KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 2 (Nisan 2000)

Küreselleşmenin neresindeyiz?

Kenan Somer’in 1. sayımızdaki yazısı eksik yayınlandı. Yazardan ve okurlardan özür dileyerek yeniden yayınlıyoruz.

İçinde miyiz, dışında mı? Yanında mıyız, karşısında mı? Bu ve benzeri soruları yanıtlamak, küreselleşme­den ne anladığımıza bağlı. Peki, küreselleşme denince ne anlamamız gerekiyor? Marksizm ve Gelecek dergisinde Prof. Sadun AREN’in küreselleşme üzerine üç makalesi yayınlandı. 1) Uluslararası bütünleşme-küreselleşme üze­rine (Ocak 1994, no. 7); 2) Gene küreselleşme üzerine (Yaz 1998, no. 14) ve 3) Küreselleşme ve Avrupa Birliği (Bahar 1999, no. 15). Ben burada Prof. Sadun AREN’in son iki makalesini harmanlayıp özetleyerek, küreselleşmenin ne­resinde olduğumuzu irdelemek istiyorum.

KÜRESELLEŞME VE BÜTÜNLEŞME

İnsanlar arası ilişkilerde devletlerin asli ve belirleyici öğe olmaktan çıkmaları, uluslararası ilişkilerde niteliksel bir değişim olduğu anlamına geliyor. İşte bu niteliksel değiş­meyi anlatmak ve ön plana çıkarmak için “uluslararası bir­leşme ya da uluslararası bütünleşme” terimleri yerine “kü­reselleşme” terimi kullanılıyor. (Marksizm ve Gelecek, no 15, s. 5) Gerçi küreselleşme olayının temelinde uluslarara­sı ekonomik bütünleşme, yani karşılıklı bağımlılık ya da işbölümü yatıyor. Gerçekten de küreselleşme, ancak ülke­ler arasında yüksek bir karşılıklı bağımlılık düzeyine eri­şildikten sonra söz konusu olabiliyor. Ancak küreselleşme­yi çok eskilerden beri süregelen bu karşılıklı bağımlılıkla eşanlamlı bir olay olarak görmek, olayın özünü gözden ka­çırmak anlamına geliyor. Çünkü küreselleşmenin özünde ve mantığında her şeyden önce devletlerarası bağımlılık ya da işbirliği değil, ama devletlerin aşılması olgusu yatıyor (no. 14, s. 6). Küreselleşme ulus-devletin, yurttaşları üzerindeki yönetme ve yönlendirme yetkilerinin sürekli olarak azalması ile bir arada yürüyor (no. 15, s. 6).

Bir ülke için küreselleşme, yalnızca bir dış olay niteliği değil, ama bir iç olay niteliği de taşıyor. Küreselleşme sü­recinin başlayıp gelişmesi için tüm bireylerin, bağlı olduk­ları devletin kendilerine dayattığı kural ve denetimlerden özgürleşmeleri gerekiyor. Örneğin 24 Ocak 1980 kararla­rıyla ülkemiz, bir yandan tümüyle dışa açılırken öte yan­dan içerde para, sermaye ve döviz piyasalarının serbestleş­tirilmesi, bu olayın yakın geçmişimizde yaşadığımız so­mut bir örneğini oluşturuyor. Bu olaya kurallardan kurtul­ma ya da kuralsızlaştırma (dérégulation) gibi bir de ad ya­kıştırılıyor (no. 15, s. 6).

Öyleyse Avrupa Birliği ile küreselleşmeyi, örneğin AB ülkelerinin Euro’da simgelenen birlik ve bütünleşmelerini küreselleşme olayı ile karıştırmamak gerekiyor. Çünkü kü­reselleşme, devlet kavramına ve olgusuna karşı, onu gide­rek ortadan kaldırmaya yönelik bir oluşum niteliği taşıyor. Oysa Avrupa Birliği, üyesi olan devletleri ortadan kaldıra­rak, onların yerine çok daha güçlü tek bir devlet kurmayı amaçlıyor. Küreselleşme ise, ister küçük ister büyük ol­sun, devlet olgusuyla bağdaşmıyor. Ama öte yandan, küre­selleşmeden güçleriyle orantılı bir kazançları olmayacağı için büyük devletlerin bu konuda pek hevesli olmamaları gerektiğini de biliyoruz. Bu çok büyük azman devletler, kendiliğinden gelişegelmekte olan küreselleşme yerine, kü­çük devletleri egemenlik ya da hegemonyaları altına alıp on­lara kendi çıkarlarının bekçiliği ve taşeronluğunu yaptırma­yı her halde tercih edeceklerdir. Bu nedenle çeşitli değerlen­dirmeler yapılırken, Avrupa Birliği'nin tek bir devlete dö­nüşmesinin gerçeklikte küreselleşmeye ters düşen bir geliş­me olacağının da gözden kaçırılmaması gerekiyor (no. 15, s. 6-7; no. 14, s. 6).

Küreselleşmenin iki temel koşulunu 1) tek tek ülkelerde devletin ekonomik etkinliklere hiçbir biçimde karışmama­sı, bu etkinliklerin yalnızca kişiler ya da şirketler tarafın­dan serbest piyasa kurallarına göre yürütülmesi; 2) giri­şimci kişi ya da şirketlerin hiçbir engel ve kısıtlamaya uğ­ramadan istedikleri her hangi bir ülkeye serbestçe girerek ve buralarda ticaret ve yatırım yapabilmeleri oluşturduğu­na göre küreselleşme, en tam biçimde, dünyadaki tüm ül­kelerin serbest piyasa ekonomisi temelinde kayıtsız koşul­suz dışa açılması olarak da tanımlanabiliyor. Ancak küre­selleşme birimini ülkeler değil, etkinlik alanları oluşturu­yor. Örneğin ülkemizde telekomünikasyon, petrol, bilgisa­yar, havayolları gibi bazı alanlar küreselleşirken, öteki ba­zı alanlar henüz bu sürece girmemiş bulunuyor. Özelleştir­melerin asıl gerekçesini de bütçe açıklarını kapatmak, ve­rimsizlik ve yolsuzlukları önlemekten çok, küreselleşmeye hazırlık yapmak, ona zemin hazırlamak oluşturuyor (no. 14, s. 7-8).

Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark, eski­den niceliksel bir nitelik taşıyordu. Yani aşağı yukarı aynı çeşit ve kalitedeki mal ve hizmetleri yoksul ülkeler az, zengin ülkeler çok üretiyorlardı. Oysa bugün zengin ülke­lerin ürettikleri mal ve hizmetlerin pek çoğunu yoksul ül­keler hiç üretememektedirler. Bilgisayarlar, süpersonik uçaklar, uydu haberleşme sistemleri, sağlık hizmetleri bu­nun yalnızca bir kaç örneğini oluşturuyor. Öyleyse zengin-yoksul farkı artık yalnızca niceliksel olmaktan çıkmış, ni­teliksel bir özellik kazanmış bulunuyor.

Bu demektir ki gelişmiş zengin ülkelerin üstünlüğü daha çok diş sıkılarak ya da savaş söz konusuysa daha çok cesa­ret gösterilerek giderilebilecek bir nitelik taşımıyor. Arayı kapatmanın tek yolu, bilim ve teknolojide onlarla aynı dü­zeye çıkmaktan geçiyor.

Bu durumda yeterince gelişmemiş bir ülke olarak Türki­ye’nin izlemesi gereken siyaset, dünyadaki değişme ve ge­lişmelere ters düşmemek, bunun için de bir yandan küre­selleşmeye uyum sağlamaya, öte yandan Avrupa Birliği 'ne girmeye çalışmak oluyor. Dünyanın bugün ulaşmış olduğu bilim ve teknoloji birikiminden pay almanın da, giderek bu birikime katkıda bulunabilecek bir düzeye çıkabilmenin de tek yolunu işte bu siyaset oluşturuyor (no. 15, s. 7-8).

KÜRESELLEŞME, ENTERNASYONALİZM VE SINIF SAVAŞIMI

Kuramsal açıdan küreselleşme, insan toplumlarına özgü doğal, yani kendiliğinden durması ya da önlenmesi ola­naksız bir olay niteliği taşıyor. Gerçek anlamda küreselleş­miş bir dünyada, egemen ve işveren durumundaki serma­ye karşısında, ulusal aidiyetler ister Amerikalı, ister Türk, ister Mısırlı olsun, tüm çalışan insanlar aynı konumda bu­lunuyor. Bu durum da tüm çalışan sınıfların birliğinin, bir başka deyişle çalışan sınıflar enternasyonalizminin temeli­ni oluşturuyor. Eskiden çeşitli ülkelerdeki çalışanların ser­maye karşısındaki konumları, özellikle ücretleri ve öteki çalışma koşulları bakımından farklı farklı olduğu için, çok vurgulanmasına rağmen, “proleter enternasyonalizmi”nin yaşama geçirilemediği biliniyor.

Tam küreselleşmeye öngelen bir dünyada, yani tüm ülke pazarlarının birbirlerine açıldığı ve tüm ekonomik etkin­likleri büyük şirketlerin yürüttüğü, bunun yanı sıra henüz tek tek devletlerin, yetkileri son derece daralmış olmakla birlikte, varlıklarını sürdürdükleri bir dünyada, artık ülke­ler arası sömürü ortadan kalkmış ve yalnız ulusal aidiyet­lerden soyutlanmıştekbirsermayenin sömürüsü söz konu­su olacağına göre, ülkeler arası savaşların da ortadan kalk­ması beklenebiliyor. Buna karşılık dünya, sınıf savaşımı­nın en katıksız en su katılmamışına sahne olacaktır. Bu sı­nıf savaşımının amacının üretim araçlarını kamulaştırmak değil, ama ilgililerin üretim araçlarının yönetimine olduğu kadar toplumsal yaşamın öteki alanlarındaki yönetimlere de (devlet, belediye, okul, hastane, vb.) doğrudan katılma­ları olacağı açıktır. [Söz konusu ilgilileri, yeni kafa emek­çileri ya da “bilgi işçileri”nin oluşturacağını ekleyebili­rim.] Nitekim sosyalist sınıf savaşımının da şimdiden bu biçimi almakta olduğunu görüyoruz. [Ekleyelim: Küresel­leşme döneminin Marksizmi de işte bu çizgiler altında or­taya çıkacakmış gibi görünüyor.]

Ne var ki küreselleşmenin, böyle değil de bir ya da bir­kaç büyük devletin (adaylar ABD, AB ve Rusya'dır) siya­sal egemenliği altında yürütülmesi olasılığı da vardır ve bu olasılık oldukça da büyük görünüyor. [Belki bu durumda terimin gerçek anlamında küreselleşmeden çok, ileri götü­rülmüş bir bütünleşmeden söz etmek daha doğru olacak­tır.] Yeni tür bir emperyalizm [Kautsky’nin ultra emperya­lizmini anımsatan bir emperyalizm] demek olan böyle bir küreselleşmenin hiçbir olumlu yanı yoktur. Bu nedenle do­ğal ya da gerçek küreselleşme dediğimiz süreci bu yeni tür emperyalist öğelerden dikkatle ayırmak, sınıf savaşımını doğru yönlendirebilmenin temel koşulunu oluşturuyor [no. 14, s. 8-9]. [Ve bu temel koşul, anti-emperyalist savaşımın küreselleşme döneminde bürünebileceği yeni biçimi de dışavuruyor.]

Kenan Somer, Kızılcık, sayı 2, s. 14-15.

İnsan “hayvan” değilse işçiler haklıdır

Dünyanın bugünkü somut gerçekliği üzerine ütopya kurulamaz.
Marksizmin güncel kuramsal problemi, bu dünya gerçekliğini ne yapıp edip değiştirmektir.
Marksizme dönüş, insana dönüş anlamını taşır: insan için kavgaya dönüş.

Kızılcık dergisi, ilk sayısın­da, şu görkemli bilgisayar çağına başka bir dünyadan düşmüşçesine taş baskı dü­zeyinde bir teknik amatörlükle karşı­mıza çıkması yetmiyormuş gibi, bir de bizi, “Bitmemiş Yüzyıl” diyerek hesa­bı görülmüş bitmiş bir 19. Yüzyıl düşüncesine, “Marksizme dönmeye” ça­ğırmaz mı?

Gerçi Kızılcık dergisi “Marksizme dönmeliyiz” önerisini, belki birçok Marksistin gözünden kaçar da okurla­rımız azalmaz diye satır aralarına giz­lemeye çalışmış, hatta adını bile “kızıl”dan yumuşatıp üretmiş ama biz, herkesin “ortak gözlükle” baktığı ko­nulara bir de “kendi gözüyle” bakmayı denemesinden, bu derginin ne malın gözü bir dergi olduğunu anlamakta ge­cikmedik. “Önce teknik amatörlükleri­ni düzelt de gel” dedik. Bu sayısına o açıdan da bakacağız.

Kemalistler, “Biz de Müslümanız ama bu şeriatçıların yaptığı da fazla” diye girerler konuşmaya. Arkasından ne dinleri kalır şeriatçıların ne de imanları. Bazı Marksistler de epeydir bu yola başvurmaktadırlar. “Aslında ben de Marksistim ama işçi sınıfı yok oldu, sosyalizm çöktü, bilgi çağına geçtik, dünya küreselleşti, insanlık önüne başka hedefler koydu, demokra­si olmadan hiç bir şey olmuyor, bu de­ğişimi görmek lazım...” demektedirler.

Böyle diyenler aslında haklıdırlar. “Ben hala Marksistim” veya “Marksizme dönelim” demekle iş hallolmuyor. Marksistlerin de, herkesin başını döndüren yeni konular ve olgular hak­kında düşünüp düşünce üretmeleri la­zım. “Kendi gözlükleri”nin dünyayı bugün nasıl gösterdiğini ortaya koy­malıdırlar ki, çağın neresinde kaldıkla­rını anlayabilelim. Eğer gerçekten dünya hala onların kavrayış sınırları içinde deviniyorsa, “Marksizme dönme”nin ne sakıncası olabilir ki?

Doğduğu yerden düşünmeye başla­yabiliriz Marksizm hakkında. Fransız Devrimi’nin beşiğinde, dünyada her­kes “eşit ve özgür” ilan edilmişken doğdu. Kapitalizm canhıraş büyürken ve zenginlikleri görülmedik ölçülere taşırken doğdu. Amansız bir sınıf mü­cadelesine doğdu. İşçilerin sokakta gerçekleştirdiği, ama sonuçları siyaset­te ellerinden alınan iki büyük burjuva devrimine (1789 ve 1848) tanık oldu. Sömürünün, “özgür” denilen insanı nasıl kölelikte tuttuğunu kavrayarak bütün tarihe restini çekti. İşçilerin o gün, bilinçten yoksun, canına tak edil­mişlerin havliyle ayaklanmalarına her­kes uzaktan bakarken o yakından bak­tı. Onların, görünürde ekmek ve iş, ama gerçekte ellerinden alınmış insan­lıklarını geri istediklerini ve bunun da yepyeni bir dünyanın kurulması anla­mına geldiğini gördü. O haliyle işçile­rin boşa uğraştıklarını, düzeltilemez bir dünya ile savaştıklarını, kendilerini kurtarmak için o dünyanın kendisin­den kurtulmak zorunda olduklarını keşfetti. O zamanlar herkes düşünür ve söylerdi, o düşünmenin yetmeyeceği­ni, değiştirmenin şart olduğunu söyle­di.

Aradan 150 yıl geçti. Bu 150 yılın dünyayı tanınmayacak ölçüde değiştir­diği görüldü. Marksizmin söylediği yerden kılıç sallayıp kendini kurtarma­ya kalkışan ülkeler, toplumlar oldu. Açıkça kabul edelim, başarılı olamadı­lar.

Başarılı olamadılar ama biz onların yenilgisini Marksizme mal ettik. Bunu niye yaptık, bilmiyoruz. Sanki Mark­sizm onlara, sizi ben kurtaracağım mı demişti? Hayır, öyle söylememişti. Aksine, siz kendinizi kurtaracaksınız, hatta kurtarmak zorunda kalacaksınız, demişti.

Marksizm dünyadaki gelişmenin, değişmenin, ilerlemenin de mutlak ol­duğunun farkındaydı. İşçi sınıfı kendi­ni kurtaramıyor diye dünyanın durdu­ğu yerde kalacağını hiç söylemedi. Bu nedenle “işçi sınıfı kendini kurtarama­dı ama dünya bambaşka bir dünya ol­du” diyerek Marksizme dil çıkarmamı­zın bir anlamı yok. Marksizm ayrıca, kendini kandırmadığı gibi, kimseyi de kandırmamıştı. Kölelikten kurtulmak için mücadelenin her defasında yeni bir kölelikle karşılandığı, bu yeni köle­lik durumunun “kurtuluş” gibi algılan­dığı bir tarihsel devinim mantığından söz etmişti. Sonuçta, insandan yana abartılmış bir tavır sergilemişti. Bugün onun işçi sınıfının ve özgürlükçü güç­lerin, hatta bizzat insanın kendisinin tarihsel performansı konusunda aşırı iyimser olduğu söylenebilir ama kapi­talizmden yana yanıldığı söylenebilir mi?

Marksizmin, temel varsayımlarını değiştirmeden değişen dünyada eşitlik ve özgürlük amaçlı harekete yol göste­rip göstermediği önemlidir. Marksistlerin kendi sistemlerini, o sistemin ta­şıdığı derin potansiyeli bu konuda ye­terince sınamış oldukları söylenemez. “Marksizme dönüş” önerisinin günümüz koşullarında bir anlamı budur.

Bir anlamı da, Marksizmin ancak pratikle birlikte tüketilmesidir. Mark­sizm kendini toplumsal pratiğe öylesi­ne bağlamıştır ki, ancak toplumsal ye­nilgilerle tüketilebilir. Değişimi de ke­za toplumsal pratik aracılığıyla ger­çekleşir. Bu söylediklerimiz, masa ba­şında, akademilerde veya kişilerin gel­gitlerle dolu dünyalarında gerçekleş­mez. Çünkü komünistler, “öteki”lerden, ortaya koydukları parlak hedefle­riyle değil, her gün her an gerçekleştir­dikleri eylemleriyle ayrılırlar. Bu ne­denle “Marksizme dönüş” denildiğin­de, sınıfların pozisyonlarına geçiş ve devinimin sorunlarına oralardan bakış anlaşılmalıdır.

Sınıfların pozisyonlarına geçilmesi, hayatın illüzyonlardan arınmış gerçe­ğine dönülmesi, anlamına gelir. Bu ay­nı zamanda “Gerçek çıkar” kavramına dönülmesidir. “Gerçek çıkar” kavramı­nı bulmak için sınıf pozisyonlarına git­mek zorunluluğu, şu veya bu keyfiyet­ten değil, hayatın üretilmesinin değiştirilemez mantığından kaynaklanır. Tersi de doğrudur. “Gerçek çıkarların” üstünü örtmek için sınıf pozisyonların­dan çıkıp gitmek, sınıf gerçeğini red­detmek zorunluluğu gibi.

Bu “sınıfsal çıkar” kavramını, “ge­nel çıkar”, “toplum çıkarı”, “insanlık çıkarı” gibi kavramların karşısına koy­mak için değil ama, bu soyut genel çı­kar tanımlarının, somut sınıfsal çıkar tanımının bilinçte ters yüz edilip çar­pıtılması yoluyla elde edilebildiğini göstermek için irdelemek gerekir.

Aslolan “birey”dir. Bütün kavramla­rın somut içeriği, bireyle ilişki kurdu­ğu zaman ortaya çıkar. Çıkar kavramı da gerçek somut görünümüne, ona eğer bireyin kendisi doğrudan dokuna­biliyor ise bürünür. Özgürlük kavramı da öyledir, eşitlik kavramı da, mutlu­luk kavramı da ve ilh.

Bireyde görünen bu gerçek çıkar kavramını somutluğuna halel getirme­den, onu çarpıtmadan ne ölçüde geniş­letebiliriz? Sadece sınıf ölçeğinde ge­nişletebiliriz. İdeolojilerin içeriği de bu sınırdan ötürü sınıfsaldır. Çıkar kavramını sınıf sınırlarının ötesine, an­cak çarpıtmalar yoluyla taşıyabiliriz. Normal bir soyutlama bireysel, en çok da sınıfsal genişlikte olabilen gerçek çıkardan genel çıkar, toplumsal çıkar, insanlık çıkarı gibi çıkarların üretilme­sine izin vermez. Çarpıtma (ideoloji) yoluyla sınıf çerçevesinin ötesine ta­şınmış çıkar tanımlarını kovalayan insan bilinci bu nedenle aynı zamanda kendine yabancılaşmanın bilinci olur.

Bütün bunlar, bugün “Marksizme dönüş” önerisini neden gerçeğin ken­disine dönüş önerisi olarak anlamamız gerektiğini açıklar. Ve bizi, bugün ge­liştirmek durumunda bulunduğumuz şu stratejik polemiğe götürür:

Geleceği, −sömürünün (istismarın) ortadan kalktığı, eşit ve özgür kılınmış insan bireyinin hem kendini, hem ken­disi dışındaki insanı, hem toplumunu ve hem de doğayı insanca temellük edeceği bir geleceği− bugün biz, “doğru” olan üzerinden düşünerek mi, “haklı” olan üzerinden düşünerek mi bulabiliriz?

Dünyanın gerçekliğine döndüğü­müzde, evrensel ölçekte amansız dere­cede “haksız” bir düzenle yüz yüze ge­liyoruz. İşin kötüsü, bunu “doğru”lar yaratıyor. Çünkü “doğru”, hala, “kime göre?” sorusunun yanıtı olarak var olabiliyor. Oysa “haklı”, insana dair en saf ölçüleri, aşırı ince denklemlere başvurmadan kullandığımızda bulabil­diğimiz bir yerdedir. Dünyanın bugün­kü gerçekliği söylediklerimizin ayna­sıdır. Hangi gözlüğü takarak bakarsa­nız bakın, şöyle görünüyor.

Şu fotoğraf önünde, bütün istatistikler susar: 2 milyar aç insan var. Bunlar tek tük Batı'da, ama yüz milyonlar halinde Batı’nın dışında kalan dünyada yaşıyor­lar. Ortalama yaşama süresi son yirmi yıl içinde, Kazakistan’da 67’den 65’e, Zimbabve’de 55'den 52’ye, Zambi­ya'da 50’den 43’e, Uganda’da 48’den 42’ye, Ruanda’da 46’dan 40'a gerile­miştir. Dikkat edilsin, kapitalist dünya­nın adaletsizliğini kanıtlayan derin külli­yata hiç girmiyoruz. Başka şeylerden değil, insanın hayatından söz ediyoruz, uygarlık edebiyatından değil.

Bu gerçekliği değiştirmeden ütopya kurulamaz ve bu gerçeklik üzerinde ütopyasını insana göre kurmuş bulu­nan Marksizmden başka dönülecek bir yer var mıdır? Bu yere dönerken −veya giderken− “doğru” mu yoksa “yanlış” mı denebilir mi? Önce bu haksız ve yerinden hiç oynamayacak izlenimi veren denklemi bozmak gerekiyor. Bu nedenle Marksizmi, hatta belki ona haksızlık etmek pahasına, kim haklı, kim haksız sorusu üzerinde kurmak gerekiyor. Ancak ondan sonra, yani Marksizmin tarif ettiği, her şeyi insan­ca temellük edebilmeye aday olduğumuzu bilfiil kanıtladıktan sonra sınıf mücadelesini, haklı-haksız kutuplaş­masından, doğru-yanlış kutuplaşması­na doğru çekmek mümkün olacaktır.

Nerede, ne yapmış olurlarsa olsun­lar, Marksistlere ve ait oldukları top­lumsal hareketlere, “yanlış yaptı” de­nebiliyor ama “haksızdı” denemiyor. Bu anlamda bugün Marksizme dönüş önerisi, Dünyaya doğru-yanlış merce­ğinden değil, haklı-haksız gerçeğinden bakmaya dönüş anlamı taşır. Önce şu adaletsizliğin hakkından gelelim! Ge­risi kolay!

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 2, s. 22-23.

Deprem ve demokrasi

Anadolu'nun önemli bir deprem kuşağında olduğu ve tarihinde yıkıcı depremler yaşadığı bilinen bir gerçekti. Deprem kuşağında yaşadığımıza göre, geçmişte olduğu gibi gelecekte de depremi yaşamamız kaçınılmazdı. Yerin kilometrelerce derinliğinde hareket halinde bulunan ve depreme neden olan fay hatlarına engel olmak, bu doğa olayını yok etmek mümkün değildi. Yapılması gereken, insana düşen görev, bu doğa olayını yok saymak değil, uygarlık birikimiyle buluşarak, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde bir toplumsal yaşamı kurmaktı. Türkiye, bunu gerçekleştiremedi. Yüzyıllık bir sürece baktığımızda, bir deprem bölgesi olan Türkiye'de, daha önce de 130 kadar yıkıcı deprem yaşanmıştı.

Uzun yıllar geriye gitmeye gerek kalmadan, 92 Erzincan, 95 Dinar, 98 Adana-Ceyhan gibi yakın tarihte yaşanan depremleri hatırladığımızda, bunların binlerce insanımızın canına, on binlercesinin barınaksız, işsiz kalmasına yol açtığı görülmüştü. İnsanlar çaresizlik içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor, kaderleriyle baş başa bırakılıyordu. Bu tablo, farklı bölge ve yerleşim alanlarında meydana gelen depremlerin ortak yanıydı. Türkiye'yi yönetenler her deprem sonrası aynı şeyleri söylüyor, basın aynı başlıkları atıyordu. Yöneticiler, "Devletimiz büyüktür, yıkılanın yerine yenisi yapılır, sorumlular cezalandırılacak" şeklinde kalıplaşmış demeçler veriyordu. "Bundan sonra fay hatları üzerine bina yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınacağı" söyleniyordu. Klasik hale gelmiş ve inandırıcılığını yitirmiş demeçlerdi bunlar.

17 Ağustos 99 depremin yol açtığı felaket yalnız Türkiye'yi değil bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Türkiye, son yüzyılın en yıkıcı depremlerinden birini yaşadı. Doğal bir olay, büyük bir felakete dönüştü.

Türkiye'de yaşadığımız olay neydi? Büyüklüğü yüksek olan bir depremdi, Marmara depremi; büyüklüğü 7,4 ve şiddeti 10 ile 11 arasında telaffuz edilen, uzunluğu 130 km. olan bir deprem. Çok geniş bir bölgeyi vuran bir deprem yaşandı. Yıkılan bina sayısı, tahrip olan altyapı ve sanayi yapıları bakımından geçmiş depremlere göre sonuçları çok ağır bir tablo var önümüzde.

Yıkılan ve hasarlar nedeniyle kullanılmaz hale gelen toplam 300 bin konut ve işyeri, depremden etkilenen bir milyonu aşkın insan ve yüz binlerce işsiz ve evsiz insan ortada. Can kayıpları, resmi çevrelerin açıkladığının çok üstünde. Kayıpların 40 bin civarında olduğu konusunda genel bir kanaat söz konusu, bölge halkının dilinde bu rakam var.

Deprem bölgesinin durumu neydi? Deprem bölgesi, Türkiye'nin gelişmişlik açısından en zengin bölgesidir. Türkiye GSMH'nın %40'nın üretildiği, nüfusunun üçte birinin yaşadığı deprem bölgesinin, sanayi katma değeri içindeki payı % 46,7 seviyesindedir. Yaşanan felaketin boyutları çok büyüktür ve ülkenin makro ekonomik dengelerini alt üst edecektir. Çalışma Bakanlığı verilerine göre, deprem bölgesinde sigortalı çalışanların 150 bini işsiz kalmış durumda. Sigortasız işçi çalıştırma oranının yüksek olduğu bir ülkede, işsiz kalanların gerçek sayısının bu rakamın birkaç katına ulaştığı ortaya çıkmaktadır.

Böylesi bir felakete rağmen görülüyor ki, Türkiye'de değişen bir şey yok. Sistem, parçacı göstermelik çözümlerle halkı oyalıyor, felaketin üstünü örtmeye, 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri olmamış gibi davranmaya çalışıyor.

Ülkenin en önemli sanayi tesislerini yüzyıllardan beri depremlerin olduğu bilinen bölge üzerine kuran, sanayinin ucuz emek depoları için insanların bölgeye akmasını teşvik eden, elverişsiz zeminleri iskâna açarak insanların hayatı ve parasıyla ödedikleri ve altında kaldığı beton blokların dikilmesine seyirci kalan, kaçak yapılaşmayı teşvik eden sistem, bu felaketin sorumlularını yine ortaya çıkarmıyor, bağrında saklıyor. Siyaset ve sermaye medyası, her deprem sonrasında olduğu gibi, felaketin sorumluları olarak birkaç müteahhidi keşfedip, süreci yine bunlarla sınırladı ve bütün sorumlulukları örtbas etti. Bilinen görevler yerine getirildi. Hırsızlık koalisyonunun ve suç zincirinin halkaları yine ortaya çıkarılmadı.

Milyonlarca insan, çaresizlik içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu insanların içine düştükleri işsizlik, yoksulluk, maddi kayıplar ve yakınlarının, dostlarının kaybedilmesi ile büyüyen moral çöküntüyü giderecek çözümler ortada görünmüyor. Ciddi psikolojik sorunlar yaşayan bu insanlar, gelecek umutlarını ve beklentilerini her geçen gün daha fazla kaybediyor.

Tarım alanları, sahiller ve dolgu alanları yine yapılaşmaya açılıyor, bu alanlar üzerine kurulmaya çalışılan 25 bin prefabrik konutun yapımı bilinen ihale yöntemleriyle rant aracı olarak kullanılıyor, halk her zaman olduğu gibi yine sürecin dışına itiliyor. Bilim adamları, meslek örgütleri ve duyarlı toplum kuruluşları yine yok sayılıyor, Türkiye'nin birikim ve potansiyeli yine devre dışı bırakılıyor. Rantçılar, vurguncular yine sahnedeki yerlerini alıyor, kaynakların bir avuç insana, sermaye çevrelerine aktarılması devam ediyor.

Hasarlı binaların onarılması tam bir rant sürecine dönüştü. Meslek Odalarının bütün karşı çıkmalarına rağmen binaların zemin etüdleri, onarım projeleri, onarımları ve denetimleri piyasa koşullarının insafına terk edildi. Bu konuda 500-600 kadar özel büro yetkilendirildi. İçlerinde yetkinlikleri tartışılır mühendislere belgeler verildi. Bilim adamlığı kisvesi altında faaliyet yürüten insanlar ortalığa dökülerek, rant pastasını paylaşmaya başladı.

Sistem, her şeyiyle felaketi unutturmaya çalışıyor! Ama toplumsal yaşamın derinliklerinde, felaketin boyutları, deprem dalgalarının yıkıcılığı, nerelerin yapılması gerektiği konuşuluyor. İnsanlar çözümler arıyor, korku ve endişe ortamında bazı yerleşim alandan terk ediliyor. Çünkü deprem riski artarak devam ediyor, deprem güncelliğini koruyor.

Marmara Depremi, küreselleşme politikalarına teslim olmuş bir sistemin, toplumsal ve insani sorunlar karşısında ne kadar körleştiğini, kamu örgütlenmesinin ne kadar aciz bir yapıya dönüştüğünü ve kamu yönetiminin ne kadar etkisizleştiğini açıkça ortaya koyuyor, anlaşılır kılıyor.

Aslında Türkiye'nin çokuluslu tekellere endeksli kalkınma süreci, bize böylesi acılı sonu yaşattı. Türkiye, kamusal alanda giderek küçülen; görevleri, yetkileri tırpanlanan, yok edilen bir ülke durumuna getirildi. Özelleştirmeler, kamu kaynaklarının bir avuç vurguncuya aktarılmasıyla gelişen süreç, deprem sırasında yaşadığımız, devletin yokluğu, kamusal alanın ve kurumlarının yokluğu olayı, aslında doğal olarak böylesi bir sürecin sonucunda karşımıza çıktı. Planlama kavramı, liberal ekonomik modelin gereği olarak rafa kaldırıldı. Türkiye'nin ulusal, bölgesel, metropoliten, kentsel planlaması ve kurumları fiziki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanların tümünde ortadan kaldırıldı. Bu plansızlık ortamında sermayenin kârını maksimize eden kararlar tek belirleyici olgu haline geldi.

K üreselleşme sürecinde devletin işlevinin, sosyal, siyasal, ekonomik ve siyasal eksenlerinin değişimi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, demokratikleştirilmesi gibi kavramlarla gündeme sokuldu. Yerelleştirme, küreselleşme döneminde özelleştirme gibi bir araç olarak ortaya çıkarıldı. Sosyal devletin sonunun başlaması ile küreselleşmenin başlaması arasındaki bağlantı da böylece kurulmuştu.

Rant ekonomisi gelişiyor, sanayileşme ve üretim geriliyor. Örgütsüzlüğü, taşeronlaşmayı, ücret düşüklüğünü, işsizliği, açlığı getiren, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bu sürecin demokrasiye ve toplumsal planlamaya tahammülü yok. Bilimin, planlamanın devre dışı kaldığı, olmadığı yerde demokrasi de olmuyor.

Türkiye'nin egemenleri, gerçeğin üstünü örtmek zorunda kalan her sömürücü sınıf gibi kaçınılmaz olarak, bilime ve özgürlüğe de karşılar. Gerçek korkusu, bilim ve özgürlük karşıtlığı, sömürünün devam ettirilmesinden doğmakta, baskı ve zulüm ile hayata yansımaktadır.

Bölge halkının oylarıyla işbaşına gelen Diyarbakır, Siirt, Bingöl belediye başkanlarının apar topar gözaltına alınarak tutuklanmaları, sosyal bir deprem etkisi yaratıyor, sarsıntı, yerin derinliklerinden değil, devletin tepelerinden geliyor. Yerel yönetimler, toplumsal yaşamın sosyal mevzileridir. Sarsıntıların durmasından değil devam etmesinden yana olan savaş ağaları, rantçılar, kendi varlıklarını ortadan kaldıracak bir ortamın gelişmesini, barışı istemiyorlar. Bu sosyal mevziler dağıtılmak, bölge halkının iradesi aşağılanmak isteniyor.

Türkiye coğrafyasının en zengin bir bölgesi depremle yıkılırken, en yoksul bir diğer bölgesi de yıllarca süren baskı ve şiddet politikaları sonucu yıkılmıştır.

Türkiye toplumu, kapitalizmin ayıbını örten incir yaprağı gibi işlev gören, çetelerin, hırsızların, rantçıların, din istismarcılarının, milliyetçilerin partilerinden umudunu kesmiştir. Siyasetin çıkar elde etmek, rant sağlamak ve bu rantı dağıtmak, paylaşmak üstüne kurulduğu ve işlediği bir ülkede aklın, bilimin, tekniğin, demokratik karar süreçlerinin devre dışı kaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız.

Türkiye'de insan onuruna yaraşır bir yaşamın önündeki engeller çok boyutludur. Bu engellerin önemli kısmı toplumsal yaşamın derinliklerine kadar girmiş olan düşünsel ve pratik düzeyde ortaya çıkan uygulamalarda ifadesini bulmaktadır. Sınıflar ve bölgelerarası adaletsizliği, dengesizliği üreten, şiddeti ve çete devletini demokratik hukuk devletine tercih eden bir avuç sermaye sınıfının iktidarı devam ediyor.

Bu noktada Türkiye'nin demokrasi güçleri tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar.

Üretkenliği, eşitliği, özgürlüğü, dayanışmayı, paylaşmayı, doğaya saygıyı, kültürel gelişmeyi ve zenginliği temel kriter alan bir yaklaşımla yoksulluk ve yoksunluğun üzerine yürümek gerçek bir toplumsal yaşamın, uygarlıkların beşiği Anadolu'nun önünü açabilir.

Anadolu coğrafi tanımının ötesinde bir anlatım gücüne sahiptir. Anadolu tarihsel anlamda sonsuz bir zenginliğin dışa vurumudur.

İnsanlığın ilk ortaya çıktığı ve ilk uygarlıkların başladığı belli başlı birkaç alandan biridir. Mezopotamya ve Mısır'ı kapsayacak tarzda uygarlığın doğuşuna ve gelişmesine beşiklik etmiş ve bilinen tarihin içinde serpilip geliştiği bir ana eksen konumuna ulaşmıştır. Tarihe derin izler bırakan ya da bırakmayan birçok topluluk Anadolu toprakları üzerinde uygarlık yaratmışlar ve yaratılanların zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır.

Anadolu toprakları binlerce yıldır insanların üzerinde yaşadıkları, ürettikleri ve mücadele ettikleri bir yaşama alanıdır. Yaratılan uygarlıkta, bu topraklarda yaşayan ırkların, kavimlerin, milliyetlerin, ulusların ve halkların geliştirici katkıları vardır. Bu sentez dünya tarihi açısından önemli roller oynamıştır.

Anadolu insanı, bugün tarihi bir kavşağa gelmiştir. Bu, her düzeyde önemli bir dönemeçtir. Bu dönemeçte, Türkiye kendisini 21. yüzyıla taşıyacak demokratik bir değişimi yaşayacak mı? Yoksa geleneksel politikasında ısrar mı edecek? Bu noktada eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin, Türkiye'nin 21. yüzyılda insanlığın evrensel değerleriyle buluşmasına katkısı ne olacak? Türkiye nasıl değişecek ve kim değiştirecek?

Dünyanın en tartışılmaz doğrularından birini Galile söyledi. Galile, "dünya yuvarlıktır" dedi, ama dünyanın yuvarlak olduğu gerçeğinin hayatın ve bilimin bir parçası olabilmesi için Galile'nin bunu söylemesi yeterli olmadı. Yüzyıllar süren bir aydınlanma mücadelesinin sonucunda, kiliseye haddi bildirilmiş ve dinin bilimin önünde bir engel oluşturması önlenebilmiştir.

Deprem kuşağında yaşadığımıza göre, depremi de yaşamamız kaçınılmaz bir şeydir. Fay hatlarının hareketleri çok derindedir. Bu doğa olayını, hiçbir yönetimin, otoritenin iradesi yok edemez. Yapısal bir sarsıntı ve kırılma mutlaka yaşanır. Önlem alabiliriz, ama izlenen sosyal, ekonomik ve siyasal politikaların kendileri bir deprem ya da fay hattı oluşturuyorsa, bunları değiştirmek de bizim elimizdedir. Galile örneğinde olduğu gibi, hiçbir şeyin kendiliğinden hayata geçmediğini, bunu gerçekleştirecek güce gereksinim olduğunu görmeliyiz. Türkiye'nin birikim ve potansiyellerini çözüm gücüne kavuşturmak ellerimizdedir.

Celal Beşiktepe, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s. 28-30.

karma örgütlerde kadın politikası

bu yazıyı verdiğim kızıl­cıktan erkek arkadaş, “karma örgüt ne demek?” diye sordu, o yüzden önce bu kavrama açıklık getirmek isti­yorum. karma sözünü kadın er­kek karışık anlamında kullanıyo­rum. kadın örgütlenmesi kavra­mının aksi olarak.

karma örgütlerde, yani siyasi partiler, sendikalar, dernekler vb.’de kadınların örgütlenmesi ve mücadelesi meselesini ele alırken göz önünde tutulması ge­reken bir kaç nokta var bence.

bunlardan birincisi, bu örgütle­rin içindeki erkeklerin sayıca ezi­ci bir üstünlüğe sahip olmaları, bu, kadınların o örgütler içindeki siyasi gündemini belirliyor, bu­gün bir çok örgütte tartışılan ve hayata geçen kota ve benzeri po­zitif ayırımcılık önlemleri kadınların temel politikası haline geliyor.

kota

kadınlara yönelik kota genellikle yüzde 25-30 civarında oluyor ve her zaman da olmuyor, yetmiş erkeğe karşı otuz kadı­nın yer aldığı ödp parti meclisi ile ilgili kişisel tecrübem, kızların sonradan ve az sayıda alındığı galatasaray, haydarpaşa, kabataş benzeri liselerin sınıfları­na benzer bir hal; bir grup haylaz öğ­renci, hiç durmadan sözlüdeki pardon kürsüdeki kıza laf atıyor, kendi arala­rında ise daha dikkatliler, çünkü erkek erkeğe bir sataşmada kavga çıkabilece­ğini hissediyorlar.

yönetici organlarda erkek sayısının yarısından az kadın, kadınların temsi­li meselesini halledebilir mi? buna evet demek mümkün değil, öte yan­dan kadınlar bir kurulun çoğunluğunu oluştursa bile bunu kadınlardan yana politikaların hayata geçmesi açısından bir garanti olarak görmek mümkün değil, çünkü nasıl ki rıdvan budak meclise girince işçiler temsil edilmişolmuyorsa, aynı şekilde kadın yanlısı kadınlar olmadan kadınların siyasi temsili mümkün değil, bu politikala­rın nasıl ve ne olabileceği konusuna birazdan değineceğim, ancak şunu ifade etmek istiyorum, kota, belirli bir siyasi seviyeye gelmiş kadınların önü­nü açmak için faydalı bir kurum, er­kek egemen yargılarla o kadınlara oy vermeyen seçmenlere karşı, yani top­lumsal bir adaletsizliğin çözülmesine yönelik iyi bir araç, ancak kota, ka­dınları siyasetten uzak tutan maddi sorunlara, en önemlisi ev işleri yükü­ne çare olmuyor, ayrıca, o kadınların girdikleri kurumlarla çalışmalarını zorlaştıran erkeklere karşı da bir ön­lem değil, ayrıca şimdilerde çoğulcu tabir edilen, yani bir çok siyasi grubun birlikte yer aldıkları örgütlerde kadın kotası sıklıkla gruplar arası çekişmede bir araç olarak kullanılıyor, bunun bir sonucu siyasi olarak niyeti ya da ye­terliliği olmayan kadınların oylamada havaya kaldırılacak eller olarak liste­lere alınması.

kadınlar, politika

kadın politikasının feminizmden “kadın duyarlılığı”na indirgendi­ği, ehlileştirildiği bir dönemden geçiyoruz, bu, karma örgütlerde kadın politikalarına da yansıyor, bir çok örgütte, komisyonlar, birimler, koordinasyonlar halinde bir araya gelen kadınlar, uğruna mücadele edecek kotadan başka tek bir talep buluyor oluyorlar: cinsel tacize karşı mücadele.

cinsel taciz gerçekten de her­hangi bir yapı içindeki kadınların hayatını karartan, hareket serbestilerini kısıtlayan bir şey. bütün bunların dışında hiç olmazsa sol­cular arasında yaşanmaması ge­reken bir rezillik, ama bu konuda alınacak önlemler, yaptırımlar, soruşturma yöntemleri ancak bir örgüt içinde belirli bir değişikliği sağlayabilir.

örgüt içi hayatı düzenleyen kota da dahil bu tür uygulamaları kadın politi­kası için yeterli saymak mümkün değil.

kadınların karma örgütlerin politik programları ve talepleriyle ilgili söy­leyecek sözleri var bana sorarsanız, kadın kurtuluşunun taleplerinin karma örgütlerin talepleri arasında yerlerini almaları gerek, bence esas mücadele bu noktada verilmeli, bu talepleri be­lirlerken de kadın kurtuluşunun karma örgütlerce de kolayca kabul görebile­cek, yoksulluğa karşı mücadele, barış benzeri talepleriyle yetinmemek gerek­tiğini düşünüyorum, çünkü karma ör­gütler, genellikle bütün insanlığın kur­tuluşunu hedeflediklerini iddia edenler tarafından oluşturuluyor, bu iddia man­tık gereği kadınların taleplerini de programlarına almayı gerektiriyor, şim­di ise durum tam tersine, kadın kurtuluş hareketine meşruiyet tanımak için baş­ka ezilenlerin taleplerini de savunması bekleniyor, bu tür bir meşruiyet lütfedilmesine ne ihtiyacımız var, ne de müdanamız. bizim meşruiyetimiz kendi haklılığımızdan kaynaklanıyor.

ayşe düzkan, Kızılcık, sayı 2, s. 26.

Gençlik işte, bir dünya hali!

Açık söyleyelim, dünya eski canlı dünya değil, pörsüdü. Tek tük ülkelerdeki yoksul köylü isyanları da olmasa, hiç tadı tuzu kalmayacak. Dünyaya can ve kan veren güçler açısından her şey yerli yerinde, ama dünya can suyu kurumuş gibi hareketsiz.

Sınıf durumunu kanıksadığı zaman, umut bağlanmış modeller çöktüğü zaman, sanatın dili tutulduğu zaman, bizzat zamanın kendisi de yorulur; zaman geçmez olur. Dünya bugün öyle bir dünya.

Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez. Bugün hayat sorgulanmıyor, demek ki yaşanmaya değmez bir hayattır gidiyor. Çek kuyruğunu gitsin.

Böyle tatsız dönemler geçmişte de yaşandı. Uğruna ölünen geleceklerden vazgeçildi. Sanki bu dünyada insandan daha büyük, daha güçlü başka bir şey varmış gibi insanlar küçülüp kabuğuna çekildi.

Evet ama, böylesi karanlık dönemlerde dahi insanın pusuda bir yanı vardı; gençlik yanı. Toplumların bu yanı, tarihin devinimini yeniden ateşlemeye yetiyordu. Bugün böyle bir politik gençlik hareketi ne dünyada var, ne Türkiye’de. Var mı? Varsa göstersin kendisini.

Nedir bu insandaki gençlik yanı; ya da gençlik nedir?

İnsanın hayvandan çok farkı içinden bir farkı da “kaçarken bile hayır diyebilmesidir” denir. İnsanın gençliği de, gençlik yanı da budur. “Hayır!” diyebilmek. Dünyanın bugünkü eksiği, işte bu “Hayırrrr!”dır.

Dünya üstünde −ve içinde− “hayır” denecek mezbele o kadar çok var ki. Bunlarla tek tek uğraşanlar da o kadar çok ki. Ancak, baş edilir gibi değil. Biri gidiyor, bini geliyor bu pisliklerin. Kendini yeniden ürettiği zannıyla dünya pislik üretiyor; eğer bunu fark eden insan da varsa, işte o zaman bu dünya kendi sonunu üretiyor. Ama bu insan yok henüz.

Yok, ama çıkacak elbet. İnsanın “reddeden gençlik” yanına çok saldırıldı. Bunun somutu, genç insanlara ve genç fikirlere çok saldırıldı. Onbinlerce yıl eşitlik ve özgürlük tutkusunun peşinde koşan insan hiç yaşlanmadı, fakat 20. yüzyıl sonundaki üç beş onyılda ihtiyarladı. Burada bir çarpıklık var.

Aslında çarpıklık her yerde ve derinde. Dünyanın kendisinde. Bu dünyayı toptan reddetmedikçe retçi olunamaz. Genç olunamaz. Dünya bizim genç yanımıza, gençliğimize küfrediyor; genç yanımızla ona haddini bildirmeyi akıl etmedikçe kurtuluş yok.

Bu hali kapitalizmdir dünyanın. Dünyanın bu hali sömürmektir. Adabı sömürmek olan bir dünyaya razı olan, bu dünya ve onun çirkin görkemi önünde secdeye varan insan, insan olabilir mi?

Ara ki bulasın. Nerde gençliğimiz? 15 yaşımız, 20 yaşımız nerde şimdi? İzbe, karanlık, ıslak ve soğuk atölyelerde tiner sarhoşudur, arayıp sorduğumuz yok. El pençe divan, bir sonradan görme züppe burjuvanın kapısında boynu bükük iş dilenmektedir, umursadığımız yok. 20 yaşımızın dinamitleri, üniversitelerde, kolejlerde, kendilerine sorulmadan hazırlanmış geleceklerine kelepçeli, fitilsizdirler. Gördüğümüz yok.

Oysa bu gençler böyle olduğu için onlar dünyayı götürmektedirler. Dünyayı tatsız-tuzsuz, aşkların dahi cetvelle ölçülüp yaşanacağı bir yere götürmektedirler. Dünyayı büsbütün adaletsiz hale getirdiler. Altı milyar insan aç, onlar dünyanın çatışma çıkmış göbek atıyorlar. Oturup seyredeceğiz, öyle mi? Bu bir insanlık hali midir? Bu gençlik hali midir?

Eleğini duvara asmışlara sözümüz yok. Sözümüz yaşayacak gücü ve yaşamaya zamanı olan gençleredir. Ne güne duruyorsunuz? Kimden korkuyorsunuz? Kapitalizmden mi? O, siz sokakların özgür şenliğini kumladığınız için pervasız. O size öngelen kuşakları öldürüp yok ettiğini ya da kısırlaştırdığını ve onlardan size bir şey geçmediğini sandığı için rahat.

Sahi siz, bir zamanlar bu ülkede Angola’da bir garip zenci çocuk kauçuk ağaçlarının gölgesinde uygar dünyanın kurşunlarını yemiş, bir yumruğu sıkılı yatarken Nurhak’ta irkilerek uykusundan uyanan gençler yaşadığını bilir misiniz? Siz Ohio’da millî muhafızların biçtiği gençlerin en son türkülerini Vietnam’da napalm ateşinde kavrulan çocuklar için söylediklerini işittiniz mi? Siz hiç faşistlerin, kendi gitarının teliyle boğdukları Viktor Jara’yla ağladınız mı? Tek, bu sömürü dünyası sürsün diye dünyanın bütün güllerini yolmaya hazır sermaye düzenine karşı söyleyecek bir sözünüz yok mudur?

Bize bakma sen. Biz incelikleriyle uğraşıyoruz işin. Seni siyasetimizin veya hareketimizin neresine koyacağımızı bin bir kavramın süzgecinden geçirerek tartışıyoruz. Biz yaptığımız bunca hatalardan sonra hata yapmaktan korkuyoruz. Bize aldırma sen. Dünya senin. Senin bu dünyan adil olsun, biraz daha güzel olsun, sen özgür olasın, kardeşlerinle eşit olasın diye sen doğmadan önce hayaller kurduk. Bu hayallere canlar ve ömürler adadık. Çok istedik bizim çektiklerimiz son olsun, en son olsun diye. Başaramadık. Ne var yani? Gençlik yanımız gitti. Başaramadık. Senden özür dileriz.

Ama sen başaracaksın... Biri kolay olacağını söylerse sana, sakın inanma. Kolay olmayacak. Hatta senin işin bizimkinden de zor olacak. Bizim yenilgimizi hep senin yüzüne vuracaklar, moralini bozacaklar. Zayıf yanını bulduklarında sana, çeliğinde işçi kanı bir hayatın lüksünü sunacaklar. Bu dünyanın, onları en üste çıkaran bir yasası bulunduğunu, bu yasayı ne Marx’ın, ne Komüncülerin, ne Ekim devrimcilerinin ve ne de başkasının… hiç kimsenin değiştiremediğini sana kendi talihin diye yutturmaya kalkışacaklar. Söyledikleri gibi olmamıştır. Prometeus hiç yenilmemiştir. Kuşkun varsa eğer kendin dene. Bu yenilgi nasıl şeymiş diye üstlerine yürü. Bak nasıl kaçacaklar... Bizim ayağımız bir kere kaydı. Sen sağlam bas, kaymayacak.

Ö. Bedri Canatan, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s.33.

Flora Tristan

Avrupa işçi hareketinin ve feminizmin tarihsel öncülerinden

Flora Tristan, Fransız. 7 Nisan 18O3’te Paris’te doğdu, 14 Kasım 1844’te, yani 1848 Devriminden dört yıl önce yine Fran­sa’nın Bordeaux şehrin­de öldü.

FloraTristan-scYaşarken daha çok gezi anıları, bir roman ve çeşit­li toplumsal sorunlar üze­rine makaleler yazmış biri olarak tanınırdı. Oysa sa­vunduğu radikal sol fikir­ler ve işçilerin sosyal ada­let için yürüttükleri mücadelelerde aktif yer alması, 1840’larda Orleansçı kral­lık rejimine karşı gelişen sol toplumsal muhalefet üzerinde etkili oldu. Marx ve Engels, Kutsal Aile'de­ki polemiklerinde ona sa­hip çıkarlar. Bugün de, ütopik sosyalizmi bilimsel sosyalizme bağlayan düşünürle­rin önde gelenleri arasında sayılıyor.

Flora Tristan ütopik sosyaliz­min babalarından bir hayli etki­lenmekle birlikte, işçilerle serma­ye sahipleri arasında sınıf çelişki­sinin uzlaşmaz karakterini vurgu­lamış, aydınlanmacı bir orta sını­fın himmetiyle toplumda sınıflar arası uyum sağlanabileceği dü­şüncesine ısrarla karşı çıkmıştı. İşçilerin çıkarlarını en iyi kendi­lerinin temsil edebileceğini savu­nuyordu.

Çağdaş feminist teorinin belir­lenmesine de öncü katkısı oldu. Feminist görüşleriyle sosyalizmi benimsemesi arasında derin bağlar vardı. Kadınların ezilmesini işçi sı­nıfı üzerindeki ekonomik ve ideolojik baskıyla doğrudan bağlantı­lı görüyordu. Bu yanıyla, zamanı­nın cinsler arası eşitsizliği toplum­sal koşullardan soyutlayan ilk Fransız feministlerinden ayrılıyor­du.

1843’te Paris’teki evini terkedip L’Union Ouvrière (İşçilerin Birliği) adlı kitabındaki düşünce­leri yaymak için Fransa içinde büyük bir geziye çıktı. Gittiği her yerde işçi aktivistlerle toplantılar düzenledi, örgütlenmeleri gereği­ni vurguladı, ulusal öl­çekte bir “İşçi Birliği” oluşturulmasıyla ilgi­lenmelerini sağlamaya çalıştı. Onları, çalışan­lar arasına ayrılıklar sokan mesleki, bölge­sel ve dini barikatları yıkarak, kadın-erkek demeden, ulusal ve uluslararası işçi daya­nışmasında güç dev­şirmeye çağırdı.

1844’te erken ölü­mü 1848 Devrimine varan sosyal reform hareketinde yer alma­sını engelledi ama eserleri ve taşra emek­çileriyle kurduğu ya­kın kişisel bağlar Devrim öncesi gelişmelerde ve olay­larda etkili oldu. Devrime giden yolda bir köşe taşı olan 1845 Toulon Tersane Grevinin örgütlen­mesine onun takipçileri öncülük ettiler. 1848 Ekim ayında binler­ce Parisli işçi mezarı başına çoşkuyla yürüyerek onu unutmadık­larını gösterdiler.

***
Daha fazla bilgi için: Socialist Women: European Socialist Feminism in the Nineteenth and Early Twentieth Centuries, Marilyn J. Boxer ve Jean H. Quataert, New York: Elsevier, 1978.

Kızılcık, Sayı 2 (Nisan 2000).

Küreselleşme mi, çalışanların birliği mi?

Küreselleşme ve ulus-devletin evrimi iç içe iki süreç. Küreselleşme ulus-devleti dışlayıp geriletmiyor. Onu içinde taşıdığı tarihsel potansiyel doğ­rultusunda evrime uğratıyor ve daha da büyütüyor.

Evet, büyütüyor. Küreselleşmeyle birlikte ilerleyen özelleştirme çığırı devleti ekonomik ve sosyal işlevlerinden soyundurmakla "egemen" halkın muhatabı olmaktan çıkarıyor, halka açık siyasetten, seçimden, oy kaygusundan, kamuoyundan, siyasal parti­lerden, vb. bağımsızlaştırıyor: piyasa­nın "nesnel" süreçlerinin ve onların ardındaki iç ve dış çıkarların doğru­dan muhatabı kılıyor. Halen de pra­tikte durum az ya da çok böyle ama süreç bunu meşrulaştırıyor. Ulus-dev­let uluslararası sermayenin küresel öl­çekte birliğinin ve gücünün bir aracı­na dönüşüyor. Yurtdaşların karşısına bu sayede edindiği yeni bir boyut ve hüviyetle dikiliyor. Uluslararası ser­mayenin mali, ekonomik, siyasal, as­keri gücü ve etkinliğiyle donandıkça önünde çalışanların günlerini karartan yeni ufuklar açılıyor.

Bu gidiş burjuvazinin, mal mülk, servet, sermaye sahiplerinin çıkarla­rıyla çelişiyor mu? Ulus-devlet o çı­karları şimdi uluslararası sermayenin bileşenleri olarak kolluyor ve dayatı­yor. Türkiye'de bu gidişle çıkarları çe­lişen bir "milli burjuvazi" mi var? Ya da bürokratik "kabuk" devleti sahip­lendikleri söylenen birilerinin mi çı­karları bu gidişle çelişiyor? Devletle yurtdaş arasındaki ilişki, özünde, yurt­daşla yurtdaş arasındaki ilişkidir. Dev­letin yönetme ve yönlendirme yetkile­rinde her değişme o ilişkiyi değiştirir. Devlet "yönetmekten" elini çekiyorsa, öyle yönetmek yerine böyle yöneterek yurtdaşların birbirleri karşısında ko­numlarını değiştiriyor demektir. Bu­nunla ilgili karar ve uygulama süreçleri toplumdaki sınıflar arası güç dengesin­den ve sınıf iktidarından bağımsız de­ğildir.

Ulus-devlet tarihte burjuvazinin doğrudan egemenlik aracı ve işlerinin yürütücüsü olarak ortaya çıktı. Sosyal içeriğinin kavranılması ve gelişmesiyle evrim geçirdi. Bunda çalışanların, işçi­lerin sınıf baskısının yeri ve katkısı be­lirleyici oldu. Ama çalışanların her ulus-devlette inkâra uğrayarak birleşen çıkarları ve özlemleri de aynı zamanda tarihin gündemine girdi. İşçi sınıfı en­ternasyonalizmi, başındanberi, ulus-devlet kategorisinin inkârıdır. Emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselir. Boşuna, "Bütün ülkelerin işçileri, bir­leşin!" denilmedi. Çalışanların birliğini gündeme getiren maddi süreçleri o gün bu gündür kapitalizm kendisi ha­rekete geçiriyor ve yaşanan hayatın gündemin de tutuyor.

ULUS-DEVLETİN TEMEL KAPİTALİST KARAKTERİ

Üretimin ve bölüşümün kapitalist koşul­lan sürdükçe ulus-devletin sosyal içeriği üzerinde burjuvazinin çıkar baskısı sürer ve artar. Azalmaz. Üzerine yürünüp azaltılamazsa, her an yeniden parlar. Ha­len bütün dünyada, en ileri, sosyal dev­letçi kapitalist ülkelerde de gidiş bu yön­de. Başı yine ulus-devletler çekiyor.

Emek-sermaye çelişkisi "emekten yana" ya da "emek ağırlıklı" değil, doğrudan emek adına, emeğin kurtu­luşu için çözülmedikçe o baskının so­nu gelmez. Çubuk bu yana bükülüyorsa o yana da bükülür. Ha, çelişki­nin sonu gelmese de olur diyorsanız, sömürünün azalıp hafiflemesine (ne zaman? nereye kadar?) razıysanız, o başka!

Razı değilseniz, bir, işiniz ulus-dev­letin sosyal içeriğinin bugün "bu kadar”ı, yarın eh işte "o kadar"ı uğruna ulus-devlete sahip çıkmak değildir. Çalışanların özgürleşmesinin yolunu izlemek ve bunu yaparken –yapabilmek için de– mevcut sosyal kazanım­lara sahip çıkmak, onları savunmak ve daha da geliştirmek için uğraş ver­mek, mücadele etmektir: smıf müca­delesini yükseltmektir. Sosyal kazanımların korunması ve geliştirilmesi ulus-devletin kabuğuna sarılmakla olacak iş değildir. Çekirdek (burjuva­zinin çıkarları) kabuğu her vakti gel­diğinde çatlatır atar. Burda belirleyici olan, ulus-devletin temel kapitalist karakteridir.

Razı değilseniz, iki, küreselleşme­den medet ummanın da boşuna oldu­ğunu görmeniz gerekir. Küreselleşmenin cazibesine kapılarak bir yerle­re, söz gelimi AB'ye katılmakta yarar gören kimi emekten yana ya da emek ağırlıklı çözüm yanlıları küreselleş­menin ulus-devletin "devlet"liğini azaltmadığını, arttırdığını göremiyor­lar. Uluslararası sermaye sömürü iliş­kisini geliştireceği, sömürüyü azamileştireceği her yerde buna uygun ko­şullar, sözgelimi ucuz emek, düşük maliyetli çalışma koşulları, sendikal atalet, disiplin ve istikrar, vb., sözün kısası, "devlet garantisi" arıyor. Küre­selleşmeyle birlikte artan, daha da yaygınlaşan, çeşitlenen sömürü, ser­mayenin sosyal işlevlerinden soyun­muş güçlü devlete duyduğu ihtiyacı her gün biraz daha arttırıyor. Küresel­leşme koşullarında ulus-devletleri kendi halklarının karşısına yeni bir boyutta büyüterek diken budur. Ulus­lararası sermayenin elinde işlerini görmekte, amaçlarına ulaşmakta ya­rarlanacağı ulus-devletten başka bir yaptırım gücü mü var? Liberaller, 2. Cumhuriyetçiler, Refah/Fazilet'çiler, vb., varlıkları ve gelecekleri sermaye çıkarlarıyla kaim herkes neden basbar bağırıyor savunma, yargı, iç güvenlik güçleri dışında tüm işlevlerinden so­yunmuş devlet "daha da güçlü" ola­caktır diye?

SERMAYENİN AVRUPASI

Küreselleşme, iletişimde ve üretimde teknolojik ilerlemenin bir ürünü değil. Teknoloji, kapitalist rekabete, sömürü­nün yenilenmesine ve çeşitlenmesine yeni açılımlar sağlasın diye, sağladığı için ve sağladığı ölçüde "ilerliyor". (Teknolojinin kendisine de, ilerleme­sine de karşı olmanın en azından ah­maklık olduğu çok kesin. Ama karşı olmamak bir şeydir, ona yüklenen iş­levi ve o işlevin ardındaki dinamikle­ri görmezlikten gelmek bambaşka bir şeydir.) Küreselleşme gelişkin ve güç­lü kapitalist devletlerin dünya halkla­rına karşı düzenledikleri bir "komplo" da değil. Kapitalist sömürünün bir ürünü. Kapitalizmin, kâr hadlerinde düşüş eğilimi gibi olgulardan doğan, rekabet ve operasyon alanını olabildi­ğince yayma ihtiyacının dayattığı bir sömürü tezgahı. Kapitalist sömürünün çağımız koşullarındaki nesnel zemini deyin isterseniz. Sömürüye karşı mı­yız, değil miyiz? Açıkça ondan yana olanlar var, güçlüler, çoğunluğu ide­olojik koşullandırma ve baskıyla, ol­mazsa silah zoruyla peşlerinden sü­rükleyebiliyorlar. Sömürüyle başa çı­kılamaz mı? Çıkılabileceğini düşü­nenler var. Bugün için azınlıktalar. Emekçileri emrivakiyi daha vaki ol­madan kabullenerek "ehveni şer"re gönül rızasıyla boyun eğmeye çağır­maktan. başka onlara sunacakları bir seçenek yok mu? Sunulmuş olanın ar­kasında durulamaz mı? (Sosyalizm "ütopya"sı öldüyse niçin hala ölüsüne kurşun sıkıyorlar?) Durulabilirse nasıl durulur? Çalışanlara kurtuluşlarının bir başka âlemde yine sömürülmekten geçmesi gerektiği anlatılarak mı? Ya da, nasıl olsa hiç kurtulamayacakları için, önlerine atılan "uygarlık" sada­kasıyla yetinmekten başka çarelerinin olmadığı telkin edilerek mi?

AB, hâkim eğilimleri, tercihleri ve yönelimleriyle, hâkim realitesiyle "sermayenin Avrupası"dır. Her ne ka­dar sermayenin Avrupası’nda olmak tipik göçmen işçi bakışıyla sermaye­nin Türkiye’sine çakılı kalmaktan iyi ise de, oraya katılmak somut durumda sermayenin Türkiye’sini tahkime ya­rar. "Emeğin Türkiyesi"ne ne getirir? (Somut koşullarda ne getireceğini, ne­yin ne olduğunu ve olacağını ileriki sayılarımızda ayrıntılarıyla işleyece­ğiz.) Bugüne kadar ulus-devletin ve 82 Anayasasının kanatları altında gü­nünü gün eden bütün "özel girişim er­babı" –otomotiv üreticisinden enerji dağıtımcısına, her türlü tekelciliği meslek edinmiş medyacısına kadar– AB kapısının aralanmasıyla neden o kadar sevindirik oldular? Sermayenin Türkiyesinde, "Özel girişim ve serbest piyasa ekonomisi demokrasinin ön koşuludur!" söylemi –biraz kazıyınca altından şantaj ve tedhiş kokusu çıkan bu söylem– en yaygın, en etkili ve etkin slogan olmayı sürdürmeyecek mi? Tanımı böyle konulmuş bir demokrasiyi "savunmak" ve "korumak" için güçlü devlete ihtiyaç duyulmayacak mı? Kime karşı?

İkinci Cumhuriyetçilerin "ikinci sınıf ülke" olmaktan çıkarıp "birinci sınıfa duhul ettirmek istedikleri "Türkiye" nedir? Kimdir? Bu "Türkiye"de sınıflar, sınıf çelişkisi, sınıf sömürüsü ve tahakkümü, sınıf egemenliği yok mu? Kalmadı mı? Sarı çizmeli Memet Ağayı kim nereye götürmek istiyor?

Türkiye AB'ye en sonunda girecek mi, girmeyecek mi? Hiç belli değil. Girme kararını ulus-devlet alıyor, süreci o götürüyor. Arada acayip bir alış veriştir gidiyor. Daha şimdiden AB'li olma, ona uyum sağlama uğruna emekçilerin sırtına bir sürü yük bindirilirken ve işçi hakları, çalışma koşulları ILO standartlan, ücretler, vb., vb. alanında hiçbir şey yapılmazken, özelleştirme Anayasaya sokuluyor, geriye yürüyen tahkim yasaları çıkarılıyor, tarım kesimi üzerinde baskı azdırılıyor, IMF bir gecede cümle çok bilmişin sevgilisi olup çıkıyor, büyük AB şirketleriyle birleşme pazarlığına oturan kapitalist girişimciler bütün bunların üzerinde tepinerekten düğün bayram ediyorlar. Ulus-devleti ulus-devlet yapan kapitalist dinamikler Yirminci Yüzyıl sonu koşullarda o sosyal içeriğe karşı gelişiyor. Sosyal devletçi Avrupa toplumlarında öyle olmadığını düşünenler gerçeklere yalın gözle bakmayanlar, trendlerin yönünü göremeyenler, gördüklerini görmezlikten gelenler ya da önemsemeyenlerdir. Darbe Kuzeyin gelişkin ülkelerinde vuruluyor, acının büyüğü Güneyde, "gelişmekte olan ülkeler"de çıkıyor. Küreselleşmenin "harika kaplanlar diyarı" Uzak Doğu ülkelerinde demokrasinin de, özgürlüğün de esamesi okunmuyor. Sosyal içeriğe saldırı siyasal özgürlüklere, demokrasiye saldırıyı içinde taşır.

EVRENSEL DEĞERLER VB.

Sosyal içeriğin asli sahibi çalışanlar, emekçiler, proletaryadır. Çağdaş burjuva demokrasisinin demokrasisi de büyük ağırlıkla onların eseridir. Ne ki burjuvazi o demokrasiyi baştan beri hiç içine sindiremediği için emek- sermaye çelişkisi ulus-devlet koşullarında baştan beri sermaye adına, sömürenler lehine "çözüle"geldi. Bundan kurtulmanın yolu o "çözüm"ü değişken boyutlarıyla gündemde tutan küreselleşmenin "imkânları"na sığınmak değildir. Küreselleşme bugünün Birleşmiş Milletleriyle, Dünya Ticaret Örgütü'yle, AGİT'iyle, ABD'nin NAFTA'sıyla ve onun sırada bekleyen başka örnekleriyle, vb. ve tabii NATO'yla, ulus-devletin yıpranan ve çökmekte olan sosyal içeriğinin yerine yeni bir uluslar üstü, sınırlar ötesi sosyal içerik ikame etmez, etmiyor da. Böyle bir şey uluslar üstü, sınırlar ötesi sermayenin çıkarlarına, eğilimlerine ve kapitalizmin doğasına aykırı olduğu için etmiyor. Çalışanların o yöndeki gayretlerini, uğraşlarını, mücadelelerini boşa çıkarmak için de küreselleşmeci ulus-devletler ellerinden geleni geri koymuyorlar. AB'nin "evrensel değerler", "Kopenhag kriterleri", "insan hakları" vb. ile cilalanmış uygar¬lık yaldızına kanmamak gerekiyor.*

AB mi, yoksa ulus-devlet mi ikilemi sahte ikilemdir. Emekten yana ya da emek ağırlıklı siyaset değil, doğrudan emek siyaseti için sorun bir kimlik sorunudur ve ilkeseldir. İlkesel bakış en gerçekçi bakıştır, dünyanın yaşayan tarihsel gerçekliğiyle yüklüdür. Sosyal içeriğin, özgürlüğün, demokrasinin asli dinamiği çalışanların birliğidir. Çalışanların birliği ve aktif dayanışması, "işçi sınıfı enternasyonalizmi" ulus-devleti de, AB'yi de aşar. Gereğinin yerine getirilmesini mutasavver imkânlar, kolaylıklar, vb. uğruna geleceğin bilinmeyen bir vaktine ve koşullarına ertelemeye hiç gerek yoktur.

Önce burada anlaşmamız gerekiyor, Anlaşabiliyorsak, anlaşalım ve işimize bakalım. Ondan sonra, emir vaki olursa işimizin o günün somut koşullarında nasıl görüleceği, yöntemleri, araçları üzerinde tartışalım.

* "Uygarlık yaldızı" ve "evrensel değerler", vb. üzerinde söyleyecek daha çok şey var. Bir kaçı dışında hemen hiç bir “evrensel” değerin yabana atılacak bir değer olmadığını düşünüyorum.

Tektaş Ağaoğlu, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s. 19-21.

S02 kapakHizbullah dehşeti
KIZILCIK

Fazilet'ten ne isteniyor?

Hakiki 'demokratik cumhuriyet'

Kim bay başkan istiyor?

Hayat ağacı
İnsan utanır / Asgari ücret yoksulluğu meşrulaştırıyor / Çocukları da öldürürler / "İnsan hakları!" / Hücre tipi cezaevleri ve insan hakları / Borsanın kaymağını kim yiyor? / Hastalar örgütleniyor / İlaç firmaları araştırma sonuçlarını çarpıtıyor 

Türkiye'nin programlanması
İzzettin Önder

Küreselleşmenin neresindeyiz?
Kenan Somer

Türkiye solu Avrupa Birliği'ni nasıl tartışıyor?

Küreselleşme mi, çalışanların birliği mi?
T. Ağaoğlu

İnsan "hayvan" değilse işçiler haklıdır
Hüseyin Hasançebi

2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü
Handan Koç

Konca'ya açık mektup
Kadın örgütleri ve dergileri

karma örgütlerde kadın politikası
ayşe düzkan

Sosyalistlerin ortak kültürü
Yavuz Alogan

Biri doğa olayı, diğeri insanlık olayı, iki kavram:
Deprem ve demokrasi
Celal Beşiktepe

Kimin sözü geçecek? Sosyal güvenlik ve sınıf mücadelesi
Dr. Cumhur Kaya

Gençlik işte, bir dünya hali!
Ö. Bedri Canatan

Çalışan gençler konuşuyor
Serkan Dereci (Görüşen: Mehtap İskender)

Emekçi muhtar işbaşında
"Daha çok Alemdağ"
İskender Yurttutan

Yüzyılın son büyük protestosu - 2
Seattle olaylarının tarihsel ve toplumsal arka planı

Hindistan'da grev dalgası

Japonya'da ömür boyu işe son mu?

ABD'de sendikalara ilgi artıyor

Coca-Cola'da işten çıkarmalar

Tıp öğrencilerine sendika hakkı

Avusturya'da gerici-faşist koalisyon nasıl işbaşına geldi?
Avusturya Komünist Partisi

Almanya Demokratik Sosyalizm Partisi'nin (PDS) açıklaması
Aşırı sağcıların iktidarına hayır!

Berlin'de Liebknecht-Luxemburg gösterisi

Çeçenistan'da Putin terörü

"Pinochet davası" mı, "Pandora'nın kutusu" mu?

"Türk-Yunan dostluğu"nun "yenisi"ne güvenilmez

Ekvador'da halk ayaklanması
Bir günlük devrim

ÖDP 2. Olağan Kongresi
Çoğulculuk ne kadar anlaşılabilmiş?

Belge
Bir toplumsal sözleşmeye gidecek süreci açmak ve kendi anayasasını yapmış bir toplum olmak için: Çağrı
Sivil Anayasa Girişimi

Avrupa işçi hareketinin ve feminizminin tarihsel öncülerinden
Flora Tristan

Sayı 2'nin tamamına buradan (PDF - 33,7 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda