vb. fabrikaları, işletmeleri olmasın demekle birdir. Onlar da devletin olmasın... Kimin olsun? Kimin parası varsa, kim nereden kimin parasını bulup getirirse onun olsun!

Şimdiki hükümetin magazin editörü ağzıyla konuşmaya pek meraklı mâliye bakanının aklına göre, devletin (yani kamunun) ne işi var bu “iş”lerde? İki kere iki dört eder der gibi esip gürlüyor. Ona bunu yaptıran akıl ne kadar akıl? Kimin aklı? Yerli sermayenin uluslararası ağababalarının aklı. Dünyanın çalışan halklarının −5 milyar nüfusun− hâline, geleceğine kastetmeye mevzilenmiş çıkarların aklı... Bir turp sıkımlık akıl!

Bu bir siyasettir. Siyasete siyasetle karşı çıkılır, özelleştirmeci argümanların içyüzü sergilenerek ya da boşa, havaya ahlâk dersi verilerek, yurtseverlik şarkıları okunarak değil. Özelleştirme karşıtlığı yıllardır hâlâ doğru dürüst bir siyaset boyutu edinemedi bu ülkede. Yeri geldikçe, sık sık, özelleştirme karşıtı söylemden geçilmezken, özelleştirmelere karşı gerçekte ne yapılıyor? Yargı yoluyla direnmeye çalışan tek tük sendikanın ardında ne kadar sendikal dayanışma, siyaset, kitle desteği var... laftan öte? İşçi “direnişleri” neden o kadar cılız, neden geniş ve aktif destekten yoksun? Sabah işe gider gibi protesto yürüyüşüne çıkıp birkaç halay çektikten sonra akşama doğru polisle üç beş dalaşıp tıpış tıpış eve dönmekle neyin mücadelesi veriliyor? Bu atâlet nedendir? Vaktiyle bu ülkede benzer durumlarda büyük grevler yapılmaz, yaygın direnişler örgütlenmez miydi? Direniş denildiğinde sahiden direnilmez, dayatmacılara anladıkları dilden karşılık verilmez miydi? Bugün yapılanlarla −yapıldığı kadarıyla− nereye varılır ya da nereye varılacağı sanılıyor? Yoksa biz, sözgelimi, birkaç ay önce doğalgaz kaynaklarının uluslararası yağmacılara satılmasını engelleyen Bolivya halkından daha mı akıllıyız? Daha uslu olduğumuz muhakkak ama, daha akıllı mıyız?

Bu atâlet nedendir denildiğinde söylenen, söylene söylene artık bıkkınlık veren çok şey var ama, dikkat edin, hiç biri o atâleti yenmeye, aşmaya yönelik değil; tersine, hepsi, yenilip aşılmasının niçin mümkün olmadığının açıklanmasına yönelik. Bu gidişle −bu akılla− hiç bir yere varılamaz. Varılamayacak. KİT’ler, kamu malları, işletmeleri (geriye ne kaldıysa) birer birer satılacak; tekelci sermaye ile “Yeşil” sermaye arasında paylaşılacak... araya uluslararası büyük sermaye girecek, nicel ve nitel olarak arslan payına sahip çıkacak. En son örneği gözler önünde: TELEKOM! Sonra da TÜPRAŞ! İstenildiği kadar, Hayır! Olmaz, Satılamaz, Sattırmayız! denilsin, pekâlâ oluyor işte.

Oluyor, çünkü ne oluyorsa ona o “olmasın!” denilerek karşı çıkılamaz; onun alternatif karşıtı “olsun!” denilerek de değil, “olacak!” denilerek karşı çıkılır. Özelleştirmeci ideoloji ve pratiğe, enine boyuna düşünülüp oluşturulmuş, ardında aktif siyasî irade yığınağı olan, çok yönlü, kapsamlı bir KAMULAŞTIRMA programı bağlamında karşı çıkılırsa karşı çıkılmış olur. Tüpraş’ı sattırmayacaksan, ne için sattırmayacaksın? Değerinin altında, ucuza mı sattırmayacaksın? Ne kadar pahalı (“değeri”ne) sattıracaksın? Ona buna değilse kimlere, “öyle” değil de “böyle” sattıracaksın? Nasıl? En bilgili, bilinçli, ne dediğini bilir bildiğimiz özelleştirme karşıtı aydınlar dahi “KİT’leri yok pahasına satıyorlar!” ya da “Özelleştirme özelleştirme olmaktan çıktı, yağmaya dönüştü!” diyen cümleler kurmaktan kendilerini alamıyorlar. Sınıf solcusu olduğu söylenen gazetelerde, Başbakan falanca “KİT’i kötülüyor, fiyatını düşürüyor!” diye manşetler atılıyor. “Kâr eden” işletmelerin satıldığından şikayet edenler, “En hayatî, stratejik sektörler yabancılara gidiyor,” diye ağlaşanlar, “Tüpraş vatandır, satılamaz!” diye celallenenler var. Neye yarıyor? Bu tür yaklaşımlar şimdiye kadar hiç bir işe yaramadı, bundan sonra da yaramayacaktır. En azından, bir malın pekâlâ değerine satıldığına filan seni değilse bile başkalarını −hattâ herkesi− ikna edebilirler. Ya da senin vatanı satıyorlar dediğin yerde satılanın vatan olmadığına, onu satmanın bilakis vatanın hayrına olduğuna... Kaldı ki, illa ikna etmek isteyen mi var? Kimin umuru?

Kamu mülkiyeti kavramı, sınıf mücadelesinde taazzuv edecek kesin siyasî irade doğrultusunda önü ardı örgütlü ve aktif kitle desteği ile mücehhez, ayağı yere basan, geçmişin deneylerini tekrarlamaktan korkmayan, ama onunla da yetinmeyen, yeni deneylere, yaratıcı perspektiflere açık bir siyasî platformda somutlanmadıkça işe yarar bir anlam ifade etmez. Kamulaştırmadan da kasıt, toplumsal işbölümü ve üretim sürecinin temelden ve kökten değişmesiyle üretim araçları mülkiyetinin topluma aidiyetinin fiilen gerçeklik kazanmasıdır. Bu bir siyasî iktidar sorunudur. İktidarın kazanılması ve sürdürülebilirliğinin teminat altına alınması hedefine bağlanmayan bir kamulaştırma siyasetinin de nâfile siyaset olduğunu bilmek gerekir.

Üretim araçlarının kamusal mülkiyetinin gerçeklik kazanması, kim ne derse desin “devlet mülkiyeti” dolayımıyla mümkün olabilir ancak. Devlet mülkiyeti denilince en solcumuzun bile beti benzi atıyor. Devlet mülkiyetinin uygulamada taşıdığı vahim sorunları inkâra ya da görmezden gelmeye hiç gerek yok ama, o sorunlara devletin ve devlet mülkiyetinin taşıdığı ve taşıyabileceği kimi sakıncalarla bilhassa uğraşılarak çözüm bulunabilir ancak. Bizde olduğu gibi, TC’nin erken yıllarından menkûl Altı Ok devletçiliği ve pratiği ile koşullanmış çözüm arayışlarından hayır gelmeyecek olması, “Bu devletle olmuyor, o halde devletle olmasın da neyle, nasıl olursa olsun!” denilerek özelleştirmeciliğin şu ya da bu biçimine savrulmayı gerektirmez.

Kamu mülkiyeti kavramını burjuva ulus-devlet anlayış ve pratiğinin ideolojik paslarından −stratejik olan/olmayan, yurtseverliğe sığan/sığmayan türünden milliyetçi, yani sapına kadar özel mülkiyetçi pozisyonlardan arındırmadan özelleştirme saldırısının karşısına çıkaramazsınız. Devletle olmuyor diye düşünmeden önce devletinizin de, olmayanın da ne olduğunu iyi kavramanız gerekir. Her devletle her şey yapılamaz, her şey de her devlette olmaz.

Her özelleştirme bir mülksüzleştirmedir. Kamu (devlet) hukukunda bir değişim görünümü altında, fiilen, kişi kişiye ilişki (yurtdaşlık) hukukuna müdahaledir. İster bez fabrikası olsun özelleştirilen, ister tank fabrikası, farketmez. Mülkiyet, bireyler arası ilişkidir. Bugün ekmek parası için nerede, nasıl olursa olsun çalışmaya muhtaç birkaç kişiyi kendine ait mendil imalathanesinde çalıştıran bir “yurtdaş”, yarın kapısının üstünde kendi ismi yazılı tank fabrikasında birkaç bin kişiyi “istihdam” edecektir. Ekonomik süreç ilerledikçe o ilişkiyi kendiliğinden, kaçınılmaz olarak, küçük bir azınlığın yararı, büyük çoğunluğun ise zararına değiştiren, kapitalizmin topluma zorla, siyasi baskı ve şiddetle dayatılan kendi iç yasasından başka bir şey değildir. Dünün Komsomol yöneticisi nasıl oldu da bugünün oligarkı olabildi? 1991 yılı güzünde Yeltsin Moskova’da Parlamento binası önünde duran tankın tepesine ne için, kimlere ne gibi bir gelecek vaadi ve hangi destekle çıkmıştı?

Bu baskıyı direnerek altetmenin yolu, üretim araçlarının kamulaştırılmasının açık ve somut, aktif siyaset boyutunda toplumun ve ülke insanlarının gündemini işgal etmesinden geçer. O zaman kişi, işçiyse eğer, salt işinden olacak ya da ücreti azalacak diye, ya da başkaları, kamu işletmeleri veya stratejik hizmet sektörleri yok bahasına yabancıların eline geçiyor diye sözde direnmeye kalkmaz, herkes kendini topyekûn bir hayat memat mücadelesi içinde bulur. Tek tek mevzileri savunmak için kavga veriyor olmak, kavgayı baştan kaybetmiş olmak demektir. Kavga, mevzi korumak için değil, mevzi kazanmak için veriliyorsa kavgadır; şu ya da bu dayatma “protesto” edilerek değil, birbirini izleyen âcil ve ısrarlı taleplerin ardından yürünerek kazanılır. Kavga verilecekse mülksüzleştirenlere direnmek için değil, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi hedefine doğru ilerlemek için ve bilfiil ilerleyerek verilmelidir. Bunu mümkün kılacak donanım ve imkânlardan yoksun olmamanın gerekleri de önceden üstlenilmiş ve yerine getirilmiş olmalıdır.

Başımızdaki özelleştirmecibaşı, ikide birde, özelleştirme karşıtlığı komünistliktir demiyor mu? Ona, HA ŞUNU BİLEYDİN! demekten başka çare yoktur. Sık sık yakınıp durduğumuz, dünyanın efendilerine yalakalığı meslek edinmiş kalem ve kelam erbabının da hep başımıza kaktığı “marjinallik” ancak böyle aşılır. Dâvayı daha dünden kaybetmiş olduklarına kendileri de ikna olmuş olanları kim dinler?

6-7 Eylül 1955

Utanılacak bir tarih sayfası

Her ulusun tarihinde onurlu sayfalar bulunduğu gibi utanç verici olaylar da vardır. Bundan yarım yüzyıl önce meydana gelen 6-7 Eylül Olayları Türkiye açısından işte böyle utanılacak bir tarih sayfasıdır.

Olay, hükümetin emriyle yapılmış bir gizli servis operasyonuydu. Yakın aylara kadar bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur, Kıbrıs İngiltere’nin iç işidir, diyen Türkiye, Britanya ve ABD’nin teşvikiyle masaya otururken, iktidar Türk halkının konuyla ilgili hassasiyetini göstermek istemişti.

Önce basında millî heyecan yaratacak yayın yapılmış, sonra 6 Eylül sabahı Selanik’te müze olan Atatürk’ün evine bomba konulduğu haberi Radyonun 13.00 bülteninde yayınlanmıştır.

Aynı saatlerde İstanbul Ekspres gazetesi sansasyonel 2. ve 3. baskılarla “Yunanlının Aziz Atamıza yaptığı küstahlığı” İstanbul halkına duyurmuştur.

Gazetenin sahibi Mithat Perin istihbarat teşkilatının herkesçe bilinen adamıdır. Daha da ilginci, tirajı 25.000 civarında olan gazetenin olağanüstü nüshaları 300.000 civarında basılmıştır. O zamanki “düz baskı tekniği”ne göre, bu miktarda gazete ancak 3-4 gün içinde basılabilirdi. Yani, gazete gizli merkezlerde daha önceden basılmıştır.

Yassıada mahkemelerinde ortaya çıktığına göre, bombayı diplomatik çanta içinde Temmuzda Başkonsolos yardımcısı Ali Tekinalp götürmüştür. Bombayı koyanlar, oradaki bir Türk milletvekilinin oğlu Oktay Engin ile onun konsolosluğa kavas soktuğu Hasan Uçar’dır. Atatürk’ün evi ve konsolosluk binası aynı bahçe içindedir. Her iki şahıs da Yunan makamları tarafından tutuklanmış, Hasan Uçar hapis cezasını çekmiş, Engin ise tahliyeden sonra Türkiye’ye iltica etmiş, zamanla valiliğe, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde Planlama Dairesi Başkanlığı’na kadar yükseltilmiştir. Olaylarda başı çekenler arasında biri de Kıbrıs Türktür Cemiyeti yöneticilerinden Orhan Birgit idi. Sonraları Ecevit hükümetlerinde turizm bakanı oldu. Aynı Orhan Birgit’in, bir on yıI kadar önceki ünlü Tan gazetesi olayının tertipçilerinden olduğu da bilinmektedir.

6 Eylül öğleden sonra Taksim’de biriken kalabalık, gene istihbaratçılar tarafından yönetilen Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) ve İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği (İYOTB) adlı kukla kuruluşların başı çekmesiyle İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçer. İstanbul’un 52 yerinde aynı anda yangınlar çıkar. KalabaIığın elindeki sopalar, baltalar, kanırtma çubukları, manivelalar hep bir örnektir, aynı tornadan çıkmıştır. Saldırılacak dükkân ve evlere daha önceden işaret konulmuştur, saldırıların başını çeken kimselere gayrimüslimlerin ev ve işyerlerine ait ad ve adres listeleri verilmiştir. Binlerce kişi yağma ve çapula başlar. Gayrimüslimlerin dükkânlarındaki kumaşlar, beyaz eşyalar dışarı çıkarılır, mücevherler ve kol saatleri başta olmak üzere götürülebilenler gaspedilir, götürülür, diğerleri tahrip edilir. Çapul sadece Beyoğlu’nda değil, azınlıkların yaşadığı başka semtlerde de, bütün gece sürer, ertesi gün de devam eder. 7 Eylül’de İzmir’de benzer olaylar meydana gelir.

Olayların İstanbul’daki bilançosu şöyledir: 3 kişi ölmüş, 30’u yaralanmıştır, 200 kadına tecavüz edilmiştir, 3584’ü Rumlara, diğerleri Ermeni ve Musevilere ait 5563 işyeri, ev talan edilmiş, 74 kiliseden 70’i, ayrıca 8 ayazma, 2 manastır, 1 sinagog, 32 Rum ve 8 Ermeni okulu tahrip edilmiştir, Rumca üç gazetenin Tünel’deki matbaa ve idarehaneleri yakılıp, yıkılmıştır. İzmir’de zarar ziyan azdır, ama Enternasyonal Fuar’daki Yunan pavyonu ateşe verilmiştir.

Kadıköy sahillerinden motorlarla Büyük Ada’ya giden saldırganlar orada da zarar ziyan vermiştir, Ermenilerin yaşadığı Kınalıada’ya teknelerle varan kalabalığı ise, oranın muhtarı “Burası tamam” diye geri göndererek, saldırıyı önlemiştir.

Örfi İdare (sıkıyönetim) ilan edilir, basına sansür getirilir. Olayı komünistlerin yaptığı söylenerek 45 “müseccel komünist” gözaltına alınır. Aralarında, Aziz Nesin, Dr. Hulûsi Dosdoğru, Hasan İzzettin Dinamo, Hamdi Şamilof, Kemal Tahir, Dr. Can ve Dr. Müeyyet Boratav (Pertev N. Boratav’ın kardeşleri, Korkut Boratav’ın amcaları), Muzaffer Faik Amaç, Arslan Kaynardağ, Emin Sekün, Asım Bezirci (1993’te Madımak’ta yakıldı), İlhan Berktay (Ayşe ve Ali Berktay’ın babası, Halil Berktay’ın amcası), Hadi Malkoç, Dr. Nihat Sargın, İsmet Selimoğlu, Recep Yelkenkaya... bulunuyordu. Fail diye arananlardan birisi ölüdür, bir diğeri Doğu’da askerlik görevindedir. Örfi İdare Komutanı Nurettin Aknoz, örfi idare hâkimlerine, “Komünistleri Eminönü Meydanında salkım salkım asılmış görmek istiyorum!” der. İçeri alınanlar aylarca Harbiye zindanlarında kaldıktan sonra, beraat ederek çıkarlar; yedikleri içtikleri yanlarına kâr kalır, zira örfi idare komutanının emrine rağmen, devlet onları asmayıp, beslemiştir.

Yassıada mahkemelerinde olayla ilgili 11 sanık hakkında dava açıldı. Adnan Menderes, “Efkârı umumiye bu olaya hazırdı, bir mürettip (tertipçi) aramak gerekmez,” diyecekti, Bayar “gizli bir kuvvetin işi” olabileceğini buyuracaktı. Zorlu o sırada Londra’da bulunduğunu belirtecek, başvekil yardımcısı Köprülü ise olayla ilgisi bulunmadığını söyleyecekti. Bu davadan Menderes ve Zorlu’ya hapis cezası verildi.

Yıllar sonra, Em. Org. Sabri Yirmibeşoğlu kendisiyle röportaj yapan Fatih Güllapoğlu’na “6-7 Eylül bir Özel Harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına ulaştı.” diyecek ve kendini tutamayıp, “Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” diye ekleyecektir. (Tempo, 9.6.1991.)

Felsefe ve edebiyat arasında Selahattin Hilav (1928-2005)

Ey acı, ey acı, zaman ömrü yiyor;
Ve kalbimizi kemiren sinsi düşman,
Kaybettiğimiz kanla şişip büyüyor.
Baudelaire-Dıranas

SelahattinHilav-scSelahattin Hilav’ın düşünce dünyasının temellerini Marx, Engels, Lenin, Nietzsche, Lukacs, Lefebvre, Antonio Labriola, Lucien Goldman, Freud, Sartre, Heidegger ve Breton oluşturuyordu. İttihat Terakki’nin ve onun uzantısı ve daha radikal biçimi olan Cumhuriyet devrinin resmî ideolojisi, onun için bir eleştiri konusundan başka şey değildi. Onu asıl ilgilendiren, resmî ideolojinin bir ürünü olduğu ekonomik-toplumsal yapıyı kavramaya çalışmak; birlikte yaşadığı insanların duygu ve düşünce dünyasını, davranışlarını temelde yatan ve belirleyen bu yapı açısından irdelemekti. (Felsefe Yazıları, s. 359.)

Yapı Kredi Yayınları’nın 1993’te yayımladığı Felsefe Yazıları’nı (FY), ardından Edebiyat Yazıları’nı (EY) okurken, bunun gerçekten böyle olduğunu görüyoruz. Kendinin −doğru− bilincine sahip bir düşünürdü Selahattin Hilav.

Örneğin, “Sartre’ın düşünce dönemleri ve Sartre felsefesinin ana çizgileri” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Sartre’ın felsefesi gerçekten özümlenmiş olsaydı, çoğunlukla görüldüğü gibi, daha sonraki yılların kaba ve dogmatik marksizm anlayışına düşülmezdi. Sartre’ın felsefesi., marksizme göre konumlanmış, belirlenmiştir; ancak onun aracılığı ile gerçek anlamı içinde kavranabilir ve değerlendirilebilir. ... Ama buna karşılık, Sartre’ın felsefesinin genel gelişimine baktığımız zaman, bu felsefenin marksizme yönelttiği olumlu eleştiriler dolayısıyla, Sartre felsefesine göre, yani ona oranla marksizmden söz etmemiz de zorunlu oluyor. Başka bir deyişle, Sartre’dan önceki marksizmle, Sartre’dan sonraki marksizm birbirinden hayli farklıdır." (FY, s. 203 ve 204.)

[Jean Paul-Sartre 1957’de, marksizmin “çağımızın felsefesi”, “her tikel düşüncenin funda toprağı ve tüm kültürün çevreni” olduğunu yazarken, “marksizm aşılamaz” diyordu; “çünkü onun dünyaya gelmesi olanağını sağlayan koşullar henüz aşılmamıştır. Düşüncelerimiz, ne olursa olsunlar, ancak bu funda toprağı, bu humus üzerinde oluşabilirler; onlar ya marksizmin kendilerine sağladığı çerçevede kalacak, ya da boşlukta yitip gidecek ve gerileyeceklerdir.” (Question de methode in Critique de la Raison dialectique, p. 29 ve 17; Yöntem araştırmaları, Yazko, İstanbul, 1981, s. 38 ve 18.)]

FELSEFE YAZILARI

Kitap üç bölüme ayrılıyor ve 1) Marxçılık ve Sosyalizm bölümünde (s. 9-121) 17 yazı; 2) Asya tipi üretim tarzı bölümünde (s. 125-180) 4 yazı ve 3) Felsefe ve Sanat bölümünde (s. 183-377) 26 yazı olmak üzere toplam 47 yazıdan oluşuyordu.

Bu yazılar, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, marxçılığı bir dogma olarak değil, bir yöntem olarak ele almak isteyen bir düşünce çabasının ürünleriydiler. Amaç, Osmanlı-Türk toplumunun gerçeklerini, resmî tarih ve ideolojinin ötesine geçerek ve bunların iç yüzlerini ortaya dökerek açıklamaktı. Dolayısıyla, bu yazılarda, “yabancılaşma”, “Asya-tipi üretim tarzı” gibi kavramlara gönderimler vardı. Bunların yanı sıra ve bunlara bağlı olarak bizde “birey”in Batı’daki bireyden nasıl ve neden farklı olduğu üzerinde duruluyordu. Ayrıca, çeşitli Batı düşünce akımları, bunların felsefesiz bir toplumla ilişkileri ve nasıl özümlendikleri ya da özümlenemedikleri de bu yazıların ele aldığı sorunlar arasında yer alıyordu. Bir başka önemli sorun, insanların ancak felsefeyle insan olabileceği sorunuydu. Eğer insanoğlunun temel varlığı düşünceyse, felsefenin edindiği formlar insanın hangi aşamada olduğunu ortaya dökmek zorundaydılar. Bundan ötürü, ancak düşünce ve kültürle belli bir aşamaya varılabileceği ve tepeden inme şekilsel politik reformlarla insansal içeriğin köklü bir değişikliğe değil (Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde görüldüğü gibi), ancak gülünç bir kılık değişikliğine uğratılabileceği de bu yazılarda ileri sürülen tezler arasında yer alıyordu.

Artık kitabın arka kapağındaki bu sunuş ışığında kitaba bir göz atabiliriz.

Marxçılık ve Sosyalizm üzerine: Hilav ‘a göre “Marx ve Engels, sosyalizmi, şimdilik düşünebileceğimiz en yüce toplumsal organizasyona göre yönelmiş hareket ve bu hareketin bilinci olarak” tanımlıyorlardı (FY, s. 13).

Gerçekten de Marx ve Engels, teorik ve pratik praksisleri içinde, sosyalizmi (ya da komünizmi) bir ilk gelişme dönemleri boyunca, yaratılması gereken bir durum ya da gerçekliğin kendini uydurması gereken bir ülkü olarak değil ama güncel durumu “kaldıran” bir gerçek devinim; ikinci bir gelişme dönemleri boyunca daha çok bir “toplum biçimi” olarak tanımlıyorlardı. Buna bağlı olarak marksizmin, Marx ve Engels’in sağlıklarındaki gelişmesinin birinci döneminde (1843/47’den Paris Komünü’ne, 1871’e kadar götürebiliriz bu dönemi) daha çok sınıf bilinci sorunsalı, ikinci döneminde ise devrimci strateji ve taktikler sorunsalı öncelik kazanıyordu.

Düşünce yöntemi olarak Marksizm üzerinde sık sık duran Selahattin Hilav, örneğin “yabancılaşma" kavramını irdelediği bir yazıda şöyle diyordu: “Marksizm, kendisine aykırı olan bütün düşünceleri, açıklar ve aşar. Bundan ötürü, gerçek marksist felsefede mutlak karşıtlıklar değil, bir açıklama ve aşma (Aufhebung) söz konusudur. İnsanlığın, bugüne kadar ortaya koymuş olduğu (kendi şartları içinde) her doğru düşünce ve atmış olduğu her ileri adım marksizm içinde, kaynaşmış ve daha yüksek bir plana (bir senteze) ulaşmış halde ele alınır. Bundan ötürü, marksizmin, dünyayı tabiatüstü ve manevi bir ilkeye açıklayan idealizme sadece karşıt olmadığı ama idealizmi ve başka düşünceleri bu dünya görüşlerini en yararlı taraflarını içine alıp kaynaştırarak aştığını söylememiz gerekir. Bundan ötürü, marksizm sadece işçi sınıfının ideolojisi olarak kabul edilemez. Çünkü marksizmi sadece işçi sınıfının felsefesi ve dünya görüşü olarak kabul etmek, onu, öteki felsefelerden ve dünya görüşlerinden biri olarak ele almak demektir. Oysa, marksizm bütün felsefeleri ve dünya görüşlerini içinde taşıyan ve aşan bir düşünce metodudur." (FY, s. 46-47.)

“ATÜT ve Türkiye sosyalist hareketi” üzerindeki yazıda aynı konuyu bir kez daha ele alan Hilav’a göre, “... marksist düşünce sadece politik teori ve politik pratik değildir. Marksist düşünce, insan bilgisinin ve yaratışının bütün alanlarını kapsamak, kendisinden önce ortaya konulan bütün ürünleri özümleyerek aşmak, her alanda bilimsel açıklamalar getirmek zorunda olan bir düşüncedir.” (FY, s. 154.)

Oysa, “Düşünce ve felsefe tarihimize ilişkin saptamalar”da da belirtildiği gibi, “Doğruluğun (hakikatin) bir yerde bulunduğu ve oradan alınabileceği, devşirilebileceği ve özümlenebileceği (kullanılabileceği) inancı dinsel kökenlidir ve düşünce dünyamıza her zaman egemen olmuştur.” (FY, s. 281.)

Buradan, kültür üzerine gelebiliriz. “Evrensel kültür” (tırnaklar Hilav’dan) başlıklı yazıya bir göz atalım: “Kültür, insanoğlunun, doğaya dayanarak doğadan sıyrılma, kendi dünyasını ve dolayısıyla kendisini kurma, yaratma çabasıdır. ... Tek başına kalan kültürler var, çağlarındaki bilinen dünyayı egemenlik altına alan, ama sonra içlerine kapanan, etkileri dışlayan, direnen kültürler var, çelişen, çatışan ve etkileşen kültürler var ve bütün öteki kültürleri özümlemeye yönelen ya da en azından etkileyen ve yıkan bir kültür de var.

Bu sonuncusu, modern çağların bir olgusudur; yani Batı kültürüdür; kapitalizm üzerinde temellenen burjuva kültürüdür... “evrensel kültür” deyimiyle... bu kültürün belirtilmek (imlenmek) istendiğini sanıyorum. Eğer böyleyse, bu kültür ile ulusal kültür (burada bizim ulusal kültürümüz üzerinde durmamız gerekiyor) arasında ne gibi bir ilişki vardır sorusuna şöyle cevap verebiliriz:

Batı kültürü, akılsal düşünceye, eleştiriye, araştırmaya, keşfe, icada dayanan açık bir kültürdür; zamansallık bilincini içinde taşır, insanlığın tüm verimlerini saptamaya, özümlemeye yönelir; bireye ve özgürlüğe önem verir (en azından kendi alanı içinde). Bizim kültürümüz ise, inanca dayanır; her şeye bir çözüm getirilmiş olduğu, doğruların sadece öğrenilmesi gerektiği ilkesine dayanan ve dolayısıyla eleştiriye, araştırmaya, keşfe, icada gereksinim duymayan; zamandışılık içinde devinip duran; bireylerden çok topluluğa, özgürlükten çok dinsel, töresel ve siyasal buyruklara uymaya önem veren daha geniş bir kültür çevresi içinde yer alır ve dolayısıyla genelde, kapalı bir kültürdür.” (FY, s. 299-300.) “Felsefeyi tanımamış toplumlar”a özgü bir kültür diyebiliriz buna. Oysa, “Demokratik ve laik kültür sürecinden geçmemiş, özgür düşünceyi ve eleştiriyi (dolayısıyla felsefeyi) tanımamış toplumların tümünde, şiddet ve buyurganlık egemendir. Üstelik buyurganlık, toplumun yalnızca yönetici sınıf ve zümreleri değil, halkın çeşitli katları tarafından da benimsenmiştir.” (FY, s. 303.)

ATÜT ve Batılılaşma üzerine: Bir araştırma varsayımı olarak ele alınacak olan Asya-tipi üretim tarzının 60’lı yıllarda marksist metod ve araştırma açısından taşıdığı önem sorununu irdeleyen Hilav’a göre bizde ATÜT’e karşı duyulan ilgi, “aslında Türkiye sosyalist akımının pratikteki aksaklıklarının gözlenmesinden ve Türkiye gerçekleri ile klasik şemaların uzlaştırılması konusunda güçlük çekilmesinden doğmuştur. Türkiye toplumunun geçmişini ve bugününü marksist teorinin kaynaklarına inerek ve marksist metodu kullanarak bilimsel açıdan incelemek konusunda ATÜT’ün yararlı bir varsayım olabileceği düşünülmüştür." (FY, s. 154.)

Batılılaşma sorunsalına da bu varsayım açısından yanaşan Hilav, “Tarihsel gerçeğimiz ve felsefe” konusunu irdelerken şöyle diyordu: “Batılılaşma hareketinin, Osmanlı İmparatorluğu’nu hem paylaşmak hem de belli bir biçimde ayakta tutmak isteyen kapitalist Avrupa devletleri ile onlara boyun eğen içerdeki yönetici ve sömürücü zümre ve kadroların etkilerini ve egemenliklerini sürdürmek amacıyla giriştikleri bir hareket olduğu, bilimsel araştırmalarla iyice gösterilmiştir ve bizde ancak son yıllarda açıkça söylenebilmektedir. Batılılaşma, bizde, egemenliklerini yeni ekonomik ve tarihsel koşullara uydurmak ve pekiştirmek isteyen sınıf ve zümrelerin ideolojik silâhıdır. Bu akımın nesnel ve ayırt edici özelliği, gerçek ve köklü ıslahat hareketlerine (reformlara) girişmeden ‘ıslahat yapmak’, ‘devrimci’ hareketin gereklerini yerine getirmeden ‘devrimler’ yapmaktır. Başka bir deyişle Batılılaşma, olmayan şeyi oluyormuş gösteren, örten başka kılığa sokan ideolojik ve aldatıcı bir görüştür. Türkiye’nin Batılılaşma ile kalkınacağına gerçekten inanan ve içtenlikle çaba harcayan kimselerin bulunması, bu gerçeği değiştirmez. Herhangi bir ülkenin kalkınması, insanların sadece iyi niyetleriyle gerçekleştirilebilecek bir şey değildir.

Kapitalizm çağında bir ülkenin kalkınması, ancak, gerçek kapitalist düzene geçilmesi ya da sosyalizme yönelmesiyle gerçekleşebilir.” (FY, s. 291-292.)

Selahattin Hilav‘a göre Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Batılılaşma hareketinin altındaki gerçek ekonomik anlam, kapitalistleşme çabalarıydı. (FY, s. 294.)

Ancak “Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti, bir burjuva sınıfı yaratarak kapitalistleşme konusunda," −Hilav’ın belirttiği başka şeyler yanında− “zaman bakımından da geç kalmıştı. Çünkü kesin ıslahat hareketlerine girişildiği zaman (on dokuzuncu yüzyıl) ve daha sonra kapitalizm, bir yeni ortak kabul etmeyecek kadar yaygınlaşma ve güçlenme yoluna girmiş bulunuyordu. Türkiye’de ancak, yabancı kapitalistle işbirliği yapabilecek kökü dışarda ve derme çatma bir ticaret burjuvazisinin oluşmasına izin verilebilirdi.” (FY, s. 293.) (Hilav’ın belirttiği başka şeyler arasında, burada, “geç kalmış da olsa Japonya’nın on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ve yirminci yüzyıl başında otuz-kırk yıl içinde kesinlikle kapitalistleşmesini olanaklı kılan belirlenimler"e de işaret ediliyordu.)

“Batılılaşma” ve “Batılaşma” sözcüklerini Selahattin Hilav, yazılarında ayrım gözetmeden kullanıyordu. Oysa Düzenin Yabancılaşması adlı ünlü yapıtında İdris Küçükömer, özellikle “Batılaşma” sözcüğünü kullanıyor ve “Türkiye Batılaşamaz!” derken, gerçeklikte Türkiye’nin Batı Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya’nın kapitalistleştikleri gibi kapitalistleşemeyeceğini, sömürgeleşmeden kapitalist sisteme eklemlenemeyeceğini, Türkiye’nin önünde sosyalistleşmeden başka gerçek bir kalkınma seçeneği kalmadığını anlatmaya çalışıyordu.

“Batılılaşma” terimini ise, Doğulu bir toplumun, özünde “sivil toplumsuz” denebilecek bir toplum olmaktan çıkıp, derece derece “sivil toplumlu” bir toplum durumuna dönüşmesi anlamında kullanmak doğru olurdu, Nitekim İdris Küçükömer de “Batılaşma” dediği “yabancılaşma”ya ve bu yabancılaşmayı simgeleyen CHP devletçiliğine, sivil toplumun oluşma ve gelişmesinin önündeki engeller olarak karşı çıkıyordu. Bu açıdan o, tam bir “Batılılaşma”cıydı. Küçükömer’in “Batılaşma” dediği “yabancılaşma”, kendi terimleriyle söylemek gerekirse, “Batısal politik kavramlar ya da tarihi kategorileri, oradaki gelişim ve vargılarından soyutlayarak form diye alıp, reform diye tamamen başka tarih ve yapıdaki bir topluma ve üstelik o yapıyı yok sayarak üstten monte etmek” girişimiydi. (SHP’nin temsil ettiği politik miras, "İktisat" dergisi, Eylül 1987, sayı 274, s. 41.)

Yabancılaşma üzerine: Bu konuyu içeren parça, Selahattin Bağdatlı’nın “Selahattin Hilav’la konuşma”sından alındı. İlk kez Türkiye Defteri dergisinin Nisan 1975 tarihli 18. sayısında yayımlanan bu konuşmanın tam metni, Felsefe Yazıları’nın 156-180. sayfalarında yer alıyor. Yabancılaşma’yla ilgili soru ve yanıt şöyle:

Selahattin Bağdatlı: Marksist literatürdeki yabancılaşma (alienation) kavramı karşısında, toplumumuzun, bu kavramın dile getirdiği somut durumu nedir? Tanzimat sonrası Batılaşma hareketlerinin, bu kavram karşısında somut bir gerçekliği var mı? Yoksa hareketlerin sonuçları, daha başka bir kavramla mı dile getirilmelidir?

Hegel-scSelahattin Hilav: Bence çok önemli bir soru... Gerçekten de, bu kavram, ilk ortaya atıldığından bu yana, tamamen yanlış anlaşılmış ve marksist olduğunu söyleyenler tarafından bile tamamen yanlış kullanılmıştır. Aslında, bu yanlışlıktan hareket edilerek, bizde genel olarak düşüncenin ve özel olarak marksist teorinin bir tasvirini, bir fenomenolojisini yapmak ve bir gerçeğin köküne inmeden (burada bir kavramın gerçek anlamı söz konusu) ortada dolaşan yalapşap düşünmelere, sanılara nasıl kapıldığımızı göstermek kolaydır. Bu bizim iki yüzyıllık üstünkörü ve hazırlopçu tutumumuzun ilgi çekici bir sergilenmesi olabilir. Ama bu sorun ele aldığımız konuyu doğrudan doğruya ilgilendirmiyor.

Evet... yıllarca önce bir çeviride (sanıyorum, Garaudy’nin Marksizm ve Jean Paul-Sartre başlığı altında çevirdiğim bir kitabında) bu kavramı yabancılaşma diye Türkçeleştirmiştim. Bu terim zamanla moda hâline geldi, “ilerici” fıkra yazarlarından, gazetecilerden, sanatçılara ve teorisyenlere kadar herkes bu kelimeyi kullanmaya başladı. Hiç kimse bu terimin nerden geldiğini, gerçek anlamının ne olduğunu düşünmedi.

Sorunuzun ikinci bölümüne (ağırlık noktasına) geçmek için bu kavramın anlamı üzerinde fazla durmayacağım. Çünkü birçok yazımda, terimin gerçek anlamını boş yere defalarca açıkladım. Yalnız şunu söylemek isterim: Yabancılaşma Hegel’den gelen ve Marx’ın gençlik yazılarında sık sık kullandığı, olgunluk yazılarında ise değişik bir anlam içinde ele aldığı temel bir kavramı dile getirir; marksizmin anlaşılması için kavranması gereken ana açıklama-ilkelerinden biridir. Kısaca ve bir iki örnek vererek bu kavrama yaklaşmaya çalışalım: Platon felsefesinde duyulur ve maddî dünyanın üstünde bir ruh ilkesi vardır; bu ruh zamanla maddî dünyanın içine düşmüş, kendisinden başka bir şeye dönüşmüş, alçalmıştır. Rousseau, insanoğlunun önceleri bir doğa varlığı olduğunu, zamanla, bilimlerin ve uygarlığın etkisiyle doğadan ayrıldığını, yozlaştığını, kendi gerçek özünü yitirdiğini söyler. Hegel, bütün varlığın temeli olarak gördüğü Geist’ın, yani zihnin ya da ruhun (bunu kişisel olmayan bir tanrı halinde de düşünebiliriz) doğa olarak kendisinden başka bir biçime büründüğünü, kendisine yabancılaştığını, sonra insanoğlunun dünyasında ve bilincinde yeniden kendine döndüğünü, kendini bulduğunu ileri sürer. Tasavvufta tüm ve biricik varlık olan tanrı, görünür ve duyulur dünya olarak parçalanmış tek tek varlıklar haline dönüşür; ete kemiğe bürünmüştür; kendinden başka bir şey olmuştur ve yeniden ana kaynağına dönecektir...

Bu örnekler, yabancılaşma kavramının temel felsefe anlamını veriyor bize. Bu farklı görüşlerde ortaklaşa olan, başlangıçtaki ilkenin bir başka varlık haline dönüşmesi, bir başka biçime bürünmesidir; alçalması ve yozlaşmasıdır.

Marx’ta, bu felsefe kavramı, ekonomik ve sosyal bir içerik (muhteva) kazanır, doğa-üstü ilkelerin değil, insanın ve toplumun başından geçen bir serüven ele alınır. Marx, özellikle gençlik yazılarında (1844 Elyazmaları bunun en belirgin örneğidir) emeğin yabancılaşmasından söz eder. Ne demektir bu? Emeğin yabancılaşması, emekçinin yarattığı ürünün emekçinin elinden kaçması, ondan bağımsız bir varlık haline girmesi, onun karşısına dikilmesi, onu egemenliği altına alması, insanı insanlığından çıkarması, tutsak etmesi, yozlaştırmasıdır. Marx, daha sonra, Alman İdeolojisi’nde ve Kapital’de bu kavramı daha da işleyecek ve bilimselleştirecek, ekonomi, toplum ve tarih olaylarını açıklayabilmesini sağlayan işlevsel (yani bilimsel açıklamayı sağlayacak) bir temel-kavram haline getirecektir. Yabancılaşma, son zamanlarda özellikle Fransız düşünürü Althusser’in etkisinin sonucu olarak bizde sanıldığı gibi Marx’ın bilimsel görüşü ile bağdaşmayan bir kavram değildir. Marx, Kapital’in 1. cildinde Meta’ın Fetişizmi diye ayrı bir bölüm yazmış ve burada yabancılaşmanın özel bir biçimini, yani ekonomik yabancılaşmayı, kapitalist üretim içinde işçinin yarattığı meta’ın, kendisine yabancı bir gerçek haline gelip onu egemenliği altına almasını; insanların yerine insanların ürünlerinin geçmesini, eşyanın yaratıcı insanı egemenliği altına almasını hayranlık verici bir biçimde açıklamıştır. Bu arada, dinin de bir yabancılaşma biçimi olduğunu, insanın kendi yaratma gücünü tanrıya yansıttığını; elle tutulur gerçeklerin hayalî varlığın egemenliğine girdiğini belirtmiştir. (Bu açıklamaların daha sonra, İtalyan düşünürü Labriola ve Lukacs’tan başlayarak birçok marksist düşünür tarafından geliştirildiğini biliyoruz.) Yine Kapital’de, Marx şöyle der: “Kapitalist sistemin temelinde, üreticinin, üretim araçlarından köklü bir ayrı düşmesi yatar (vardır).” (Capital, 1, 3, s. 154, Ed. Sociales.) Burada, Marx’ın daha önceki yazılarında belirttiği (özellikle, bizde, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri adıyla bir bölümü çevrilen Grundrisse’de) daha geniş bir yabancılaşma kavramını dile getirdiği görülür. Demek ki, Marx, Althusser’in bilimsel dönemi diye adlandırdığı döneminde de bu kavramı, değişik bir biçimde de olsa, kullanmaya devam etmiştir...

Bizde bu kavramın başına neler geldi? Söylediğim gibi, kavram bu ilk ve temel anlamından kaydırıldı, her konuda yabancılaşmadan söz edildi. Herhangi bir birliğin bozulması, bir organik bütündeki herhangi bir işlev (fonksiyon) bozukluğu; herhangi bir şeyden ayrılmak, uzaklaşmak; sevmemek ilgilenmemek; bir kişi ya da grubun eski görevini yerine getirmemesi yabancılaşma diye adlandırıldı. Giderek “halka yabancılaşma”, “çoluğuna çocuğuna yabancılaşma” gibi acayip sözler ortaya atıldı. Oysa yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığım gibi, Marksizmdeki yabancılaşma kavramı, sadece, toplum içindeki insanın fikir ya da nesne karşısında bir eşya hâline gelmesini; onlara boyun eğmesini; cansız bir varlık derekesine düşmesini; onları kendisinin değil, onların kendisini yarattığını sanmasını; özgürlüğünü yitirmesini dile getirir. Başka bir anlamı yoktur. Bu olgunun çeşitli yanları Marksist literatürde, yabancılaşma, şeyleşme terimleriyle belirtilir.

Bundan ötürü, Batılaşma ya da Tanzimat hareketinin bir yabancılaşma olduğu söylenemez. Bunlar, herhangi bir başka sosyal ya da tarihsel olay gibi, sadece sosyal ve tarihsel özellikler taşıyan olaylardır. Tanzimat ya da Batılaşma hareketi içindeki Türk toplumunda ortaya çıkan yabancılaşmadan söz edilebilir ancak. Ayrıca genel olarak, Türk toplumundaki yabancılaşma biçiminin, kapitalist toplumlardaki ekonomik yabancılaşmadan (meta fetişizminden) ne gibi farkları olduğu; ya da daha derine inilerek böyle bir yabancılaşma söz konusu edilip edilemeyeceği araştırılabilir. Örneğin, klasik Anadolu Türk toplumunda meta üretimi göremiyoruz. Öyleyse, yabancılaşmayı daha çok din olgusunda, törelerde, politik yabancılaşmada (bizde çok yaygın olarak görüldüğü gibi, devlete tapınmada; devlet-baba, devlet-kapısı, devlet-malı mitoslarında) arayabiliriz. Ama bu, somut ve bilimsel araştırmaların yapılmasını gerektirir. Batılaşma, iki ayrı toplum yapısının karşılaşması ve bizdeki egemen sınıf ve zümrelerin orijinal bir çözüm getiremeden durumu idare etmek için buldukları taklitçi, yüzeysel ve aldatıcı bir çıkış yoludur sadece. Yani bir tarih olayıdır. Oysa yabancılaşma sosyolojik bir olgudur; bütün gelişmiş insan topluluklarının yapısal bir özelliğidir, bir boyutudur. (Tanzimat için de Batılaşma için söylediklerimizi tekrarlayabiliriz.) Bir kavramın işlevinin (fonksiyonunun) ne olduğunu, hangi özel alanda kullanılması gerektiğini iyice bilmek zorunludur. Ayrıca bütün bu garip durum bizde marksizmin temel kavramlarının gerçek anlamları içinde kavranmadığını, kavranamadığını ya da kavranmak istenmediğini gösteriyor. Bu, belki de, marksizmin bilimsel bir görüş olmasından ötürüdür..."

Birey ve Bireyselleşme üzerine: Memleketimizden insan manzaralarının sergilendiği “Felsefenin başlangıcı, Doğu, Korku, Birey” başlıklı saptamaların bir yerinde şöyle yazıyordu Selahattin Hilav:

“Herhangi yeni bir bilimsel akımın hemen moda olması da, taklit ve yaratışsızlık üzerinde temellenen insan tekinin tipik davranışlarından biri olarak görülebilir. Nitekim Batı’da yaygınlaşan bir bilimsel yöntemin (örneğin edebiyat bilimi konusunda) bütün edebiyat fakülteleri öğretim üyeleri tarafından hep birlikte kabul edilip bir çeşit ‘toplu din değiştirme’ görünümü edinmesi de, düşünceyi kendinden başlatamayan ve hazıra konmak isteyen insan teklerinin ayırdedici özelliğini göz önüne seren bir davranıştır,” (FY, s. 269.) Burada “birey” diyemediği için “insan teki” dediğini anlıyoruz Hilav’ın. Doğuda “birey”in töze, mutlağa, dinsel gerçekliğe oranla ilineksel olduğunu söyleyen Hegel’e gönderimde bulunan ve bu töze devleti ve onun toplumsal yaşam içindeki form kazanmalarından biri olan resmîliği, otoriteyi, bürokrasiyi de katan Hilav, şöyle diyordu:

“İlineksel insan teki söz konusu olduğu zaman, kadın/erkek, birey olarak değil, kadınlık/erkeklik tözünün ilinekleri olarak davranacaklardır. Burada cinselliğin, içselleşmemesi ve bireyselleşmemesi, töz olarak insan tekinin dışında kalması, insanı yöneltmesi ve kendisinin bir geçici temsilcisi olarak kullanması söz konusu olacaktır. Bireyselleşmeden yoksun kadın/erkek, birbirine hiç bir zaman ‘kişi’ olarak yaklaşamayacaktır. Yalnızca, tözün bir parçası olarak, bir ‘kişilik-dışı’ varlık olarak yaklaşabilecektir. Teke tek bir yaklaşma ve birleşme (gerçekleşse bile) söz konusu değildir burada. Yalnızca tözlerin birleşmesi söz konusudur.

Nitekim, erkeklerin kadınlarla olan serüvenlerini yine erkeklere anlatmaları ve bu anlatmalarında yaşadıkları serüvenlerden daha fazla tat almaları, kadınların kendilerine en yakın erkekten çok, yine kadınlara açılmaları, sırlarını dökmeleri bunun olgusal bir kanıtı olarak görülebilir.” (FY, s. 270.)

EDEBİYAT YAZILARI

Kitap altı bölüme ayrılıyor ve 1) Gerçeküstücülük bölümünde (s. 9-22) üç yazı; 2) Nazım Hikmet bölümünde (s. 25-72) dört yazı; 3) Kemal Tahir bölümünde (s. 75-102) beş yazı; 4) Ahmet Hamdi Tanpınar bölümünde (s. 105-131) iki yazı; 5) Şairler ve şiir bölümünde (s. 135-159) altı yazı ve 6) Denemeler-İncelemeler-Eleştiriler-Soruşturma Cevapları bölümünde (s. 163-207) on yazı olmak üzere toplam otuz yazıdan oluşuyordu.

CahitIrgat-scN.Hikmet’e, K.Tahir’e, A.H.Tanpınar’a, çeşitli şairlere ve edebiyat sorunlarına ilişkin bu yazılar, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi gerçek anlamıyla edebiyat eleştirileri değil. Hilav’ın Felsefe Yazıları’nda dile getirmeye çalıştığı görüşleri, edebiyat alanında ve somut bir malzeme üzerinde örneklendirme çalışmasının ürünleri. Edebiyat, hem bireyin yeteneğinin, hem de toplumsal geleneğin bir ürünü olduğuna göre, Asya-tipi bir toplumdan ve Doğu despotluğundan gelen bir toplumda, ondan çok farklı ve hatta onun tam tersi olan bir Batı toplumu edebiyat geleneği nasıl başarılı ürünler verebiliyor? Bu yazılarda ele alınan temel sorun buydu. Batı kültür darbesi altındaki Doğulu toplumun bireyleri olarak yazarlar ne gibi formel ve içeriksel çözümler bulmuşlardı? Bu da birinci soruya bağlı olarak Edebiyat Yazıları’nın ikinci sorununu oluşturuyordu. Kısacası bu yazılardaki yaklaşım, felsefe geleneğinden yoksun olan edebiyat eleştirimizin ötesine geçmek ve kavramsal düşünce çabasına dayanmak isteyen bir iyi niyetin ürünleri olarak görülebilirdi. Bir kaç örnek üzerinde duralım.

Sanat ve Marksizm üzerine: “Açıkça söylemeseler de Marksist felsefenin ‘sanat’a önem vermediğini işmar etmeye çalışıp gizlice dudak bükenler; marksist olduklarını ileri sürüp, marksist felsefenin ‘sanat’a önem vermediğini söyleyen dogmatiklerle birleşiyorlar. Varılmış olan bu ortak sonucun altında, marksist felsefenin bilinmeyişi yatmaktadır; marksizmin bir hazırlop kurallar topluluğu değil, kendi-içinde-yeniden-kendine-dönerek-kendini-durmadan-aşan bir metod ve düşünce olduğunun anlaşılmamış oluşu yatmaktadır.” (EY, s. 62.)

Şiir üzerine: “Felsefe gibi şiir de hem içinde bulunduğumuz gerçekliğin yansısı ve sonucu, hem de özgürlüğe doğru atılmış bir adımdır; daha doğrusu, bir adım olmak zorundadır... Şiir, insani olmayan’ın ve yabancılaşmışın maddî temelini değişime uğratamazsa da, bu değişimin manevî şartlarını hazırlar. Çağdaş şiirin, verilmiş-dünya’yı yansıtan ya da bu dünya ile birey arasındaki birleşmeyi sağlayan eski şiire karşılık, kişiyi verilmişten koparan, onun ötesine ileten bir serüven, bir keşif bir yaşama biçimi niteliği taşıması bundan ötürüdür. Çağdaş Batı şiiri herşeyden önce bir aşma, keşif, bir yaşama biçimi olarak görülmezse kavranamaz... Çağdaş Batı şiiri, özü gereği, dile karşı bir baş kaldırma, dilin alışılagelmiş kullanılışını bozma biçiminde ortaya çıkmıştır. Dadacıların ve Gerçeküstücülerin, geleneksel dünyanın taşıyıcısı olarak gördükleri dile karşı özel bir tavır takınmaları bu davranışın önemli görünüşlerinden biridir.” (EY, s. 135-136.) Blaise Cendrars-Seçmeler kitabına “Giriş”ten yaptığı bu alıntıya, “Can Yücel üzerine”den bir ikinci alıntıyı ekleyecek ve Can Yücel’e geçeceğim.

“Hegel’e göre şiir, evrenin temelinde bulunan ve onunla özdeş olan Akıl’ın, İde’nin ya da Tin’in (Geist’ın) kendini en somut ve en yetkin biçimde dile getirdiği bir alan; insanoğlunda bilincine ulaşan Mutlak’ın önemli bir konaklama yeri ya da uğrağı. Bu açıdan şiirin, insanoğlunu insan olmaya çağrı, insanoğlunun İnsan’a kavuşma, kendini daha iyi tanıyıp bilme ve kendini yaratma çabalarından biri olduğu söylenebilir. Bu ileri sürüş, insanolum ile şiir arasındaki derin ilişkiyi irdelemeye çalışan felsefî bakışın sonucudur... Yalnızca edebiyat çerçevesi içinde kalan ve beylik kavramlarla iş gören bir şiir irdelemesinin, soyut ve teknik düzeyi aşamaması ve yararlı olmasına rağmen yetersiz kalması, belki de, yukarıda sözü geçen felsefi boyuttan yoksun olmasının sonucudur.” (EY, s. 150.)

CanYucel-scCan Yücel üzerine: “Kendisinden başkasına göndermeyen imgenin ya da nesne/sözcük’ün kullanılması, ‘dil simyası’, töresel/resmî dil anlayışının çarpıttığı sözsel dünyaya karşı çıkış ve şiirsel sözcük dağarcığının pervasızca genişletilmesi; mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm ve bunlara altyapılık eden kapsayıcı bir kültür ve bilgi, her an işleyen bir eleştirel dünya görüşü, siyasal bilinç ve kendini durmadan sorgulayıp deşen bir öznellik, Can’ın şiirinin temel ögeleri... Can, Breton’un dediği gibi ‘sözcüğü köpürtmek’le, şiiri sözcükten fışkırtmakla, en uzak ve karşıt imgeleri çarpıştırmakla ya da yan yana getirmekle kalmıyor. Çağrışımsal olanaklarını sonuna kadar kullandığı ve kimi zaman ‘kelime oyunları’yla, cinaslarla bir başka yaşama kavuşturduğu sözcüğü, fiziksel olarak değişime de uğratıyor; hece ve harf düzenini altüst ediyor; bildiklerimize benzeyen ama bir bakıma yepyeni ve etkileyici sözcükler yaratıyor. Dilin ve sözcüğün bu biçimde kullanılması, kurulu düzenin taşıyıcısı ve koruyucusu olan belli bir söylemin yıkıma uğratılmasıdır ve şairini devrimci olabilmesi için, dilde ve deyişte kendi şiir devrimini gerçekleştirme zorunluluğunu hem ortaya koyar, hem de zorunluluğun nasıl aşıldığını gösterir.” (EY, s. 151 ve.153.)

Cahit Irgat üzerine yazarken, resmî ideoloji ve bunun edebiyattaki uzantıları üzerinde de bir kez daha durmak olanağını buluyordu Selahattin Hilav. Şöyle:

“Cumhuriyet dönemi resmî ideolojisinin İttihat Terakki’den devraldığı ve kökü çok daha gerilere giden tepeden inmecilik, buyurganlık, doğu faşizmi, evrensel yasaklama eğilimi, kitap korkusu ve fikir düşmanlığı, 40’lı ve 50’li yılların temel özellikleridir ve kasvetli bir gelenek olarak günümüze kadar sürmüştür. Genellikle toplumsal, siyasal ve kültürel alanda, özellikle de edebiyat ve şiirde kendini gösteren bu inanılmaz baskılar, Nazım Hikmet gibi bir büyük şairin ‘yaşamdan ve edebiyattan sürülmesi’ sonucunu vermişti. Böylece, ‘küçük insan’ şairlerine bir alan açılmış oldu. ‘Anlayana sivrisinek saz’ düşüncesine dayanan ve ‘tedbil gezen’ bir şiir yaygınlaştı. Batı şiiri örnek alınıyordu ama bu şiirin geçirmiş ve geçirmekte olduğu evrim pek bilinmiyor ya da gerektiği gibi kavranamıyordu. Geleneksel Türk şiirindeki besleyici ögeler, resmî ideolojinin aldatıcı ‘ilericilik’ yorumu dolayısıyla küçümseniyor ve algılanamıyordu. Nitekim bu gelenek içinde önemli bir yenileştirme deneyi gerçekleştiren Yahya Kemal de, sağcılar tarafından ‘vatan-millet edebiyatı’ çerçevesi içinde değerlendiriliyor ve ‘solcular’ tarafından gözardı ediliyordu. Bu kopukluklar, 40’lı ve 50’li yılların Türk şiirinde bir ‘çölleşme’ dönemine yol açmıştır. Vezin ve kafiyenin atılması, lirizmden yüz çevirme, imge kullanılmaması, günlük dilin olduğu gibi devşirilmesi ve ‘eda’, bu yıllarda, şiirde yenilik sayılıyordu. Garip akımının poetikası, bilindiği gibi ‘eda’ya dayanır. Ne var ki eda sözcüğü, ‘tarz’, ‘üslup’ ve ‘deyiş’ten başka bir anlam taşımaz ve dolayısıyla herhangi bir şiir yeniliğinin temeli de olamaz. Çünkü ‘eda’, her gerçek şiir ürününde gördüğümüz evrensel bir belirlenimdir. Nitekim Nef’i, ‘Var mı bir bencileyin şair-i pâkize edâ’ diyordu. Ama 40’lı ve 50’li yılların toplumcu şairleri (Cahit de bunların arasındadır), şiirsel geleneğin ve kaynakların hem Doğu hem Batı yönünde bu biçimde kurutulmuş olduğunun pek farkında değillerdi ya da ister istemez bu hava içinde yazmak zorunda kalmışlardı. Hattâ bu küçültme ve kurutmayı, bir “başkaldırı” ve “ilerici davranış” olarak benimsedikleri bile söylenebilir. Bu şairlerin içine düştüğü çelişki, kendi toplumcu dünya görüşlerini, bunun tam tersi olan ve şiirde egemen bir poetika içinde vermek zorunda kalmalarından kaynaklanmıştır. Toplumcu bir görüş, insanı bütün yanlarıyla (düşünce, hayal, özlem, bilinçdışı, başkaldırı, eleştiri) ele almak zorundadır. Oysa bu şairler, kuşa döndürülmüş bir şiirsel araçla bu işi yapmaya çalıştılar. Bundan ötürü, yetenekleri ne olursa olsun, amaçları ile araçları arasındaki oransızlık, onları kısıtladı ve şiirlerinde yansıdı.” (EY, s. 146-147.)

KemalTahir-scVe... Kemal Tahir. “Kemal Tahir ve tarihi kavramak” başlıklı yazıda Selahattin Hilav, şöyle diyordu:

“Olguların her gün olumsuzladığı (cerh ettiği, inkâr ettiği) soyut klasik şemalar, marksist teorinin kendi içinde yeniden kendine dönmesini; yaratıcı bir metod olarak kullanılıp bir kılavuz hâline gelmesini; aldatmacalardan kurtulup etkin bir devrimci aksiyona yol açılmasını gerektiriyordu. K. Tahir’in tarihe yönelmesi, toplumumuzun ve kendisinin geçirdiği acı deneylerden ders almasından ötürüdür. Batılaşmayı ve onun bir ürünü olan Cumhuriyet devri ideolojisini; ‘Ebedî Şef’ ve ‘Millî Şef’ mitoslarını ve bizde ‘devrimler’ diye adlandırılan ama sınıf muhtevası hiç bir zaman açıkça ortaya konmayan hareketleri kıyasıya eleştirmesi de bundan ötürüdür. Aynı neden, K. Tahir’in, bu aldatmacaları ve bu hareketleri gerektiği gibi eleştirip kendi felsefesini ve sentezini getiremeyen klasik Türk marksist düşüncesinin de karşısına çıkması sonucu doğurmuştur. Cumhuriyet devri ideolojisinin bilerek ya da bilmeyerek temsilcileri olan ‘ilericiler’in K. Tahir’e diş bilemeleri kolayca anlaşılabilecek bir olaydır. Çünkü Batılaşma hayranı olan, ekonomik temelden yoksun, yani millî burjuvazisiz bir milliyetçilik ve bunun sonucu olarak ırkçılık görüşünü benimseyen ve bundan ötürü geleneksel Anadolu toplumu halklarına hayat hakkı tanımayan; bütün sorunları laiklik-teokratik yönetim, dindarlık-yobazlık, eğitim-eğitimsizlik gibi ideolojik karşıtlar açısından gören; ekonomik sorunlardan söz edilince ‘komünistlik’ yaftasını yapıştıran (Selahattin Hilav bu satırları 1974 yılında yayımlıyordu) kapıkulu aydınların iç yüzünü en iyi ortaya vuran kimse K. Tahir’dir.” (EY, s, 88.)

Burada Edebiyat Yazıları’nın “gerçek anlamıyla edebiyat eleştirileri olmadıkları”nı unutmamak gerekiyor. Kemal Tahir elbette romancı olması dolayısıyla ele alınıyor bu kitapta, ancak romancı olmaktan çok sarsıcı bir düşünür olarak ya da, eğer isterseniz, “romancı-düşünür” olarak değerlendiriliyor.

Kenan Somer, Kızılcık, sayı 25, Ekim/Kasım 2005, s. 78-84.

(Resimler, sırasıyla: Selahattin Hilav, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Cahit Irgat, Can Yücel, Kemal Tahir.)

S25 kapakAlmanya'nın seçimi
KIZILCIK

Londra Kriterleri!

Irak çıkmazı

"Şerh" hayata konulur

Hayat ağacı
Müstehcen / Ne menem / Meslek ve usûl / ÇİN'MİŞ! / Süleyman Bey / ÖDP ne için kurulmuştu? / Bu da bir "Aydınlanma" Prof.'u işte! / Kasıt / Jest / İyi iş / İstanbul'un vapurları / Kriz / Galataport / Sorun / Makro yalan / İran halkı işini bilir / İşte ideoloji! / Eğitim / Enerji / Kızılcık okurlarının dikkatine

Özelleştirmeyle ilgili hedef saptırıcı tartışmalar
İzzettin Önder

"Ha şunu bileydin!" demeden olmaz
Tektaş Ağaoğlu

Serbest piyasa masalı
Tevfik Çavdar

AB ve Türkler
Hüseyin Hasançebi

Meseleyi çözmek ya da ortadan kaldırmak

"Boşluk alanı"
Yavuz Alogan

ABD'nin stratejik ortakları

Ahlâki imparatorluk. Vicdan politikaları
Priyamvada Gopal (Znet, çeviren: Kızılcık)

Almanya'da sol nihayet yükselirken
Engin Erkiner

Büyü ve din
İ. Barut

İslam dünyasında tıp
Prof. Dr. Erdem Aydın

Çocuk eğitimi üzerine
Yeşim Özakınsel

Kapitalizmde sosyal güven(siz)lik
Osman Şengül

Türban, şimdi de don
Ömer Bedri Canatan

Demokratikleşmiş miydik?

Öğretmen ve sosyalistlerin kaybı
Gültekin Gazioğlu
Ahmet İnce

Ölüme gülümseyen bir emekçi:
Salih Özkan
Ahmet İnce

Sanat-Kültür-Kitap
Onun kadın yüzleri...
Ayfer Coşkun

Asırlık hayat emekçisi
T. A.

Nuri İyem
Cemil Eren

Yirminci yüzyıl'dan aklımızda ne kaldı?
Ersen Gürsel

"Demirel ve demokrasi"
Tan Oral

Felsefe ve edebiyat arasında Selahattin Hilav (1928-2005)Kenan Somer

İlhan Berk
Konur Ertop

1855'ten 2005'e Jules Verne

Sokak adı değiştirme tutkusu üzerine
T.A.

Abdullah Cevdet'in rüyası (İçtihat Dergisi'nden)

Büyülenmiş adam!

İnternette Kızılcık turu
Dünya Sosyal Forumu / Uçan Süpürge kadın haber sitesi

Belge
Alis harikalar diyarında
Ragıp Zarakolu

Utanılacak bir tarih sayfası
6-7 Eylül 1955

Sayı 25'in tamamına buradan (PDF - 12,3 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda