KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 27 (Mayıs/Haziran 2006)

Maksim Gorki

Büyük Rus edebiyatının Marksist mirasçısı

Adı Aleksei Maksimoviç Peşkov’du. 1868’de doğdu, 5 yaşında babasını kaybedince anneannesinin yanına gönderildi. Çok bağlandığı yaşlı kadının anlattığı masallar, öyküler, menkıbeler küçük Aleksei’nin hayal dünyasının genişlemesinde önemli rol oynadı. 8 yaşında okulu terketti, çeşitli işlerde çalıştı, delikanlıyken anneannesinin ölümünden çok etkilendi, intihara bile kalkıştı. Yıllarca Rusya’yı dolaştı. Gemilerde miçoyken okumaya merak saldı, sonra da ilk öykülerini yazdı.

16 yaşındayken Kazan’a gelmişti; hem çalışıp ekmeğini kazanıyor, hem kendisini yetiştiriyordu. Bu üniversiteler kentinde üniversiteye gidemedi, ama hayatın üniversitelerinde pişti, bilgilendi, bilgeleşti. Devrimci gruplarla tanıştı, ihtilalci örgütlenmelere girdi, Volga köylerinde siyasî çalışma yaptı.

Yaşamının o evrelerini sonradan Çocukluğum (1914), Ekmeğimi Kazanırken (1916) ve Benim Üniversitelerim (1923) kitaplarından oluşan ünlü otobiyografik üçlemesiyle romanlaştıracaktı.

İlk romanını 1899’da yayınlayan Gorki 1902’de St. Petersburg Bilim ve Sanat Akademisi’ne kabul edildi, 1905 Devriminin yenilgisini takiben yurt dışına gitti, ABD’yi gezdi, sonra İtalya’da Capri adasına yerleşti. En tanınmış romanı Ana’yı 1907’de yayınladı. 1913’te Rusya’ya döndü. Devrimi ülkesinde yaşadı. Lenin’le 1902’de tanışmıştı. Sonra da bazen tartıştılar, hattâ çatıştılar, bazen barıştılar ama hep dost kaldılar. Örneğin, RSDİP’deki Bolşevik-Menşevik ayrışmasında Bolşevik’leri destekledi, 1917 Ekim Devrimi öncesinde Menşeviklerden yanaydı.

1921-1928 arasını tekrar İtalya’da geçirdi. Tüberkülozdu. 1928’de dönünce Yazarlar Birliği Başkanlığına seçildi. 18 Haziran 1936’da Moskova’da öldü. Doğduğu Nijni Novgorod’un adı Gorki olarak değiştirildi, 1991’de eski isimlere dönülene kadar öyle kaldı.

Çocuk yaşından başlayarak, onun kadar ezilmiş, horlanmış, acı çekmiş, hattâ yazarlık adını bile “acı” anlamındaki Gorki olarak seçmiş bir kimsenin içinde kinler, kompleksler, hasetler, sevgisizlikler biriktirmesi mümkünken, tam tersine, bütün o süreçlerden bilge bir insan süzülüp çıkmıştı. Gorki’nin birey olarak asıl büyüklüğü buradadır.

O, 19. yüzyılın büyük Rus edebiyatının devamıdır,  yüzyılın son çeyreğiyle, ertesi yüzyılın ilk çeyreğinin büyük çalkantılarının, siyasal, toplumsal alt üstlüklerin, yoksullukların, baskıların, insansızlıkların olduğu kadar, isyanın, devrimin, özgürlüğün ve erdemliliğin çocuğudur.

En ünlü yapıtı Ana’dır. Eskiden Türkiye solunda romanı okumayan yok gibiydi. Yapıtın başarısı, genç işçi Pavel’le annesi Pelage’nin sevecen ilişkileri, evlerine gelen, devrimci, özgürlükçü konuşmalar yapan işçilerin sunduğu sınıf panoramasının ya da kocası sağken de, oğluyla yalnız kalınca da dış dünyaya kapalı yaşamış ananın toplumsal bilinçlenme süreci kadar, öykünün bize yansıttığı insan sıcaklığındadır. Anlatının, devrim öncesindeki çalkantılı toplumsallıkta geçmesinden ya da bir işçi sınıfı romanı olmasından çok, bize insanı, birey olarak ve toplumsal ilişkilerin toplamı olarak capcanlı yansıtmasındadır. Yoksa, Ana’yı siyasî bir romana indirgeyenler edebiyat tarihinin büyük klasikleri arasına nasıl girdiğini açıklayamazlar.

Hepsi Türkçe’ye çevrilmemiş eserleri: Makar Çudra, Çelkaş, Malva, Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız, Foma Gordeyev, Aralarından Üçü, Bir İtiraf, Okurov Şehri, Küçük Burjuvalar, Halk Düşmanı (Türkçe’de ‘Yararsız Bir Adam’), Matvey Kojemyakin’in Hayatı, Ayaktakımı Arasında (tiyatro), Ana, Artamonovlar, İtalya Hikâyeleri, Şahinin Türküsü, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim, Tolstoy, Çehov ve Andreyev’den Kalan (Türkçe’de ‘Tolstoy’dan Anılar’), Güncemden Yapraklar, Lenin (Türkçe’de ‘Gorki Lenin’i Anlatıyor’)...

***

“Yeryüzündeki bütün gerici kuvvetlerin, barış ve milli bağımsızlık düşmanlarının, faşistlerin ve her çeşit yalancı, düzmece demokratların en korktukları yazıcılardan biri Gorki’dir. Neden? Çünkü Maksim Gorki yalnız kendi halkına değil, bütün halklara yurtlarını, hürriyeti, barışı ve birbirlerini sevmeyi öğretir. Çünkü o, insanın, insanlığın geleceğinden, güzel günler göreceğinden emindir. Çünkü o, emekçi insanı, koluyla, kafasıyla çalışan insanı gerçek, biricik efendisi sayar. Gorki insanlar yaşadıkça yaşayacaktır. Çünkü yeryüzünün en büyük şairidir.” — Nazım Hikmet.

GDO: Yanıtlanmayan Sorular

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır.

Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır (Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir (Ölçü, 2005).

GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005).

İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır.(Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir (Gillis &Blustein, 2006).

Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir. (Ölçü, 2005, )

Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı (Ölçü, 2005) düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.

GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur.

Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğu bilinmektedir. (Ölçü, 2005)

Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır.

İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir.

Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün. (Topal, 2005) İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır (Bloomberg, Warren Giles, 2006). Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir.

Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır.

Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir.

Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir( Bayram, 2006 ). Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir.

Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık %90) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler.

En çarpıcı örneklerden birisi “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Texas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar.

Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur ( GİLLİS & BLUSTEİN , 2006).

Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Sygenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir (GİLLİS &BLUSTEİN, 2006)

ABD “ticari yasa ihlali” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında ( Miller & Kilman, 2006). AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti. (Cage, 2006)

Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunu bildirmektedir. (GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır. ( POLLACK, 2006)

Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar. ( GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.” ( POLLACK, 2006) Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır (POLLACK, 2006).

Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.(Bloomberg& GİLES, 2006). Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar ( MİLLER & KİLMAN, 2006). Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir (Gürakan, 2005).

Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar. 1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır ( GİLLİS & BLUSTEİN, 2006). Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005). Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006) Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır ( GİLLİS &BLUSTEİN, 2006).

DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var (IATP,2006).

Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar.

Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro- vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.( ÖLÇÜ,2005) Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir.

GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin 11 bin, Avrupa kıtasında ise 14 bin bitki türü bulunmaktadır (ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur.

*** 

KAYNAKÇA
1. Dr. Servet KEFİ, Tarım ve Mühendislik TMMOB Ziraat Mühendisleri Yayın Organı Sayı : 72, Sayfa 24, 2005
2. ÖLÇÜ, TMMOB Yayın Organı, Nisan 2005, Sayfa 112,113,114,117,119
3. Bloomberg, Warren GİLES, 08,02,06
4. Washington Post, Justin GİLLİS & Paul BLUSTEİN, 08,02,06
5. Tarım ve Mühendislik TMMOB Ziraat Mühendisleri Yayın Organı Sayı : 72, 2005, Prof. Dr. Şeminur Topal, Sayfa 11
6. Mebruke BAYRAM, GDO’ya Hayır Platformu, 26,03,06 BİRGÜN
7. Associated Press, Sam CAGE, 08,02,06
8. New York Times, Andrew POLLACK, 08,02,06
9. Wall Street Journel, Scott MİLLER & Scott KİLMAN, 08,02,06
10. Tarım ve Mühendislik TMMOB Ziraat Mühendisleri Yayın Organı Sayı : 72, 2005, Doç. Dr. Candan Gürakan, Sayfa 27
11. REUTERS, Lusaka, Shapi SCHACİNDA, 08,02,06
12. IATP Tarım ve Ticaret Politikaları Kuruluşu Halkla İlişkiler Yöneticisi Ben LİLLİSTON, 07,02,06 blilliston@iatp.org

90'ında devrimci delikanlı

1 Mart 2006, Mihri Bellinin 90. yaş günü kutlamasıydı. Bini aşkın insan Yeni Melek sinemasındaydı.. O aslında böyle kutlamalardan hoşlanan bir insan değil. Bu yüzdendir ki, gecenin sonunda yaptığı konuşmada, asıl sorunlarımıza dönelim dedi ve sözü solun birliğine getirdi. Bu mesajı verdi kendi yordamınca.

Mihri Belli hakkında yazmak kolay değil. İlk yazımı redakte ettiği günkü gibi bir duygu sarıyor içimi. Yazıyı yazdığıma pişman olmuştum o gün. Ama daha sonraları onun sıkı tutumunun yararını kavradım. Açıkça söylemek gerekirse, hayatımda beni en çok etkileyen insanların başında gelir. Buradan şu çıkmasın. Mihri Belli, kimilerinin bazen öne sürdüğü gibi, kendisine biat etmeyi koşullayacak bir önderlik anlayışı içinde olmadı. İnatçıdır, ama eğer davanın adamıysan, buna ikna ise, eleştiriye açık bir insandır.

Bu yazı bir portre denemesi değil. Adı, Türkiye sosyalist hareketinin günışığına çıkıp yeniden kitlesel ölçekte kurulduğu 1960’larda, ortaya attığı Milli Demokratik Devrim stratejisiyle özdeşleşen; düşünceleri, eylemleri, yetenekleri, başarıları ve başaramadıklarıyla sosyalist hareketin içinde ve dışında ilgiyle izlenen özgün bir hayatı 90 yıldır hala delikanlı ruhuyla sürdüren sıradışı bir devrimciden söz ediyoruz. Belirli bir kalıba sığabilecek bir kişiden değil.

Bu nedenle, burada söyleyeceklerim, onun hakkında yalnızca bir fikir verebilir, ama bütünüyle yansıtmaz.

Bir dönem Türkiye solunda, ortaya çıkan hemen her yeni grubun, kendi siyasi varoluşunu önce Mihri Belli ile “hesaplaşma”içinde tanımlaması adeta bir gelenek olmuştu. Özellikle MDD hareketinin türevi olan gruplar için böyleydi. Bir bakıma doğaldı bu, Belli, bu hareketin önderiydi ve tarihsel köken arayışı ister istemez yolu ona götürüyordu. Ama bu hesaplaşmalar, geçmişin olumlu yanlarını koruyarak aşma bilinciyle değil, daha çok suçlama ve inkar mantığı ile yapılırdı. “50 yıllık revizyonist gelenek” diye tarihi bir kalemde kesip atanlar vardı.

1974’de Ecevit onu 12 Mart’ın sorumlusu, gençleri ateşe atan adam olarak işaret etmişti. Bu sosyalist solda da yankısını buldu. Kimileri onu sorumlu tutuyor, adeta kendi başarısızlıklarının faturasını ona çıkarıyordu. O kadar ki, kendileri cuntacılığın teorisini yaptıkları ve MDD hareketindeki ilk ayrılık bundan çıktığı halde, 12 mart’tan sonra aynı çevreler bu teoriyi ona mal ediyorlardı. Bugün CHP’nin saflarında milletvekilliği yapan eski PDA’cı bir zat, bir gün aynen şöyle demişti, Mihri Belli, asker-sivil-aydın zümrenin öncülüğünde devrimi savunuyormuş, öylemi? Şaşırmıştım, Aydınlık Sosyalist dergide yer alan eleştiriler, sanki hiç yazılmamıştı! Tarihin cilvesine bakın ki, bugün bu çevreler, genelkurmayın siyasi sözcüleri gibi davranmaktan kıvanç duyuyorlar!

9 Mart cuntasıyla da ilişkilendirildi. Doğan Avcıoğlu’nun lideri olduğu bu cuntanın içinde olmak başka, onun başarısının beklentisi içinde olmak başka şeydir. Bu ikincisini eleştirebilirsiniz. Ama o dönemde, hemen herkes bu beklentinin içindeydi. Bu cunta başarılı olsaydı, ilk işinin kendilerini enterne etmek olduğunu söyledi M. Belli, son bir söyleşisinde. Gerçekten de Madanoğlu davasında, Madanoğlu’nun kendisi, gençliği Mihri Belli’nin etkisinden kurtarmaktan sözettiği bilinir.

Kuşkusuz, Belli’nin Kemalist burjuva devrimi konusundaki tutumu ve o dönem sol Kemalistleri müttefik olarak görmesinin bu eleştirileri çekmesinde payı var. Ama bu yazının amacı bunları tartışmak değil. Yine de şunu söylemek gerekir ki, merkezi bir örgütten yoksun olan ve dağılma eğilimindeki bir hareketin, denetimden uzak gruplarının kimi ilişkileri de hareketin manevi önderine mal edilmesi kaçınılmazdır. Bir başka önemli nokta, Kemalizm konusunun, politik yanı itibariyle, Komünternin ve SBKP’nin başından beri izlediği politikadan bağımsız olarak tartışılamayacağıdır.

Belli’yi, Doğu Berlin grubunun TKP’si de çok suçlamıştır. “Partiye, maceracı Mihri Belliyi getiren o oldu” diye Şefik Hüsnü suçlanmıştır. (Vedat Türkali ise, “parti onunla gençleşti” der). Hikmet Kıvılcımlı ile onu MAH (MİT’in eski adı) ajanı olmakla suçlamışlardır. Gerisini söylemeye gerek yok. 1951 tevkifatı ile başlayan çatışmayı, sonunun nasıl geldiğini herkes bilir.

TİP’i bölmekle eleştirildi. Ne var ki bu eleştiriyi yapanlar, parti yönetiminin tasfiyeci tutumunu göz ardı ederler. Ama Belli, bu bölünmenin doğru bir bölünme olduğunu söyler. TİP’in parlamentarist yönetimi, devrimci hareketin gelişmesine engel olmaktaydı. Devrimci gençliğin atılımını kucaklayacak bir atmosfer içinde değildi TİP. Faşist saldırılara, cinayetlere karşı etkin bir tutum geliştirmiyordu. Ama bu bölünme, ne kadar doğru ise, alternatif bir siyasal örgütün inşa edilmemesi de o denli tarihsel bir hataydı. Belli bu hatanın özeliştirisini, önce 1972’de “Devrimci Hareketimizin Eleştirisi” adlı broşüründe yapmıştır. Daha sonraları yeri geldikçe bu hata üzerinde durması, sanırım, devrimci muhalefetin kendi içinde de bölünerek bugüne kadar gelmesi konusunda duyduğu rahatsızlık olmalıdır.

***

Mihri Bellinin bu kadar eleştirilmesi hatta daha çok suçlanması, bana göre, teoride ve pratikte bir kopuşu temsil ediyor olmasındandır. Belli’nin nereye oturtulacağının zihinlerde belirsizlikler yaratmasının nedeni budur. Belli 3. Enternasyonal geleneğine bağlı bir komünisttir, ama bu bağlılık daha çok geleneğin devrimci içeriğine, ruhunadır. Ondan öğrendiklerimin zihnimde en çok iz bırakanı, Marksizmi kavramak ve uygulamak bağlamında “bağımsız ve yaratıcı tutumdur”. Bu tutumu, 1962’de, Sovyet-Çin çatışmasının uç verdiği günlerde SBKP’nin, bizzat kendisine yaptığı, “TKP’yi canlandırın, dış büronun başına da İ. Bilen’i getirin” önerisine, “dış büronun başına kimi getireceğimiz bizim işimizdir” diyerek karşı çıkışında gösterir. Bu önerinin ardında SBKP’nin komünist partilerin uluslar arası konferanslarında, ÇKP’ye karşı bir oya daha sahip olma mantığı vardı o günlerde.

Asıl önemli yan, sosyalizm mücadelesine devrim bilincini taşımış olmasıdır. Oyların yüzde 51’ini alarak iktidar olmayı hayal eden egemen zihniyeti kıran ve iktidar mücadelesinin gerçek mahiyetini kavramaya sevkeden onun devrimci tutumudur. Bu TKP’nin geleneğinde olmayan bir şeydi.

İlginçtir, Belli’yi küçük burjuva milliyetçilikle eleştirenler oldu, ama Yunanistan iç savaşında üç yıl savaşan tek Türkiyeli komünist de odur. Filistin devrimiyle bağı kuran da o. Mücadeleye ilk başladığı yer Amerikan Komünist Partisidir. Bugün Kürt sorunu konusunda onun enternasyonalist tutumu göz ardı edilemez.

Mihri Belli’nin siyaset tarzı, uslubu, belki ona eleştiri oklarının yönelmesinde belirleyici bir etken olmuştur. Bir çoğumuza, hele hayata kitabi kalıplar içinden bakanlara onun termonolojisi aykırı gelebilir. Ama onun politik tutumu ve pratiği konusunda bir yargıda bulunmak gerekirse, herhalde, hiçbir zaman egemen sınıfların, düzenin ve onların iktidarının ekmeğine yağ sürecek bir tutum içinde olmadığını, tam aksine, görüşlerinin ve tutumunun egemen güçlerde hep bir nefret ve kaygı uyandırdığını söylemek zorundayız. Belki de politik mücadeleyi gerilla tarzında ele alışındandır bu. 1979’da faşist süikastçısı, çok yakın mesafeden şarjöründeki bütün mermileri boşaltmasına karşın üç kurşun isabet ettirebilmesi bundandır. Onun için, emperyalizmi ve işbirlikçilerini, sınıf düşmanını, halk düşmanlarını tecrit etmek, geriletmek ve inisyatifi ele geçirmek birincil meseledir. Devrimcinin mücadele tarzı ve kullanacağı dil de buna göre olmalıdır. Bana göre bir çok formülasyonunu, sözgelimi “yurtseverliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, çoğu enternasyonalizme yakınlaştırır” şiarını bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. M. Belli, onun deyişiyle, daha çok “bir dava adamıdır” ve dava adamı nasıl devrimin yolunu açmaya kendini adamışsa, o da böyle yapmıştır. Taktiklerini eleştirebilirsiniz, ama onların bu yolu açmak için olduğundan kuşku duyamazsınız. Her ediminde, hatalar bulsanız da, kendini devrime adayan adamın izini bulursunuz.

Mihri Belli gibi devrimcileri anlamak, herhalde iki büyük dünya savaşı arasındaki fırtınalı yılları ve ikinci savaş döneminin devrimci ruhunu kavramakla mümkün. O dönemin devrimcileri büyük davaların, büyük umutların, amaçların ve tabi büyük özverilerin insanlarıdır. Kendilerini büyük insanlığın kurtuluşuna adayan sarsılmaz inançların sahipleriydiler. Bunu dönemin edebiyatından da hissedebilirsiniz. Onlar için mesele, ezilen ve sömürülen sınıfları örgütlemek ve iktidara yürümekti. Ama kuşku çağının içine doğan, Ekim devriminin yenilgisi içinde filizlenen kuşaklar bunu anlamakta zorlanacaklardır. Ne var ki, anlamadan da devrimci mücadelenin yeniden şahlanışı kolay olmayacaktır.

Engels'in, Joseph Bloch'a 21 Eylül 1980'de yazdığı mektupta sunduğu, imkan ile gerçeklik arasındaki ilişkinin toplumsal tarih alanındaki maddeci kavranışı, Belli’nin rolünü anlamamızı kolaylaştırabilir: "...Tarih, her zaman, nihai sonucun sonsuz sayıdaki bireysel iradenin çatışmalarından doğması suretiyle gerçekleşir, ve her bir irade de, varolduğu haliyle bir dizi özel varlık koşulları çokluğu tarafından yaratılmıştır, dolayısıyla burada karşılıklı olarak birbirleriyle çatışan sayısız güç var demektir. Bu güçlerse, sonsuz sayıda bir paralel kenarlar grubu meydana getirirler ve bu gruptan bir bütün olarak bilinçsiz ve kör bir biçimde işleyen bir kuvvetin ürünü gibi görünebilecek olan bir bileşke --tarihsel olay-- ortaya çıkar. Çünkü, her bir bireyin istediğini başka bir birey engeller ve sonuçta ortaya çıkan şey hiç kimsenin istememiş olduğu bir şey olur... Ama ...çeşitli iradelerin istedikleri şeye ulaşamayıp genel bir ortalamada, ortak bir bileşkede kaynaşmalarından bunların sıfıra eşit olduklan gibi bir sonuç çıkarmaya hakkımız yoktur. Tam tersine bunların herbiri bileşkeye katkıda bulunur ve bu niteliğiyle onda içerilmiş durumdadır."

Engels'in çözümlemesi Türkiye'nin 1961-1971 dönemine uygulandığında, bu alandaki sınıf mücadelelerinin arka planı üzerinde Mihri Belli’nin özgül rolünün de en genel hatlarıyla tam olarak onun fikirleri ve seçenekleri doğrultusunda gerçekleşmediğini, ancak “bileşke”de ya da tarihsel olayda başka iradelere göre daha baskın bir rol oynadığını görmek kolaylaşır. Bu noktada da tarihsel kişilerin devrimci harekete katkılarının nasıl değerlendirileceği konusunda Lenin’in şu sözünü hatırlatabiliriz: “(Bu katkılar) tarihsel kişilerin zamanın istekleri karşısında neler vermedikleriyle değil, kendilerinden öncekilere kıyasla ne gibi yenilikler getirdikleriyle değerlendirilir.” Bu yeniliklerin neler olduğuna yukarıda işaret ettiğimi sanıyorum. Ama Ertuğrul Kürkçü’nün şu saptamasıyla bağlamak istiyorum sözü:

“Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli olmasaydı, biz uluslararası sosyalist hareketle dünya çapındaki Marksist tradisyonla bir bağ kuramadan kalırdık diye düşünüyorum. Bizi dünya sosyalist hareketine yaklaştıran, bu iki insan oldu. Onlar, Ekim Devrimi’nin ve Ekim Devrimi’nden sonra meydana gelmiş devrimlerin tecrübesini bize taşımak bakımından da çok ciddi bir kaynaklık görevi yaptılar.”

S27 kapakEgemenlik sorunu
KIZILCIK

İslam peygamberine saldırı

Irak olayı

'Parti kurmak'lar

Hayat ağacı
Babasının malı / Kriz kozu / F tipi cinayet! / İş yok, üç kap yemek verelim... / Alın size..! / Linç / Topyekûn / Ölüm varilleri / Niçin Danimarka? / İç savaş / N'olmuş! / Fransız genci sermayenin maymunu olmaya HAYIR! dedi / Osmanlılık masalları / Kayıtdışı güvenlik / Alternatif sorunu / Simge / derin devlet / Natura / Değilse ne? / Sinop'tan başlasın...

Anarşizm: İmkânsızı istemek
Yavuz Alogan

İnsansız roman: "Der Kapitalismus"
Orhan H. Aydın

Kimlikler, roller, tercihler
İ. Barut

Küreselleşen kapitalizmin himayesinde solda birleşme masalı
Tevfik Çavdar

Siyaset ve cami-kışla ilişkisi

GDO: Henüz yanıtlanamamış sorular
Neşe Yılmaz

Enerji-Ekonomi-Çevre
Entegre Karar Destek Sistemleri
Tanay Sıdkı Uyar

100 günün ardından Sol Parti
Engin Erkiner

O kafa
Halim Togan

70. yılında İspanya Savaşı
Yalçın Yusufoğlu

Sanat-Kültür-Kitap
Elleriyle gören heykeltıraş: Degas
Ayfer Coşkun

Leyla Erbil'de deneyim ve imkânsızlıkları
Orhan Koçak

İstanbul'un geleceği ve yerel politika
Sema Erder

Farkında olmayı fark ettirmek
Su kenti İstanbul'u yeniden yaşamak
Ersen Gürsel

90'ında devrimci delikanlı
Mehmet Özgen

Bir McCarthy filmi
Refik Zerengil

Venezuela kitabı
Hüseyin Hasançebi

Belge
Kadın örgütleri ortak basın açıklaması
38 kadın örgütü (KEİG, kadın emeği ve istihdamı girişimi) 

Büyük Rus edebiyatının Marksist mirasçısı
Maksim Gorki

Sayı 27'nin tamamına buradan (PDF - 9,56 MB) erişebilirsiniz.

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda