KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar
  1. Anasayfa
  2. Dergiler
  3. 2000-2014
  4. Sayı 59 (Mart-Nisan 2014)

1964 Rum tehciri

50 yıl önce bu günlerde Cumhuriyet tarihinin utanç verici sayfalarından birisi daha yaşandı ve 16 Mart 1964 tarihli bir kararnameyle Yunanistan yurttaşı İstanbullu Rumların gönderilmesine karar verildi.

Hükümetin başında resmî dilde “gayrimüslim” veya “ekalliyet” denilen insanlarımıza karşı düşmanca kararlarıyla şöhret yapmış İsmet İnönü bulunuyordu. İnönü 1930’da Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanmış İkâmet, Ticaret ve Seyrisefain (Deniz Ulaşımı) Mukavelenâmesi’ni tek taraflı feshederek Türkiye’de yaşama hakkına sahip Yunanistan vatandaşlarını sürgün etti.

Feshedilen antlaşmaya göre, iki ülke vatandaşları birbirlerinin ülkelerinde yerleşip çalışabiliyorlar, gemiler ise karşılıklı limanlarda serbestçe faaliyet yapabiliyorlardı. Bu tehcir tekil bir vaka değildi, yarım yüzyıllık bir zincirin son halkasıydı.

Bu zincir Balkan Harbi vesilesiyle 1913-1914’de Ege’de 200.000 kadar Rum’un öldürülmesi ya da kaçırtılması ile başlamış, 1922-1924 arasında “Nüfus Mübadelesi” ile devam etmişti ve 1 milyon kadar Rum gönderilmişti.

1930’ların ilk yıllarında “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasıyla sokaklardaki Rumlar sindirilmiş ve kaçırtılmıştı. (Örneğin o yıllarda azınlıklardan anneler çocuklarına çarşıda-pazarda “mama” kelimesini yasaklamışlardı. Bir kısmı da o zaman gitmişti.)

1943 Varlık Vergisi ırkçılığı, diğer azınlıklar gibi Rumlar üzerinde de zorbalıktı. 6-7 Eylül 1955 Pogromu ise özellikle İstanbul ve İzmir’deki Rumları hedef almıştı. Adnan Menderes hükümeti işbaşındaydı, fakat −daha sonra− CHP’den milletvekili olacak, Genel Sekreter Yardımcılığına kadar yükselecek Orhan Birgit de baş provokatördü.

Zaten tek parti zamanında bir CHP raporunda Fethin 500. yılında İstanbul’da tek bir Rum kalmayacak” diye yazılmıştı. O şeref Demokrat Parti iktidarına nasip oldu!

Ve asıl tertibi Özel Harp Dairesi yapmış, bunu da seneler sonra Sabri Yirmibeşoğlu adlı bir emekli general “6-7 Eylül muhteşem bir Özel Harp Dairesi operasyonuydu” diyerek övünçle açıklamıştı. 1964 deportasyonu işte bu zincirin son halkası oldu.

rum-tehciri-scSürgüne 1963 Noel'inde Kıbrıs’da yaşananlar bahane edilmişti. Kıbrıs’daki faşist EOKA-B çetelerinin cinayetleriyle İstanbul’daki Rumların bir ilişkisi olamazdı. Esasen İsmet İnönü 1962’de Azınlıklar Tali Komisyonu kurmuştu. Sürgün emrini bu komisyon verdi.

Hükümet kararnamesi çıkınca gazetelerde sürgün listeleri yayınlanır oldu, o insanlar karakola çağrılıyorlar ve içinde ne yazıldığını doğru dürüst −veya hiç− okumadıkları bir kâğıt onlara imzalatılıyor ve 48 saat içinde Türkiye’yi terke zorlanıyorlardı. İlk listelerde iş adamları, Rum cemaatinin aydınları ve diğer tanınmış şahsiyetleri bulunuyordu.

Siyasi Şubedeki Rum Masası kararname aleyhine konuşan Rumları çağırıp sorguya çekiyor ve korkutuyorlardı.

Sınır dışı edilen her kişi yanına ancak 20 dolar para ve 20 kg. ağırlığında şahsi eşya alabiliyordu. Böylece 18 ay içinde 12.565 kişi gönderildi. Gitmeyi geciktirmek ancak memurlara rüşvet vermekle mümkün oluyordu.

O insanların gayrimenkulleri yıllarca boş kaldı veya işgal edildi. Resmen tapular o kişiler ismineydi, ama tamamına yakını mallarına sahip çıkamadılar.

Gönderilenler orada çok sıkıntı çektiler, o yıllarda Yunanistan’ın ekonomik durumu kötüydü, yoksulluk vardı. Ayrıca Yunanlılar tarafından “Türk tohumu” diye aşağılandılar.

Kanunla gönderilenler o kadardı. Arkasından kalan Rumlar üzerinde amansız bir baskı uygulandı. 14 Mart 1964’te 3 Rum Lisesi kapatıldı. Rum okullarında dinî tüm ritüeller, Noel ve Paskalya gibi kutlamalar yasaklandı. 10 Nisan 1964’te Ekümen Patrikhane matbaası kapatıldı. 21 Nisan’da Büyükada Yetimhanesi kapatılır, 46’sı kız 163 yetim Rum çocuk polis zoruyla ve gece sokağa atılır. 20 Eylül’de Kuzguncuk Rum Mezarlığı görülmemiş bir vandalizme maruz kalır. 2 Kasım’da 1062 sayılı yasa ve 6/3801 sayılı gizli kararnameyle Rum Cemaatine gayrimenkul alım-satımı yasaklanır; 1960’ta 25 milyon m2 olan Cemaat adına kayıtlı mülk alanı yıllar içinde 10.000 m2’nin altına, 1990’da ise 600 m2’ye iner.

O olaydan ve devamındaki baskılardan sonra 1964 yılı sonunda Türkiye’deki Rum sayısı 3000’e düştü, bugün ancak 800 kişi civarında.

Kızılcık, sayı 59 (Mart-Nisan 2014).

Erkek kültü

Kültürel öğeler, ulus, etni, dil, din, sınıf, zümre, hatta meslek grubu veya aynı ülkenin aynı milliyetinin şu veya bu bölgesi gibi toplumsal gruptan gruba değişiklikler gösterebilir. O sosyal grupların kültürlerinde çeşitli ortak yanlar bulunabilir, ama gene de ayrı toplulukların kültürleri şu veya bu ölçüde farklılıklar gösterir.

Ama bütün coğrafyalarda, bütün ulusları, dinleri, dilleri sosyal sınıfları, bilcümle toplumsal zümreleri... İstisnasız onların hepsini kapsayan en küresel, en evrensel bir kültür vardır: Erkek Kültü.

Erkeğin hâkimiyetindeki bu kült, insanlığın sınıflı topluma geçtiği, tarihin başladığı çağdan beri bin yıllardır süregelmektedir. O egemenliğin kendiliğinden-toplumsal bir evrim içinde kalkacağına dair toplumsal veriler de mevcut değildir. 6,5 milyar insanın yaşadığı yeryüzünün neresinde olursa olsun, sosyal organizasyon erkeğin hâkimiyetine göre şekillenmiştir.

a) Toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturan sosyal işbölümü (çalışma yaşamı ve aile),
b) Toplumların siyasi ve hukuki örgütlenmesi (devlet),
c) Toplumsal kültür (zihniyet, değerler, genel kabuller) erkeğin üstünlüğünü sürdürmesine hizmet eder.

Antik uygarlıklardan önce yaşamış olan toplulukların sosyal yaşamlarına dair bulguların en çarpıcısı özel mülkiyetin bulunmaması idiyse, belki ondan da çarpıcı olanı kadın-erkek ilişkileri, ya da daha yalın ifadesiyle kadın üzerineydi.

Çünkü uygarlık o prehistorik verileri ortaya çıkarıncaya değin insanların taşıyageldikleri toplumsal şartlanmalardan birisi de erkeğin toplumdaki, dolayısıyla toplumsal kurumlardaki, o kurumlardan ailedeki üstünlüğü idi. Çünkü binlerce yıldır erkeğin kadına üstünlüğüne ve bunun bir doğa olayı olduğuna inanılmıştı. (Gerçi, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu hâlâ da öyle inanmaktadır, ama bilim o kanaati bir yanılsama olarak görmekte, erkeğin hâkimiyetinin doğasal değil, toplumsal olduğunu söylemektedir.)

Hangi sosyal katmanda olursa olsun, toplumsal yaşamdaki, evdeki (ailedeki), işteki, siyasi ve gayrı siyasi örgütlenmelerdeki yeri onu hep ikinci cins olarak tutmakta, herkes bu durum ezelden beri böyleydi sanmaktadır.

Bu kanı erkeğin işine geldiği, cins ayrımcılığı onun tahakkümüne hizmet ettiği için, itiraz tabii ki erkekten gelmez.

Peki, kadın niçin boyun eğiyor, hatta kadınların çoğu erkeğin üstünlüğü fikrini bir giysi gibi giyiyor? Kadının farklı düşünmesi mümkündür, ama erkeğin egemenliği, kadının düşünmesiyle ve mücadele etmesiyle bitmiyor, o egemenliği var eden nesnel koşulların değiştirilmesi, erkeğin egemenlik mekanizmalarının parçalanması, tahakküm araçlarının elinden alınması gerekiyor. Bu da ancak köklü toplumsal dönüşümlerle mümkündür.

Sosyal sınıf egemenliğinin sona ermesinin erkeğin egemenliğini bitireceği yolundaki kanılar pratikte gerçekleşmemiş, o toplumların deneylerinde de erkek hâkimiyeti sadece siyasette değil, toplumun değişik alanlarında sürmüştür.

Sosyal yaşamda kadın, özellikle o toplumların geleneksel yapıları göz önüne alındığında, büyük sıçramalar yapmış, toplumda azımsanmayacak statüler kazanmış, özellikle bilim, sanat, spor gibi akıl, hüner, beceri, büyük yetenek gerektiren alanlarda dünya çapında başarıya ulaşmışsa da, siyasal ve yönetsel mekanizmalarda –kadın kuruluşları hariç– bütün örgüt ve kurumlarda erkeğin baskınlığı olanca ağırlığıyla sürmüştür. İktidar kavramını hem siyasi iktidar, hem de her türlü kurumdaki yönetsel hiyerarşi diye alırsak, kadın o iktidarlar içinde bulunmamaktadır.

Kadının ezilmesi, ataerkilliğin iyice şekillendiği toplum türlerinin ilki olan köleci toplumda da, sonraki çağlarda da vardı. Kapitalizm kol emeğiyle çalışacak kadını erkekten daha ucuz işgücü olarak fabrikaya soktu. Fakat orta katmandan kadınlar evlerinde kaldılar, hizmet sektörü gelişme gösterene kadar beklediler.

“Sanayi Devrimi” denilen endüstrileşme evresinde işçiler üzerinde ağır sömürünün payı büyüktü, kadın ve çocuk işçiler üzerindeki yük ise yetişkin erkeklerinkinden çok daha fazlaydı. Bugün bile, “eşit işe eşit ücret” talebi önemini koruduğuna göre, sanayide de, hizmet sektöründe de cins ayırımcılığı sürüyor demektir.

Demektir ne kelime, Meryl Streep gibi dünyanın önde gelen bir aktristi, erkek oyunculara kadınlardan çok daha yüksek ücretler ödendiğini, bunun Hollywood'da yerleşik bir uygulama olduğunu söylemedi mi? Beyaz ve güzel kadın imgesinin olmazsa olmaz bir gereklilik sayıldığı, sayısız kadın oyuncuyu yıldız yapan ve kadın toplumundan çok, erkek değerlerine hitabeden sinema endüstrisinde bile, kadın oyuncu erkekten çok az para alıyorsa, başka sektörlerdeki farkı tahmin etmek zor değil. Öte yandan, sorun sadece eşit işe eşitsiz ücret de değil, eşitsiz ücrete razı da olsa, çeşitli sektörlerde kadının iş bulabilme şansı erkeklerden daha düşük. Kadının durumunun ABD'ye göre daha iyi olduğu AB ülkelerinde çalışan kadın oranı (toplam kadın nüfusu içinde) % 52 iken, çalışan erkek oranı % 81'i buluyor.

Dikkat ediniz, iş fırsatı ve ücret eşitliği konusunda bu söylediklerimiz Türkiye'ye veya Üçüncü Dünya'ya değil, gelişmiş ülkelere dair.

Avrupa'da burjuvazinin başlangıçtaki mücadelesi feodaliteye karşıydı. Köylüyü topraktan kurtarıp, serbest (endüstriyel) işgücü elde etmek için önce onu feodalin boyunduruğundan özgürleştirmek gerekiyordu. Aydınlanmacıların insan ve yurttaş haklarının savunmasının yükselen burjuvazi açısından önemi buydu.

Ne var ki, “insan hakları” terimi ortaya atıldığında, sözcük dilde “insan hakları=erkek hakları” demek oluyordu. Latincede “insan” anlamına gelen "homo" sözcüğü aynı zamanda “erkek” demekti, homme, uomo, hombre her üç Latin dilinde de hem insan, hem de erkek'tir.

İnsan sözcüğünün sıfat hali olan human veya humaine ile insancıl, insansever, insancıllık, insanlık anlamına gelen sözcükler de aynı şekilde homme'dan türeyerek (humaniste, humanisme, humanité) Fransızcadan başka dillere de girmişlerdir.

Söylediklerimiz Yunanca'daki “antropos, andras” için de geçerli: Antropoloji (insanbilim), philantrope (insansever), misantrope (insan düşmanı) gibi.

Konuşulan dil toplumsaldır, biyoloji ise doğadan gelir, orada antropos = insan değil, “erkek” demektir, örneğin Tıpta ya da Farmakoloji'de “androloji, androjen, andropoz, androsteron” gibi terimler sadece erkek için kullanılır.

İngilizce'de “man” aynı şekilde hem erkek, hem insan anlamına gelir. İnsanlık, ya “mankind” dır, veya “humanity” her ikisi de erkekten türemiştir. İngilizce'nin kökenindeki dillerden Almanca'da insan ve erkek biraz farklılaşır, erkek “Mann” iken, insan “Mensch”dir.

Buna rağmen, Almanya sözcüğünün kendisi ataerkildir: “Alman” veya “Almanya” kelimeleri, Germen kabileleri gevşek bir siyasi yapıda birleştirilirken ortaya çıkmış ve topluluğa “bütün insanların birliği, hepimizin birliği” anlamında “Alle Maenner” (Bütün Erkekler) denilmiştir. Fakat bugün, II. ligde oynayan –bir ara Mustafa Denizli'nin çalıştırdığı– “Allemania Aachen” takımı dışında, Almanya, Alman, Almanca sözcüklerine sözlüklerde bile rastlayamazsınız. Dünyada Almanya'yı genellikle Latince “German” kökünden gelen kelimeler temsil eder. Bizde Osmanlılar Nemçe derlermiş, sonradan Fransızca'dan Almanya (Allemagne) dilimize girmiş, Latince'nin ilk varisi İtalyanca'da bile Almanya ve Alman denilmez, “Töton”dan türemiş “Tedesce” veya “Tedesco” kullanılıyor.

Arapçada ise “insan” ve “erkek” tamamen ayrıdır, insan ins'tir, hem erkek, hem de erkeklik organı anlamına gelen kelime zekr veya zeker'dir. Şu halde, Türkçe'deki “insan” ve “erkek” sözcükleri Arapça kökenlidirler. Çocukluğumuzda dinlediğimiz masallardaki “in misin, cin misin?” sorusu da öyle.

[Yeri gelmişken hatırlatalım: Arapları aşağılayan Türklerin dilinde “Ne Şam'ın şekeri, ne Arabın yüzü” diye ırkçı bir tekerleme var. Bu çirkin sözün ilk bölümü 1998 Ekim ayında askeri ve resmi ağızlardan “Suriye'nin bir ucundan girip, öte ucundan çıkarız” denildiği günlerde büyük bir İstanbul gazetesine iri puntolarla manşet olmuştu. Oysa tekerlemenin aslı “Ne Şam'ın şekeri, ne Arabın zekeri”dir. O cümlenin doğrusunu bilmeyenler bilsinler de, utanıp hiç kullanmasınlar.]

Buna karşılık, insan için her iki dildeki “ben-i âdem” (insanoğlu) erkek kültünden gelmedir, insan hem Âdem, hem de onun oğlu olarak mükerreren (çift kat) erkektir.

Dolayısıyla, terimi ilk ortaya atan Fransızların dilindeki “droits de l'homme” sözü insan hakları için kullanılmış olsa da, siz onu “erkek hakları” gibi okusaydınız yanlış yapmış olmazdınız.

Çünkü ilk ortaya çıktıklarında o haklar erkekler içindi. Kadının, genel oy hakkı başta olmak üzere insan hakları yoktu veya bir serf olarak topraktan (ve derebeyinden) özgürleşecekse, o özgürleşme kocasına, babasına bağlıydı.

Bu nedenle, Fransız Devriminin ilk günlerinde (26 Ağustos 1789) yayınlanan "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ne mukabil, Olympe de Gouges 1791'de “La Déclaration de droits de la femme et de la citoyenne” (Kadınların ve Kadın-Yurttaşların Hakları Bildirgesi) dediği bir metin yayınlayacaktı. İnsan haklarına ilaveten kadın hakları kavramının gündeme gelmesi acı bir ironiydi, insan haklarının kadın haklarını içermemesi ister istemez kadının, erkek yanında ikincil insan sayıldığı anlamına geliyordu. O gün de, bugün de, “insan hakları” ile “kadın hakları” özdeş değildir.

Nitekim Birleşmiş Milletler önce “Siyasal Kadın Hakları Sözleşmesi”ni getirmiş (1952), o da yetmemiş, kadın karşıtı ayırımcılığa karşı bir sözleşme “Kadına Karşı Ayırımcığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) 1977 Dünya Kadınlar Yılında gündeme gelmiş, 1981'de onaylanmıştır. Belge Birleşmiş Milletler'in insan haklarına ilişkin sekiz sözleşmesinden biridir.

Aşağıdaki mitolojik dinsel ve toplumsal değinmeler, 1984-2014 yılları arasındaki yazılarımdan ve bazı toplantılarda sunduğum tebliğlerden yararlanılarak özetlendi.

İbranilerde kadın düşmanlığı

Yusuf ile Kardeşleri (ya da o oniki kardeşin babaları olan Yakub) öyle bir soydan geliyorlardı ki, bu kavim tarihte kadınları en acımasızca ezen, aşağılayan ve ataerkil öncesi toplumdan arta kalmış kadın lehine son kalıntıları da silip süpürmüş, kazıyıp yok etmiş bir kavimdi.

Tevrat'ta yer aldığı için İncil ve Kur'an'da da geçen efsanelerin baş kahramanı İbrahim (Abraham), İbrani topluluğunun ataerkil sembolüdür. Torunu Yakub ise, kavminin yalnızca güçlü bir lideri değildi. Eski Ahit'e göre, Yakub dişi bir melekle dövüşe tutuşup, onu yendikten sonra, kavmi kendisine “İsrael” lâkabını takmış ve zamanla o kavim Yakub'un adıyla anılarak İsrail Kavmi olmuş, Kur'an'da Ben-i İsrail (İsrail Oğulları) diye anılmış. O topluluğa ilk olarak ismini veren Hebres'ten başlayarak erkek soyundan devam eden, İbrahim'den ve İshak'tan (İzaak) geçerek Yakub'a ulaşan, Yakub'dan sonra İsrail adıyla ve Yakub'un oğullarıyla devam eden yönetim, hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedandı. Her ne kadar, daha sonra Levi soyundan Musa (Moiz) yol gösterici ve Yahudi dininin kurucusu olarak çıktıysa da, onun ölümünü izleyen geçiş döneminin ardından krallık ilan edildi. Davut (David), Süleyman (Solomon, Salomon veya Salomo)... şeklinde babadan oğula geçen yeni hanedan oluştu.

Ön Asya'da İsrail kavmi yaşarken, komşu topluluklar da ataerkil toplumlardı, ama yörede ve bilindiği kadarıyla dünyanın diğer antik toplulukları nda hiç bir ataerkillik, kadını İbraniler kadar aşağılamamıştı, benzer erkek egemen ilişkiler içindeki komşu ülkelerde anaerkilliğin kalıntıları belli ölçülerde devam ederken, İsrail kavminde kadının statüsü ötekilerinkinden daha kötüydü. Kadının ve doğurduğu kız çocuklarının miras hakkı yoktu. Esasen, kız çocuklarının doğmaları bile istenmezdi.

Büyüdüklerinde babaları tarafından satılırlardı. Genç kızların veya evli kadınların ettikleri yeminler, verdikleri sözler, yaptıkları akitler babaları veya kocaları tarafından onaylandığı takdirde geçerli sayılırdı.

İbranilerden doğan ilk tek tanrılı dinlerden Yahudiliğin kadınlara böyle baktığını, Tevrat'taki toplum yasalarını ayrıntılarıyla inceleyen arkeolog rahip Roland de Vaux “Antik İsrail” adlı kitabında sergiliyor (Roland de Vaux, “The Antic Israel”, Danton, Longman,Todd, Londra, 1965.)

Aynı yasalara göre kadının boşanma hakkı yokken, erkek istediği anda kadını boşayabilirdi. Kocanın boşadığı kadın ailenin paraları, eşyaları ve gayrimenkulleri üzerinde hiç bir hak iddia edemezdi. Koca, günün birinde karısına “..Senin gözlerinde temiz olmayan bir şeyler görüyorum” diyerek, bir kâğıt imzalayıp onu boşayabilirdi. (Eski Ahit, V. Kitap.)

Bekâretini kaybeden kadın taşlanarak (recm'edilerek) veya yakılarak idam edilirdi. Kendisine tecavüz edilmişse, o erkekle evlenmek zorundaydı. Tecavüze uğrayan kadın evliyse, iradesi dışında meydana gelmiş bu olaydan dolayı da olsa, taşlanarak öldürülürdü. Bu konudaki ilgi çekici bulgulardan birisi arkeolog Ussishkin'in ”Silvan'daki Nekropolis” adlı kitabında yer alıyor. Arkeolog, 1970'te İsrail'de, karı-kocaya ait antik bir mezarda, erkeğin yüksek bir set üzerinde uzatıldığını, kadının iskeletinin ise aşağıda yattığını görmüş. “Kadın aşağılanmışlıktan, öldükten sonra bile kurtulamıyor” diyor yazar.

İsrail ve Yuda krallıklarında kadın hükümdarlar da olmuştu. Bunlardan birisi, İsrail topluluğu dışından getirilerek Yahudileştirilmiş bir Ermeni prensesinin soyundan geliyordu.

Kraliçeliğe kadar yükselen pagan inançlı kadın hükümdar, yeterince Yahudileşmediğinden olsa gerek, bölgedeki anasoyluk döneminin en büyük Ana Tanrıçası olan Astarte'nin (Aşerah) heykelini yaptırdığı için, putperest ilan edilerek tahttan indirildi ve Kutsal Kitabın daha sonraki versiyonlarında bu olaya yer verildi.

Diğer bir kraliçe, tahtı kocasıyla paylaşan Jezabel'di, tahta tek başına sahip olmak istiyor iddiasıyla pagan diye suçlanıp öldürüldü, cesedi köpeklere atıldı. Kraliçenin katili ondan yana sandığı herkesi öldürttü ve krallığını ilân etti. Jezabel'in ölümden kurtulan kızı, güneydeki diğer Yahudi krallığına (Yuda'ya) kaçtı ve iki krallığın arasının açık olması nedeniyle orada kısa bir süre kraliçelik yaptı. [Günümüzün Hıristiyan din kitaplarına baktım, Jezabel “peygamberleri katleden zalim bir kraliçe” imiş, hükmetmeyi temsil ediyormuş.]

Saba Melikesi: İsrail Krallığı döneminde, güney Arabistan'daki kabileleri (Eski Ahit, Yaratılış Kitabı, 10/28 ve Kralların Kitabı) yöneten Saba Melikesi Belkıs vardı (Belkıs veya “Bilikıs” melikenin Kur'anda geçen adıdır. )

Efsane, Süleyman'ın zamanından söz ettiğine göre, M.Ö. 10. yy.a, takriben 950'lere tekabül eder). Bugün Yemen dediğimiz topraklardaki toplulukları inceleyen Landes, bu kabilelerde kadının üstün konumunun onların henüz göçebelik evresinde olmalarına uygun düştüğünü söylüyor.

Gelgelelim, Yahudi mitolojisi Belkıs'ı rahat bırakmamış, Bedevi Melikesini Yemen çöllerinden getirerek servet avcısı fallokrat Kral Süleyman'ın yatağına sokmuş, erkeğin üstünlüğünü ona kabul ettirmiştir, zira Kutsal Kitaba göre Saba altın ticaretiyle ve zenginliğiyle ün kazanmış bir ülkeymiş. (Yesaya Kitabı 60/6, Yeremya 6/20, Ezekiyal 27/22).

Landes'in araştırmaları ise kabilelerin henüz ticaretten uzak bir evrede yaşadığı şeklinde. Bununla birlikte, o adlı bir kraliçenin yaşadığı kesin değil. Çünkü, M.Ö. 1. yy. ile M.S. 6. yy. arasındaki antik metinlerde Saba Krallığı çokça geçmekte, fakat kraliçeden söz edilmemektedir. Efsanede güzel ve akıllı bir kadın olarak anılan Belkıs Yahudi-Hristiyan kültüründeki kadın düşmanlığının etkisiyle sonradan cadı ve büyücüye dönüştürülmüş (Zeitschrift P.M., 5/2004, Münich, sf. 56.) Belkıs efsanesi Afrika'ya da geçmiş, çünkü Saba'lı tâcirler oralara mallarını ve kültürlerini götürmüşlerdir. Melike orada saygın bir imaja sahiptir, Ethiopya'da ise kutsal bir kadındır. Örneğin, Ethiopya'nın son imparatoru Haile Selasiye tahtını Belkıs'tan başlatmış ve kendisini Belkıs'ın 225. halefi ilân etmişti. Daha da ilginci, siyah melike Belkıs son on yıllar içinde ABD'deki Afrikalı-Amerikalı özgürlük hareketinde bir ikon haline gelmiştir. [Hollywood ise bir çok kez yaptığı gibi sıradanlaşmış, Belkıs rolünü göğüsleri açıkta, bacakları ortada erotik bir Gina Lollobrigida'ya oynatarak maçoların hoşuna gidecek değersiz bir film yapmıştır. (1954.)]

Arkeolog Nicholas Clapp, “Die Königin von Saba” adlı kitabında Belkıs'la ilgili tarihsel verileri inceliyor, bir araya getiriyor (Rütteln und Loening, 2004.)

Sarah, Ester, Judit: Bununla birlikte, İbrani mitolojisinde bir çeşit “azize”lik mertebesine ulaşmış az sayıda kadın da vardır. (Tabi, “azize” sadece Hıristiyanlar için geçerli bir sözcüktür, Yahudi dininde rahibelik ve azizelik yoktur. Burada sözcüğü benzetme yapmak için “saygın dindar kadın” anlamında kullandım.) İbrani anlatılarında saygıyla anılan kadınlardan birisi İbrahim'in zevcesi Sarah'dır (İslamiyette “Sara Hatun” diye anılır). Sarah üç dinde de “güzelliği dillere destan” diye geçen, manevi saygınlık sahibi bir kadındır, ama İbrahim'le birlikte Firavun'a sığındıklarında kocasının ona “Zevcem olduğ unu kimseye söyleme, kız kardeşimmiş gibi yap” demesine (Eski Ahit, Yaratılış Kitabı, Bab 12) bugün bazı feminist yazarlar dikkat çekerler.

Gene Perslere karşı kavmini katliamdan kurtarmak için, Pers kralı Ahasveros (veya Assuerus, Xerxes) ile evlendiğine inanılan Ester başka saygın kadındır. Eski Ahid'in “Ester Kitabı” nın baş kişisine atfedilen kişilik ve olay tarihsel değildir ve hikayenin M.Ö. 3. ya da 2. yy.da çıktığı sanılmaktadır. Racine soylu bir Fransız hanımın siparişiyle yazdığı “Esthère” adlı oyunda, onu İran'da hayırsever bir hükümdar eşi olarak çok iyilikler yapan, yoksullara, düşkünlere yardım eden, halk tarafından çok sevilen –Hıristiyanlıktaki azize imgesine uygun– bir profillle anlatır.

Diğer bir saygın kadın Yahudilerin Babillilerle yaptığı savaşta, muharebe meydanında düşman (hükümdarı Nabukadonozor'un) komutanı Holofernes'in çadırına girerek kafasını kestiğine inanılan Judit'tir. Eski Ahit'in “Judit Kitabı” ilahiyatta inanılırlığı bulunmadığı (apokrifa olmadığı) gibi, tarihle de her hangi bir ilgisi yoktur.

Samson ve Dalilah: Fakat Yahudi mitolojisinde bir de Dalilah (veya Delilah, Dalila)) vardır. Eski Ahit'in “Yargıçlar Kitabı”nda anlatılan (16. Bab, 4. - 21. ayetler) bu efsaneyi, kadına ihanet rolünü biçtiği ve erkeğin kadına âşık olmasının ona bela getirdiğini söylediği için (ayrıca, İsrail-Filistin kavgasının ne denli eskiye dayandığını da gösterdiğinden) buraya aktarmak istiyorum.

Yahudi inanışına göre, tanrı İbrani kavminin atası İbrahim'e o sırada Kanaan (veya Kenani) ülkesi denilen toprakları vaadetmişti. Abraham'ın torunu Yakub'un –yukarıda da geçtiği gibi– oniki oğluyla birlikte İsrailoğulları adını alan kavim, Filistinlilerle aynı topraklarda yaşıyorlar ve aralarında bitmez tükenmez savaşlar sürüp gidiyordu. Filistinliler sahte tanrılara inanıyorlardı, onların baş tanrısı Dagon'du ve onun adına büyük bir mabed yaptırmışlardı. İsrailliler içinse, tanrı tekti, İsrailoğulları onların hiç birisinin tanrı olmadığını öğrenmişler, tek ve gerçek Tanrı'ya ermişlerdi.

Her iki taraf da birbirine kesin üstünlük kuramıyordu. İsrailoğulları Tanrıya itaatten uzaklaşıp, günah işlemeye başlayınca, Filistinlilere yeniliyorlar, sonra Tanrıya yakarıp tövbe istiğfar ediyorlar, doğru yola geliyorlardı. Bu döneme girince, Filistinlileri yeniyorlar ve kovuyorlardı. Sonra tekrar gevşeyince, felaket başlarına geliyor, Filistinliler gelip topraklarını alıyorlardı.

Derken, Tanrı Musa'yı peygamber olarak gönderdi, o da kavmine yol gösterdi, onları derledi, topladı. Musa sonrasında krallığa kadar bir geçiş dönemi yaşandı (M.Ö. 1200-1000.) Bu dönemde yönetici yargıçlar söz sahibi oldular. Samson bir yönetici yargıçtı.

Anne ve babasının uzun yıllar çocuğu olmamıştı, Tanrıya çok yakardıktan sonra, elçi olarak gelen bir melek bir oğulları olacağını ve kendisini Tanrıya adayacağını, büyük hizmetlerde bulunacağını müjdeler. Samson (veya Simson) böyle doğar.

Tanrının Samson'a bazı şartları vardır: 1- saçlarını hiç kestirmeyecekti, çünkü o saçlar vasıtasıyla insanüstü bir fizik güce sahip olacaktı, 2- üzüm yemeyecekti, 3- ağzına bir damla olsun şarap koymayacaktı.

Samson kavmine büyük hizmetler yapar, Filistinlilere çok zarar verir, hatta bir defasında bir eşeğin çene kemiğiyle bin Filistinliyi öldürür. Sonra yargıç olur ve 20 yıl yargıçlık yapar. Derken Dalilah adlı şuh bir kadına âşık olur. Ondan sonra yoldan çıkar, yeminlerini tutmaz, şarap içer, üzüm yer, bütün gecelerini Dalilah'nın evinde geçirir.

Samson'un tutkusunu öğrenen Filistinliler Dalilah'ya para vaadederek, gücünün sırrını öğrenmesini isterler. Uzun ısrarlar sonucunda genç kadın gizin saçlarda olduğunu Samson'a söyletir, onu gece ilaçla uyutarak saçlarını keser. [Rubens ünlü tablosunda bu sahneyi resimlemiştir: Arkada, kapıda bekleyen Filistinliler, mumla ışık tutan yaşlıca bir kadın ve başı kucağında uyuyan Samson'un saçlarını kesen Dalilah.]

Filistinliler Samson'u alıp götürürler, gözlerine mil çekerler. Gündüz olunca, Dagon'un tapınağına topladıkları üç bin kadar Filistinliye teşhir ederler. Samson kalabalığın alay ve hakaretlerine uğrarken, Tanrıya gücünü geri vermesi için yakarır, isteği kabul olur. Kollarıyla sütunları yerinden oynatınca, dev taşların birbiri ardı sıra düşmeleriyle tapınağı Filistinlilerin başına yıkılır, bu arada kendisi de ölür, ama bütün hayatı boyunca yaptığı hizmetlerden daha büyük bir yararlık göstermiş, Filistinlilerin ileri gelenlerini, seçkinlerini, askerlerini öldürmüştür. Ondan ataları İbrahim'e vaadettiği toprakların sahibi olurlar.

[Aradan 3000-3500 yıl geçti, iki kavim arasındaki savaş hâlâ eskisi kadar şiddetle devam ediyor. Niçin? Çünkü, Tanrı o toprakları İsrailoğ ullarına vaat etmişmiş. Filistinli-İsrailli çatı şması, adeta Havva ile Adem'in oğulları “Habil ile Kabil” efsanesinin ezelden beridir süre gelen cisimlenişi gibidir.]

Görüldüğü gibi, Dalilah burada ihanet ve desisenin simgesidir, olumsuzluk Troya efsanesindeki gibi kadındadır. Zaten, zavallı erkeğin başına ne gelirse kadın yüzünden gelmektedir. Kadına yüz vermemek, âşık olmamak, önemsememek gerekir.

Tevrat'ın bu önemli efsanesini Camille Saint-Saens operalaştırmış, Rembrandte kara kalemle, Rubens (1610) ve van Dycke (1620) yağlı boyayla resimleştirmiştir. Sinemada Cecile B. DeMillle Samson and Delilah için Hedy Lamarr ve Victor Mature'ı oynatırken (1949), Alman Nic Roeg'ün yeniden yapımı olan iki bölümlük TV filminde (1996) Dalilah'yı Liz Hurley yorumladı.]

Ataerkil toplumlara geçildikten sonra anaerkil kalıntıların veya geleneklerin silinmesi, kadı nın aşağılanması elbette ki yalnızca İbranilere özgü değil. Söz konusu geçiş, bir çok toplumda nisbeten yumuşak ve barışçı şekilde olmuşsa da, gene de hayli kan dökülmüştür.

Ama tarihte bilinen en şiddetli anaerkillik karşıtı uygulamalar İbranilere ait. Ayrıca, Tevrat pagan döneminden kalmış her türlü tapınağın, putun, o ibadetlere yarayan her şeyin (dağ başında kutsal bellenmiş ağaçlara varıncaya değin) yok edilmesini sert ve kesin bir dille buyurmuştur.

Bu nedenle, hem tek tanrılı din öncesindeki bütün kutsal binalar ve bu arada tanrıça mabetleri, heykelleri, tasvirleri Yahudi coğrafyasında yok edildikleri için, o döneme ait zengin sanat eserleri de ne yazık ki, ortadan kaldırılmıştır.

Ataerkil Yahudi dini kadını bu denli şiddetli bir baskı altına alırken, erkekler için çok-eşliliğin sınırı yoktu. Sadece varlıklıların değil, dar gelirlilerin, hatta yoksulların da çoğu kez birden fazla kadınla evli oldukları görülüyordu.

Kral Süleyman'ın hareminde 700'den fazla kayıtlı eşi bulunduğunu Kutsal Kitap övgüyle anar. Daha da önemlisi, o kadınların çoğunun Ön Asya'daki çeşitli topluluklardan gelen prensesler olmasıydı, o toplumlarda kız çocukların miras hakları bulunduğu için, Solomon'un “ekonomik nedenlerle” o kadar çok kadını eş olarak haremine aldığı söylenir.

Yani, kendisi kız çocuklarına miras hakkı tanımayan bir topluluğun hükümdarı, başka topluluklardaki kadınların miras haklarından yararlanacak kadar ilkesiz ve ikiyüzlüydü. Mademki, Tanrı, kız çocuklarına miras düşmeyeceğini buyurmuştu, o halde o kadınların mirasına hangi dinle ve hangi yüzle el koyuyordunuz?

Yukarıdaki paragraflarda, kadının tarihte uğratıldıklarına örnek olarak İsrail kavmini ve onun toplumsal ilişkilerini düzenleyen Yahudi dinini almamın nedenlerinden birisi, o kavmin kadınlara uyguladığı baskının boyutlarını göstermek idiyse, diğeri de Yahudiliğin, aynı coğrafyada doğan Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa beşiklik etmesi, onlardaki birçok ilkeyi, kuralı belirlemesidir. Her üç dinin de kadına bakışı birbirine hayli yakın olmuştur.

Oysa İbrani soyunun öncelerine gidildiğ inde, onların da anasoylu bir dönem yaşadıkları görülecektir. Örneğin, J. Hasting, 1900'de yayınladığı “İncil Sözlüğü”nde İbranilerin içinden çıktıkların Sami'lerin (veya Semit'lerin) geçmişindeki en büyük tanrılar-tanrı-çalar topluluğunun başında Tanrıça Astoret olduğunu söyleyerek, “Bu tanrıça, Sami'lerin ilkel anaerkil örgütlenmesindeki baş tanrısallıktı, aşkı nda özgür, klanın doğurgan anası, barışta ve savaşta lideri olan insan-ana'nın timsaliydi” der. Şimdi daha gerilere giderek anaerkil ve ataerkil mitolojilerden bazı kadın betimlemelerine bakalım.

Mitolojide anasoyu

Alexander Puşkin, bir öyküsünde John Tanner adlı İngiliz'in Kuzey Amerika'da başından geçmiş gerçek olayı anlatır. Otovuavlar adlı yerli kabilesinin eline düşen Tanner'ı, kabile şefi olan Net No Kua ismindeki kadın evlatlığa kabul eder. Net No Kua kabilenin en saygı n kişisidir, kayığında kendi soyunun (gens) bayrağını taşır. Britanyalılarla kabilesi adına görüşmeye gittiğinde Britanya kalesinden top atışıyla selâmlanarak karşılanır.

Tanner'ı hayretler içinde bırakan bu durum, tarih öncesindeki eski yaşam biçimlerinden, her nasılsa 18. yy.a intikal etmiş bir örnekti. Sadece 18. yy.da değil, 19., hatta 20. yy.da da böyle topluluklara rastlandı. [Bunlardan en önemlisi, 1914-1920 yıllarında Yeni Gine'de Melanezya ve Avustralya yerlileri arasında çalışmalar yapan Malinowski'nin Trobriand adasındaki gözledikleridir. (Emre Caner, “Kutsal Fahişe'den Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın”, Su Yayınları, İstanbul, Eylül 2004, sf. 28-36.)]

Anaerkil düzen insanların sürü halinde yaşamaktan çıkıp örgütlenmeye başladıkları zamana özgü ilk sosyal organizasyon biçimi olarak biliniyor. İnsanların üretim araçlarını kullanması, onları geliştirmesi açısından yapılan zaman tasnifinde birinci aşama olarak anılan paleolitik çağı (yontma taş devri) arkeologlar M.Ö. 30.000 yıllarına dek götürüyorlar. O döneme ait en eski arkeolojik veri Fransa'da bulunmuş. Yarım mağara büyüklüğündeki büyük bir kaya girintisinin duvarına kazınmış bir kadın resmi arkeolojide “Laussel Venüsü” diye anılıyor. Yaşı uzmanlarca 30.000 yıl tahmin edilen ve elinde bir bizon boynuzu tutan bu kadının bir tanrıça tasviri olduğu sanılmakta. Aynı duvardaki başka resimlemelerde, üç kadın daha görülüyor, kadınlardan birisinin aşağı kısmında, baş aşağı duran bir insan başı ve omuzları gözüküyor ki, bunun bir doğum sahnesini betimlediği sanılıyor. Gene bir başka köşede, başı ve kolları kopmuş, ama vücut duruşundan kargı attığı sanılan bir erkek figürü var. Aynı duvarda ayrıca bir sırtlan ve bir de at resmiyle kabartmalar halinde gösterilmiş bir kaç dişilik organı bulunuyor.

Yukarı paleolitik çağa ait bir başka önemli arkeolojik bulgu M.Ö. 25.000 yaşında taştan yapılma bir tanrıça heykeli. Paleolitik çağdan çıkışta M.Ö. 9000 - 7000 yıllarına (Ön-neolitik çağa) ait Ön Asya'da bulunan mağara resimlerinden ve heykellerden ibaret o dönemin sanatı tanrıçaların ve kadının toplumdaki üstün konumunu gösteriyor.

Neolitik çağa (cilalı taş devri) ilişkin olarak Don kıyılarında ortaya çıkarılan büyük bir insan konutunda mamut başı iskeletinden yapılmış karyolalar, sayısız mamut kemiğinden imâl edilmiş çeşitli ev eşyaları ve el aletleri, sileksin (çakmaktaşının) işlenmesiyle yapılmış çeşitli araç-gereç ve av silahları bulunmuştu. Aynı konutta mamut dişinden ve kemiğinden özenle yapılmış heykelciklerin hepsinin kadın heykeli olması bir başka ilginç bulguydu.

Neolitik evreye ait arkeolojik verilerden de anlaşılıyor ki, insan topluluklarının ilk örgütlenme biçimlerinde kadın binlerce yıl boyunca toplumda birincil konumda olmuştu. Bir başka deyişle, kadın-erkek ayırımı anaerkil toplumda da vardı ve kadının lehineydi. Ama o topluma “kadın egemen toplum” demek, kadının egemenliğini de ataerkilliğin erkek egemenliği kadar mutlak ve şiddetli baskıcı saymak yanılgı olur. Gerçi toplumda erkeğin saygınlığı yoktu, kadınların da erkeğe pek nâzik davrandıkları söylenemezdi, ama gene de anaerkil toplumda kadının üstünlüğü onu izleyen ataerkil baskıda olduğundan daha yumuşaktı.

Birincisi, o toplum sınıflı bir toplum değildi, adilâne bir üleşim vardı, egemen bir zümre şekillenmediği için, iktidar yapısı da oluşmamıştı.

İkincisi, üretim –ve dolayısıyla tüketim– karmaşıklaşmamış, ürün fazlası birikmemiş, üretim araçlarının özel mülkiyeti sosyal sınıflaşmaları getirecek kadar gelişmemişti. Kadın hane'nin sahibesiydi, erkeğin asli göreviyse avcılıktı. Soy anadan geçiyordu. Her iki cinsin de kendi alanında bir hiyerarşisi olmakla birlikte, klanda kadının belli bir üstünlüğü, bir ayrıcalığı vardı.

Bugün bilindiği kadarıyla o dönem insanların doğada buldukları yenilmeye yarar maddeleri yenilebilir hâle getirdikleri evreydi. O besinler, esas olarak kimi bitkilerin toprak yüzeyine yakın bitkisel yumruların toplanmasından ve hayvanların avlanmasından oluşmaktaydı. O durumdaki besinlerin bir kısmı çiğ yenseler bile, bir kısmı da pişiriliyordu. Bu işin yapılması, doğadan sağlanan besin maddelerinin işlemden geçirilerek yenilebilir –veya daha kolay yenilebilir– kılınması bir anlamda üretimin en ilkel biçimiydi. Bu üretim beslenmede insanları hayvanlardan ayırt eden ilk etmendi.

Maymunun muzu soyması yahut hindistancevizini ağaçtan atıp kırması, karıncanın yiyecek depolaması veya balarısının doğadan aldığı bitki özünü vücudundaki kendiliğinden biyolojik süreçlerden geçirerek yiyeceğe dönüştürmesi üretim sayılmayacağına göre, doğada sadece insan üretim yapan yaratıktı.

İnsanların doğadan aldıklarını işleyerek tüketmeleri, ilkel de olsa sosyal bir işbölümüyle gerçekleşiyordu. Kadının ve erkeğin yerini belirleyen bu ilk toplumsal örgütlenmede erkekler ava gitmek, hane'ye çiğ et getirmekle yükümlüydüler. Kadın ise bunların pişirilmesinin yanı sıra, yenilmek üzere kök ve meyve ya da diğer yararlı bitkileri veya kurbağa, kertenkele ve benzeri küçük hayvanları toplamak, su taşımak gibi işleri yapıyordu. Hayvan derilerinden ya da elverişli bitkilerden giyecek dikmek, ev eşyaları yapmak da kadının göreviydi. Bu şekilde, kadın yaptığı işin doğası gereği topluluktaki ekonomik faaliyetin birinci belirleyici öznesiydi. Zamanla, gene doğadan alınan buğday, çeltik, arpa gibi tahılların kullanılmasıyla, ev araçlarının geliştirilmesiyle kadının işlevi daha da genişledi.

Kadının saygınlığının ve üstünlüğünün asıl boyutu onun doğurganlığıydı. Çocuğun hangi etkenle meydana geldiğini henüz bilmeyen erkek, doğurduğu için kadına giz ve kutsallık atfediyordu. Bulunan sayısız arkeolojik objelerde kadının doğurganlığı vurguyla tasvir edilmiştir. Doğa karşısında güçsüz olan insanlarda ölüm yaygın olduğundan, doğum topluluğun devamı için çok önemliydi, ölüme karşı koyan başlıca etmen doğumdu, doğuran insan ise kadındı.

[Daha sonraları, tarıma geçildiğinde, kadının doğurganlığıyla toprağın üretkenliği arasında paralellik kurulması, Ana Tanrıça kültü sona erdikten sonra, kadın tanrılar topluluğunda tanrıça olarak yer aldığında, Bereket Tanrıçası kavramının çıkması ve Bereket Tanrıçasının tanrı değil, tanrıça olması da rastlantı değildi.]

Ama kadının üstünlüğünün asıl nedeni gene de onun ekonomik işlevindeydi. Toplumbilimci V. Klein “İlk toplumda kadınlar sosyal zenginliğ in kaynağıydılar, konutların sahibesi, yiyeceğin üreticisi, hanenin koruyucusu idiler. Bu nedenle, erkek ekonomik bakımdan kadına bağımlı ydı” diyor.

Daha sonra, insanlar, hayvanları beslemeye, üretmeye ve yetiştirmeye başladılar. Keçi, koyun, sığır, öküz, domuz gibi hayvanların beslenmesi, sürülerin otlatılması ereklerin görevi oldu. Gene de bu yeni işlevleri onların ekonomik önemlerini arttırmış değildi, sadece hayvan avlamanın yerini, hayvan besleme almıştı. Hayvancı lık daha az fizik gücünü, daha az tehlikeyi gerektiriyordu. Buna karşılık, beslenen hayvanlardan elde edilen yeni ürünlerin işlenmesi kadının ekonomik önemini daha da arttırıyordu. Yün eğirmekten, süt ürünlerine kadar bir dizi yeni iş kadının görevi olmuştu. Ayrıca, çömlekçilik veya daha gelişkin ev eşyalarının yapı lması, mağaralardan çıkıp evlere yerleşilmesinde çadır yapımı, konut inşaatı gibi işler de kadına kalmıştı.

Avcılıktan çobanlığa geçildiği bu evrede (Birinci işbölümü), hayvanların sadece tüketilecek kadar avlanmalarının yerini, hayvanların yetiştirilmesi aldı ve böylece “artan ürün” (“artı ürün” değil, “artan ürün”) ortaya çıktı. Hayvanı yetiştiren erkeklerde, besledikleri hayvanların klanca tüketilmeyen fazlasını kendi mülkiyetleri sayma eğilimleri başladı, özel mülkiyet duygusunun ilk biçimleri belirdi. Daha sonra o ürün fazlalarının “meta” (Arapça'da “matah”) hâline gelerek, değişim (mübadele) değeri kazanmasına ilkel toplumdan çıkış bölümünde değineceğim.

Derken, tarıma geçilip toprağa yerleşildi (ikinci işbölümü.) Eski devirlere ait en zengin arkeolojik verilerin bulunduğu Orta Doğu'da neolitik döneme ait ve tarıma dayalı üretim yapıldığını gösteren yerleşik topluluklara rastlanıyor. Tarımın başlangıç evrelerinde de, kadının toplumsal konumunu koruduğu, kadının tarım ürünlerini evde işlemenin yanı sıra, toprakta da çalıştığı görülüyor. Orta Anadolu'da Çatalhöyük'te ve Antalya yakınlarındaki Hacılar'da yapılan kazılar M.Ö. 6.500 - 6.000 yıllarındaki topluluklarda hem kadının birincil konumunun sürdüğünü, hem de kadının tarımda da çalıştığını göstermiştir.

Neolitik dönemin ilkel mitolojisi –o zamanlar yazı henüz icat edilmediğinden– günümüze ancak yazısız arkeolojik objelerle intikal edebilmiş durumda.

Anaerkil dönem (ve o dönemden çıkış) konusunda zengin arkeolojik veriler edindiğimiz Ön Asya'da o sıralarda yaşamakta olan değişik toplulukların hepsinin tapındıkları büyük tanrıça ya da ana tanrıça Gökler Tanrıçası'ydı: Astarta (Fenikeliler), Aştar, Aştoret, İştar (Kuzey Samiler ve Babil), Attoret, Attar, Athar (Asuriler), Ate veya Atheh (Kilikya, bugünkü Adana-Antakya yöresi), Hathor, Aşerah, İşara, Au Set (Mısır), İsis (Mısır tanrıcasına daha sonra Yunan mitolojisinin verdiği ad), İstar, İnin, İnnana, Nana, Nut, Anat, Anahita, vb.

Bu dönemde henüz tanrıya (erkek ilâha) rastlanmıyordu. Yukarıda anlattığımız nedenlerle sadece kadın kutsandığı için, tapınılanın cinsiyeti dişiydi, onu en büyük ana olarak görüyorlardı, tıpkı klanın ve bağlı bulundukları gens'in büyük anasına duydukları saygı gibi.

Bulgulara göre, Ana Tanrıça veya Büyük Tanrıça olgusu sadece Ön Asya'da değil, dünyanın başka yörelerindeki insan topluluklarının evriminde de vardı. Ünlü mitolog Robert Graves şöyle diyor: “Bugüne dek kalabilmiş kanıtlardan ve efsanelerden anlıyoruz ki, tüm neolitik Avrupa, çok çeşitli adlar alan Ana Tanrıçaya ve son derece homojen bir dinsel görüşler sistemine sahip olmuştur, aynı Ana Tanrıçayı Suriye ya da Libya'da görmek mümkündür. Büyük Tanrıça ölümsüzdü, değişmezdi ve kudretliydi: babalık kavramıysa henüz dinsel düşünceye girmemişti.”

Anaerkil düzenin paleolitikte olduğu gibi, tüm neolitik çağda da ve kısmen kalkolitik evrenin (bakır devrinin) başında da devam ettiği, yer yer bronz çağına (tunç devri) kadar vardığı, bir başka deyişle tarımın bir sosyal işbölümü olarak ortaya çıktığı aşamada da var olduğu belirtiliyor.

Araştırmacı C. Dawson, “ilk tarım Ana Tanrı çanın kutsal konutları etrafında doğmuş olmalı, dolayısıyla bu (yerleşme yerleri) sosyal ve ekonomik merkezler ve kutsal yerler olup, gelecekteki kentlerin çekirdeğiydiler” diyor.

Bir başka bilimci W. Schmidt, ilk kültürler için şöyle yazıyor: “Burada üstün olan kadınlardı. Kadınlar sadece çocuk doğurucu değillerdi, aynı zamanda besinin baş üreticisiydiler. Besinlerin sadece toplanmadığını, tarımla da üretildiğini gören kadınlar, toprağı değerlendirdiler ve aynı zamanda ona sahip oldular. Böylece hem ekonomik, hem de toplumsal güç ve saygı nlık edindiler...”

Hawks ise “neolitik devrin ana-hukukuna dayalı klan sisteminin egemenliği nedeniyle, toprak mirasının ana soyundan intikal ettiğini” söylüyor.

Bununla birlikte, tarım gelişip –aşağıda göreceğimiz gibi– ürünler meta haline gelince, erkeğin de toplumdaki rolü artmaya başladı. Böyle olduğu içindir ki, tarım öncesi topluluklarda sadece tanrıçaya –veya tanrıçalara– tapınılırken, ana tanrıçanın yanında onun oğlu, kocası veya kardeşi olarak, erkeği temsilen ilk tanrı belirdi.

Bulunduğumuz coğrafyanın en eski mitolojilerinden Sümerlerde Damuzi diye anılan, sonradan adı Tammuz'a dönüşen, gene aynı bölgede Attis, Adonis, Osiris ya da Baal gibi adlar alan bu ilk tanrı hep genç erkek olarak gösteriliyordu. Bu ise, erkeğin toplumsal öneminin artması yla birlikte, ananın oğluna verdiği önemi göstermekteydi.

Gerçekten de, Ana Tanrıçanın, oğlunu kendisinin yanı sıra topluma takdim etmesi, ataerkil toplumun, anaerkil toplum bağrında yeşermeye başladığı anlamına gelmekteydi. Tıpkı kamusal mülkiyet toplumunun bağrında ilk özel mülkiyet nüvelerinin belirmesi gibi.

Tammuz annesinin masum ve uysal oğlu olarak kalmayacak, yavaş yavaş güç kazanarak, anasını binlerce yıllık tahtından indirerek, oraya bir daha kalkmamak üzere kendisi kurulacaktı.

Ne var ki, Tammuz'un –veya başka isimlerle anılan ona koşut tanrıların– o tahta oturması kolay kolay olmadı. Tanrının tanrıçayı tahtından indirmesi hem uzun bir dönemi gerektirdi, hem de toplumdaki her büyük değişiklikte olduğu gibi, sosyal çatışkıları getirdi. Dünyanın bazı yörelerinde o çatışmalar nispeten yumuşak geçerken, bazılarında da sert oldular. Örneğin bazı antik Orta ve Güney Amerika efsanelerinde erkeklerin kadınlara karşı gizli örgütler kurdukları, tanrıçayı tanımamak için kendilerine gizlice tanrılar icat edip, onların totemlerini yaptıkları, kadın totemlerin yerine erkek totemlerine taptıkları, mağaralarda gizli-saklı toplantılar veya ayinler tertipledikleri, hatta toplanıp kabiledeki tüm kadın ve genç kızları öldürdükleri, kız çocuklarını kurdukları erkek düzeninde büyüttükten sonra, türün devamını sağladıkları anlatılır.

Sümer mitolojisinde Damuzi, Ana Tanrıça İnanna'nın (sonradan Nana) oğlu olarak belirdiğinde, önce kendisini tanrıçanın “yatağında ispat eder.” Böylece Damuzi hem oğul, hem de kocanın sembolü olur. İnanna ise Damuzi'ye en büyük payeyi vererek, onu “ülkenin çobanı” yapar. Böylece hayvanları ehlileştirip yetiştirmenin, hayvan beslemenin önemi ve erkeğin yeni görevi anlaşılmaktadır.

Efsanenin devamında, İnanna bir gün ölüler ülkesine geçmek ister ve tahtını Damuzi'ye bırakır. Damuzi “büyük bir sevinçle” tahtı kabul eder, fakat tahtta başına buyruk davranır, oysa Ana Tanrıça zamanında ülke kadın ve erkeklerden seçimle oluşan bilgiler meclisiyle yönetilmektedir, Tanrıça hükümdar değil, sadece meclisin başıdır. (Klan örgütlenmesindeki ilkel demokrasi söz konusudur.) Damuzi ise keyfince yönettiği gibi zulüm de yapmaktadır. Bunun üzerine Ana Tanrıça ölüler ülkesinden geri dönerek Damuzi'yi öldürür ve yeniden yönetimin başına geçer.

Bu efsane eski Sümer kitabelerinde anlatılmaktadır. Bir yanda, “taht” ve tahtı oğluna bırakmak kavramı oluşum halindeki sınıflı topluma özgü bir simgedir ve hükümdarlığın (hanedanın) oluşmasını göstermekte, ama ilkel demokrasi de direnmektedir, öte yandan anaerkil düzen ile ataerkil düzen mücadele etmektedir.

Bulunan başka yazılı dokümanlar, öykünün devamını dile getiriyorlar: Damuzi ölmüş olması na rağmen, erkeğin toplumda güçlenmekte olan konumu Sümerlerde krallığın ilk ortaya çıkışına dair öykülerle dile getirilir. Ana Tanrıça kendisine hem eşlik, hem de rahip olarak En'i seçer. Daha sonraki anlatılarda Ensi diye geçen bu erkeğin nüfuzu giderek artar. Derken, Lugal (önemli adam) adını alır. Böylece krallık kurumu kurulmuş olur. Ama başlangıçta çok uzun bir bir dönem Ensi'ler veya Lugal'lar seçimle işbaşına gelmekte, hiçbiri topluluğu tek başına yönetmemektedir. Gene, başka yazılı öykülere bakılırsa, her yılbaşında yapılan dinsel törenlerde Ana Tanrıçayı temsil eden rahibenin, Damuzi'yi temsil eden kralla (Enmerkar) evlendiği belirtilir (M.Ö. 2600.)

Sümer ülkesi daha sonra doğudaki Akat'ları n kontrolüne geçti. Bu dönemde Babil mitolojisinde benzer öyküyü görmekteyiz. Sümer'deki İnanna, bu kez Aşk Tanrıçası İştar adını almıştır (ataerkil topluma geçilmiştir.) Damuzi Tammuz olmuştur. Tammuz İştar'ın sadece oğlu ve kocası değil, kardeşidir de. Babil efsanelerinde Tammuz, Sümer'den farklı olarak, Ana Tanrıçanın emriyle öldürülmez, kaza eseri ölür ve tanrıça buna çok üzülür, yas tutar. Ön Asya'da pek çok yazılı anlatımı bulunmuş olan Sümerlerin ünlü “Gılgamış Destanı” Babil efsanelerinde de vardır. Babil'in Gılgamış'ı Aşk Tanrıçası İştar'dan evlenme teklifi alır. Gılgamış, İştar'ın daha önceki kocalarını öldürttüğünü söyleyerek, onların adlarını sayar ve evlenmeyi reddeder.

Gılgamış'ın andığı uzun listede farklı zamanlarda iki ayrı Tammuz vardır. Bu da, mitolojide ölen Tammuz'un yerine bir yenisinin konulduğunu göstermektedir. Hem Sümer, hem de Babil'in Gılgamış öyküsü Tanrıça İştar'ı bütünüyle olumsuzlamış, daha sonra Yunan mitolojisinde de yapılacağı gibi, onu kötülüğün simgesi göstermiştir. Tanrıça, evlenme teklifiyle Tammuz'a krallık önermektedir. Gılgamış ise bir yandan ölümsüz olmak ve tahtı kraliçe ile paylaşmamak, ona tek başına sahip olmak dileğindedir. Babil Gılgamış'ının babasının bir kral (Lugal veya Enmerkar) olması gösteriyor ki, Gılgamış'ın yolu, tahtını Tanrıçayla paylaşmaktan, tek başına ve ölümsüz (tanrı) olarak onu ele geçirmeğe kadar giden yoldur. Nitekim tanrıçanın önerisini reddeden Gılgamış, kendisi gibi bir erkek olan arkadaşı Endiku'yla birlikte kadının kutsal boğası nı öldürür, boğanın butlarını ve cinsel organını tanrıçanın suratına fırlatarak, “Elimden gelseydi, boğaya yaptığımı sana da yapardım” der ve kendisi için tezahürat yapan halkın arasından geçerek, ölümsüzlüğü aramak için yola koyulur. Bu olay, Babil öncesinde Erech'te meydana gelmiş bir ayaklanmayı temsil etmektedir. Antik Yunan tarihçisi Diodoros Sicilus aynı dönemlerde Yukarı (Güney) Nil'de meydana gelmiş benzer bir olaydan bahseder. Nubi kabilesinde “tanrı çaya krallık eden” bir erkek, kadın erkek bütün ruhbanlara karşı baş kaldırarak, onları öldürür ve tahtın tek sahibi olur. Burada ruhbanlardan kasıt, Kralın bağlı bulunduğu bilgeler meclisidir, efsanede kral diye anılanlar, ilkel komün toplumunda kabile tarafından seçilen –ya da atanan– askeri şeflerin, sınıflı topluma geçiş evresinde edindikleri ayrıcalıklı konumdur. Nubi kabilesinde olan ise muhtemelen o geçiş sürecinin tamamen sona erdiği yönetim değişikliğini göstermektedir.

Gılgamış efsanesinde anlatılan olay –tanrıçayla evlenerek kral olanların öldürülmeleri– bir gelenekti. Bu gelenek, askeri kudreti ellerinde tutan kralların yönetime tek başına sahip olmamaları için geçiş döneminin çatışkılarında başvurulan bir yöntem olabilir.

Her ne kadar, efsaneler kralı tanrıçanın seçtiğ ini söylüyorlarsa da, gerçek hayatta tanrıça mevcut olmadığından, yaşlılar meclisi tarafından krallığa getirilen kişi, tanrıçayı temsil eden başrahibe ile evlenmekteydi. Bir kaç kitabede yaşlılar tarafından seçildiği açıkça yazılan kralın, “tanrıça tarafından seçildiğinin” söylenmesi, yeni yöneticiye kutsallık kisvesi vermek içindi. Ama aynı kral, ertesi yıl büyük ayinde kurban vermek biçiminde öldürülüyor ve “tanrıça kendisine yeni bir kral seçiyordu.” Daha sonraları bu gelenek kayboldu, kralın öldürülmesinin yerini daha hafif biçimler aldı, örneğin her yılbaşında adam kutsal tapınağa götürülerek dövülür ve hakaret edilir oldu, aynı anda kralın elbiseleri giydirilmiş olan bir başkası (dublörü) kent içinde gezdirilerek törenle ölüme gönderilirdi.

Antik Mısır'da benzer bir öykü vardır. Tanrıça İsis'in oğlu ve kocası Horus ölmektedir. Daha sonraki öykülerde, ölen İsis'in kardeşi ve kocası Osiris'tir. Fakat Osiris'in yerini sonraları bir başka Horus alır. M.Ö. 3000 yıllarına ait kayıtlar erkeklerin Osiris'in mezarında kurban edildiğini yazarlar. Mısır'daki Osiris, Mısır'ın kolonisi olan Biblos'ta (Bugünkü Kuzey Lübnan) Adonis olur. Adonis İbrani dilinde “efendi, bey” anlamına gelen Tammuz'un Yunan mitolojisine geçmiş muadilidir.

Eski Yunan efsanelerinde Suriye ya da Kıbrıs kralının kendi kızından olan oğlu Adonis'i Aşk Tanrıçası Afrodite ile Yeraltı Tanrıçası –ve Ölüler ülkesinin kralı Hedis'in eşi– Persephone paylaşamazlar. Adonis dört ay kraliçe Persephone'nin, sekiz ay Afrodite'nin yanında kalarak ikisini de hoşnut eder. Ama bu erkek güzeli çobanın Afridote'yle beraberliğini kıskanan bir başka erkek güzeli Apollo veya başka anlatılarda Savaş Tanrısı Ares ya da Bereket Tanrıçası Artemis (Ön Asya'daki Ana Tanrıçanın Yunan'da aldığı biçim) azgın bir boğayı Adonis'in üzerine salar ve delikanlıyı öldürtür. Bu anlatım efsanelerin yöreden yöreye ve zaman akışı içinde değişen toplumsallıklarda nasıl aktarıldığına iyi bir örnek oluşturuyor. [Adonis, bugün Batı'da, özellikle fiksiyon dilinde, mecazi olarak delikanlı yaştaki erkek güzeli anlamında kullanılır ve sempatik sayılmayan (tecavüzcü) Appolo'ya tercih edilir.]

Aynı hikâyeler, benzer şekillerde, Kanaan (=Kenani, bugünkü İsrail toprakları) efsanelerinde Gökler Tanrıçası ve krallığın Tanrıçası Anath ile düşmanı tarafından öldürülen oğlu-kocası Banal, ya da Anadolu'da Ana Tanrıça Kibele ile ölen oğlu-kocası Attis öyküleriyle anılır. (Banal ve Attis öldükten bir süre sonra, tekrar canlanıp, hayata dönerler.) Tammuz ve yukarı da adlarını andığımız adaşları anaerkil dönemin etkisi ve kalıntıları iyice azaldıktan sonra, baş tanrıya dönüşürler.

Kadının yeni toplumdaki ikincil yerine bağlı olarak tanrılar ailesinde yer alan tanrıçalar giderek önemsizleşirler, ama hem köklü inançlar kolay yok olmadığı, hem de yeni toplumda eski toplumun gelenekleri, kalıntıları uzun süre yaşadığı için, bu tanrıçalar tek tanrılı dinin ortaya çıkmasına kadar varlıklarını korurlar ve yukarıda da gördüğümüz gibi İbranilerde tek tanrılı Yahudilik doğunca, paganizme karşı açılan savaşla tümüyle silinirler. Bölgede pagan dönemden geriye kala kala arkeolojik kazılardan bulunacak yer altı objeleri kalır.

Komün toplumundan çıkış ve ataerkilliğin araçları

Klan sisteminin dağılarak, komün toplumunun yerini sınıflı topluma terketmesi, anaerkil düzenin yerini alan ataerkil düzenin güçlenmesi toplum yaşamında nasıl gerçekleşti?

Sınıflı topluma geçişin ilk tohumlarını avcılığın öneminin iyice yittiği, hayvan beslemenin geliştiği evrelerde aramak gerekir. Bu sürecin tamamlayıcı öğesini ise kabileler arasında –hatta aileler arasında– yapılan savaş veya kavgalardan elde edilen köleler oluşturuyordu. Ama başlangıçta köleler köle olmaktan çok tutsak gibiydiler.

Çünkü götürüldükleri topluluklarda besin kıttı, ancak o klanı doyuracak kadardı. Savaşta tutsak düşen, gittiği yerde ancak kendi yiyeceğini üretiyordu. Hayvancılığın gelişmesi ve sürülerin büyümesiyle erkeğe ihtiyaç arttı. Çoban yapılan tutsaklar sayesinde daha geniş sürüleri otlatmak, kontrol etmek, beslemek mümkün hâle gelmeye başladı. O aşamadaki miras düzeninde, herkesin kendi kullandığı iş aleti, vârislerine kalıyordu. Sürüleri de erkekler güttüğünden, çalıştırıldıkları için artık tutsaktan çok köle olan insanlar iş aleti sayıldığından, erkek ölünce, ona hizmet eden köleler de vârislerine kalmaya başladı. Gerçi o evrede sürüler henüz kamu malıydı, bu mülkiyet gensin demokratik usulle seçilmiş başkanında somutlanıyordu. Kabilenin başı topluluk adına sürüye sahipti. Zamanla başkanlık babadan oğla geçer olunca, en büyük serveti oluşturan sürüler de görünüşte kabilenin başkanında, fakat gerçekte babadan oğluna geçecek biçimde hep aynı erkek soyun mülkiyetinde bulunuyordu. Yukarıda İbrani soyundaki hanedanı gördük, her ne kadar hanedan sonra kesintiye uğradıysa da, İbranilerin yeni önderi Musa, Tevrat'ın ilk bölümü Genessis'te “sürülerin İbrahim'in öz hakkı” olduğunu söylüyordu.

İbrahim örneği, İbranilerin göçebelik aşamasında özel mülkiyete başladıklarını göstermekle birlikte, ilkel toplumdan çıkış başka başka topluluklarda başka gelişmeleri getirdi. Bu gelişmeler, bir yandan sürülerin giderek çoğalması, erkek kölelerin gitgide daha fazla önem kazanması şeklinde olurken, iş aletlerinin gelişmesi kadın kölelerin de sayısını arttırıyordu.

Böylece, erkek kölelerin yanında kadın köleler de (cariyeler, halayıklar) erkeğin mülkü olmağa başladılar. Özellikle, tarıma geçişle birlikte sürülere bakmanın yanında, toprağı işlemek de köle emeğini gerektirdi.

Tarıma geçilince, toprak bir üretim aracı olarak önem kazandı, gitgide öne çıktı, iş aletleri hüneri, beceriyi gerektirecek şekilde gelişti, daha önceleri basit eşyalara sahip olmak biçimindeki özel mülkiyet, yavaş yavaş üretim aracına sahip olmak şeklini aldı. Mülkiyet erkek elinde toplanır oldu. Toprak da ona ait olunca, tarım erkeğin nüfuzunu büsbütün arttırdı.

Nihayet, varılan gelişim düzeyinde, insanların elinde tüketebileceklerinden daha fazla ürün birikmeye başladı. Bu ise “ürün”ün “meta” olmasını (mübadele değeri kazanmasını) getirdi.

Ürünün metaya dönüşmesi toplumda zaten uç vermiş olan özel mülkiyetin asıl temelini oluşturdu. Miras hakkı eskisinden daha büyük önem kazandı. Ve en önemlisi insanlar da (köleler) meta olarak mübadeleye sokuldular. Böylelikle, üçüncü işbölümü olan ticaret doğuyor, komün toplumundan çıkılarak sınıflı topluma geçiliyordu.

Kölesi fazla olan taraşarın elindeki ürünler de fazla olduğundan, bazen savaş yapmadan da ayni olarak, yani mal karşılığı bir başka malın (kölelerin) satın alındığı oluyordu. Böylece belli aşiretlerin elinde büyük servetler biriktikçe, onların içindeki bazı ailelerin, hatta bazı genslerin mülkiyetinde metalar hem araçlar, hem de ürünler toplanmağa başladı. Bir kabilede kölelerin çoğalması –ve ürünlerin kazandığı büyük önemle birlikte– kölelerin eskisi gibi aileye katı lmış yeni bireyler olmaktan çıkıp, tam anlamıyla köle haline gelmeleri tek tek topluluklar içindeki ilk sınıfsal ayrışmayı getirdi. Buna rağmen o toplumlarda birçok özgür insan da vardı. Ne ki, meta değişimi başlangıçta kabileler arasında yapılırken, zamanla aileler arasında yapılmaya başlandı. Bu, özgür ve eşit yurttaşlar arasında farklılaşmaları getirdi, derken koyunun birim olduğu para doğdu (para sonradan koyun postuna, post şeklindeki taş tabletler, en sonunda madeni sikkelere dönüştü.)

Tüm o gelişmeler erkeğin üstün konumunu pekiştirirken, birbirlerinden köle, sürü ve toprak elde etmek için kabileler arası savaşların kızışması, silahı ve ona sahip savaşan erkeği daha da güçlendirdi. Toplulukta demokratik usullerle seçilen askeri şeflerin nüfuzları çoğaldı. Maden işlemeciliğinin gelişmesiyle, özellikle demirin işlenmesiyle bu alanda da erkek üstünlük sağladı. Böylece kadın yavaş yavaş ekonomik yaşantının dışına itildi. Geriye kala kala soylara ait olan miras düzeninin değişmesi kaldı.

Servetlerin babadan oğula geçmesini sağlamak için anasoylu topluluktaki miras düzeninde bir değişiklik yapmak gerekiyordu. Çünkü anadan geçen miras zincirinde, ölen erkeğin mülkiyeti sürüler, köleler, topraklar, avadanlıklar kendi çocuklarına geçmiyordu, erkek ve kız kardeşlerine ya da kız kardeşlerinin çocuklarına veya annesinin kız kardeşinin (teyzesinin) çocuklarına geçiyordu. Çocuklar babalarının soyuna değil, analarının soyuna aittiler, soy zinciri kadın tarafında sürüyordu. Miras ana tarafından onun kandaşına geçiyordu. Servetin artışıyla ve erkeğin aile içindeki gücünün yükselmesiyle, bu miras düzenini değiştirme eğilimleri uç verdi, babalar mirasın kendi çocuklarına intikal etmesini istiyorlardı.

Ve Engels'in deyişiyle, “görünüşte çok basit görülen küçük bir değişiklikle” tarihin en büyük değişikliklerinden birisi yapıldı. Doğan çocuklar ana soyundan çıkarılıp, baba soyuna alındılar, analarının soyuyla değil, babalarının soyuyla çağrılır oldular. Mirasın hep aynı soy içinde kalması esas gelenek olduğundan, aynı soy denilince ananın soyu yerini babanın soyuna bıraktı ve böylece miras düzeni tamamen değişerek, erkeğin eline geçiverdi.

Böylece, meta üretimiyle ve özel mülkiyetle birlikte, mülkiyetin babadan oğla (erkek tarafına) aktarılmasıyla, kadının zaten ekonomik bakı mdan önemsizleşmiş konumu, toplumsal bakımdan da –haklarını yitirmekle– tamamlanıyordu. Arkadan gelen tek-eşli aile, ataerkil düzenin ve erkek soylu miras hukukunun bir gereği oldu.

Ataerkilliğin hukuki araçları

Bölümü bitirmeden önce, çok sözünü ettiğimiz ataerkillik neydi, literatürde nasıl anlatılmaktadır, bu soruların yanıtını arayalım.

Ataerkil babanın kendi yönetimindeki toplum biriminde o birimin diğer fertleri üzerinde hukuki, sosyal ve ekonomik mutlak üstünlüğünü öngören sosyal sistemdi. Hukuk fakültelerinin ilk senelerinde Hukuka Başlangıç, Hukuk Felsefesi gibi derslerin yanı sıra Roma Hukuku okutulur.

Roma hukukunun ilkelerini temel alacak olursak, bu hâkimiyetin en önemli araçları şunlardı:

  • Babanın, eşi ve çocukları üzerindeki hukuki hâkimiyeti (Patria potestas).
  • Babaların egemenliğinin toplum genelinde zor yoluyla ve soylu bir üst sınıf eliyle icra edilmesi (Patriçiler).
  • Çok tanrılıkta, tüm tanrı ve tanrıçaların (eski Türkçeyle ilâh ve ilâhelerin) üzerinde bir Baba tanrının mutlak hâkimiyetinin kabul edilmesi veya tek tanrılıkta tek bir Tanrı Baba'nın evreni tek başına yönettiğine inanılması.
  • Baba tarafının anne tarafına hâkim olduğu bir akrabalık sistemi (Patrilineum).
  • Soy ağacının bilinen ilk büyük atadan (Patriarch) başlatılması.
  • Soyun babadan geçtiğinin kabul edilmesi.
  • Miras hakkının baba soyundan geçmesi (Patrimonium).
  • Kadının hanedeki konumunun kayınpederinin isteğine göre belirlendiği bir evlilik düzeni.
  • Çocuğun, babasının adını sürdürmek hakkı ve görevi (Patronymikon).
  • Babasız erkek çocukların korunma ve bir babanın (Patron) himayesine verilme hakkı (ama kızların bu haktan mahrum tutulması).
  • Babanın, eşinden doğan çocukları tanıma veya reddetme hakkı.
  • Babanın kan bağı (akraba) olmayan kişilerden evlatlık edinme hakkı.
  • Kişinin doğduğu kentin resmi söylemde “Babaşehri”, vatanının ise “Babayurdu” (Patria) diye anılması.

Görüldüğü gibi, parantez içindeki temel sözcükler hep “Baba”yla ilgilidir. Burada yazılı olan özelliklerin çoğu günümüz hukukunda yoktur, ama dünyayı çağdaş hukukun iyi-kötü belirleyici olduğu coğrafyalardan ibaret saymamak gerekir. Halen, yukarıda yazılı ataerkil düzende yaşayan yüz milyonlarca insan vardır. Türkiye'deki hukuk sistemi de çağdaş standartlara yaklaştırılmakla birlikte, o hukukun işlemediği ve çok sayıda insanın ataerkillik hâkimiyetinde yaşadığı kimsenin meçhulü değil.

Örneğin, miras hukukunuz mu çağdaş? Yapı lan kadın araştırmaları arazi mülkiyetinin % 92 sinin erkeklerde bulunduğunu, sadece % 8 oranında kadının toprak sahibi olduğunu ortaya koyuyor. Miras çocuklara eşit intikal ediyorsa, niçin kadının toprağı yok? Kız çocuğu toprağı kocasına götürmesin diye, daha babasının sağlığında mı hukuki kılıf bulunuyor? Kocası ölen kadınlara miras olarak toprak düşmüyor mu? Mirasın büyük bölümünün çocuklara geçtiği doğrudur, ama kadın-erkek oranı yarı yarıya olduğuna göre, ölen erkeğin kız çocuklarına kalan mirasın akıbeti nedir? Böylece, sorulara başladığımız noktaya geri dönmüş oluyoruz.

Hemen belirtmek gerekir ki, komün toplumundan çıkış, üretici güçlerin gelişmesine büyük bir ivme kazandırdı. Fakat,

a) toplumda sınıflaşmayı getirdi, ezen ve ezilen sınıfları ve ara katmanları doğurdu, insanın insan üzerindeki egemenliği şekillendi,
b) erkeğin egemenliğindeki toplum oluştu, her sınıf ve katmandan erkek kadın üzerinde mutlak bir hâkimiyet tesis etti.

Anaerkil (matriarkal) toplumda ne özel mülkiyet vardı, ne kölelik, ne siyasi iktidar (devlet), ne de cinslerden birisinin diğerine tahakküm etmesinin temel kurumu olan çekirdek aile. Kadının toplumdaki üstün konumu, erkekleri kendi kölesi ve mülkiyeti gibi görmesi ve kullanması şeklinde değildi.

Ataerkil toplumda ise monogam evlilikle aile ortaya çıktı, kadın erkeğin mülkiyetine girdi, sadece evde çalışan insan olarak kadının işgücü değil, erkeğe haz veren insan olarak kadının bedeni ve cinselliği de erkeğin malı oldu. Batı dillerinde aile sözcüğü Latince'den gelir; “famulus =ev kölesi” demektir, bunun çoğulu olan “familia” ise bir erkeğe ait tüm köleler (köleler topluluğu) anlamındadır, erkeğin cariyeleri ve iş yapan köleleri gibi, eşi de o köleler topluluğunun içindeydi.

Buraya kadar yazdıklarım anaerkil toplumu yüceltmek için değildir, sadece erkeğin hâkimiyetinin bir doğa olayı olmadığını vurgulamak içindir.

Simone de Beauvoir “le Deuxieme sexe” (İkinci Cins) adlı kitabında şöyle diyor:

“Ana Tanrıçanın başparmağı altında insanlar soyun anneden geçtiği bir sistemde yaşıyorlardı, ama uygarlığın ilkel bir aşamasına hapsolmuşlardı... Kadının [ataerkillikle birlikte] değerini yitirmesi insanlık tarihinin zorunlu bir aşamasını temsil ediyordu, zira kadının saygınlığı onun pozitif değerinde değil, erkeğin zayıflığındaydı. Kadında, doğanın erkek için rahatsız edici gizleri bulunuyordu, ama erkek doğadan özgürleşince, kadının hane'sinden kaçıverdi... Böylece, ataerkilliğin zaferi ne rastlantıdır, ne de şiddete dayalı bir devrimin galip gelmesi.”

Çoğumuzda bir koşullanma vardır, tarihte olup biten her şeyi asıl veri kabul ederiz, cereyan etmiş olandan sanki başka türlüsü mümkün değilmiş, o süreç mutlaka o şekilde, aynı tarihsel mecradan seyretmek zorundaymış gibi algılamaya yatkınızdır.

İlkel komün toplumundan ticaretle birlikte sınıflı topluma geçiş üretim güçlerinin gelişmesine uygun bir sosyal organizasyondu, ama bu noktada kadın niçin köleleştirildi, cinselliği baskı altına alınarak bedenine niçin yabancılaştırıldı, bunun toplumsal işlevi ve yararı neydi, bu soruların yeterli bir izahı yoktur.

Çünkü tek-eşli ailede ev işlerini ve çocukların yetiştirilmesini gerekçe göstermek ikna edici değil. Hem köleci, hem de feodal toplum evrelerinde, sadece en üst sosyal sınıfta değil, genişçe orta katmanlarda da ev işlerini anne yapmıyordu, çocuğu da o yetiştirmiyordu.

Niçin yeni sosyal örgütlenmede kadın ve erkek toplumsal üretime (dolayısıyla sosyal yaşama) birlikte katılmadılar?

Erkeğin egemenliği, sadece egemen sınıfla sınırlı kalsaydı, belki erkeğin egemenliği=sınıfın egemenliği diyebilirdik, ama en alt katmanlara kadar erkek kadına mutlak egemen oldu.

Erkeğin egemenliği, bir sınıfın diğer sınıflara egemenliği biçiminde yansımadı, her sosyal sınıfın veya katmanın içinde de erkek kadına hükmetti. Kadın tarih boyunca o denli aşağılanmış, öylesine baskı ve şiddet altında tutulmuştur ki, bunu üretim sürecinin bir gereksinmesi kabul etmek mümkün değildir.

Örneğin, Türkiye'de erkeklerden oluşan aile meclisi kararlarıyla genç kadınların öldürülmesini veya bekâret tabusunun “çağdışı” sözcüğüyle nitelendirmesini çok düşüncesizce buluyorum. O suçlar bugün için “çağdışı” ise, demek ki, “çağ içi” oldukları dönemler vardı. İnsanların yarısını sosyal yaşamdan dışlamak, eve kapatmak, toplumun küçük kadınları olan kız çocuklarını baskı, şiddet ve çarpıklık içinde yetiştirmek, tarihin hangi döneminde, hangi toplumsal gereklilikle açıklanabilir?

Cinayetlere “töre cinayeti” demek ister istemez suçu toplumsal göstermek, o törenin doğduğu yüzyıllardaki kadın katili zihniyeti aklamak, o törenin bugüne ulaşmasını kabullenmek anlamına geliyor.

Gelenek veya töre denildi mi, belli bir dönem belli bir toplulukta uygulanan ve genellikle işlevli oldukları (veya sanıldıkları) için kalıcılaşan ilkeler, kurallar, inanışlar, alışkanlıklar anlaşılıyor. Kadının bedenine mülkiyet koymak, erkekte asla aranmayan, hatta ayıplanan bekâreti kadına mutlak şart koşmak, evleninceye dek cinselliğini ve bedenini ona yasaklamak hangi üretim süreciyle veya gerekli sosyal ilişkiler sistemiyle açıklanabilir?

Anaerkil yapının çözülmesiyle kadının ezilmesi, dışlanması, şiddetli bir baskı altına alınması başlamıştır. Toplumsal yaşamdan ve onun resmi ideolojisinden, sanat yapıtlarına dek kadın aşağılanmıştır, zavallı, aciz, budala yerine konulmuştur. Yetmemiş, kötülüklerin anası, fenalığın simgesi haline getirilmiştir.

Tek eşli aile fuhuş eşliğinde yaşadı

Bilindiği gibi, aile kadın için tek eşliliktir. Ailenin belirmesiyle birlikte fuhuş da doğmuştur. Evli kadın evine kapatılıp mutlak surette tek erkeğe mahkûm edilirken, erkek hem kölelik sistemi gereği cariye satın alarak çok kadınlı cinsel yaşamını sürdürmüş, hem de fahişelerin bedenini kullanmıştır.

Anaerkil dönemin kutsal rahibeleri, şimdi saray, köşk ve diğer varlıklı evlerdeki dansözlere, lir, harp çalan güzel kadınlara dönüşmüştür. Kentlerde fuhuş evleri açılmıştır, köleler hariç her sınıftan erkeğe (her keseye) göre cinselliği satın almak mümkündü.

Antik Pompei kentini açıklayıcı bilgilerle gezenler görmüşlerdir: O dönemin zengin ve canlı bir kentindeki toplumsal yaşamın çeşitli veçheleri gibi, fuhuşun da yeri açıkça belli olur.. M.S. 79'da Vezüv'ün püskürmesiyle tamamen küller ve tüfler altına gömüldüğü için, 19. yy. başlarındaki kazılarla ortaya çıkarılana değin bozulmadan kalmış bu antik kentin binalarının önemli bir bölümü, iç mekânlardaki yaldızlı tezyinata veya boyalara varıncaya değin, tüm özellikleriyle, işlevleriyle –bugün bile içinde oturulabilecek kadar– canlı ve sağlamdırlar.

Genelevlerin kent agorasından sonra en önemli ortak mekân olduğu görülmektedir. Fresklerin, duvar resimlerinin, heykellerin, kabartmalı küvetlerin kayda değer parçaları Napoli –ve hatta Roma– Ulusal Arkeoloji Müzelerine kaldırıldığı halde, kimi zengin evlerindeki büyük mermer küvetli, duvarları fallüs kabartmalı veya cinsel birleşme tasvirli özel seks odaları evin erkeğinin çok sayıda kadınla yaşadığı cinselliğine –veya misafiri erkeklerle birlikte kadınlarla eğlenmeğe– ne denli önem verdiğini sergilemektedir. Grup seksi dâhil her türlü cinsellikten alınan bütün o hazlar, evli kadınlar için değil, sadece erkekler ve onların kadın-erkek fahişeleri içindi.

Ne acı bir realitedir ki, Eski Yunan ve Roma kentlerinde kadınların sosyal ve kültürel yaşama katılmaları, toplumda yer edinmeleri ancak fahişelikle mümkündü.

Tarih kitapları, kadınların kültürel ve sosyal gelişmelerini özel olarak eğitilen, sanattan, müzikten, tiyatrodan anlayan, lir çalan, güzel sesiyle şarkı söyleyen, görgülü-bilgili yetiştirilen (Orta çağ Avrupa'sında Fransızca'dan gelme “courtisane” sözcüğüyle anılacak olan) pahalı ve kibar fahişelere bağlamaktadırlar. [Not: Courtisane, aynı dildeki court=saray sözcüğünden türemiştir. Salt bu anımsatma bile, neyin ne olduğunu açıklamıyor mu?]

Courtisan'lığın mitolojideki en ünlü simgesinin hangi tanrıça olduğuna birazdan değineceğiz.

Yunan mitolojisinde kadın

Batı merkezli kültür hegemonyası nedeniyle yazılı metinlere en çok aktarılan, tiyatro, edebiyat, heykel, resim, mimari ve nihayet sinema sanatlarında en çok geçen mitoloji Yunan mitolojisidir (Roma mitolojisi aşağı-yukarı aynı tanrılar-tanrıçalar ailesinin tekrarıdır, sadece isimlerin çoğu değişmiştir. Bu nedenle, Batı'nın kültür birikiminin ayaklarından birisi Yudaho-Kristiyan (Yahudi - Hıristiyan) kültürüyse, diğeri Eski Greco-Romen (Antik Yunan-Roma) mitolojisidir.

Mitolojideki tipolojileri ölümlüler ve ölümsüzler diye özgül bir ayırıma tabi tutarsak, kadın kahramanlar da bu ayırımın içine girerler. Ama böyle bir ayırım toplumsal simgeleştirme olarak hiç bir şey ifade etmez. Çünkü ölümsüzler ne denli ilâhi (tanrısal) olurlarsa olsunlar, insanüstü kudretlerine, gizlerine ve mistik özelliklerine rağmen-tıpkı hayatta karşılaştığımız reel insanlar gibidirler. Yalan söylerler, hile yaparlar, âşık olurlar, kıskanırlar, öç alırlar, kadınlara cinsel tacizde bulunurlar, korkarlar, üzülürler vb. Kısacası, tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla gündelik hayattaki insanlar gibidirler.

Kadınlar için de aynı şey söz konusudur. İster ölümlü, ister ölümsüz olsun, kadın tiplemeleri toplumdaki genel kabullerin, anlayış ve algı layışların ya da önyargıların dışında değildirler. Bu saptamaya sadece bir ek yapmak gerekiyor: Bazı kadın tanrıçalara atfedilen olumlu ve saygın özellikler (yukarıda bereket tanrıçaları vesilesiyle andığımız gibi) ataerkil toplum öncesinden kalmış bir mirastır, gelenektir.

Önce, kadın düşmanlığının Yunan mitolojisindeki bazı çarpıcı örneklerine değinelim. Bunlar arasında en hakaretâmiz olanı, en çirkini Pandora efsanesidir.

Pandora daha sonra Yahudi-Hıristiyan-Müslüman dinlerinde de başka şekillerde (Havva / Ava olarak karşımıza çıkacak) kadını kötüleyen bir imgedir.

Pandora: Yunan mitolojisinde insanlığın sembolü bir erkektir: Prometheus başlangıçta Olympos katındayken, tanrılara karşı ve insandan yana bir suç işler, mitolojideki demirci ustası Hefaistos'un yanına gider, ateşi bir kamış içinde gizlice Olympos'tan çıkararak insana verir ve Olympos'tan kovulur, (bu nedenle insanlığın simgesi haline gelmiştir.) En sonunda ceza olarak, Kafkas'larda bir kayaya zincirlenir ve ebediyete kadar ciğerini bütün gün bir kartal yer, geceleyin ciğeri tekrar büyür. Bir rivayete göre bu ceza 30 yıl, bir başkasına göre 30.000 yıl sürmüştür. Bir diğer anlatıda Herakles okuyla kartalı öldürür, Prometheus zincirlerini kırar, vb. [Kafkas Mitolojisine göreyse, Prometheus Çerkes'tir.]

Prometheus'un tanrılara karşı ve insandan yana –daha önceden– işlediği bir suç daha vardır: Büyük bir öküzü keser, etleri kemiklerinden ayırır, kemiklerin üzerini yağla sıvar, lop etleri öküzün postuna doldurur, Zeus'a iki kümeden birisini seçmesini söyler. Seçmediği küme insanın olacaktır. Zeus yağla kaplı kümeyi daha kıymetli sanarak tercih eder. Böylece, kemikler tanrılara, et insanlara düşer.

Çok hiddetlenen Zeus insanı cezalandırmak için kilden eşsiz güzellikte bir kadın yapar, ona hayat verir. Bu insan İLK KADIN'dır. Tanrılar kadını nadide armağanlarla bezedikleri için adına “hepimizin (tüm tanrıların) armağanı” anlamında Pandora derler ve yeryüzüne gönderirler. Pandora beraberinde bir kutu götürmektedir, kutu veba ve tüm öldürücü hastalıklarla, delilik, elem, sefâlet, kötülük, ihânet, belâ, erdemsizlikle doludur.... Kötü olan ne varsa hepsi kutunun içindedir.

Promotheus kendisine elinde kutusuyla gönderilen bu armağanı kabul etmez. [Eski Yunanca'da Prometheus, “önceden gören” demek.] Pandora bu kez Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gider [Epimetheus ise “sonradan gören” demektir.] Prometheus “tanrıların göndereceği hiç bir armağını kabul etme” diye kardeşini uyarmış olmasına rağmen, Epimetheus Pandora'nın büyülü güzelliğine tutulur.

Genişçe bir öyküsü Hesiodos tarafından “İşler ve Günler”de anlatılan (M.Ö. 8. yy.), ama başka versiyonları da bulunan Pandora efsanesinde, kimilerine göre merakı, kimilerine göreyse salt kötülüğü nedeniyle Pandora kutunun kapağını açar ve bütün fenalıklar, lânetler tüm dünyaya onun elinden yayılır. (Bazı anlatılarda, Pandora'nın kutuyu kendisinin açmadığı, Epimetheus'a açtırdığı söylenir.) Zeus'un gönderdiği kutudaki tüm kötülükler arasında, sadece tek bir iyi şey vardır, Umut'tur (Elpis), ama o kutunun içinde kalır.

Hesiodos erkeklere, “kadının tatlı diline, güzel görünüşüne kanmamaları, kadınlara inanmamaları” için öğütler verirken, Samos'lu (Sakız'lı) Semonides aynı efsaneden yola çıkarak, kadınları “Zeus'un bize yaptığı en büyük kötülük” diye tanımlıyor. “Pandora'nın kutusu” deyimi ise Batı dillerine olumsuzluğuyla girmiştir.

Üç semavi dindeki “Adem ile Havva” efsanesinde de kadın Yasak Meyve için erkeğini kandıran, onu da, kendisini de cennetten kovdurtan yaratıktır. [Anlaşıldığı kadarıyla, Pandora'nın kötülüğü ile Prometheus'un Olympos'tan kovulması birleşmiş olmaktadır.]

Pagan dönemindeki kadın düşmanlığı, tek tanrılı dinlere geçince daha da azmıştır. Ön Asya kökenli ilk semavi din olan Yahudi'lik ve onun doğduğu İbrani kavmi, sonraki adıyla İsrailoğulları, adı üstünde fazlasıyla erkekti. Yahudilikteki kadın düşmanlığı orada kalmamış, Hıristiyanlığa da intikal etmiştir. Kilise uzun süre kadını “instrumenta diaboli” (şeytanın âleti) ilân etmiştir, Yeni Ahit Âdem'in başına gelen “nice binlerce acı”nın Havva yüzünden olduğunu buyurur.

İslamiyetin kadına bakışını ise hepimiz yeterince biliyoruz.

Pandora ve Havva benzetmesini 16. yy. ressamlarından Cousins “Eva Prima Pandora” tablosuyla resimlemiştir.

Gelgelelim, Pandora efsanesi sanatta fazlaca işlenmeye değer görülmemiştir, Giacomo Rosso'nun Paris'te önemsiz bir müzede “Pandora Kutusunu Açıyor” diye bir tablosu vardır. Pandora efsanesi adına yapılmış bir opera veya müzikal yok. Sinemada sadece iki filmin adında Pandora bulunur: Alman komünist yönetmen Pabst'ın sınıf atlama konusunu işlediği bir sosyal drama olan “Pandora'nın Kutusu” (1928) ve Britanyalı Lewin'in Ava Gardner ve James Mason'ı oynattığı yarı fantastik filmi “Pandora ve Uçan Hollandalı” (1951.)

Kadın düşmanlığını simgeleyen efsanenin erkek icadı olduğu besbelli, ama kadının en fazla aşağılandığı bu öyküde bile, Pandora sadece bir aracıdır. Dünyaya kötülükleri gönderen tanrılar tanrısı Zeus'tur. Kötülüğün kaynağı Olympos'ta hüküm süren ataerkil despottur. Evet, eğer kadın-erkek meselesi söz konusu olacaksa, o despot, kadın değil erkektir.

Zeus: Kadın düşmanlığı –ve seksizm– konusunda Yunan efsanelerindeki Zeus (Roma'da Jupiter) karakteri üzerinde durmadan olmaz.

Tanrılar katının başındaki bu şahıs, ilginç bir şekilde, olumsuz bir tiptir. Elinde şimşekleri vardır, oraya buraya çakarak şiddet saçar. Zeus sevilen değil, korkulan bir kişiliktir. Herkes onun gazabından çekinir. Ayrıca hilekâr ve sahtekârdır.

Kindardır, intikamcıdır. Egoist mi egoisttir. Onun adaletinden ve hakkaniyetinden değil, nefretinden, kurnazlıklarından söz edilir. Kısacası, Zeus'u gökten yere indirecek olursak, şerrinden korkulan müstebit bir dünya hükümdarının profilini buluruz.

Ama burada konumuz Zeus değil, erkek kültü ve kadın düşmanlığı olduğundan, tanrılar tanrısının olumsuz özelliklerini öykülerle tek tek sıralamak yerine, sadece Zeus'un kadınlara yaklaşımını örneklerle anacağız.

Erkek egemenliğinin önde simgelerinden olan Zeus, dolayısıyla kadın düşmanlığının yani kadını cinsel haz aracı gibi gören erkek zihniyetinin baş temsilcisidir:

1- Yedi kez evlenmiştir, eşlerinin adı Metis, Themis, Eurynome, Demeter, Mnemosyne, Leto ve Hera'dır.
2- Cinsel tacizci ve tecavüzcüdür. Bizim Yeşilçam filmlerindeki “Tecavüzcü Coşkun” Zeus'ın yanında sempatik kalır.)
3- Altın ışık hâline bürünüp Danae'ye, satir kılığına girip Antiope'ye, alev olup Aegina'ya, kuğu olup Leda'ya, beyaz boğa olup Europe'ye (Avrupa'ya) tecavüz etmiştir.
4- Sayısız aşk maceralarının ve tasallutlarının kurbanları arasında Alkmene, Anaxithea, Kallisto, Karme, Kassiopeya, Dia, Dione, Elara, Elektra (bu Elektra, Agamemnon'un kızı Elektra değil), Hesione, Io, Maya, Neara, Niobe, Okyanus Pluto'su, Protogenya, Semele, Styx, Tavgete, Thalia, Tymbris ve daha nice nimfa'lar (su perileri) ve ölümlü kadınlar vardır. Baş tanrının iğfal ve kız kaçırma öyküleri, zamanına ait heykel, kabartma, çömlek-vazo desen ve resimlerinden Michelangelo gibi büyük ressamların tablolarına değin klasik sanata geçmiştir.

Helena: Yukarıda iki vesileyle değindiğimiz Troya Savaşı efsanesine, şimdi de kadın açısından bakalım.

Bu savaş, o mitolojideki en büyük öyküdür ve birçok mitolojik karakter efsanede yer almıştır. “İlyada” başta olmak üzere birçok antik Yunan destanı, Aeskhilleus, Sophokles ve Euripides'in çeşitli tragedyaları, ya da bir takım efsaneler, şiir, heykel, resim, kabartma, fresk, desen bu öyküden esinlenir.

Her ne kadar, öykünün önde gelen kahramanlarının çoğu Aekhilleos (Aşil), Hektor, Aias (Ajax), Odysseus, Philoktetes, Paris, Menalos, Diomedes, Priamos, Phoenix, Nestor gibi erkek kahramanlar idiyse de, efsane ve bağlantılarında doğrudan yahut dolaylı olarak öykü ve etrafındaki (önce ve sonrasındaki) olaylarda kadınlar pay sahibidirler.

Şimdi “kadın parmağı”na burada bir miktar ayrıntılı olarak eğilelim.

Bilindiği gibi, savaş Troya kralı Priamos'un oğlu Paris'in, Sparta kralı Menalos'un eşi Helena'yı Troya'ya getirmesiyle başlar. Yani savaş “kadın yüzünden”, daha doğrusu “kadını paylaşamamak yüzünden” çıkmıştır. Savaşın hiç de Helena yüzünden çıkmadığını, Menalos'un altın ve mal için sefere çıktığını Aeskhilus'un “Agamemnon” undan öğrenmiştik. Fakat bir an, efsane içinde kalalım ve olayın öncesine gidelim.

Helena da, Paris de bu olayı yaşamaya yazgılıdırlar. Yani, olacaklar onların iradelerin üzerindedir, buyruk yüksek yerden, Olympos'tan gelmiştir. Ama anlatının o kısmında da “kadın parmağı” vardır, Paris'in yazgısını buyuran ilâhi kudretin içinde de dişi cins bulunmaktadır. Şimdi bu tanrısallığı (ya da daha doğrusu tanrıçasallığı) görelim.

Helena, şimşekler çakan Zeus'un sayısız tecavüzlerinden birisinin ürünüdür. Bir gün kuğu kılığına girerek Lakmedaemon kralı Tindareus'un eşi Leda'yı hamile bırakır. Helena, annesinin karnından çıkan kuğu yumurtasından insan olarak doğar. Anne bir, baba ayrı kardeşlerinden birisi, altınla ilgili değinmede de andığımız gibi, Klytaimnestra'dır. [Başka bir versiyona göre, İntikam Tanrıçası Nemesis kaz kılığında gezerken, Zeus kuğu haline girip, onunla birleşir, oluşan yumurtayı çobanlar Leda'ya verirler, yumurtadan çıkan bebek Helena kralın sarayında onun evlatlığı olarak yetiştirilir.]

Helena büyüyüp genç kız olduğunda artık güzelliği dillere destandır. Nice yiğitler, prensler, hükümdarlar talibidir. Ne var ki, Helena'nın yazgısı tanrıça Afrodite tarafından çizilecektir. Çünkü yıllık dini törenlerin birisinde Tindareus Afrodite'ye adak sunmadığı gibi, onu küçümsediğini belli etmiş, pek hiddetlenen tanrıça öç almak için, kralın her üç kızını da (Klytaimnestra, Timandra ve Helena'yı) zina suçuyla lekelemeye ahdetmiştir. [Euripides'in “Orestes” piyesi, ayrıca Hyginus ve Apollodorus'un kitapları.]

Helena evlenecek yaşa geldiğinde, babalığı kızına talip olan erkekleri saraya çağırır, o kadar çok erkek koşup gelir ki, sonuçta Odysseus'un önerisiyle evleneceği erkeği babasının değil, Helena'nın seçmesine karar verilir. Kralın tek şartı vardır: Genç kız kimi seçerse seçsin, diğer erkekler onun tercihine saygı göstereceklerine ve o erkeği hayatlarının sonuna kadar savunacaklarına dair peşinen ant içeceklerdir (Hesiodos, Apollodorus, Pausanias, Hyginus ve Ovidus.)

Yemin töreni yapıldıktan sonra Helena Menalos'u seçer. Helena'nın evliyken Paris'le Troya sarayına giderek kocasını terketmesi mitolojide yazgı da olsa, olayı, efsanenin kaynaklandığı toplumda bir kızın evleneceği erkeği seçmesine karşı gösterilen hoşgörüsüzlüğün bir yansıması diye görmek doğrudur. Öykünün kadına ilişkin başka bir yönü daha vardır. Kralın, öneri sahibi Odysseus'a armağan olarak Penelope'yi vermesi anlatıya tamamlayıcı bir negatif boyut daha katar.

Zira erkeğini kendisi seçen kadın (Helena) yadsınırken ve felaketlere sebep olurken, kocasını kendisi seçmeyen ve erkeğe ödül olarak verilen, iradesinin dışında biriyle evlendirilen Penelope yüceltilir: Çünkü sefere çıkıp kimisine göre 20, kimisine göre 30 yıl dönmeyen kocası Odysseus'u sadakatle bekler, iffet sembolü olarak mitolojiye geçer. Evli olduğu adamla ruhsal ve cinsel her türlü ilişkiden ve eşiyle bir arada yaşamaktan yoksun kalan, günlerini, aylarını... Yıllarını gergef işleyerek geçiren Penelope'nin doğa dışı, insanlık dışı yaşamı kadınlığın erdemi, erdemliliğin de timsali gibi gösterilir.

Buna karşılık, üç kız kardeşin diğer yazgılısı Klytaimnestra sefere giden kocasını beklemez, onun kuzeniyle aşk yaşamaya başlar, efsane sadakatsiz kadının suçluluğunu şiddetlendirmek için onu katil de yapar, kocası dönünce âşığının yardımıyla Agamemnon'u öldürmekle damgalar.

Anlaşılan, Eski Yunan'da sefere çıkan erkekler geride bıraktıkları eşlerine güveniyorlarmış, Odysseus, Agamemnon, Troya'ya giden Akha'lı diğer evliler ya da Odyesseus'la Altın Post seferine çıkan diğer erkekler gibi örneğin.

Çağa geldiğimizde erkek geride bırakacağı kadına güvenmez olmuştu ki, haçlı seferlerine çıkan çapulcu ordularının başındaki soylular eşlerine bekâret kemeri takıp kilidin anahtarını yanlarında götürmek gibi dâhiyane bir yöntem bulmuşlardı. Emre Caner'in R. Lewinshon'dan aktardığına göre (a.g.e., sf. 92), Tanrı adına ve de İsa aşkına Mukaddes Topraklara giden erkek orduları bir yıllık sefer için 13.000 kişilik fahişe konvoyları götürüyorlar, ama geride bıraktıkları eşlerinin cinsel organlarını kilit altına alıyorlarmış.

Neyse ki kadınlar esaret kemerlerinden kurtularak, bedenlerinin ve ruhlarının isteğini yerine getirmenin yolunu buluyorlarmış, Hüseyin Kılıç'ın “Batıda Kadın ve Cinsellik” kitabında yazdığına göre, tek anahtarı olan kilidi ya çilingire açtırıyorlar veya bir kaç beden zayışayarak kemeri kalçalarından çıkarıyorlarmış.

Pek de iyi ediyorlarmış. Kadın mülk olduğu için iffet ve sadakat söz konusu oluyor, onun sahibi-efendisinde ise o denilenler aranmıyor. Örneğin, iffet kelimesi niçin erkek için yoktur da, sadece kadın için vardır? Eşinin iffetini, sadakatini bu şekilde –üstelik de hiç de sağlıklı olmayan, enfeksiyona, cilt hastalıklarına yatkın olan bu yöntemle– güvence altına alan, daha doğrusu aldığını zanneden Haçlı savaşçıları, çadırlarda, örtülü arabalarda fahişelerle halvet olurlarken, her nasılsa günaha girmiyorlardı. Halbuki bir sonraki paragrafta göreceğimiz gibi, Tanrıları da, onun Oğlu da fahişeyle yatmayı erkeğe çok kesin dille yasaklamıştı.

Yakın yıllarda Türk Ceza Kanununda yapılacak değişiklikler nedeniyle hayli tartışılan zina konusunda üç Semavi dinin temel Kutsal Kitaplarında yazılı müşterek ilahiyatın ne dediğine bakalım

Eski Ahit'in ilk beş kitabının “Mısır'dan Çıkış” (Exodus) 20/2-15'te anılanında, On Emir'den birisi “Öldürmeyeceksin” ise, diğeri “Zina etmeyeceksin”dir. Aynı emir, “Yasanın Tekrarı” (Deuteronomion) bölümünde de tekrarlanır (5/18.)

Yeni Ahit'te Aziz Pavlos'un Korintoslulara I. Mektubunda (6/13-20) şöyle denilmektedir:

“...Beden zina için değildir, Rab içindir. Rab da beden içindir... Bilmiyor musunuz ki, bedenleriniz Mesih'in parçalarıdır. Öyleyse, Mesih'in parçalarını alıp, bir fahişenin parçaları mı yapayım? Asla! Bilmiyor musunuz ki, bir fahişeyle birleşen kişi onunla tek beden olur. İkisi tek ten haline gelir... Zinadan kaçının. İnsanın işlediği başka her günah beden dışıdır. Ama Zina eden kişi, kendi öz bedenine karşı günah işlemiş olur. Hem bilmiyor musunuz ki, bedeniniz içinizdeki Kutsal Ruh'un mabedidir, o size Tanrı tarafından bahşedilmiştir ve siz kendinize ait değilsiniz.” [Yeni Ahit'in Martin Luther tarafından yapılan Almanca çevirisinden, Ant. Gideonbund, 1967, sf. 188.]

Kur'an'da ise şöyle deniliyor:

“Onlar... Allah'tan başka mâbud beklemezler, haklı bir dava dışında insan öldürmezler (çünkü O, öldürmeyi yasaklamıştır), zina etmezler, bunları yapan cezasını çekecek, Mahşer Günü cezası ikiye katlanacak ve tövbe etmedikçe hiç bir zaman affa mazhar olmayacak...” (Furkan suresi, 25/68-70.)

“Ey peygamber! İman eden kadınlar sana gelip Allah'a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocukları nı öldürmeyeceklerine, başkalarına, kendilerinin icat ettikleri korkunç bühtanlar atmayacaklarına ve adil ya da iyi şeylerde sana itaatsizlik etmeyeceklerine dair yemin ederlerse, yeminlerini kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Hiç şüphesiz, Allah Gafur'dur, Rahim'dir.” (Müntehine s., 60/12.)

“Zinaya zinhar yeltenmeyin! Çünkü o kerih ve ahlâksız bir şeydir.” (İsra s.,17/32.)

“Zina eden erkeğin ve zina eden kadının her birine yüz kamçı vurun. Ve merhamet etmeyin, zira Allah'a ve âhiret gününe içten inanıyorsanız, Allah'a itaatsizlik etmiş olursunuz. Cezalandırılmalarına çok sayıda mümin şahit olsun.” (Nûr s., 24/2.) [Kur'an (zamanının önde gelen Arapça-İngilizce çevirmeni N.J. Davud'un İngilizcesinden) Penguin Y., Middlesex, 1983, sf. 213, 268, 236 ve 214.]

Dikkat edilirse, Kur'andaki zina kelimesiyle, İncil'deki zina kelimesi örtüşmüyor. Kur'an zinayı –kiminle olursa olsun, kim yaparsa yapsın– evlilik dışı cinsel ilişki diye anlarken, İncil, yukarıdaki alıntılarda da açıkça ifade edildiği gibi, bir erkeğin bir kadın fahişeyle yatmasını kastediyor. Baktığım İncil çevirilerinin Türkçe olanında kelime “zina” diye geçerken, Almanca, İngilizce ve Fransızca'sında fahişeyle yatmak anlamındaki kelimeler seçilmiş, üç çevirinin hiç birinde evlilik dışı ilişki anlamındaki “Ehebruch, adultry, adultère” kullanılmamış.

Bu anımsatmayla söylemek istediğim şey, İncilin bu çok açık günah ilânına rağmen, Papanın ve piskoposlarının takdislerle, dualarla, ayinlerle uğurladıkları kutsal ordular, resmen ve alenen on bini aşkın fahişeyi “günah yataklarıyla birlikte” yanlarında götürüyorlardı.

Hangi din, hangi inanç, hangi İsa, hangi Tanrı yasağı? Bütün o sözlerin koca bir sahtekârlık olduğu besbelli. İsa “komşunu sev” demişse, komşun olmayanı (uzaktaki Müslümanı, Yahudiyi) katlet, kıymetli nesnelerini gaspet mi, demiş? Aşkı para için yapan kadını yasaklamışsa, savaşa giderken yanında onlardan götürmene cevaz mı vermiş? Bütün bunların yapılmasına din adamları önayak olsun mu, istemiş?

Ve asıl önemli olanı, Kilise denilen ruhani hiyerarşiyi kendi mi kurmuş, o kişileri bizzat mı atamış? Adına davranan din adamlarına noterden vekâletname mi, devletten mühürlü yetki belgesi mi vermiş? Din adamı ne demek? Bir toplumsal örgütlenme. Tanrı dediğiniz ise, adı üstünde tanrısallık, ilâhilik. Ne yerdedir, ne göktedir, ne dünyadadır, ne kâinattadır, her yerdedir, hiç bir yerdedir... Dede Erenlerin dediği gibidir.

İlâhiliğin böyle bir örgütlenmeye ve vekâlet müessesesine ihtiyacı mı var? Pagan dönemini, onun tanrılarını ve tapınaklarını reddettiniz, tanrı yı teke indirdiniz ve öbürleriyle kıyaslanmayacak denli olağanüstü mistik, metafizik bir yere yücelttiniz, (bu haliyle insana yabancılaştırdınız, insanlar eskiden İnnana'nın, Damuzi'nin, Zeus'un iyiliklerini de kötülüklerini de biliyorlardı, onları insanüstü fakat gene de kendileri gibi, görüyorlardı, tek tanrılık ise tapınılanı dokunulmaz, erişilmez ve eleştirilmez kıldı.) Eski dönemin tanrılarını kaldırdığınız ama tapınağı ve tapınmayı kaldırmadınız, tapınma yerlerine başka isimler buldunuz, sinagog dediniz, kilise dediniz, toplanmak fiilinden cami dediniz, fakat paganların mabet töresini korudunuz. Bir mekânda buluşup birlikte tapınan (ayin yapan) pagan toplumu insanlarının alışkanlıklarını tek tanrılı toplumlara taşıdınız, ortak ibadetleri kurumlaştı rdınız, hatta eski dönemin müzikli veya melodili ayinlerini de tek tanrılı dine taşıdınız, tanrının müziğe ihtiyacı mı vardı, ayrıca sizin müziğinizden siz hoşlanıyorsunuz, evrendeki onca gezegenin hâkimi, niçin oturup sizin müziğinizi dinlesindi?

Çok tanrılı dönemdeki tanrılar bir çeşit insan gibi olduklarından, insanlar hoşuna gider diye ayinlerinde kendi müziklerini ve çalgılarını tanrılarına dinletiyorlardı, bu normaldi, ama Tanrı teke inip, o denli gökselleşince siz gene de müziğinizi dinletmeğe devam ettiniz. Besbelli ki, o müzik Tanrı için değil, kendiniz içindi. Kısacası, ritüeller değişti, ama ritüelcilik kaldı.

O ayinleri eski dönemdeki gibi din adamları yönetmeye devam etti. Oysa “Tanrıyla kul arasında” bir aracıya niçin gerek olsundu? Marx'ın dediği gibi, Hahamlık, rahiplik, imamlık bir meslek olmuştur? İnsanın geçimini Tanrı üzerinden kazanması, ruhaniyeti meslek yapması size aykırı gelmiyor mu? “Peki, o adamlar nasıl geçinsinler?” diye bir soru bile olmamalı. Siz kiliseleri, sinagogları, camileri kaldırın, onları toplumda sadece tarihsel eser olarak değerlendirin, tarihsel eser değerleri yoksa başka sosyal amaçlarla değerlendirin Değil mi ki ibadet “Allah ile kul arasındadır” diyorsunuz, bırakın, evinde, tarlasında ya da şehir parkında veya belediye otobüsünde... istediği her hangi bir yerde ibadet etsin, dua etsin, namaz kılsın. Yahudiler Şabbat'ta, Müslümanlar Ramazan ya da Kandil günlerinde oruç tutarken nasıl ki, hahama ve imama ihtiyaç duymuyorlarsa ve o yaptıkları da Tanrıya ibadet etmek ise, diğer ibadetlerini de o şekilde aracısız yapsınlar.

Daha doğrusu hiç yapmasınlar.

O insanlar ibadeti borç bildiklerinden dolayı öyle yapmakla manevi huzur duyuyorlar, öyle yaparak kendilerini Tanrıya (ve Cennete) yakınlaşmış hissediyorlar.

Oysa Tanrının kendisine ibadet edilmesine (tapınılmasına) niçin ihtiyacı olsun? Mademki, sizden önceki pagan devri, İslamiyetin deyimiyle “Cahiliye Devri”ydi ve mademki, Cahiliye Devri sona erdi, siz niçin hâlâ Cahiliye'nin cahil törelerini, ritüellerini sürdürerek tapınmayı şart koştunuz?

Tapınmanın da tapınağın da, Allah'la kul arasındaki din adamının da her tek tanrılı dinin kendinden önceki “Cahiliye Devri”nde kalması gerekmez miydi? Fakat siz tanrıya ibadet etmeyi insana borç kıldınız. Tanrı insan mı ki, insanlar gibi alacağı-vereceği olsun, insandan ne alacağı olabilir ki, insan ona borçlu olsun? Kaldı ki, pagan Kureyş'in kutsal mabedi Kâbe'de her biri bir tanrıyı temsil eden putların en büyüğü Baş Tanrı'ydı ve Adı Allah'tı. Yani Allah adını İslamiyet icat etmedi, o sadece diğer tanrıların tamamını kaldırdı, sadece Allah'ı Tanrı kabul etti. Sonra o Tanrı, elçi seçtiği Muhammed Mustafa'ya mesajlarını sureler ve ayetler halinde nâzil etti (indirdi). Peygamber onları kâtiplerine deriler üzerine yazdırdı, hâfızlara ezberletti, Halifesi Osman da 30 cüz halinde topladığı o metinlerle Kur'anı kutsal kitap haline getirdi.

Müslümanlar ibadeti “Allah rızası için” yaptığınızı söylerler. Sizin ibadetinize ihtiyacı mı var? Birinden iyilik gördüğünüzde teşekkürünüzü “Allah razı olsun” diye ifade edersiniz, iyilik gören sizsiniz, niçin teşekkürünüzü Allah'ın üstüne yıkıyorsunuz?

Paris'in yargısı ve yazgısı: Bir adı da Alexandros olan Paris doğmadan önce, annesi Hakabe rüyasında karnından alevler çıktığını ve tüm Troya'yı yaktığını görmüştür. Rüya yorumcuları doğacak çocuğun ülkeye felaket getireceğini söyledikleri için, Priamos, bebeği bir hizmetkârına vererek, ölsün diye dağa bıraktırır. Fakat bebeği önce bir dişi ayı emzirerek büyütür, sonra da bir çoban ailesi onu evine alır (Apollodorus, Hyginus, Tzetzes, Pindar). Alexandros büyüyüp, bir su perisiyle evlenir, dağda kendi halinde bir çoban olarak sakin bir yaşam sürerken, tanrılarla tanrıçalar onu rahat bırakmazlar, dağdan alıp en önemli öykülerine kahraman yaparlar.

Daha önceden geçen bir olaya göre, Olympos'taki bir düğüne Kavga Tanrıçası Eris davet edilmez. O da buna kızıp, ortalığı karıştırmak için düğün yerine bir elma atar. Elmanın üzerinde “en güzel kadına” yazmaktadır. Oradaki üç tanrıçanın (Hara, Athena ve Afrodite) üçü de elmanın gökten kendisine atıldığını söyler. Zeus kavgada hakem olmak istemez, hem üç kadından birisi olan Hera Zeus'un yedinci eşidir, hem de (ya da kimilerine göre) kafasında ölümcül bir plan vardır.

Zeus ikinci eşi tanrıça Themis'le bir çözüm bulur, dağdaki çoban Paris'i Olympos'a getirip hakem yaparlar ve üç tanrıçadan en güzel olanı na elmayı vermesini isterler. Her üç kadın da delikanlıya vaatte bulunur: Hera Asya Krallığını verecektir, Athena sonsuz akıl ve başarı bahşedecektir, Afrodite ise Güzel Helena'nın aşkını.

Mitolojide “Paris'in Yargısı” diye geçen tercih, aynı zamanda ilâhi bir yazgıdır da. Zeus'la Themis'in o kadar insan arasından dağdaki bir çobanı getirmeleri kimi anlatılarda onların, Troya faciasına dek uzanacak yazgıyı birlikte çizdikleri şeklinde verilir.

Bu yazgının açıklamasına göre, Zeus, Helena ile Paris'i kullanarak Asa ile Avrupa'yı birbiriyle savaştıracaktır. Başka efsanelere göre, yeryüzünde artan insan sayısını azaltmak, yarı-tanrı olanların soyunun saygınlığını arttırmak için böyle korkunç bir savaşa karar vermiştir (Cyprianus, Procius, Apollodorus...) [Demek, savaşlar yoluyla nüfus fazlasını azaltmak fikri Malthus'tan çok önce de vardı ki, mitolojiye girmişti.]

Kassandra: Paris Helena'ya bir an önce ulaşmak için yola koyulur, Troya'ya gelir, orada prens olduğu anlaşılır. Burada bir parantez açıp, Yunan mitolojisinin önemli ve saygın kadın kişiliklerinden Kassandra'yı analım. Priamos'la Hakabe'nin kızı (Troya Prensesi) olan Kassandra, bir gün Apollo tapınağında uyurken tanrının tasallutuna uğrar, uyanan genç kız kaçarak tecavüzden kurtulur. Apollo ona bir pazarlık önerir, bekâreti karşılığında prensese insanüstü bir kehanet gücü verecektir. Kassandra teklifi kabul eder, tanrıdan o doğaüstü gücü alır, fakat bekâretini vermez. Çok kızan Apollo “bari Tanrına bir öpücük ver” diyerek kızı kandırır ve öpecek gibi yaparken, dudaklarına tükürür. Böylece, Kassandra olacakları önceden görecektir, haber verecektir, fakat dudaklarından çıkan kehanetlere kimse inanmayacaktır.

Kassandra bu yetiyi kazanır kazanmaz, korkunçluklar görmeğe başlar, ölüler, yaralılar, kan gölleri, yanan evler, babasız kalan çocuklar, ağlayan kadınlar... Savaş felaketinin çeşitli yönlerini gösteren sayısız görüntüler gözlerinin önünden geçip durur.

Genç kız dehşet içinde tapınaktan saraya koşar, sarayda bir tören yapılmaktadır. Dağdan kente gelen çobanın aslında prens olduğu anlaşılmış, onuruna şölen düzenlenmiştir. Kassandra yabancıyı görür görmez dehşet içinde çığlık atar, eşi görülmemiş bu dehşet çığlığı törenin sessizliğini yırtmış ve herkesin kanını dondurmuştur. Prenses parmağıyla yabancıyı işaret ederek, “Bu yumuşak ve hoş kokulu âşık, dişi bir ayının eniğidir. Bu adam cinayetin soluğudur, yıkımın ve ölümün kızıl ve kızgın yalımıdır. Hepimizin ölümüne yol açacaktır. İş işten geçmeden onu öldürün. Hepimizi korkunç bir cehenneme gönderecek pis bir solucandır o! Onu hemen ezin. Öldürün. Adını da Alexandros diye çağırmayın. Onun adı Paris'tir, korkunç ölümle evli kişidir” (İlyada).

Kassandra'nın sözlerine aldıran çıkmaz, tersine bir kral oğlu olduğunu öğrenen Paris vakit yitirmeden gider, Menalos'un eşi Helena'yı Saparta'dan alır getirir. Kassandra bir kez daha uyarır, Helena'nın derhal gönderilmesini ister. Gene aldıran çıkmaz, hatta çığlıkları düğünü bozuyor diye mahzene kapatılır. [O gün bugündür, “Kassandra'nın çığlığı” deyimi savaşa karşı uyarı ve barış çağrısı olarak kullanılmaktadır.]

Savaş uzayıp giderken, Troya'lılar Helena'yı suçlarlar, ama kayınpederi Kral Priamos Helena'ya, “Suçlu sen değilsin kızım, asıl suçlu tanrılardır, bu kanlı savaşı başıma onlar açtılar” der (İlyada).

Erkeğin savaş ganimeti olarak kadın: Troya efsanesinde Paris ile Agamemnon arasındakinden başka Aekhilleos ile Agamemnon arasında da “kadın meselesi” vardır. (Agamemnon ile kuzeni Aigisthos arasındaki “kadın meselesi” olmuştur.)

Kuşatma uzadıkça, Akha'lılar Ege sahillerindeki başka sitelere talan seferleri düzenlerler. Seferlerden birinde Aekhilleos'un getirdiği ganimetler arasında iki amca kızı olan Kriseis ile Briseis de bulunmaktadır.

Genç kızların babaları iki komşu kentin Apollo tapınağının rahipleriyken, Aekhilleos babasını öldürdüğü Briseis'i kendisine ayırır, Kriseis'i ise başkomutan Agamemnon'a sunar.

Kriseis'in babası getirdiği pahalı hediyelere rağmen, kızını geri alamayınca tanrısından yardım ister. Apollo da Akha ordularına veba gönderir. Salgından kurtulamayacaklarını anlayan komutanlar Agamemnon'a baskı yaparak Kriseis'i geri vermesini isterler. O da kabul etmek zorunda kalır, Kriseis'i bırakır.

Bırakmasına bırakır, ama bu kez de Aekhilleos'un çadırındaki Briseis'e el koyar. Çok sinirlenen Aekhilleos savaşı bırakıp gider. Yani, Mitolojideki “Aşil'in Öfkesi”nin de nedeni kadındır. Aekhilleos tüm ısrarlara rağmen dönmez, ancak yakın arkadaşı Patkroklos'un Hektor tarafından öldürüldüğünü duyuncaya, geri gelerek tekrar savaşa katılır.

Bazı anlatılara göre, Troya'nın diğer prensesi Poliksena kardeşi Troilos'la birlikte atlara su almaya gittiğinde Aekhilleos'la karşılaşırlar. Aekhilleos Poliksena'yı gözüne kestirir, Troilos'u öldürür, ama genç kız kaçar. Aekhilleos'un kızı almak için babası Priamos'la pazarlık yaptığını ve Briseis olayını bahane ederek savaştan çekildiğini söyleyenler de vardır (Frigyalı Dares Frygius, Roma'lı Diktis Cretensis.)

Başkalarına göre, olay daha sonra (Hektor'un ölümünden sonra) geçer. Poliksena babasıyla birlikte Aekhilleos'tan ağabeyi Hektor'un ölüsünü almaya gittiğinde, Aekhilleos ona âşık olur, genç kızı elde etmek için tapınağa, Priamos'la pazarlık yapmaya gittiğinde Paris'le tutuştuğu dövüşte öldürülür. Yani, Aekhilleos'un savaştan çekilmesi daha öncedir, geri gelmesinin Patroklos'un öldürülmesiyle ilgisi yoktur. Euripides “Hakabe” isimli tragedyasında Aekhilleos'un hayaletinin Akha'lılara göründüğünü, Poliksena'nın kendi mezarı üzerinde kurban edilmesini istediğini, bu dileğini oğlunun yerine getirdiğini anlatır. Prensesin kabahati, erkeğe –üstelik de düşman ordularıyla gelip kentini kuşatan düşman kahramanına– teslim olmamaktır.

Troilos'la Poliksena'nın öyküleri değişik anlatımlarla bir kaç kez işlenmiştir. Frygius, Cretensis ve Euripides'ten başka, Vergilius: “Aeneid”, Seneca: “Troades”, Benoit de Sainte-Maure: “le Roman de Troie” (Troya'daki Romalı), Guido delle Colonne, Boccacio, Chauser: “Troilus and Crisseyda”, Henryson: “The Testament of Cressida”, Shakespeare: “Troilus and Cressida”, Dreyden: “Troilus and Cressida”.

Yani Troya savaşında erkek egemen kadın-erkek ilişkileri Helena'dan ibaret değildir.

Savaşta, Hektor Patrolkus'u, Aekhilleos Hektor'u, Paris Aekhilleos'u, Philoktates Paris'i öldürür. Aekhilleos'un zırhı kendisine verilmeyen Akha kahramanlarından Ajax (Aias) çıldırıp intihar eder.

Bilinen Tahta At hilesiyle kuşatma orduları kente girerler. Kassandra tahta atın iç yüzünü söyleyip, atın içeri alınmasını önlemeye çalışırsa da, dinleyen çıkmaz. Akha orduları Troya'yı yakıp yıkarlar, el koydukları savaş ganimetleriyle birlikte, Helena'yı da alıp memleketlerine dönerler.

Savaşan galip tarafın yağma ve talanı, taşınabilecek kıymetli mallara ganimet olarak el koyması çağlar boyu sürmüştü. Ganimetler arasında insanlar da vardı. Gaspedilip götürülen insanlar köle oluyorlardı. Böylece, insanın mal sayılması erkeğin işgücüne, kadının ise hem işgücüne, hem de cinselliğine el koymak içindi. Alıkonulan insanlar ya doğrudan doğruya o erkeklerin veya meta olup, esir pazarlarında köle yahut cariye diye satılarak başka erkeklerin işinde, evinde ve yatağında hizmete koşulurlardı.

Argos kralı Menalos'un kardeşi Agememnon Troya'ya Helena'yı alıp, kocasına getirmek için gitmişti, ama dönerken, düşman tarafının prensesi Kassandra'yı da kendine ganimet aldı.

Agamemnon'un dönüşüyle, Troya savaşı öncesinde başlamış olaylar zincirine bir dizi yeni halka eklenecekti.

Klytaimnestra ve İfigenia: Burada efsanenin bir kötü kadını daha karşımıza çıkıyor. Klytaimnestra Aigisthos'la aşk yaşadığı için öykülerin çoğunda kötülenir. (Ama kocası Agamemnon'un savaş çadırında odalık yaptığı savaş ganimeti Briseis ve Kriseis üzerinde durulmaz.)

Bazı tragedyalar Klytaimnestra'yı “iyi” ile “kötü” arasında bocalayan, içinde büyük hesaplaşmalar geçen, fırtınalar esen –ve sonraları Dostoyevski'nin ustalıkla yaratacağı “düal karakterli” (ikili kişilikli) erkeklere benzeyen– bir kadın olarak çizmişlerdir. “Danimarka Prensi Hamlet”in annesi Gertrude da bir Orta Çağ Klytaimnestra'sı sayılabilir, ama Shakespeare Gertrude'u kötülemez, hatta babasının hayaleti, Hamlet'ten annesine kötü davranmamasını ister.

Yunan mitolojisinde ve onu esas alan tragedyası nda Klytaimnestra kocası Agamemnon'u ve onun Troya'dan getirdiği Kassandra'yı öldürür. Efsanenin çoğu versiyonlarında o fiilinin nedeni Aigusthos'la evlenmek niyetidir.

Agamemnon ile Klytaimnestra'nın üç çocuğu vardır: Elektra, Orestes ve .İfigenia. Yunan orduları Troya seferi için bütün hazırlıklarını tamamladıkları halde, günlerce rüzgâr esmediği için yelkenler şişmezler, gemiler limandan çıkamazlar. Sonuçta, rüzgârın çıkmasını tanrıça Artemis'in engellediği anlaşılır.

Çünkü başkomutan Agamemnon bir gün avlanırken, Artemis'in doğada en sevdiği geyiği öldürmüştür. Tanrıça şimdi öç almaktadır. Artemis, Agamemnon'a, ancak kızı İfigenia'yı kurban etmesi halinde rüzgârın çıkmasına izin verecektir. Agamemnon Mykenai'daki Klytaimnestra'ya haber göndererek kızını Aekhilleos'la nişanlayacağı için İfigenia'yı alıp getirmesini ister, gerçek niyetini gizler. Annesinin getirdiği İfigenia'yı babası Artemis tapınağında kurban verir. [Daha sonraki efsanelerde hikâye değişir: Artemis son anda bıçağın altına bir geyik koyar, genç kızı da uçurarak Tauris (Kırım) yarımadasına götürür. İfigenia oradaki Artemis tapı nağında uzun yıllar rahibelik yapar. Öyküsünün devamını birazdan dinleyeceğiz.]

“İlyada”da Krysothemis adıyla andığı İfigenia'nın ölümden kurtulmuş öyküleri daha sonra bazı tragedyalara konu olmuştur: Euripides'in “İfigenia Auilis”te, “İfigenia Tauris”te, Racine'in “İfigenia Aulide”de, Goethe'nin İfigenia Tauris'te ve Glück'ün aynı adlı operası.

Bazı yorumlara göre, Klytaimnestra'nın kocası nı öldürmesi, kızının intikamını almak içindi. Kaldı ki, Afrodit, Klytaimnestra'nın babasına kızıp, her üç kızını da kocalarına ihanetle yargılamıştı.

Cezalı Soy: İlahi yazgı bu kadardan ibaret değildi. Agamemnon'un atları tanrılar tarafından cezalandırılmış bin soydan gelmekteydi. Zeus'un en sevdiği ölümlü oğlu Lidya kralı Tantalos tanrılara saygı duymuyordu ve inanmıyordu.

Birgün tanrıları evine davet ederek, kendi çocuğu Pelops'u kesip, pişirip önlerine koyar, ama ikisi hariç diğerleri etten yemezler. Kimilerine göre Tantalos, tanrıların insan yiyici (yamyam) olduklarını göstermek için böyle yapmıştı ve suçlarını dünyaya ispatlamak istiyordu.

Öyle de olsa, böyle de olsa Tantalos'un işlediği büyük bir suçtu. Yunan mitolojisi insanın kurban edilmesinden hiç hoşlanmazdı, gerek İfigenia öyküsünün sonradan düzeltilmesi, gerekse Tantalos'un öyküsü veya başkaları, daha önceki devirlerde insanların tapınaklarda kurban edilmesini yadsımak için anlatılmıştır. Ayrıca, babanın kendi çocuğunu ya da yakınlarının çocuğunu öldürmesi en büyük suçlardan birisi olduğu için efsaneler o öldürülecek çocuğu ya dağ başına bıraktırır veya Musa gibi bir sepetin içinde Nil kıyısındaki sazlıklar arasına. Hatta çoğunlukla bu çocuk tekrar saraya girer. Sadece efsaneler değil, çocukluğumuzda dinlediğ imiz birçok prens öyküsü de böyledir.

Tanrılar Tantalos'u Hades'in yeraltı ülkesinde bir gölün başına koydular. Susayıp su içmeye eğildiğinde sular çekiliyordu, acıkıp ağaçtan meyve koparmaya uzandığında dal ulaşamayacağı kadar yukarı yükseliyordu. Yani, Tantalos da –Sisifos gibi– sonsuza dek cezalandırılmıştı.

Tantalos'un kızı Kraliçe Niobe babasından daha koyu bir tanrı düşmanıydı ve Olympos'ta oturanlara açık açık meydan okurdu. Halkı tanrılara tapmamaya çağırdığı için Apollo ile Artemis gelip kadının gözleri önünde 14 çocuğunu öldürürler. Niobe de oracıkta gözlerinden yaş gele gele kaskatı kesilir, tanrılar onu gece gündüz ağlayan bir taş parçasına çevirmişlerdir. [Manisa yakınlarında görünüşü kadın yüzüne benzeyen ve içinden su akan bir kaya, öyküsünü Niobe'den alır. Efsane, Anadolu mitolojisinde daha fazla olan anasoylu kalıntılara bir örnek sayılabilir. Öyküyü Aeskhilus “Niobe” adlı tragedyasına konu yapmıştır (ayrıca, Hesiodos, Homeros, Apollodorus.)

Tanrılar Pelops'u hayata geri getirirler, Sonradan Olympos oyunlarını başlattığı söylenen Pelops'un iki oğlu vardır: Arterus ve Tyetes.

Agamemnon'un geldiği soya adını veren Arterus'un karısı kayınbiraderi Tyetes ile ilişki kurar. Arterus, Tyetes'in iki çocuğunu pişirip, ziyafette babalarına yedirerek öcünü alır. Bu kez intikam sırası Tyetes'e gelmiştir. Bir tanrı elçisi, ancak kendi öz kızından çocuğu olursa, bu oğlun Arterus'u öldürebileceğini söyler. O da kızı Pelopya'nın yatağına gizlice girerek, hamile bırakır, doğan çocuğuysa annesiyle birlikte Arterus'a gönderir. Genç kız kimden olduğunu bilmediğ i bu çocuğu, yolda giderken kırlarda terkeder ve Arterus'un sarayına gidip, bilmeden amcasıyla evlenir. Dağda çobanlar tarafından büyütülen çocuk, daha sonra saraya gelerek Arterus'a evlatlık olur. Arterus onu Tyetes'i öldürmekle görevlendirir. Fakat öldüreceği adamın öz babası olduğunu öğrenince, gidip amcasını öldürür ve babasıyla birlikte Mykenai'yi yönetirler. Derken, Arterus'un oğlu Agamemnon, gelerek onları kovar ve tahta oturur. Ama kendisi Troya seferine çıkınca, kovduğu amcaoğlu çıkagelir ve Klytaimnestra'yla aşk yaşamaya başlar. İşte, yukarıda adı geçen Aigisthos bu kişidir. Klytaimnestra'yla evlenen Aigisthos yedi yıl krallık yaptıktan sonra, Orestes tarafından öldürülür.

Birbirine bağlı öykülerden de görüleceği gibi, Arterus soyu babadan oğla cezalandırılmaktadır. Dedesi Tantalos kendi öz çocuğunu öldürmüştür, cezalandırılmıştır. Babası Arterus iki yeğenini öldürmüştür, üçüncüsü tarafından öldürülmüştür. Kendisi (Agamemnon) öz kızını kurban vermiş, ama eşi ile amcaoğlu tarafından öldürülmüştür. Öcünü ise oğlu Orestes'le kızı Elektra alacaktır.

Zincirin nereye vardığına bakalım: Orestes Tanrılar mahkemesinde yargılanıp beraat ettikten sonra, beraatın diyeti olarak Apollo'nun verdiği görev gereği Tauris'e giderek, tapınaktan Artemis heykelini alıp getirecektir.

Ama arkadaşıyla birlikte orada tutuklanırlar, tanrıçaya kurban edilmek üzere rahibe İfigenia'ya verilirler. Ama iki kardeş birbirlerini tanırlar ve birlikte kaçarlar, gelip Attika'da bir Artemis tapınağı inşa ettirip, heykeli onun içine koyarlar (Yukarıda andığım “İfigenia Tauris”te tragedyalarında ve operasında anlatılan bu öyküdür.)

Bir süre sonra, Orestes artık evlenmek ister. Genç adamı, küçük yaştayken Hermione'yle nişanlamı şlardır. Hermione Orestes'in kuzenidir, amcası Menalos'la yengesi Helena'nın kızıdır. [Demek ki, beşik kertmek o zamanlar da varmış!] Fakat Menalos ahdine uymamış, Orestes'in nişanlısını, Aeskhilleos'un oğlu Neoptelemos'la evlendirmiştir. Adı “yeni savaşçı” anlamına gelen Neoptelemos babası savaşta ölünce, savaşa çağrılır, gelir ve tahta at içinde Troya kentine ilk girenler arasına katılır (İlyada.)

Aeskhilleos'un hayaletinin çağrısına oğlunun uyduğunu söylemiştik. O oğul Neoptelemos'tur, Troya Prensesi Poliksena'yı babasının mezarının üzerinde “babasının anısına” kurban diye keser. Babasının öldürdüğü ve cesedini arabasının arkasına bağlayıp surların etrafında 9 gün dolaştırdığı Hektor'un bebek yaşındaki çocuğunu surlardan aşağı atarak öldürür [görüldüğü gibi “yeni savaşçı” eskilere gerçekten de taş çıkartacak biriymiş!] Neoptelemos, öldürdüğü bebeğin bahtsız annesi Andromakhe'yi savaş ganimeti olarak kendisine ayırıp, Hermione'nin üzerine kuma getirir. Andromakhe de çok çileli kadınlardan birisidir: Thebai kralı olan babası onu Troya prensi Hektor'a armağan etmiştir. Kadının kocasını Aekhilleos, ondan olan bebeğini ise onun oğlu Neoptelemos öldürmüştür, o da yetmezmiş gibi kocasının katilinin oğluna ve çocuğunun katiline üç çocuk doğurmuştur.

Burada aktardığımız son ayrıntılar, Euripides'in “Andromakhe”, “Troyalı Kadınlar”, Racine'in “Andromacque”, Jean Anuilh'un “La Guerre de Troie n'aura pas lieu” (Türkçe'ye “Troya'da Savaş Olmayacak” diye çevrildi) oyunlarında işlenir. Euripides adı geçen iki tragedyasını Atina-Sparta arasındaki Peleponez savaşları sırasında yazmıştır. Özellikle, Troyalı Kadınlar'ın acısını dile getiren aynı adlı oyun, savaşta tarafsız kalan Melos kent-devletini Atinalıların istila edip, yakıp yıkmalarını, talan etmelerini ve sakinlerine büyük acılar çektirmelerini yermek için kalemle alınmış, Melos kenti yerine, mitolojik Troya kullanılmıştır.

Ama Troya efsaneyken, Melos'taki vahşet hakikidir. Bu oyunla ilgili ilginç olan bir husus, savaş bütün şiddetiyle sürerken, Atina yönetiminin, kendisini ağır bir dille eleştiren ve vahşetle suçlayan bu oyunun oynanmasına izin vermesi sonraki çağlarda eleştiri özgürlüğüne tarihten ender bir örnek olarak gösterilmiştir.

Elbette ki, eski çağların demokrasisine bugün öykünmenin anlamı yok, fakat bunca uygarlık, demokrasi, düşünce özgürlüğü, ifade hürriyeti laşarının edildiği günümüzde, öyle kıyasıya savaş içindeki bir ülkede, o ülkenin askerlerinin yaptıklarını teşhir etmek, “düşman” ilân edilenin ülkenin insanlarını savunmak, işgâlci ülkenin yönetimine de, ordusuna da öyle ağır eleştiriler getirmek, nerede ne kadar mümkündür, bu soruyu kendimize sormamızda yarar var.

Soydan gelen cinayet zincirinin son halkasını da ekleyelim: Orestes beşik kertmesi nişanlısını geri almak için Neoptelemos'u öldürür, Hermione'yle evlenerek Argos tahtına oturur.

Kadına meta gibi bakılması ve işgücü olarak satılması

Yukarıda anlatılan öykülerin çoğu ile günümüzün kan davaları arasında benzerlikler bulabiliriz. Bizde kan davalarının büyük çoğunluğu ya arazi ihtilaşarından veya su kavgalarından yahut da kız kaçırmalardan başlar.

Diyebiliriz ki, kadın da toprak gibi mal olduğu için böyledir. Kız kaçırma olayının “namus meselesi”, onur konusu yapılmasının altındaki dürtü o kızın kaçırılmaması halinde erkeğe parayla satılacağıdır. Kız kaçırıldıktan sonra onun piyasa (pazarlık) değeri düşmektedir. Kızı, kızkardeşi kaçırıldı diye, karşı taraftan birisini öldürerek kan davasını başlatan erkeğin bilincinde ve psikolojisinde ar, namus, şeref, töre gibi öğeler dışa vursa da, kız kaçırma yüzünden adam vurmanın ilk ortaya çıkışına ve sonradan töreleşmesine bakıldığında, a) kadının mal gibi olması (hatta topraktan da daha az değerli mal olması), b) bir işgücü değeri taşıması ve bir erkeğe –daha doğrusu o erkekle birlikte onun ailesine– para karşılığında satılması yatmaktadır.

İki erkek arasındaki “kadın kavgası” için aynı olgu (sorunun her durumda ekonomik olduğu) söylenemez, ama istediği kadına ulaşamayan, onu başka erkeğe “kaptırdığını” düşünerek zıvanadan çıkan erkeğin kıskançlığı, kudurması, cinayete kadar gitmesinde o kadının illâ ki, emek gücünü değil, ama bedenini kendi mülkiyetinde görmenin rolü büyüktür.

O erkeğin bilincinde o kadının tercihi hiç bir önem taşımaz. Kendi tercihi o kadını istemektedir, diyelim ki, onunla evlenmek ısrarındadır veya onunla zaten evliyse –ama eşi ayrılmak istiyorsa– onun gitmesine karşıdır.

Niçin? Çünkü o kadın kendi “mülkiyetindedir” Veya bizzat erkeğin kendisinin ne istediği önemlidir, kadının isteğinin, tercihinin önemi yoktur.

Binlerce yıldır süregelmiş erkek hâkimiyeti toplumu böyle koşullamıştır.

Yukarıda anlatılan efsaneler günümüzden üç bin yıl önceye veya daha da eskiye dayanmaktadır. Fakat hiç birisini bugün yadırgamıyorsak, “demek, insanlar eskiden o kadar geriydiler ki, kadın yüzünden birbirlerini öldürüyorlardı” diyerek o olayları tarihsel bilgilerin arkeolojik kazıları gibi görmüyorsak, o zihniyet şu veya bu şekilde halen devam ediyor demektir.

Bu tür koşullanmaları aşmış erkeklerin de egemen zihniyetli olmadıkları ileri sürülemez. Örneğin, onların pek okumuş, pek uygar olanları bile kadını küçümserler veya kadına toplumda belli roller biçmişlerdir. İş yaşamında bir kadının yönetimi altında çalışmayı kolay hazmedemezler.

En gelişmiş toplumlarda bile kadına ev dışında biçilen misyon belli kadın meslekleridir. Hemşirelik, ilkokul ve yuva öğretmenliğinin daha yaygın olduğu öğretmenlik, sekreterlik (şimdilerde asistanlık), hizmet sektöründe memurelik, laborantlık, bilemediniz eczacılık, kimyagerlik, doktorluk... bunlar öğrenimli kadınlara biçilen belli başlı meslekleridir. (Mühendislik bile kadına fazla yakıştırılmaz, siz Türkiye'ye aldanmayın, Batı'daki kadın mühendis oranı bizdekinden çok daha azdır.)

Öğrenimsizler ise, kadın işi sayılan belli fabrika işçiliklerinin yanında (konfeksiyon, trikotaj, kimya, ecza, elektronik montaj vb.) hizmetçilik, temizlikçilik (gündelikçilik), evlerde bakıcılık gibi işler yaparlar. Gelişmiş kapitalist ülkelerde küçük boy firmalara veya bürolara varıncaya kadar bütün işyerlerinin temizliğini temizlik firmaları üstlenmişlerdir ve mesai saati bitiminde ya da ertesi sabah erkenden yapılan temizliğin çalışanları (cam silicilik hariç) hemen hemen tamamen kadındır.

Evlere giden gündelikçilerin sadece bizde yaygın olduğu sanılmasın, Batı'da da böyledir. Hatta, bizde büyük ve orta boy kentlerde ev temizliğinde gündelikçi kadınlar çalışırlarken, Batı ülkelerinde küçük kasabalarda da bu usul yaygındır ve onlar çoğunlukla göçmendirler ya da zencidirler.

Burada konumuz erkek hâkimiyetinin tarihsel kökenini işlemekti. Yukarıdaki uzun değinmeler, erkeğin kadına yukarıdan bakmasının doğa olayı olmadığını, sınıfsız toplumdan çıkma sürecinde toplumsal olarak başladığını, tarihle devam ettiğini göstermek ve kadının çağlar boyu süregelen diskriminasyonunun altını çizmek içindi. Yoksa erkek ve kadın ayırımı yapmak için değil.

İnsan önce insandır, bireydir

Hemen belirtelim ki, toplumun her katmanındaki erkeklerde olsun, kadınlarda olsun, ister kanaat olarak, ister gevezelik olarak çokça konuşulanlardan birisi erkeklere ve kadınlara birtakım özellikler atfetmektir.

“Erkek şöyle yapar, kadın böyle yapar, erkek şudur, kadın budur” gibi sözler olur olmaz ve sıkça tekrarlanır. Hemen herkesin zihninde öyle kanılar, yargılar, önyargılar vardır. Atfedilenler, yakıştırılanlar doğrudur veya değildir, haklıdır veya haksızdır...bu ayrı bir konu. Ama kadın ve erkeği huylarına, alışkanlıklarına, davranı şlarına göre bu tasnife tabi tutarak ayırmak da bir koşullanmadır ve ayırım önünde sonunda kadının aleyhine tecelli eder.

Kadın-erkek tasnifi yapmak, insanların kimliklerini, kişiliklerini o tasnife göre açıklamak en iyi niyetli halinde bile bir koşullanmadır.

Oysa önce insan vardır. Artılarıyla, eksileriyle, üstünlükleriyle zayıflıklarıyla, yetenekleriyle, yetersizlikleriyle, sevimlilikleriyle sevimsizlikleriyle birey vardır.

Önce kadın-erkek vardır diye bakmak, hem çarpıklıktır, hem de bu konudaki önyargıların temelidir.

Kişiyi cinsiyetine göre ayırmaksızın öncelikle ve özellikle, onu insan olarak, birey olarak görmek, onun özelliklerine, kişiliğine cinsiyetinin ötesinde bakmak, değerlendirmeyi cinsiyetler üstü yapmak şarttır.

Halbuki erkek kültünün baskın olan çarpıklığı, insana önce insan olarak değil, önce kadın ve erkek olarak bakmak şeklinde karşımıza çıkar.

Peşinen böyle yaparsak, o kişiyi hemen tasnife tabi tutmuş olur ve kadın kategorisi için de, erkek kategorisi için de toplumda veya zihnimizde mevcut genellemelerin içine yerleştiririz.

Kim ne derse desin, toplumdaki en köklü, en derin, en eski koşullanma, erkeğin egemenliğine, kadının bağımlılığına dayandığı için, cinsiyete dayalı her tasnif şu veya bu şekilde söylediğimiz koşullanmadan etkilenecektir.

En kötüsü, toplumda erkek kendi önyargılarını derece derece kadına da kabul ettirmiştir, erkek hâkimiyetindeki toplum kadınların çoğunu da şartlandırmıştır.

Türkiye'de çekirdek ailede annelerin önemli bir bölümü oğullarına daha fazla önem verir. Kızlarını evde kendine yardımcı, sadece babaya değil, erkek kardeşlerine hizmetçi yapar, ama erkek evlâtlarını ayrıcalıklı tutar.

Kız evlat ailesinde ikincildir, evlenince kocasının yanında böyledir, çalışma yaşamında da böyledir. Kadın ne kadar yetenekli ve dirayetli olursa olsun, çalıştıkları kurumların yönetsel hiyerarşisinde erkek hâkimiyeti vardır.

Bunlar yetmezmiş gibi erkek tarafından rahatsız edilirler, tacize uğrarlar.

Kısaca “kadın kültü” diye bir kavram yoktur. Buna karşılık, erkek kültü vardır, baskın olan ve hâkimiyetin kriterlerini toplumun her sınıf ve katmanına dayatmış olan erkektir. Ne yazık ki, onun egemenliğinin zihniyeti çok evrenseldir, çok küreseldir, çok eskiden beri süregelmektedir ve Latince'deki “köleler topluluğu” çözülene kadar da sürecektir.

Kız çocuğu da, erkek çocuğu da baba otoritesinin, kadın koca otoritesinde kaldığı, kadının doğurganlığı esas olarak çekirdek aileye bağlı olduğu, çocuk topluma ait olmadığı müddetçe erkek kültünün göçüp gitmesi yavaş olacaktır.

Kadına yönelik şiddet

Gün olmuyor ki TV haberlerinde bir ya da birden fazla kadının öldürüldüğünü duymayalım, töre cinayeti dedikleri bir genç kızın öldürüldüğü medyaya yansımasın veya böyle öldürülmüş bir kadının cesedi bir kuyuda, bir ormanda ortaya çıkmasın. Kadına üzerindeki erkek şiddetinin ancak cinayet olanları medyaya intikal ediyor, dayak, hakaret, küfür ise baskın erkek kültürünce olağan sayılıyor olmalı ki, onlar yazılı ya da görsel basında haber değeri taşımıyor.

Bu yazıda kadına yönelik şiddeti ele aldıktan sonra insanlığı geçmişinde erkek egemenliğini hangi toplumsallıkta şekillendiğini irdeleyen bir makaleye yer vereceğiz.

***

Kadına şiddete son bir örnek dergimiz yayına hazırlanırken 17 Şubat 2014 günü İstanbul'da yaşandı. Dövülen bir kadının çığlıkları nedeniyle komşuların çağırdığı polise saldıran biri iki polisi bıçakladı, polislerden birisi öldü. Bu vahim olay karşısında bile Emniyet yetkilileri “katili “psikolojik sorunları olan birisi” diye tanıttılar.

Aynı lafları polis kadına şiddet uygulayan erkekler için söylemeye alışkındır. Kadın döven bir erkek, bizim için elbette 'hasta ruhludur', ama polisin o kişide psikolojik sorun araması olayı kapatmaya, suçu hafifletmeye yarar. Nitekim tecavüzcü katiller yargılanırken, avukatları müvekillerinin cezai ehliyetinin bulunmadığı iddiasıyla defalarca Adli Tıbba başvurma talebinde bulunurlar.

Eğer siz her suçluya o kılıfı geçirecek olursanız suçluyu bir anlamda mazur göstermiş olursunuz.

Kocasının, babasının, ağabeyinin, hatta küçük erkek kardeşinin şiddetine maruz kalan kadın ise ya acısını yüreğine bastırıyor, eğer canına tak edip ayrılmaya kalkması halinde öldürülme dahil pek çok tehlikeyi göze alıyor. Eski kocası veya eski erkek arkadaşı tarafından öldürülen kadınların sayısı az değil. O kadınları ne yasalar kurtarıyor, hatta, ne de sevdikleri.

Bu durum, erkeğin hâkimiyetindeki toplumunun yüz karasıdır, caniler içinse şereftir.

Kadın destek bulmuyor

Adam eşini döver, dayağa tanık olanlar veya kadının çığlıklarını duyanlar “karı-koca arasına girilmez” derler müdahale etmezler. Dayakçı erkeğin zihniyeti “karım değil mi, hem severim de, hem döverim” demektedir. Daha kötüsü, hâkim bakış “kadın mutlaka bir şey yapmış ki, dayak yedi” şeklindedir.

Dayak yiyen kadın çevre tarafından manevi baskı altına alınır. Konu komşu kadınların bir çoğu ona yeterince sahip çıkmaz. Çünkü onlar da çocukluktan beri öyle yetiştirilmişlerdir.

Fakat öyle de olsa, böyle de olsa, her insan dayak yemekten tabii ki, nefret eder, sineye çekmek de istemez. Ancak ve ancak kendisini “yapabileceği hiçbir şey yok” hissediyorsa çaresizlik içinde kıvranır.

Geleneksel ailede ayrılmaya kalksa gidecek yeri yoktur. Baba evi adı üstünde “baba evi”dir, baba genellikle boşanmış kızını kabul etmekten hoşlanmaz. Etse bile, artık kızı evin eski kızı değildir.

Çevre onun ayrılmasını tasvip etmemiştir, “evinin kadını ol, kadının yeri kocasının yanıdır” gibi aileyi kutsayan gerici şartlanmalar topluma hâkimdir.

Annesi-babası kızına hak verse bile, üzerinde konu komşunun, eş dostun tasvip etmeyen kanaatini hissedecektir. Çünkü ayrılmış kadına, iyi gözle bakmayan gericilik baskındır.

Ayrıca erkekler de onu rahat bırakmayacaklardır. Hakkında herkes ileri geri konuşacaktır. Çünkü erkeğin kadına esas bakışı onu cinsel haz aracı olarak gören fallokrasidir.

Bir de tersinden alalım: Ayrılmış bir erkeğe olumsuzlamayla bakılmaz. Erkeğin hâkimiyetindeki toplumun zihniyeti böyledir: Erkek evlilikte de, ayrılmışsa da kadının çektiklerini çekmez. Erkek kadını döver, hakaret eder, şiddete uğrayan kadın fiili ve sözlü şiddete uğrar, çaresiz kalır, çekip gidemez, ama erkek bu konuda üzerinde toplumsal baskı hissetmez.

Kadın üzerindeki erkek tahakkümüne geleneksel aile koşullanmasıyla yetişmiş bir kısım kadınlar da katılırlar. Çünkü yetiştikleri ortamda anneler ve çevreleri öyle öğretmiştir. Henüz çocuk yaşından başlayarak baba ve ağabey, hatta kendinden küçük erkek kardeş baskısına maruz kalırlar, Yetişkin çağa geldiklerinde, o baskıdan kaçıp evlendiklerinde, baba-erkek kardeş hâkimiyetinin yerini kocanınki alır.

Yaşları daha da ilerlediğinde kurtulurlar mı? Hayır. Bu kez de oğullarının baskısı başlar...

Yani erkekçi toplumun kalıpları, önyargıları ve resmi kurumlarının uygulamaları kadının erkekten kurtulmasının önünde engeldir.

Erkek milleti bu ülkede kadının katlandıklarının farkında değildir. Farkında olsa bile, olgu onun umurunda değildir. Tanıdığım bir emekçi kadın arkadaşım, kız çocuk doğurduğunda, bana çok kararlı bir kesinlikle, “Kızımı kendim gibi yetiştirmeyeceğim, benim çektiklerimi o çekmeyecek, erkek karşısında dik duracak” demişti. Kocasından hiç şikâyet etmezdi, ama demek, neler yaşamış ki, öyle konuşuyordu.

Şiddet gören kadının çocukları varsa (ki vardır) ayrılmak daha da zorlaşacaktır. Ancak çalışıyorsa, ekonomik bakımdan az veya çok bağımsızlığa sahipse, (diyelim ki, “baba evine” dönmek zorunda değilse), ayrılmaya cesaret edebilecektir. Fakat şiddet kullanmış koca kadını daha sık rahatsız etmek için çocuğu vesile edinecektir.

Ya da boşanmak istediği, hatta boşandığı kocası şiddet manyağı kocası zaten ikide bir onun yolunu kesmektedir, çocuk varsa çocuğu görmek bahanesiyle –şiddeti daha rahat uygulayacağı– kadının evine de gelecektir.

Şiddet gizli kalıyor

Bütün istatistikler ve saptamalar şiddet gören evli kadınların önemli bir bölümünün şikâyet etmediğini, hatta yakın akraba çevresine (annesine, babasına, kardeşlerine) bile duyurmadığını, çünkü utandığını veya çocuklarını düşünerek sustuğunu gösteriyor. Oysa utanması gereken şiddete uğrayan değil, şiddeti uygulayan kişidir. Erkeğin ta kendisidir.

Fakat tutucu toplumsal ön yargılar o denli kuvvetli ki, döven erkek utanacağına, dövülen kadın utanıyor.

Ama gene de, kadını döven erkeğin makbul karşılandığını söylemek hiç doğru değil. Öyle tipler konu komşu ve mahalleli tarafından sevilmezler, insanlar öylelerinden uzak dururlar, ama o tipler çevreden sert bir karşı koyuş da görmezler.

Erkeğin eşini dövmesine çoğunlukla alkol, asabiyet gibi mazeretler bulunarak vicdanlar rahatlatılır.

Kadın dövmenin en aşağılık fiillerden birisi olduğu toplumsal bilince kazınmadığı müddetçe, öyle erkekler o suçu işlemeye, fakat müeyyide ile karşılaşmamaya devam edeceklerdir.

Bu konuda toplumsal kurumlar Türkiye'de kadını korumaktan çok uzaktır, mevcut imkânlar yok denecek kadar kısıtlıdır.

Sığınma evlerinin yetersiz kalması bir yana, her şeyden önce şiddet gören kadının sığınma evine başvurmaya cesareti yoktur. Toplumsal zihniyet erkeğin önyargılarına göre biçimlendiğinden, sığınma evine gitmeye cesaret eden kadınların oranı erkeğin şiddetinden kurtulmak isteyen kadınlar arasında çok çok düşüktür.

2012 yılında Mor Çatı'dan yapılan açıklamaya göre Türkiye'de kuruma başvurmuş her 4 kadından ancak 1'i sığınak talep ediyordu. O yılın ilk dört ayında Mor Çatı'dan destek talep eden kadınların sayısı 384 idi.

O kadınların 102'si sığınak talebinde bulunmuştu. Ancak yetersiz sığınak sayısı nedeniyle onların büyük çoğunluğu bir sığınağa yerleştirilememişti. [Diğerleri hukuki yardım, psikolojik danışmanlık istiyorlardı.]

4 ayda 384 rakamı bile (senede 1200) adeta yok mertebesindeyken, başvuranların da ancak 4'te 1'i sığınma istiyorlar, onların da çoğu olumlu yanıt alamıyorlar.

Mart 2012'de çıkartılan 6284 Sayılı “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”a göre kadınların devletten korunma talep etmesine imkân sağlanması yasal hak olduğu halde, pratikte bu hak kâğıt üzerinde kaldı.

Yeterli önlem alınmadığı, pek çok durumda yasanın uygulanamadığı anlaşılıyordu. 2012 senesinde bütün Türkiye'de sığınma evlerinde kalan kadın sayısı sadece 1983 idi. Evet, yanlış okumadınız bin dokuz yüz seksen üç. Tüm ülkede 86 sığınma evi bulunuyordu, 35 ilde ise hiç yoktu.

Ayrıca o sığınma evlerindeki koşullar o kadar elverişsizdir ki, oralara sığınmış kadınları şiddet ortamına geri dönmeye zorlayan o koşulların islâh edilmesi, kadınların çocuklarıyla birlikte orada barınmalarını sağlayacak uygun sığınma evlerinin yaratılması ve sayılarının kat kat çoğaltılması şarttır. Bunlar yapılmadıkça, “kadınlar için sığınma evlerimiz var” denilemez.

Tayyip Erdoğan, “11 yılda şunu-bunu yaptık” diye övünüp durur. Ülke genelinde kadın sığınmacı sayısı sadece 1983, sığınma evi adedi 86 ise, işte “Yeni” dedikleri Türkiye budur.

Yeni Türkiye'nin hükümeti Kadın Sığınma Evi açmaz. Zira onun için kadın asla kocasını terk etmemelidir. Tayyip Erdoğan'ın muhipleri ve muhibbeleri bu verdiğimiz rakamdan asla bahsetmezler.

Sözünü ettiğimiz o kadar az sayıdaki kadın sığınmacının bir bölümü o evlerde kocaları tarafından rahatsız ediliyorlar. Daha kötüsü, “eşim kayıp” diye Emniyet'e ve Adliye'ye başvurduklarında, bilgi vermek yasak olduğu halde, polis, savcı gibi kamu görevlilerinin şiddetçi kovaları Mor Çatı'ya yönlendirdikleri görülüyor. Eşinin sığınakta olduğu bilgisini, karakoldan, hatta savcıdan aldığını söyleyen erkekler olduğu gibi, bir savcının resmi bir yazıyı eşe verdiği ve Mor Çatı'dan bilgi sorduğu da saptandı.

Şiddete uğrayan kadınların can güvenliği sorunun da bir başka ivedi sorun olarak toplumun karşısında duruyor.

Erkek şiddetinin tanımı

Birleşmiş Milletler “Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi Bildirgesi” kadın üzerindeki şiddeti “Cinsiyete dayalı ve kadınlarda fiziksel, cinsel, psikolojik herhangi bir zarar ve üzüntü sonucunu doğuran ya da bu sonucu doğurmaya yönelik özel hayatta veya kamu yaşamında gerçekleşebilen her türlü davranış, tehdit, baskıdır ya da özgürlüğün keyfi şekilde engellenmesidir” diye tanımlıyor.

'Kadının İnsan Hakları Projesi' ise kadına uygulanan şiddet türlerini şöyle sıralamıştı (10 Kasım 2005):

* Fiziksel: Tokat, tekme, yumruk, dayak atmak, bıçak, silah gibi aletlerle saldırmak.
* Duygusal: Kadını küçümsemek, kendisine özgüvenini yitirmesine yol açmak, aşağılayıcı sözler söylemek, kendisini ruh hastası olarak görmesini sağlamak, yemeği yere dökmek, eşyaları kırmak gibi.
* Ekonomik: Kadının çalışmasına izin vermemek, harçlık vermemek ya da kısıtlamak, kadının parasını elinden almak, ailenin geliri konusunda bilgi vermemek.
* Cinsel Şiddet: Kadını istemediği cinsel davranışlara zorlamak, tecavüz etmek gibi.
* Tehdit: Dayak ya da ölümle tehdit, terk etme tehdidi, intiharla tehdit.
* Çocuğu kullanmak: Kadının çocuklar konusunda kendini suçlu hissetmesine yol açmak, çocuklarını kullanarak tehdit edici mesajlar yollamak gibi.
* Tecrit etmek: Kadının hareket özgürlüğünü kısıtlamak, ailesi ya da arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermemek, sık sık kıskançlık nedeniyle kavga çıkarmak.

Yukarıda sayılanlar eksik: Şiddete uğrayan kadınlardan sadece yaşayanları saymışlar, öldürülenleri unutmuşlar, “ölümle tehdit” demişler, ama taammüden öldürmeyi atlamışlar!

Kadını öldürseler

Türkiye'de “töre cinayeti” veya “namus cinayeti” diye adlandırılan kadın öldürme fiilleridir. Kadının “recm” denilen türden devlet veya komünüte tarafından linç edilmesi bizde yok, ama linç biçiminde olmayan infazlar devam ediyor.

İslam şeriatıyla yönetilen bazı devletler için recim meşrudur, o kadar meşrudur ki, İslam Konferansı Örgütü'nün 2004 yılında yaptığı toplantının sonuç bildirgesinde recim cezasının başka devletler tarafından kınanmaması, çünkü bu cezanın o ülkelerin iç işi olduğu” dile getirilmiş. Bunun bizimle ilgisi ne? O toplantıda hazır bulunan o zamanki Dışişleri Bakanı Abdullah Gül maddeye muhalefet şerhi koymamış. Muhalefet etmediği İslami kanun neydi? Kadının “iffet” nedeniyle ve devlet eliyle linç edilmesi.

Erkek devletinin kadın linçi ne zamandan kalma? Anaerkil dönemden çıkıldıktan sonra, kadın düşmanlığıyla bilinen İbranilerde uygulanmış, Yahudiliğe girmiş, oradan da İslamiyete.

Yapılan araştırmalara göre, öldüren kişilerin yüzde 32,9'u öldürdükleri kişinin namusunun lekelendiğini söyleyerek “karımdı, kızımdı, kız kardeşimdi, annemdi namusunu kirletti” diye öldürmüştür. Katillerin yüzde 18,4'ü fiillerini dinin emri, yüzde 13,7'si erkeğin şerefi, yüzde 10'u kadının iffeti için öldürdüğünü belirtmiştir.

Dikkat ediniz “iffet” denilen kelime kadın içindir. Siz hiç erkeğin iffeti diye bir laf işittiniz mi? Bu zihniyet kadının “namusu”nu cinsellikte gören erkek rezilliğinin pek çok kimseye doğal gelen bir yönüdür.

O kadar ki, Tayyip Erdoğan, genç kız ve erkek yüksek öğrenim öğrencilerinin müştereken kiraladıkları evlerde kalmalarına karşı saldırıya geçip, mülki amirleri ve polisi göreve, apartman sakinlerini ise ihbara çağırdığında, ona karşı çıkan erkek politikacılar ya da medya mensupları bile Başbakanı “ahlâk polisliği” yapmakla itham ettiler.

Yani onlar bile cinsellik ve ahlâk kavramları nı kafalarında halletmemişler. Kadının cinselliğini ahlâk sorunu sayıyorlar ve “namus”unu belden aşağıda arıyorlar.

“Namus meselesi” yapılan konuların ayrıntısına bakıldığında yüzde 48,5'i zina, yüzde 10,6 sı bekâret, yüzde 9'u âşık olmak, yüzde 7'si bir erkekle konuşmak, yüzde 6'sı izinsiz evden dışarı çıkmak gerekçeleriyle öldürülmüşlerdir.

İstanbul Valiliği Kadın Hakları Komisyonu'nca yayınlanmış bir rapor katillerin nedenlerini şöyle sıralamıştı:

* Namus veya töre değerleri,
* Çevre, toplum baskısı,
*Kadının bir mal, köle gibi veya kirlenmiş bir eşya gibi görülmesi,
* Bilinçli bir cinayetle namus ve şerefin temizleneceği inancı,
* Kadının öldürülmesi ile failin toplumda ve çevrede saygınlık kazanacağı inancı...

Bu konuda, töre/namus cinayetleriyle ilgili olarak, Van, Adana, Kilis, Mardin, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır ve Batman'ı kapsayan bir araştırmada, 'Namusuna halel gelen' kadına ne yapmak lazım? sorusuna ilginç yanıtlar verilmişti:

Erkeklerin yüzde 63,2'sinin kadınların "cezalandı rılması" gerektiğini söylemişler. Nasıl? Sorusunu yanıtlayan erkeklerin yüzde 25'i 'öldürülmeli', yüzde 13,4'ü 'aile meclisi karar versin', yüzde 13'ü 'cezalandırılmalı' diyor. Yüzde 13,75'i ise o kadının dışlanmasını, yüzde 3'ü boşanmasını, yüzde 3'ü de yasal bir cezası olması gerektiğini ifade etmişti. (1 Kasım 2005.)

"Öldürülmeli" diyenlerin araştırmaya katılan erkek toplamına oranı, yaklaşık yüzde 16. “Aile Meclisi karar versin” diyenlerin yanıtları kaypaktır, onların da fikri öldürmekten yanadır, çünkü aile meclisi öldürmek için toplanacaktır, bunun nedeni de cinayeti paylaşmaktır, dikkat ediniz, suçu değil, şerefi paylaşmaktır.

Şu halde, “cezalandırılmalı” diyen erkeklerin yüzde 25'i değil, yüzde 38'i öldürmekten yanadı r. Bu ise genel ortalamada yüz erkekte 16'ya değil, 24'e tekabül eder. Yani, o illerde her hangi yüz erkekten üçte ikisi cezalandırılmalı derken, dörtte biri doğrudan doğruya öldürülmeli diye düşünüyor. Aynı erkeklere “Kocası kadını aldatırsa?” diye sorulsa denekler muhtemelen “böyle soru mu olur” diye anketörün yüzüne garip garip bakacaktır...

Kan davası ve kız kaçırma

“Namus” cinayetleri ile (aşiret içi veya aşiretler arası) kan davası başlangıcının birleştiği durumlar da vardır, bunlar “kız kaçırma” vakalarıdır. Kaçırılan veya çoğu durumda kendi rızasıyla kaçan genç kızın öldürülmesiyle olay bitmez (ceza olarak kız öldürülsün ya da öldürülmesin) kaçıran erkek de öldürülürse, aileler arasında kan davası başlar.

Tekrar dikkat çekelim ki, kadının öldürülmesi kan davası konusu olmaz, ancak erkeğin öldürülmesi öyle olur.

Kadının öldürülmesi töredir, ama kaçıran erkeğin öldürülmesinde (böyle bir âdetin ortaya çıkmasında ve toplumca makul görülmesinde) kanımca genç kızın (ailesinin gözünde) satılacak mal olmasının, kaçma veya kaçırma olayıyla ekonomik getirisinin sıfıra inmesinin payı vardır.

Kadının uğradığı şiddette önemli bir yer tutan ve cinsel tacizin en şiddetlisi olan tecavüz erkekçi (seksist) toplumunun yüz karasıdır. Rakamlar vererek yazıyı istatistiklere boğmanın anlamı yok, üstelik bu büyük ayıbı töre, gelenek, yüzyılların şartlanmışlığı vb. gibi bahanelerle izah etmek de suçu ve suçluyu mazur göstermek demek.

Erkekteki kadın düşmanlığı o raddededir ki, Birleşmiş Milletler verilerine göre cinsiyeti doğmadan önce kız olarak saptanan bebeklerin bazıları salt bu nedenle kürtajla aldırılmakta ya da doğduktan sonra kız bebekler ilgisizlik ve bakımsızlıktan ölmektedir, (bilerek ölüme terkedilmektedir.)

Uluslararası Af Örgütü'nden çağrı

Birleşmiş Milletler, 1981'de 25 Kasım'ı “Kadına Yönelik Şiddete Son Ver Günü” ilan etmişti.

Aradan geçen 30 yılı aşkın zaman içinde bu alanda büyük ilerlemeler kaydedildiği söylenemez. Bu nedenle, Uluslararası Af Örgütü'nün geçen yılki 25 Kasım bildirisinde şöyle denildi:

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Gününde: “Kadına her türlü şiddeti durdurun, hemen şimdi!” diyoruz.

Hükümetler bir çok anlaşmaya imza atıyorlar. Politikacılar kadınlara dönük şiddeti hep birlikte kınıyorlar. Ancak bir insanlık utancı olan erkeğin kadına şiddeti önlenmiyor.

Kadına yönelik şiddete son verilebilir.Şiddet, meşru ve kabul edilebilir olmaktan çıkarılmalıdır. Devletler ve hükümetler her kadını şiddetten korumakla, şiddete maruz kalmasını önlemekle yükümlüdür.

Bu sorumluluk etkili olarak kullanıldığında, kadınların lehine gerçek reformlar yapılıp uygulandığında, erkekleri üstün gören anlayışa taviz verilmediğinde, hukuk ve adalet şiddete uğrayan kadınlardan yana olduğunda şiddetin önlenebilir olacağı açıktır.

Kadınlara yönelik şiddetin başlıca nedeninin erkek egemen bakış açısı ve ekonomik sorunlar olduğunu herkes biliyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk, sosyal güvenlikten yoksunluk hem şiddeti hazırlamakta ve mevcut eşitsizliği beslemekte, hem de kadınların hayatı nı çekilmez kılmaktadır.

Kadınların sosyal politikalara ihtiyacı var. Devletler ve hükümetler alacakları her ekonomik kararda kadınları öncelikli olarak düşünmeli, çalışma hayatına katılmalarına dönük yatırım ve projeleri acilen gerçekleştirmelidir.

Kadına yönelik şiddet normal değildir, yasal değildir, kabul edilebilir değildir. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanı şma Günü'nde bu utancın artık son bulması için çağrıda bulunuyoruz.

Kadına yönelik şiddet abartılıyormuş

Tekrar yazımızın başına dönelim: Her gün, ama her gün bir ya da daha fazla kadının erkek tarafından öldürüldüğü haberini öğrenen toplum ne yapıyor?

Mesela sık sık insanların hayatına müdahale eden, o yaşamlara yön ve talimat vermeye çalışan Tayyip Erdoğan'ın erkek şiddeti üzerine kaç lafını hatırlıyorsunuz? O ancak kadınların üç çocuk, beş çocuk doğurmalarını sevimsiz bir sırıtkanlıkla söyler durur.

Tayyip Erdoğan kadına şiddet konusunda en son iki yıl önce konuşmuş ve bir sendikanın Kadın Kurultayı'nda (Mart 2012) kadına şiddetin abartıldığını söyleyerek, “kadınlara yönelik şiddet olaylarının, muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini “ buyurmuştu.

Her akşam TV kanallarında pek çok tartışma konusu vardır, kadına yönelik şiddet ve o şiddetin en şiddetlisi cinayet üzerinde kaç programa rastladınız?

Kadın öldürmek bu kadar çoğalmışken, durumun ne kadar vahim hâle geldiğini toplumun bilincine çıkaracak etkili bir kampanya var mı?

Din programlarında konuya değinen konuşmalara, ayetler, hadislere rastlıyor musunuz? Yöneticilerin ağzından“Cennet anaların ayaklarının altındadır” klişesinden başka laf duyuyor musunuz?

İşte “Yeni Türkiye”de değişimin içyüzü bu. Toplumun yarısı olan kadına bakış bu. İslamiyet kadına nasıl bakmışsa, “referansım İslamdır” diyen Tayyip Erdoğangil de öyle bakıyor.

[Kadına Şiddet konusunda o yıllara dair uluslararası verileri de içeren yazım “Kadının İffeti, Erkeğin Şiddeti” başlığıyla yayınlanmıştı. (Sesonline.net, 23.04.2006. Kadının iffeti, erkeğin şiddeti, Yalçın Yusufoğlu. O rakamlara bugün özellikle Suriye'yi eklemek gerekecek.]

Ekolojik kriz üzerine

Bilim insanları ve ekolojik sorunlarla ilgilenlenenler, 20. Yüzyılın ikinci yarısından bu yana, yaşadığımız gezegenin canlı yaşamını sürdürebilme kapasitesi konusunda çok ciddi kaygılar dile getirmektedirler. Bu kaygıların boyutları her gün genişlemekte, ekoloji konusundaki duyarlılık günden güne yaygınlaşmaktadır. Basın ve yayın organlarında konu ile ilgili, gezegenimizin geleceğine dair ileri sürülen iddialar ürkütücü denilebilecek noktaya ulaştı.

Sıcaklık artışı, yağış düzeninin değişmesi, buzulların erimesi, sel ve taşkınlar, aşırı kuraklık gibi iklimsel değişiklikler milyarlarca insanın ve diğer canlıların yaşamını tehdit eder hâle geldi. Endüstri ve modern yaşamın neden olduğu hava, su, toprak, görüntü ve ses kirliliği önüne geçilemez bir şekilde artış göstermekte. Tarımda kullanılan kimyasallar (tarım ilaçları ve gübreler) sayesinde doğadaki canlı çeşitliliği azalmakta, toprağın yapısı değişmekte, sağlık sorunları çoğalmakta, kimyasallara ayrılan bütçeler sürekli büyümekte ve kimyasal tüketimi her yıl bir öncekine oranla daha fazla artış göstermektedir. Yenilenemeyen enerji kaynakları (petrol, kömür) rezervi günden güne azalmakta, bu kaynakların artık on yıllarla ifade edilen sürelerde tamamen tükeneceği ifade edilmektedir. Gezegenin ekolojik dengesini alt üst edecek şekilde ormanlık alanlar talan edilmekte ve çölleşen alan miktarı gittikçe büyümektedir. İnsanlar kırsaldan şehirlere göç ettikçe, tarım alanları terk edildikçe beton yığınları halinde ortaya çıkan çarpık kentleşme, yoksulluk ve sosyal boyutlu çatışmaların yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Daha yüksek “verim” sağlamak amacıyla yapılan genetik müdahaleler ciddi bir gıda güvenliği sorunu yaratmakta, sonuçları tam olarak kestirilemeyen, riskli bir beslenme biçimi tüm canlıların geleceğini tehdit eder hâle gelmektedir. Geri dönüşümü sağlan-a-mayan çöp yığınlarının miktarı artık yerkürenin absorbe edebilme kapasitesini çoktan aşmış durumda.

Tüm bu olgular göstermektedir ki gezegenimiz ciddi bir ekolojik krizle karşı karşıyadır. Bu krizin ne kadar sürede gezegeni yaşanamaz hâle dönüştürebileceği ile ilgili yapılan tüm öngörü ve spekülasyonlar önümüzde çok da fazla bir zaman kalmadığını işaret etmektedir. Ayrıca yaşanan bunca soruna, milyonlarca farklı canlı türünün değil, sadece insan türünün neden olduğu konusunda genel bir düşünce birliği bulunmaktadır. İnsanın neden olduğu bu sorunlara –eğer halen varsa– çözüm bulma sorumluluğu da insana aittir. Hiçbir düşünce, ideoloji, dünya görüşü, inanç sistemi yaşanmakta olan ekolojik sorunları yok sayamaz, bu sorunlarla ilgili ciddi çözüm önerileri ileri sürmedikçe ikna edici olamaz.

Gezegenimizde canlı yaşamının sürdürülebilmesi açısından yaşanmakta olan bu sorunların nedenlerini daha anlaşılır bir şekilde irdeleyebilmek açısından şu saptamaları yapmakta yarar var: 1) Doğal yaşam, kendisini oluşturan tüm öğelerle birlikte bir bütündür. Doğal yaşam, oluştuğu çeşitlilik sayesinde ancak sürdürülebilir. Doğal yaşamı oluşturan tüm öğeler (canlı-cansız) arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi vardır. Her birinin varlığı, diğerlerinin varlığını etkiler ve diğerlerinden etkilenir. Doğal yaşamın bütünlüğü içerisinde hiçbir unsur gereksiz, fazlalık değildir. 2) Doğal yaşamı oluşturan unsurların her biri farklıdır. Fiziksel ve işlevsel özellikleri nedeniyle çeşitli birlikler oluştururlar. Her birlik daha alt birliklerden oluşur. Milyonlarca yıllık evrim sonucunda doğal yaşam bütünlüğü içerisinde gereksiz ve işlevsiz duruma düşen unsurlar ayıklanmış, yok olmuştur. İnsan da doğal yaşamı oluşturan unsurlardan birisidir. Tür olarak diğerleriyle benzer ve farklı özellikleri vardır. İşlevsel olarak bu bütünlük içerisinde kaldığı sürece işe yarar. Eylemleriyle doğal yaşam bütünlüğünü etkiler, diğerlerinin eylemlerinden etkilenir. 3) Doğal yaşamın sunduğu olanakların bir sınırı vardır. Doğadaki hiçbir olanak sonsuz değildir. Doğanın sunmuş olduğu olanakların kullanılmasında sakınma ve paylaşım esastır. Doğal yaşamın sürdürülebilirliği ancak böyle sağlanabilir. 4) Doğada her şey değişim hâlindedir. Bu değişim doğal yaşamı oluşturan tüm unsurları etkiler, onlardaki değişimden etkilenir.

Günümüzde yaşanmakta olan ekolojik sorunlar raslantı olarak ortaya çıkmış değildir. İnsanlık tarihinin çok büyük bir bölümünde, insan türünün neden olduğu ve doğanın kendi dinamikleriyle baş edebildiği çok küçük tahribatların dışında önemli bir ekolojik yıkımdan söz edilemez. Tarihin bu döneminde insan, doğal yaşamın bütünlüğü içerisinde davranmış, toplayıcı ve avcı olarak ciddi bir ekolojik sorun yaratmamıştır. Ne zaman ki insan, başta toprak olmak üzere doğal kaynakları mülk edinmeye başlamıştır, bu yeni durum, tür olarak insanı ekolojik sorunların sorumlusu hâline getirmiştir. Doğanın sadece yaşam alanı olmaktan çıkarılıp bir kaynak hâline dönüştürülmesiyle insan, kendisini doğanın bir parçası değil, onun efendisi olarak görmeye başlamıştır. Bu durum, mülk sahiplerinin, mülksüzlerin (köleler, yoksul köylüler, işçiler) işgüçlerini de satın alabilmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı zamanda makinelerin sahibi konumuna gelen mülk sahipleri daha çok kazanç elde edebilmek için sahibi olduğu her şeyden maksimum ölçüde yararlanmanın yollarını aramıştır. Özellikle endüstrinin gelişmesi ve buna koşut olarak kapitalizmin daha fazla kâr elde etme hırsı, doğanın çok hızlı bir şekilde tahrip edilmesine neden olmuştur.

Ekolojik kriz, gezegeni paylaşan herkesi olumsuz etkileme potansiyeline sahip olmasına rağmen insanların bu konuda farklı tutum almalarının nedeni sınıfsaldır. Yaşanan krizin gerçek sorumlusu olan kapitalistler, çoğu zaman, ekolojik sorunları ya görmezden gelirler veya sorumluluğu tüm insanlığın üstüne yıkarak kendi sorumluluklarını gizleme yolunu seçerler. Daha da ileri giderek yaşadıkları konutlarda veya sahibi oldukları iş yerlerinde göz boyayıcı bazı “yeşil” uygulamaları kitlelere örnek göstererek, kendilerinin günahtan azade sayılmasını beklerler. Eğitim, basın, yayın, medya, reklâm ve propaganda sayesinde ekolojik sorunların “ozon tabakası” veya “buzullar” edebiyatı ile ulaşılamaz, erişilemez ve önlenemez olduğunu kitlelere inandırmaya çalışırlar. Bu durumda kitleler, ekolojik kriz ile mevcut kapitalist sistemin ilişkisini kuramadığı için kendisine sunulduğu biçimiyle sadece “kağıt toplama”, “geri dönüşüm”, “hayvanlara yardım” kampanyalarına katılmakla görevini yerine getirmiş “iyi” yurttaşlar haline dönüşür. Kapitalistlerin gözü doymaz, bencil, faydacı, yararlanmacı, “gelişme”ci, “kalkınma”cı, “ilerleme”ci, doğanın talanını esas alan modernist yaklaşımı böylece meşrulaşır, ekolojik mücadele marjinal bir grubun “medyatik” eylemlerine terk edilmiş olur. Başka bir kesim de doğanın yok oluşunu bir kader olarak görüp, kendi başına, “doğayla bütünleşerek”, çoğu zaman ilkel, dünyadan elini eteğini çekerek günaha ortak olmamayı kendisi için çözüm yolu olarak seçer. Böylece mücadele etmek yerine mevcut duruma teslim olur. Peki ekolojik kriz konusunda marksistlerin tavrı nedir? Marksizmin ekoloji ile ilgili yaklaşımı konusunda çok farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bir grup, Marksizmin ekoloji konusuna yeteri kadar önem vermediğini hatta ekolojik sorunları görmezden geldiğini ileri sürmektedir. Bu kesimin Marksizme eleştirilerini şu başlıklarda toplamak mümkündür: 1) Marksizm, üretici güçlerin sınırsız gelişimini benimser, 2) Teknolojik belirlenimci ve ilerlemeci bir yaklaşımdır, 3) Doğa-insan ilişkisini araçsal bir biçimde kavramsallaştırır, 4) İnsanmerkezci, çizgisel ve teleolojik bir tarih anlayışına sahiptir, 5) Doğal sınırları ihmâl eder, 6) Doğanın rolünü dışarıda bırakarak zenginliğin kaynağının sadece emek olduğunu iddia eder.

Marksizmin iki kurucusu Marks ve Engels'in düşünsel mirası dikkatli bir gözle incelenirse ekolojik sorunlar konusunda 19. Yüzyıl ortalarında çok önemli öngörülerde bulundukları rahatlıkla söylenebilir. Yukarıda sözü edilen eleştirilere Marks ve Engels'ten yapılacak birçok alıntı ile yanıt vermek mümkündür. Özellikle “Marksist Ekoloji” kitabıyla tanınan John Bellamy Foster bu tür eleştirilere adı geçen kitapta Marks ve Engels'in yapıtlarını referans göstererek açık ve net yanıtlar vermiştir. Yine Ekososyalist Manifesto'nun yayımlayıcısı Michael Löwy ve Joel Kovel sözü edilen manifestoda bu tür eleştirilere karşı Marksizm'in ekolojik sorunlara verdiği yanıtları dile getirdiler.

Bu yazıda tüm bu eleştirileri ve onlara verilebilecek yanıtları uzun uzun ele almak yerine, Marks ve Engels'in düşüncelerinden bir demet sunularak ekolojik sorunlar konusuna göstermiş oldukları ilgiye dikkat çekmekle yetinilecektir.

“Doğa, yani kendisi insan bedeni olmayan doğa, insanın örgensel olmayan bedenidir. İnsan doğa aracılığıyla yaşar, sözü şu anlama gelir: doğa insanın ölmemek için, kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entelektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiçbir anlama gelmez. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” (Karl Marks, 1844 El Yazmaları)

“Bununla birlikte doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin, beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır.(...) İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öteye gitmez.” (Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği)

“Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir. Her emek sürecinin sonunda, daha önceden işçinin imgeleminde başlangıç hâlinde var olan bir sonuç elde ederiz.” (Karl Marks, Kapital)

“... Kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatında değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman içinde toprağın verimliliğinin artmasındaki her ilerleme, aynı zamanda bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir. Bir ülkenin, örneğin ABD gibi, gelişmelerini daha fazla endüstriye dayandıran ülkelerde bu yok ediş daha da hızlanır. Kapitalist üretim bu nedenle, teknolojiyi geliştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde birleştirir.” (Karl Marks, Kapital)

“Kapitalist üretim, nüfusu, büyük merkezlerde toplayarak, kent nüfusuna gittikçe artan bir ağırlık kazandırırken, bir yandan toplumun tarihsel devindirici gücünü yoğunlaştırdığı gibi, öte yandan da insan ile toprak arasındaki madde dolaşımını bozar, yani insanın yiyecek ve giyecek olarak tükettiği öğelerin toprağa tekrar dönüşünü engelleyerek toprağın verimliliğinin sürekli olması için gerekli koşulları bozmuş olur. Böylece aynı anda, hem kentli emekçinin sağlığını ve hem de kır emekçisinin zihinsel yaşamını tahrip eder.” (Karl Marks, Kapital)

“Tüm insan tarihinin öncülü, doğal olarak, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir. Burada, doğaldır ki, ne bizzat insanın fiziki yapısını, ne de insanların tamamen hazır buldukları doğal koşulları, jeolojik, orografik, hidrografik, klimatik ve öteki koşulları derinliğine inceleyemeyiz. Her tarih yazımı bu doğal temellerden ve tarih boyunca insan eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden hareket etmek zorundadır.” (Karl Marks, Alman İdeolojisi)

“Emek, tüm zenginliğin kaynağı değildir. Doğa da, kendisi de sadece doğal gücün, insani emek gücünün bir ifadesi olan olan emek kadar kullanım değerinin bir kaynağıdır.” (Karl Marks, Gotha Programının Eleştirisi)

“İnsan ve doğa, zenginliğin yaratılmasında işbirli i yapmayı sürdüren iki orijinal kaynaktır. (...) Emek maddi zenginliğin babası, doğa annesidir.” (Karl Marks, Kapital)

Bu alıntıları çoğaltmak hatta Marksizm literatürüne katkısı olan diğer düşünürlerin ekoloji konusundaki görüşleriyle bu bölümü zenginleştirmek mümkün. Görüldüğü gibi Marksizm, ekoloji konusuna oldukça ilgi göstermiş, yüz elli yıl öncesinden insan-doğa ilişkisi konusunda çok temel doğrular ileri sürmüştür. Zaten Marksizmi kapitalizmin bilimsel bir eleştirisi ve sosyal olayları kavramada bir kılavuz olarak ele aldığımız sürece, günümüzde çok daha yakıcı bir hâl alan ekolojik krizi anlama ve bu krizden çıkış yolunu bulma konusunda halen yol gösterici olduğunu görmekteyiz.

Reel sosyalizmin –kendisini zorlayan nedenlere bağlı olarak– ekolojik sorunlara mesafeli davranmış olması, Marksizmin de bu soruna uzak kaldığı gibi bir algılama yaratmaktadır. Aynı zamanda Marks ve Engels'in yaşadığı yıllarda ekolojik sorunların boyutlarının bugünkü yaşanılanların yanında çok daha küçük olması da ekoloji konusuna yeteri kadar vurgu yapılmamasına neden olmuş olabilir. Özellikle 20. yüzyılda yaşanmış olan reel sosyalizm, ekolojik sorunlar konusunda birçok olumsuz uygulamanın yaşandığı bir deneyim olarak karşımıza çıkmaktadır. Emperyalist kapitalist sistemle güvenlik ve kalkınma konularında girmiş olduğu yarış, sosyalizmi ciddi anlamda ekolojik sorunlara duyarsız davranmaya yöneltmiş, bu dönem doğanın tahribatı ve yenilenemeyen doğal kaynakların alabildiğine tüketildiği bir zaman dilimi olarak tarihe geçmiştir. İçine girmiş olduğu –girmek zorunda kaldığı da diyebiliriz ama ekolojik sorunlar açısından farklı bir anlam taşımaz– yarışma, sosyalist yönetimleri, doğal yaşamın varlığını tehdit eden silah teknolojisinin geliştirilmesine yöneltmiş, bunun sonucunda gezegenimizi birkaç dakika içerisinde yok edebilecek bir silah stokunun yaratılmasına katkıda bulunmasına neden olmuştur. Üretimi artırma, hızlı kalkınma, teknolojik ilerleme konularında sürdürülen yarış sonunda başta toprak ve tatlı su kaynaklarının tahrip edilmesi olmak üzere, petrol ve kömür gibi fosil yakıtların çok yoğun şekilde kullanıldığı endüstri kuruluşlarının yaygınlaştırılması doğal yaşamın alt üst edilmesine neden olmuştur. Nükleer teknolojinin ve nükleer santrallerin yaygın hâlde kullanılması gezegenin güvenliğini tehdit eder hâle gelmiştir. Dünyada yaşanan ilk büyük nükleer santral kazasının (Çernobil-1986) sosyalist ülke topraklarında gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Ekolojik sorunların, emperyalist kapitalist sistemle girişilen yarışma yüzünden ne denli ihmâl edildiğinin anlaşılması için şu soru çok anlamlıdır: Sosyalist ülkelerde toplum yararına çalışmalarından dolayı devlet veya parti yöneticileri tarafından verilmesi uygun bulunan madalya ve nişanların yüzde kaçı ekolojik çalışmalardan dolayı verilmiştir? Herhalde yüzdelik hiçbir rakam vermek mümkün değildir. Ama bu nişan ve madalyaların büyük bir kısmının savaş teknolojisi veya doğal yaşamın bütünlüğünü hesaba katmadan sadece planlanan üretim hedefinden daha fazla ürün yetiştiren fabrika veya kooperatiflerin sorumlularına verildiğini tahmin etmek zor değildir.

Ekolojik krizin gerçek sorumlusu, doğal varlıkları kaynak olarak gören ve bu kaynakları mülk hâline getirip daha fazla kâr etmek amacıyla yok eden kapitalizmdir. Kapitalizmde her şey daha çok kâr elde etmek üzere kullanılır. Daha çok kâr etmenin iki temel koşulu vardır: doğal kaynaklar ve bu kaynağın bir bölümünü oluşturan insan emeğine sahip olmak. Kapitalizm varlığını sürdürebilmek için doğal kaynakları ve işgücünü metalaştırarak satın alır, mülk edinir. Onları kullanarak piyasa için meta üretir. Kapitalizmin yaşamını sürdürebilmesi için ürettiği malları satması ve böylece üretim sırasında el koyduğu artı değeri sermayeye dönüştürmesi gerekir. Bu süreç her defasında genişleyerek devam etmek zorundadır. Aksi hâlde kapitalizm sürdürülemez. Kısaca şöyle söylenebilir: Kapitalizmin yaşaması için daha ucuz doğal kaynak ve iş gücü ve daha çok tüketim gerekir. İşte yaşanan ekolojik krizin kaynağı da bu basit formülde saklıdır. Kapitalizm var olmak için doğal kaynakları talan eder, insanı hem kendi eseri olan ürüne hem de bir parçası olduğu doğaya yabancılaştırır. Daha fazla tüketim için insanların tüketim alışkanlıklarını yönlendirir. Gerçek ihtiyacın ne olduğu konusunda insanın düşünmesini engeller. Daha çok kâr elde etmek için daha ucuz üretim, daha çok tüketim şiarıyla hareket etmek zorundadır. Yoksa varlığını sürdüremez. Onun için kapitalizmin ekolojik krize çözüm üretmesi mümkün değildir. Aksini iddia etmek abesle iştigâldir.

Toprağı, havayı, suyu ve tüm gezegeni –hatta gezegen dışı evreni– kendi çıkarları için kullanmaya çalışan, bu alanda karşısına çıkan her türlü engeli gerekirse zor kullanarak, savaşarak, işgâl ederek dizayn etmeye çalışan kapitalist sistem ekolojik krize çözüm üretmez, üretemez. Çünkü ekolojik krize çözüm bulmak demek, gerekirse doğal kaynakların yok edilmesinin yasaklanması anlamına gelir. İnsanların tüketim alışkanlıklarını değiştirmesi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığına karar vermesi demektir. İş gücünün alınıp satılan bir meta olmaktan çıkarılması, toprak mülkiyetinin yeniden küçük üreticilere yaygınlaştırılması demektir. İnsanların doğal yaşama uygun demokratik kararları alabildiği bir düzen demektir. İnsanların ihtiyaçlarından fazlasını diğerleriyle paylaştığı bir yaşam ortaklığı demektir. Gerçek ihtiyaç maddelerinin en az enerji kullanılarak üretildiği, atıkların doğaya geri döndürüldüğü bir planlama ve örgütlenme demektir. Kentte ve kırda yaşayanların çalışma saatlerinin en aza indirildiği, düşünme, yaratıcı etkinliklerde bulunma ve eğlenceye daha fazla zaman ayırdıkları bir yaşam biçimi demektir. Gıda üretiminin yaygın şekilde yapıldığı bir kent yaşamı demektir.

Ekolojik krizin bertaraf edilmesi, bu krizin gerçek nedenini doğru saptamakla mümkündür. Kapitalizm ortadan kaldırılmadıkça gezegeni tehdit eden ekolojik sorunlara çözüm bulunamaz. Çünkü doğanın potansiyellerinin sınırlarını hesaba katarak tüketim alışkanlıklarını ona göre düzenleyen, neyin gerçekten ihtiyaç olduğunu düşünüp bu konuda karar verirken doğal yaşamın bütünlüğüne uygun davranan, doğaya yapacağı müdahalelerde kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu unutmayan, paylaşımcı, varlığının doğal çeşitliliğe bağlı olduğunun bilincinde olan bir toplum kapitalizmle birlikte var olamaz.

Ekolojik krize karşı mücadele kapitalizme karşı diğer mücadelelerle birlikte yürütülmelidir. Anti kapitalist mücadelenin birlikteliği sağlanmadıkça istenilen sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Mevcut ekolojik mücadele biçimlerinin hepsi saygıdeğerdir, desteklenmelidir. Yaygınlaşmaları için çaba sarf edilmelidir. Ama unutulmamalıdır ki ekolojik krizin sorumlusu kapitalizmdir. Kapitalizm yok edilmedikçe ekolojik sorunlar hep gezegenimizde canlı yaşamını tehdit etmeye devam edecektir. Sosyalistler ekolojik sorunlar konusunda geçmişteki umursamaz tutumlarından hızla sıyrılıp kapitalizmin tüm canlı yaşamına karşı yaratmış olduğu bu krize karşı gerekli sorumluluğu almalıdırlar. Ekolojik kriz, kapitalizmin dayandığı sınırlardan birisidir. Bu kriz kapitalizmin alt edilmesi konusunda büyük olanaklar da sunmaktadır. Ekolojik krizin tehdit ettiği kitlelerle el ele vererek kapitalizmi yıkmak daha kolay hâle gelmiştir. Yeter ki bu kitlelere sosyalizmin hem emeğin hem de bir parçası olduğumuz doğanın kurtuluşu olduğuna inandıralım. Tabii ki doğa ile insanın kurtuluşunun aynı şey olduğuna önce kendimiz inanalım.

Yerel seçimler, yeni rant ve metalaştırma alanları

İktidara geldiğinden bu yana AKP hükümeti, inşaat sektörünü sermaye birikiminin merkezine yerleştirerek, ürettiği iktisadi politikalar ile iktidarını sürdürmektedir. İstanbul'a üçüncü havaalanı, çılgın Kanal İstanbul Projesi, HES'ler, Kentsel Dönüşüm Yasası ve 2012 yılında değiştirilmiş ve esas etkisini 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra göstereceği Büyükşehir Yasası ile birlikte bu politikalarına devam edeceğini de göstermiştir. Çarpık kentleşme ve doğanın tahrip edilerek yeni rant ve metalaştırma alanları yaratacak bu politikaları ile AKP, bir yandan iktidarını sürdürmeye çalışmakta diğer yandan da gün geçtikçe insanı doğadan iyice koptuğu ve iklim koşullarının doğal mecrasının dışına çıktığı bir hayata mahkum etmektedir.

AKP hükümeti, 2012 yılında “Büyükşehir Yasası”nı değiştirdi. 6 Aralık 2012 tarihli Resmi Gazete'de de yayımlanan bu değişiklikle birlikte 13 il “Büyükşehir” yapılmış ve 26 yeni ilçe kurulmuştur. Yapılan bu değişiklik gereği ilk yerel seçimle birlikte, yani 30 Mart 2014'ten sonra 16 bin 82 köy mahalleye, ayrıca belediye olan yaklaşık 600 belde de köye dönüşecek. Yani yerel seçimleri kim kazanırsa kazansın 31 Mart sabahı 16 bin 82 köy haritadan silinecek ve yaklaşık 600 belde de köy olacak.

Söz konusu yasa bir yıldır yürürlükte olmasına rağmen, hayatımızda henüz önemli bir değişiklik olmadı; asıl değişim yerel seçimlerden sonra, yani yaklaşık 600 belde köy, 16 bin 82 köy mahalle olunca yaşanacak.

Söz konusu yasa gereği köyde yaşayanlar; mahalle olarak bağlandıkları belediyeye su parası, emlak vergisi, verilen kamu hizmetleri için (örneğin çöp vergisi gibi) belediyelerce alınan vergileri ödemeye başladıklarında, yasanın uygulamada ve hayatlarında getireceği değişimin ne anlama geldiğinin farkına varacaktır.

6 Aralık 2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak Büyükşehir Yasasında yapılmış olan değişiklik; yasa değişikliği ile kentin birer mahallesine dönüşen köylerde ahır, kümes ve diğer tarımsal işletmelerin olamayacağını ve söz konusu ahır, kümes ve tarımsal işletmelerin kentin dışına çıkarılmasını zorunlu hâle getirmektedir.

Gazetelere yansıdığı kadarıyla bunun ilk örneği Aralık 2013'te yaşanmıştır. Büyükşehir yapılan Muğla'da, Bodrum Kaymakamlığı İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü 17 Aralık 2013'te 'Umumi Hıfzısıhha Kararı' başlıklı bir tebligatı ilçedeki tüm belediye başkanlarına ve köy muhtarlarına göndermiştir. İlçe Toplum Sağlığı Merkezi'nin 22.11.2013-2888 sayılı yazısını içeren söz konusu tebligatta aynen şöyle denilmektedir:

“Söz konusu yazıda yerleşim alanına yakın hayvancılık yapılmasıyla ilgili olarak kaymakamlık makamı ve BİMER'e çok sayıda şikâyet geldiği belirtilmekte ve ilçe merkezi, beldeler ve köylerde meskûn mahal içindeki tüm ahırların ve kümeslerin ivedi olarak kaldırılarak yerleşim alanı dışına taşınması istenilmiştir.

Anons, ilan ve yazının çoğaltılarak asılması şeklinde yetiştiricilere duyurulmasının sağlanmasını arz/rica ederim.”

Uzun zamandan beridir uygulana gelen iktisadi politikalar ile birlikte üretim yapmakta zorlanan ve yaşam savaşı veren tarım ve hayvancılık ile uğraşan işletmeler, Büyükşehir Yasasında yapılmış olan değişiklik ile birlikte hepten yok olmaya doğru yol almak zorunda kalacaklarını söylememizde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Zira Çiftçi Kayıt Sistemi'nin kayıtları, son on yılda beş yüz bin çiftçinin sistemden çıktığını yani artık tarım ve hayvan ürünleri üretiminden koptuğunu göstermektedir. Diğer yandan söz konusu bu çıkışı ve/veya kopuşu, ekilmeyen alanların artması da doğrulamaktadır. 1990 yılında 27 milyon 856 bin hektar ekili tarım alanı bulunurken, 2012 yılında ise ekili alanın 23 milyon 795 bin hektara düştüğünü görmekteyiz. Yani, 2012 yılının verilerine göre nadasa bırakılan ya da ekilmeyen tarımsal alan 4 milyon 286 bin hektar.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın verilerine göre, 2002 yılında ÜRE gübresinin tonu 237,00 TL iken, 2013 yılında 981,00 TL'ye yükseldi. Aynı dönemde, içeriğinde fosfor ve azot gibi besin maddeleri yer alan ve tahıllarda ekim sırasında verilmesi elzem olan DAP gübresinin tonu 354 TL'den 1.217,00 TL'ye çıktı. Mazotun litresi Ocak 2002'de 94 kuruştu. Şu anda 4,5 lira. Yaklaşık olarak yüzde 300'lük bir artış söz konusu.

Yukarıda ifade etmiş olduğumuz koşullarda üretim yapmakta zorlanan küçük çiftçilerin, Büyükşehir Yasasında yapılmış olan değişiklikle birlikte; tarımsal üretim yapmış oldukları toprakları cüz'i tutarlar ile satmak zorunda kalacakları ve tarı msal üretimden çekilecekleri açıkça görünmektedir. Gerek tarımsal üretim yapılmasının koşularının gün geçtikçe daha zor hâle gelmesinin ve gerekse de Büyükşehir Yasasında yapılmış olan değişiklik sonucunda, hem tarım alanlarının satılması hem de köylerin ortak mülkiyetinde bulunan mera, yaylak ve diğer tüm varlıklarının belediyelere devredilmesi hızlanacaktır. Böylelikle de tarım alanları, meralar ve yaylalar imara açılacak ve yasa ile hem imar yönünden hem de arazi kullanımı açısından belediyelere ve valiliklere verilen yetkilerle daha çok tarım toprağı ranta dönüşecektir.

Öte yandan Büyükşehir Yasasında yapılmış olan değişiklikle birlikte Türkiye'nin kırsalda ve kentte yaşayanların oranı açısından nüfus yapısı bir gecede değişmiş oldu. Kırsalda yaşayan nüfus yüzde 24'ten yüzde 9'a indi. Söz konusu yasa ile nüfus oranlarını değiştiren ilk ülke de Türkiye olmuş oldu. Bu ilk olma şerefi de, yasa değişikliğini gerçekleştiren AKP hükümetine nail oldu!

Doğrusunu söylemek gerekirse tarım ve hayvancılıkta yaşanan tüm bu gelişmeler kapitalizmin gelişmesinin yani sermaye birikiminin mantıki sonucudur. Bu yüzden yerel seçimlerde ortaya çıkacak herhangi bir sonuç bu durumu değiştirmeyecektir. Yatıp kalkıp, etmiş oldukları her duada “âmin” yerine “inşaat” diyen AKP hükümetinin üretmiş olduğu politikalar ise sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmak ve sermaye birikiminin sorunsuz bir şekilde sürmesini sağlamaktır. Zira hem cari açıkları azaltmak için önlemler almaya kalkacaksınız hem de tarım ve hayvancılıkta dışa (ithalâta) bağımlı hâle gelmek için elinizden geleni ardınıza koymayacaksınız. Birbiriyle çelişen bu politikaların tek anlamı vardır: sermaye birikiminin sürmesi. Bu neye mal olursa olsun!

Gerek öteden beridir uygulanan politikalar ile ve gerekse Büyükşehir Yasasında yapılmış olan yasal değişiklikle, bir yandan yeni alınabilir satılabilir yani metalaştırılmış alanlar yaratılmakta iken, diğer yandan da alınacak ve ileride salınacak vergilerle müşteri kıvamında yeni insanlar tamamen sistemin kapsamına alınmaktadır. Tarım ve hayvancılıktan kopan küçük çiftçi ve hayvancılıkla uğraşanların yedek iş gücü ordusuna katkı sağlayacak biçimde işsizler yaratılması ise temel amaçtır.

AKP için, var olan rant ekonomisini yönetmek ve beslenmiş olduğu bu ekonominin sürmesini sağlamak açısından yerel seçimlerin önemi büyüktür. Parti devletine doğru attığı her adım ve kendisini engelleyecek her türlü engeli aşma azmi, yerel seçimlere atfetmiş olduğu bu önem nedeniyledir.

Görüldüğü üzere irili ufaklı bütün burjuva partileri (solda olduğu düşünülen CHP de yukarıda sonuçlarını açıklamış olduğumuz anlayış ve iktisadi politikalara tam anlamıyla bir ses çıkarmamıştır…) AKP'nin emeğin, doğanın ve insani değerlerin talanına dayalı yaklaşımını benimsemiş bir şekilde hazırlanmaktadırlar. (Bu anlamda da İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı için Mustafa Sarıgül'ün neden CHP tarafından aday gösterildiği de daha iyi anlaşılmıştır sanırım…)

Burjuva partileri hâlihazırda yerel seçimlere yönelik hazırlıklarını sürdürürken, hemen hemen bütün sosyalist / komünist çevre, dergi ve partiler, maalesef bu sürece bir kez daha müdahale edemeden bir yerel seçim geçirecek. Sosyalistlerin artık uzun vadeli düşünmelerinin ve perspektiflerini uzun vadeye göre belirlemelerinin zamanı geldi de geçiyor bile! Bu nedenle, sosyalistlerin simgesel politikalardan (burjuva parti, cemaat ve fraksiyonlarının kayıkçı dövüşüne göre politika üretmek) uzak, yukarıda ifade etmiş olduğumuz Büyükşehir Yasasında yapılmış olan değişiklik gibi kentleşme, doğa ve işsizlik gibi sorunları esas alan, daha doğrusu hayatın her alanına dokunabilecek, bir bütün olarak toplumu esas alan politikalar üretmek üzere, kişi ve grup kaygılarından uzak bir çerçevede birleşik bir sosyalist parti kurmaları kaçınılmazdır. Aksi takdirde hem samimiyetlerini hem de inanılırlıklarını yitireceklerdir.

[Not: Bu yazı, Ali Ekber Yıldırım'ın "Yerel Seçimle 16 Bin Köy Haritadan Silinecek" adlı makalesinden yararlanılarak yazılmıştır (Dünya Gazetesi- 14.01.2014)]

 

25 yıl sonra Berlin Duvarı

Berlin Duvarı'nın ortadan kalkması Orta ve Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelerdeki rejimin sona ermesi sürecinin ne başlangıcı ne de bitişidir, ama bu sürecin simgesidir. Duvar'ın yıkılışı ve bunun “sağlam” sayılan bir ülkede, DAC'de gerçekleşmesi, sürecin bırakalım geri dönmeyi, ilerlemesinin durdurulamayacağını gösteriyordu.

1848'de Komünist Manifesto “Avrupa'da bir hayâlet dolaşıyor, komünizm hayâleti” sözleriyle yayınlanmıştı. Manifesto'dan 141 yıl sonra, 1989'da ise Avrupa'da kapitalizm hayâleti dolaşıyordu. Yüz binlerce çalışanın sokaklara dökülüp sosyalist iktidarlara karşı yaptığı gösterilerin arasından tek alternatif olarak ortaya çıkan bir hayâletti kapitalizm. Gösteri yapanlar arasında farklı bir sosyalizm isteyenler de bulunmakla birlikte, çok geç kalınmıştı. Hayata geçebilecek tek gerçek alternatif o günün koşullarında sadece kapitalizmdi. İnsanlar son olarak 1968'de sosyalizmin kendisini değiştirebileceğine olan inançlarını kaybetmişlerdi.

“O rejimler sosyalist değildi” gibi bir açıklama yararsızdır ve durumu kurtarmaz. Bu rejimler marksist sosyalizm değillerdi ve böyle bir sosyalizmin gerçekleşme şansı var mıydı, bu da başka bir sorudur. Adına ister reel sosyalizm ya da “kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemini yaşayan toplumlar” denilsin; bu toplumlarda üretim araçlarında özel mülkiyet, işsizlik yoktu ve gelişmiş bir sosyal güvenlik sistemi vardı. Adına sosyalizm denilse de denilmese de açık olarak kapitalizmin yerine ondan daha ileride başka bir sosyal sistem kurmak çabasıydı.

Bu sistemin kimsenin tahmin edemediği kadar çabuk çözülmesi ve varlığının sona ermesi öncelikle bitmişlikle açıklanabilir. Sistem bitmişti ve onu asıl ayakta tutan SSCB idi. Gorbaçov'un başka ülkelerin iç işlerine karışmayacakları, her halkın kendi yolunu çizeceği yönündeki açıklamasının ardından kısa süre sonra sosyalist ülkelerde halk hareketleri başladı.

1953'de DAC, 1956'da Macaristan, 1968'de Çekoslovakya'daki halk hareketi Kızıl Ordu'nun müdahalesiyle bastırılmıştı. 1980'de Polonya'ya müdahale edilmemişti ama SSCB'nin de desteğiyle Polonya ordusu yönetime el koymuştu.

1989'da Polonya'da eskiden beri var olan ikili iktidar açık olarak Dayanışma Sendikası'nın ağır basmasıyla sonuna yaklaştı. Dayanışma'da örgütlü olan Polonya işçi sınıfı köylülerle ve aydınlarla ittifak yaparak mücadeleye önderlik etmek konusunda ideal bir davranışa sahipti denilebilir. Tek farkla ki, sosyalizm için değil de kapitalizm için…

Ardından 1956'dan beri diğer sosyalist ülkelere göre daha liberal bir yol izleyen Macaristan geldi, sonra DAC, Çekoslovakya ve yıl sonuna doğru Romanya ve Bulgaristan…

Romanya dışında hiçbir ülkede rejim şiddet kullanmaya yönelmedi. Desteklerinin kalmadığını ve SSCB'nin de müdahale etmesinin mümkün olmadığını gören yönetimler geri çekildiler. Böyle yaparak daha sonra kurulacak yönetimler tarafından soruşturmaya uğramamak ya da az uğramak yönünde de yatırım yapmış oldular.

Buraya kadar anlatılan olayların görünen bölümünden ibarettir. Görünmeyen bölümle ilgili olarak ise iki önemli nokta belirtilebilir:

Birincisi, SSCB'nin neden müdahale etmediğidir.

Kızıl Ordu Afganistan'da yenilmişti ve bu savaş SSBC'ye oldukça pahalıya mâl olmuştu. SSCB ekonomik olarak da yeni askeri müdahalelerin masrafını kaldırabilecek durumda değildi. Kaldı ki, 1970'li yıllarda insan hakları konusunda uluslararası anlaşmalar imzalamış olan SSCB'nin başka bir sosyalist ülkeye bile olsa askeri müdahalede bulunması kendisi açısından hiç de iyi olmazdı.

1968'de Çekoslovakya'daki gelişmeler üzerine gündeme gelen Brejnev Doktrini artık uygulanamazdı. Bu doktrine göre, her halk kendi geleceğini kendisi tayin edebilirdi ama bunu yaparken sosyalist sistemi tehlikeye sokmamalıydı. Bu doktrin Çekoslovakya'ya askeri müdahalenin gerekçesini oluşturmuştu. İşin ilginç yanı, bu konuda en az istekli olanın SBKP olmasıydı. Macaristan, Polonya, Bulgaristan ve DAC'deki parti yönetimleri müdahale konusunda daha ısrarlıydılar. Çekoslovakya'da Dubçek yönetimi başarılı olursa, aynı durum hızla diğer sosyalist ülkelerde de oluşabilirdi.

1968'de temel talep, Sovyet tipi olmayan bir sosyalizmdi. Bu tip sosyalizm Orta ve Doğu Avrupa'daki ülkelere uymuyordu. Ne ki, buna göre şekillenmiş bir devlet, parti ve değişik kurumlar vardı ve bunların kendi dışlarındaki her gelişmeyi kolayca “karşı devrim” olarak adlandırmalarını da normal karşılamak gerekir.

21 yıl sonra ise farklı tür sosyalizm isteyenler, gösteri yapan kitle içinde azınlıktaydı. Sosyalizmin kendisini değiştirebileceği konusundaki umutlar tükenmişti.

İkincisi, bir ülkedeki ya da bölgedeki önemli değişimler ancak o güne kadar yönetici durumda olanların parçalanması ve bütün olarak hareket edememeleriyle mümkündür.

Rusça'da Nomenklatura denilen yönetici kesim; politik büro, merkez komitesi üyeleri, büyük fabrikaların yöneticileri, büyük kentlerdeki parti örgütlerinin sekreterleri, büyük kolhoz yöneticileri ve kültürel alanda yazarlar birliği gibi kuruluşların yöneticilerini kapsar. Sosyalist toplumdaki bütün çelişkiler kendilerini bu yapıda gösterirler çünkü gösterebilecekleri başka alan yoktur. Sosyalist ülkelerin dağılmasının ardından ortaya çıkan sağcı ve hatta ırkçı partilerin yöneticilerinin eski komünist partisi yöneticileri olmaları bu nedenledir. Geçmişte var olabilecekleri başka bir politik alan bulunmadığından herkes parti içinde yer almıştı ve aralarında sürekli çelişkiler ve tasfiyeler vardı.

Bu kesimi birlikte tutan önemli bir amaç vardı: sosyalizm (kendi anlayışları uyarınca sosyalizm) üretici güçlerin geliştirilmesinde kapitalizme yetişecek ve onu geçecekti. Sosyalist toplumda yöneticiliğin ana işlevi toplumun bu yönde daha ileriye gitmesini, kapitalizmi geçmesini sağlamaktı.

Bir dönem bu yönde önemli başarı da kazanıldı. SSCB, Nazileri sadece kahramanlıkla değil, onlarınkinden pek de aşağıda kalmayan askeri tekniğiyle yenmişti. Ekim Devrimi'nin 40. yılında, 1957'de Sputnik'in uzaya gönderilmesiyle insanlık tarihindeki bir ilk'i gerçekleştirmek kapitalist ülkeler yöneticilerini şoka sokmuştu.

Sosyalist ülkelerdeki bürokratikleşmeyi haklı olarak eleştirenler, kazanılan başarılarda da bu bürokrasinin önemli payı olduğunu unutmamalıdır.

1980'li yıllarda ise sosyalist ülkelerin üretici güçlerin geliştirilmesinde kapitalizmi bırakın geçmeyi, yetişemeyeceği bile belli olmuştu. Kapitalizm, sosyalistlerin sürekli olarak “yapamazlar” dediği üçüncü bilimsel-teknolojik devrimi gerçekleştirmiş (ilki 19. yüzyılda, ikincisi 20. yüzyılın başındadır) ve üretimde bilgisayara ve otomasyona geçmişti. 1970'li yıllarda başlayan değişim 1980'li yıllarda sonuçlarını vermiş ve kapitalizm başka bir gelişme düzeyine yükselmişti.

Bunu ilk gören Nomenklatura oldu denilebilir. Reel sosyalizm için gelecek yoktu çünkü en büyük iddiasını gerçekleştirememişti, başka bir düzen gelecekti ve bu yeni düzende mümkün olduğu kadar erken davranarak konumunu olabildiğince garantiye almak gerekirdi.

Hem kapitalist hem komünist

Komünist parti yöneticileri hızla zenginleşmeye yöneldiler. Üretim araçlarında özel mülkiyetin bulunmadığı, ekonominin devlet denetiminde olduğu bir ülkede zenginleşmenin tek yolu devleti soymaktır. Bunu da ancak o olanağa sahip olanlar yapabilir. Devleti soyma konusunda gerekli bilgi ve olanaklara en fazla sahip olanlar kombina yöneticileriydi. Dışarıdan bilgisayar getirip, sayıyı yüksek gösterip, bunun yarısını da piyasada sattığınız zaman, büyük zengin olmak yolunda ilk adımı atmışsınız demekti… Önceki yıllarda en güçlü kesim olan politik sorumlular geri planda kalıyorlardı. Onların arasından da yolunu bulanlar oldu ama oran daha azdı.

Bu konuda yapılmış olan bir araştırma aydınlatıcıdır.

Orta Avrupa'daki sosyalist ülkelerde (Çekoslovakya, Macaristan, Polonya) politik, ekonomik ve kültürel alanda 1988 yılında yönetici konumda bulunanlar, 1990'lı yılların başlarında ne yapıyorlardı? Artık reel sosyalizm yoktu, hızla kapitalizme geçiliyordu ve reel sosyalizmde yönetici durumda olanlar bu yeni dönemde ne yapıyorlardı?

Capitalism with a Comrade's Face (Yoldaş Yüzlü Kapitalizm), Making Capitalism Without Capitalists (Kapitalistler Olmadan Kapitalizm) ve benzeri çok sayıda kitapta incelenen analizlere göre:

Yeni dönemde eski politik sorumluların üçte ikisi ya emekli yapılmış ya da eski konumunu kaybetmişti. Benzeri bir durum kültürel alanda sorumlu olanlar için de geçerliydi. Buna karşılık kombina yöneticileri yüzde 70'i aşan oranda konumlarını korumuş hatta iyileştirmişlerdi. Ülkeye akan yabancı sermayenin özellikle birlikte çalışmak istediği kişilerdi bunlar, çünkü eski ama etkisini halen sürdüren ekonomiyi iyi biliyorlardı.

Doğu'ya doğru gidildikçe eski politik sorumluların yeni düzende durumlarının kötüleşmesi oranı da azalır. Romanya ve Bulgaristan geçiş ülkeleridir. Ukrayna'dan başlayarak eski politik ve ekonomik sorumlular yeni düzende de büyük kayıplara uğramazlar.

Reel sosyalizmden sonra gelen kapitalizmde, Romanya ve DAC hariç, devri sabık yaratılmadı. Romanya'da değişim çatışma yaşanarak gerçekleştiği için devri sabık yaratılması normaldir. DAC ise özel bir konuma sahiptir. Bu ülke, diğer reel sosyalist ülkelerin aksine, sadece sosyalizm döneminde bağımsız bir devlet olarak vardır; öncesinde ve sonrasında yoktur. DAC'nin F. Almanya'ya katılmasının ardından Doğu'dan Batı' ya kaçmak isteyenleri Duvar'ı geçerken öldüren sınır muhafızları hakkında, son parti sekreteri Honecker hakkında soruşturma açıldı.

Başka ülkelerde ise ön planda olan bazı kişiler “günah keçisi” ilân edildi, bütün olumsuzluklar onlara yıkıldı ve böylece de sorun kalmamı ş oldu!

Başka türlü davranmaları da mümkün değildi çünkü bugünün sorumlularıyla dünün sorumluları arasındaki devamlılık böyle davranılmasını gerekli kılıyordu. Ek olarak değişim de, Romanya dışında, kansız olmuştu.

SSCB'de komik bir darbe teşebbüsü oldu ve bu teşebbüs mevcut rejimin yıkılmasını hızlandırdı. Çalkantılı bir dönemin ardından eski yöneticiler yeni düzende yönetici oldular. İki örnekle yetinmek gerekirse; SBKP döneminde KGB Başkanı olan Haydar Aliyev, Nursultan Elçibey'i devirip Azerbaycan Devlet başkanı olacaktı. Gürcistan Devlet Başkanı ise eski Dışişleri Bakanı Şevardnadze idi.

O yıllarda garip karşılanan ve sosyalistler tarafından kolayca kabullenilemeyen bu durum, on beş yıl sonra Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki gelişmeler sonrasında neredeyse kanıksanacaktı. ÇHC'de komünist parti önderliğindeki kapitalizmde artık zenginler de partiye girebilecekti. Komünist Partisi yönetimdeydi, ülkede sayıları sürekli artan zenginler vardı ve bunlar da parti üyesi olabileceklerdi. KP sonuçta herkesin partisiydi!

Kapitalizm mi, sosyalizm mi,
ya da nedir?

Reel sosyalist ülkeleri nasıl isimlendirmek gerekir?

Sadece sosyalist ya da kapitalist olarak isimlendirmek yetmiyor, çünkü nasıl sosyalizm ya da nasıl bir kapitalizm sorularının da cevaplandı rılması gerekiyor.

Geçmişteki reel sosyalist ülkelerin (ya da yaşayan sosyalizmin) bir çeşit devlet kapitalizmi olmadığı, bu ülkelerin dağılmasının ardından daha açık olarak görüldü.

Reel sosyalist ülkelerde burjuvazi iktidarda bulunsaydı eğer, 1989 sonrasında burjuvazinin dönüşümünün söz konusu olması gerekirdi. Parçalanan ve dönüşen nomenklakura'dır, burjuvazi değil ya da süreç nomenklatura'nın burjuvazileşmesi sürecidir.

1989 sonrasındaki rejimlerin değişik araştırmacılar tarafından “politik kapitalizm” olarak adlandırılması önemlidir. Tıpkı sosyalist devrimde olduğu gibi tersi yöndeki gelişmede de iktidarın ele geçirilmesi esastır. Alt yapı henüz eski yapının egemenliği altındadır ama politik iktidar değişmiştir. Değişen iktidarın ilk yaptığı iş de yasal düzenlemedir: Zenginleşmenin yasallaşması, miras hakkının ve özel mülkiyetin tanınması; bunlarla ilgili kurumların oluşturulması… Bunların ardından alt yapıda hızlı özelleştirme başlar ve devletin malı kapanın elinde kalır. Bu alanda en fazla olanağı olanlar da eski yönetici kesimden insanlardır, özellikle ekonomik alanda sorumluluk taşımış olanlardır. Görülmemiş hızda bir zenginleşme ortaya çıkar, oligarklar doğar.

Sosyal emperyalizm görüşünün savunucuları 1989'un ardından bu görüşlerini unutmayı tercih ettiler. Çin Komünist Partisi'nin SBKP'nin etkisini dünya çapında geriletmek için ortaya attığı bu tez, bizzat savunucuları tarafından bile terk edildi. Mao'nun ardından değişik iç çatışma ve tasfiyelerin ardından Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Deng Hsiao Ping'in kapitalizmi hedefleyen reformlarından sonra Nikita Kruşçev'i “kapitalizmin ve sosyal emperyalizmin yolunu açan kişi” olarak eleştirmek hiç mümkün değildi.

Enver Hocacılardan ise hiç söz edilmese daha iyi olur…

Reel sosyalist ülkeler geçiş dönemi toplumları mıydı? Bu ülkeler kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemini mi yaşıyorlardı?

Bu soruyu, evet, olarak cevaplandırmak mümkün değildir.

Burada sosyalizmden anlaşılan marksist sosyalizmdir ve önemli özelliklerinden bir tanesi de devletin giderek ortadan kalkmasıdır. Sosyalizmin güçlü bir kapitalist sistemle birlikte yaşaması öngörülmemişti. Sosyalist ülkelerde devletin bırakın ortadan kalkmayı, gittikçe güçlenmesini marksist sosyalizmle uzlaştırmak mümkün değildir. Bir ülkede devletin giderek zayıflaması ve ortadan kalkması ile bunun tersinin gerçekleşmesi birbirinden çok farklı toplumsal süreçlerdir. Reel sosyalist ülkelerde devletin özel hayatın dışındaki bütün alanlarda düzenleyici görevi üstlendiğini düşünürsek, süreçlerin farklılığı daha açık olarak görülür.

Reel sosyalizm olarak adlandırılan sistemin bir geçiş toplumu olduğu kabul edilse bile, geçilen yer marksist sosyalizm değildir.

1970'li yıllarda DAC'de Fritz Behrens, reel sosyalizmi bazı yönleriyle Batı ülkelerindeki devlet kapitalizmine benzetmiş ve bu rejimin yeni bir sistem, daha önce bilinmeyen bir sistem olarak değerlendirilmesinin uygun olacağını savunmuştu. Bazı yönleriyle Batı'ya benzeyen ama burjuvazisi bulunmayan bir sistem…

Bu benzerlik o dönemde zaman içinde iki sistemin birbirine dönüşebileceği (Konvergenz) teorilerinin de ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bunlar da unutulup gitti…

Benzeri bir görüşü sonraki yıllarda Wallerstein da savunur ve reel sosyalizmin Batı kapitalizminin aynadaki aksi olduğunu ifade eder.

Reel sosyalizmin değişik yönlerden kapitalizme çok benzediğini, 1989 sonrasında hızla geçilen kapitalizm de gösteriyor. Büyük bir çatışma yaşanmadan, bir toplumsal sistemin zamana yayılmış olarak çözülmesinin ardından; eski devletin barışçı yoldan yıkılıp daha doğrusu dönüştürülüp, devletin baskı aygıtlarında önemli bir yeniden yapılanmaya gerek duyulmadan kapitalizme geçiş…

Bu konuda en iyi belirlemenin Behrens tarafından yapıldığı görüşündeyim: Kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemini yaşayan toplumlar, bu geçişin koşullarının bulunmadığı ortamda zaman uzadıkça çürümeye yönelirler.

Bu durumda baştan kapitalizme karşı ama marksist sosyalizmi hedeflemeden yola çıkmak gerekirdi, diye de eklemek gerekir. Reel sosyalizmin büyük teorik açmazı da burada yatar: marksist sosyalizm teorisindeki devletin sönümlenmesi gibi temel bazı konuları gerçekleşme şansı bulunmuyor haklı gerekçesiyle bir kenara bırakıp, yine de aynı sosyalizm teorisini savunmak mümkün değildir.

Sonuç yerine

İlginçtir, karşılaşılan teorik açmazı ilk gören olmasa bile açıkça ifade eden kişi DAC'deki Sosyalist Birlik Partisi Genel Sekreteri Walter Ulbricht olmuştu. Ulbricht, Kapital'in yayınlanmasının 100. yılı dolayısıyla yaptığı konuşmada; sosyalizmin, komünizmi hedeflemekle birlikte, kendi yasallıkları olan ayrı bir toplumsal sistem olduğunu ifade etmiş ve Politikbüro'nun tepkisiyle karşılaşmıştı. Tepkinin gerekçesi; genel sekreterin sosyalizmi, komünizmin alt aşaması olarak görmemesi ve ayrı bir toplumsal sistem olarak adlandırmasıydı.

Politbüro'nun şikayeti sonucu “kapitalizm bizi geride bırakıyor” görüşü nedeniyle zaten hoşlanılmayan Ulbricht'in yerine Brejnev'in de onayı alınarak Honecker geçer. 19 yıl sonra Honecker'in bırakın dünyayı, ülkesinde olup biteni bile anlamaktan uzak kaldığı 7 Ekim 1989'da DAC'nin kuruluşunun 40. yılı için yaptığı konuşmada görülür: Honecker Duvar'ın daha uzun yıllar kalacağından söz eder.

Duvar'ın yıkılmasına bir ay kalmıştır. Honecker de göstericiler üzerine ateş açılmasını emrettiği için on gün sonra “sağlık nedenleriyle” görevi bırakmak zorunda kalacaktır.

Komünistlerin gerçeklik duygusunu kaybetmiş olmaları ve başka bir dünyada yaşamaları o döneme özgü kalmadı. 1989 sonrasında solun dünya çapında yaşadığı evrim ve değişik tartışmalar sonucu önemli oranda aşıldı, ama bizim de dahil olduğumuz bazı ülkelerde halen aşılamadı.

Bu nedenle, sosyalizm tarihinin iyi incelenmesi gerekir, gibi bir belirlemede bulunmayacağım. 25 yıldır çok az çabanın dışında yapılmamış olan bir incelemenin bundan sonra yapılacağını sanmıyorum.

Geçmişle hesaplaşma bizde toplumsal bir sorun olarak kendini gösterir. Ermeni soykırımını tanımaktan Cumhuriyet dönemindeki katliamları kabullenmeye, sosyalizm tarihinden faili meçhullere ve sol içi cinayetlerin aydınlatılmasına kadar birçok konu aynı kapsamda ele alınabilir. Bunlar birbirinden farklı konulardır ancak aynı genel kültürel ortamın içinde yer alırlar. Geçmiş sürekli örtülür, kolay bazı açıklamalar bulunur ve meselenin çözümlendiği sanılarak devam edilmeye çalışılır. Gerçekte ise çözülememiş geçmiş sürekli olarak kendini yeniden gösterecektir.

Kendimizi kandırma ya da ikna etmek konusunda büyük bir becerimizin bulunduğu açık! Bu beceri, “Aslında Ermeniler Türkleri katletti” olarak da kendisini gösterebilir, “sosyalizmde geriye dönüş oldu, bu kadar açık” denilerek de olabilir.

Neden bütün ülkeler geri döndü de kimse ileriye gidemedi sorusunun ise cevabı yoktur.

Çözümün ancak başka ülkelerde başarılı örnekler ortaya çıkıp bu durum teorik olarak bize de yansıyınca gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Latin Amerika bu konuda önemli bir örnektir. Kapitalizme karşı olan ama Marksizmden de fazla söz etmeyen bir çizgi ve bunun başarılı uygulamaları…

Ukrayna kimin?

Ukrayna’da değil ama başkent Kiev’de iktidar bir faşist sokak darbesiyle el değiştirdi. Devlet başkanı Yanukoviç Rusya’ya kaçtı. Parlamento derhal kurucu rol üstlendi; Avrupa’yı ve NATO’yu yardıma çağırdı. “Ukrayna’nın özeli”dir bu; iktidar kimin elinden kaçtı, kimin eline geçti, bu belli değil. Fakat gelişmenin ana doğrultusu besbelli: İktidarı ele geçirenler Ukrayna’yı hem siyasi, hem de ekonomik açıdan Rusya’dan koparıp Almanya’ya entegre etmek istiyor. Bu nedenle Putin silah gösterdi.

Olay nedir ve nereye doğru gelişecektir?

Bu günün siyaseti bugünün maddi koşullarında şekillenir ama tarihten devralınmamış “bugünkü maddi koşullar” yoktur. Ukrayna olayına bu ışıkla bakmak doğru olur.

Ukrayna kimindir ki?

Bu soru başka ülke ve halklar için anlamsızdır belki ama hiç bir zaman “Ukrayna bizimdir” dememiş olan Ukraynalılar için sorulabilir. “Bağımsızlık” gibi bir hal ve durum Ukrayna’yı bozar! Hatırlayın; Lenin onlara, alın Ukrayna sizin olsun dediğinde (1917) bağımsızlığı ne yapacağını bilememişler, ülkelerini Almanya’ya işgal ettirmişlerdi. Almanya ise zaten yüz yıl var ki; etnik bir iştahla değil, ama “emperyalist bir hak” olarak, Ukrayna benimdir der. Almanya hâlâ o Almanya’dır. Şunu demişlerdi Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ayda: “Sosyalizm oradan çekilince Ukrayna bize düşer” (1989).

Bu emperyalist Alman iştahı aslında bütün Doğu Avrupa ve Balkanları içerir ama Ukrayna için daha yoğundur. Eski Avrupa’nın başına bela eski Almanya duvar yıkıldıktan sonra yeniden hortlamıştır. Mitterrand ve Thatcher da zaten bunun olacağından korktukları için duvarın yıkılmasını ve iki Almanya’nın birleşmesini istememişlerdi. Onların kronik Alman korkusu geldi Merkel ile somutlandı. Merkel önce küresel kapitalist krizi kullanarak Güney Avrupayı koparıp Almanya’ya kattı. Kriz devam ediyor; Almanya’nın Avrupa’yı “kendinde” birleştirme politikası da... Şimdi sıra Ukrayna’da. Merkel’in faşist-nazi çeteleri “Alman usulü” bir sokak darbesi ile Kiev’deki iktidarı kurdular. Şimdi en azından “Batı Ukrayna”yı bu fiili iktidar gaspına ikna etmeye çalışacaklar.

Peki bu mümkün müdür?

Mümkün değildir. Birincisi, “tek Ukrayna” hiç olmamıştır. Ukrayna’nın Doğu’su ve Batı’sı vardır. Katolik ve Ortodoks Ukrayna(lar) vardır. Tarım (Batı) ve sanayi (Doğu) Ukraynaları vardır. Batı Ukrayna Avrupa’nın tahıl tarlası iken Doğu Ukrayna Rusya’nın “Karadenizli” kimliğidir.

Şöyle yalınlaştıralım: Bir Almanya Ukraynası, bir de Rusya Ukraynası var. Rusya’nın kendi egemenlik alanlarından kendi isteği dışında çekildiği görülmemiştir. Bu nedenle varsayım olarak Ukrayna ancak bölünürse Batısı Batıya, Doğusu Doğuya gidebilir. “Birlik” halinde bir Ukrayna ise, Doğu’da kalır. Bu nedenle Rusya’nın müdahalesini Ukrayna’nın birliği için müdahale, ABD ve Avrupa’nın müdahalesini de Ukraynayı bölmek için müdahale biçiminde algılamak gerekir.

Kırım’a gelince; Rusya’dır. Kruşçev döneminde (SSCB) sağ elden sol ele misali Ukrayna'ya devredilmiştir. Orada “Tatar provokasyonu” iş göremez. Çünkü Kırım fazladan Rusya için felsefi, ideolojik, siyasi bir kuvvettir. Hani denir ya Türkiye’de, “Musul’u veren Diyarbakır’ı da vermiş olur” diye, işte öyledir: “Kırım’ı alan Moskova’yı da almış olur.”

Kalıyor şu soru: NATO bu işi büyütür mü?

NATO Almanya için parmağını oynatmaz.

Not: Haluk Şahin, Tayyip Erdoğan'ın Suriye'de yaptığının tersine, Kırım'a sulanmadığını, Putin-Erdoğan arasında bizim bilmediğimiz özel ilişkilerden dolayı böyle olabileceğini yazmış.

Rusya'nın siyaseti oligarkların tekelindedir. Putin de bunlardan biridir ve onlarca Rus oligark'ın Türk iş adamı ortağı ve bu ortaklıkların Türkiye'de büyük yatırımları bulunmaktadır. Erdoğan ile Putin arasındaki özel ilişkiden bahsedilmesi "rafineri" çağrışımı yapar. Tıpkı "Ananas”ın Uganda ve rafineri çağrışımı yapması gibi.

Provokasyon: Bir tarz-ı siyaset

AKP devleti provokasyonsuz yapamıyor. Her yurtdaş eylemine “provokasyon!” diyerek ya da her çeşidinden provokasyonun âlâsını kendisi tertip ve imal ederek iş görüyor. “Demokratikleşme” paketlerinin seçim kampanyası kürsülerinden kalabalıklara fırlatılan seri imalat çiçekler gibi ortalıkta uçuştuğu bir zamanda, şu sıra buna bilhassa ihtiyaç duyuyor. 12 Eylül faşizminden devraldığı siyaseten ve ahlaken gayrımeşru anayasal ve yasal mevzuatın tüm imkânlarından dilediği gibi yararlanarak başta kalmak ve küresel kapitalizme içte ve dışta layıkıyla hizmet vermeyi sürdürebilmek için buna ihtiyacı var. Başta kaldığı sürece daha da olacak. Her fırsatta provokasyon icat etmeden, ülkenin ve dünyanın bu halinde ayağının boşa basacağını çok iyi biliyor.

Ne ki bu tarz-ı siyaset çoğu zaman ve giderek daha bir sıklıkla ters teper. Tepiyor da. Üniversite kampüsleri, stadyumlar, şehir meydanları, cadde ve sokaklar gibi kalabalıkların toplanmasına açık mekanların “provokasyona karşı tedbir” denilerekten polis ve zehirli gaz, zehir takviyeli tazyikli su işgali altına alınması gibi uygulamalar toplumun canlı ve daha sağlıklı kesimlerini büsbütün provoke etmekten geri kalmıyor. Nicedir iyice uyarılmış sinir uçları büsbütün kamçılanıyor. En doğal hakları ve çıkarları hiçbir surette gözetilmeyen ya da düpedüz saldırıya uğrayan, hayat alanları talan edilen, gelecekleri karartılan yurtdaşlardan gelen en ufak bir itiraza karşı “zincirlerinden boşanan çapulcular” ya da “baş olmaya kalkan ayaklar”, “iç ve dış düşmanların çıkar lobilerinin aletleri”, “vatan hainleri!”, “bölücüler!” derseniz, yani haklılığı su götürmez taleplerin ve itirazların ardındaki gerçekleri ve toplumsal dinamikleri kaale almayarak, bu ülkenin dahi geçmiş siyasi tarihinde benzeri görülmemiş pervasız bir yalan perdesi ardında çarpıtarak bildiğinizi okumayı sürdürürseniz işin varacağı yer bellidir: sarmal bir isyan tırmanışının hız ve şiddet kazanması… AKP devletinin nizam-ı âlem ve günlük asayiş adına buna vereceği karşılık, otoriterleşme ya da sivil vesayet gibi sulandırılmış kavramlar ve yakıştırmalarla izah edilemeyecek bir mecra üzerinden siyaseti kıyasıya sınıf mücadelesi zeminine taşıyacaktır. Bunun ne zamandır elle tutulur ilk açık belirtisi Haziran Gezi direnişinde görüldü. Etkisi hâlâ sürüyor.

Tayyip Erdoğan, Gezi olaylarından sonra herkesin gözünün içine baka baka, “Olaylarda ölenler polise aşırı şiddet uygularken öldüler,” dedi. Sonra da o polisleri öve öve bitiremedi! Tıpkı yakın şürekasının “Taksim’de Topçu Kışlası ya yapılacak, ya yapılacak! Başbakan öyle istiyor!” tutturması gibi kasıtlı bir provokasyondu bu da. Ne gibi bir devlet mantığının toplumun üzerine üzerine gidilerekten hayata geçirilmek istendiğini gösteriyordu.

Ne ki Başbakan öyle konuşmakta o kadar da haksız değil. Yurtdaşın gözünün içine kurşun sıkar gibi zehirli gaz sıkmaya şartlanmış ve o yolda özel eğitimden geçirilmiş polise, “Dur be kardeşim, yolumu kesme! Şunun şurasında üç beş satır bir şey okuyacağız. Bu bizim yasal hakkımız,” demek kamu düzenini korumakla görevlendirilen kamu görevlisinin –en alttaki özel harekatçıdan devlet hiyerarşisinin tepesindeki “Cumhurun siyanet meleği” malum şahsa kadar herkesin– görevini yapmasına mani olmak değil midir? “Dağılın!” diyen polise direnip dağılmamak, her haliyle polise aşırı güç uygulamak ya da uygulamaya niyetlenmekten başka nedir?

Bu bağlamda, ne zamandır ortalıkta dolaştırılan “orantısız güç” lafı ne demeye geliyor? Orantısız güç nedir, orantılısı hangisidir? “Eşek sudan gelene kadar döv ama öldürme. Öldürürsen de fazla dert etme,” demekten ne farkı var. Polisin devlet adına kullandığı güçle göreceği bir iş var da, o işi polis bugün göz çıkartarak yerine getirebiliyorsa göz çıkartarak yerine getirecektir; daha başka olası bir durumda işini hedefe nişan alıp gerçek kurşun sıkarak görecektir. Aksi takdirde polis, halkın da, âmirlerinin gözünde polis olmaktan çıkar. Bostan korkuluğuna döner. İş büyür, korkulan olur. Gösteri isyana dönüşür. En azından hükümet 5-10 yurtdaşın gözünü çıkarmakla yetinerek atlatacağı bâdireden kurtulmak için birkaç yüz insanı öldürmek zorunda kalır!

Derdini duyurup anlatmak için sokağa dökülen yurtdaş daha ilk, “Dağılın!” uyarısını dinlemeyip ortadan toz olmazsa ne olur? Oraya kadar daha kimbilir ne bâdireler atlatıp gelmişken, polis, “Kes sesini, dağıl!” dedi diye, kös kös yutkunup geldiği onca yolu geri mi tepecek..? Hiç değilse birkaç yurtdaş öyle yapmayınca kamu düzeni sarsılmaz mı? Olay yerindeki polis âmirleri, masa başında polis âmirleri, İçişleri Bakanı –hepsinin âmiri– vb. vb… sokaktaki üç beş kişiye sözünü geçirememiş olmaz mı? Kargaşa… isyan… anarşi..! Ayakların baş olmaya kalkması… Çaresi? Sıkıyönetim! Yani adıyla sanıyla alabildiğine orantısız güç. Ülke tarihinde sıkıyönetimlerin her daim askeri darbelere yataklık ettiği görülmüş olduğundan, polisin bahusus sıkıyönetimi aratacak yetkilerle resmen ve fiilen donatılmış olması sayesinde halen yurdun her noktasında süresiz sıkıyönetim rejimi yürürlüktedir. Geçen yıl İstanbul’da Gezi olayları sırasında resmi, gayrıresmi polis güçlerine nasıl ve ne gibi cinayetler işlettirildiği görüldü. Yurtdaşların meydanlar, sokak ortasında ya da dağ başında askere emir verilerek değil de, sivil otoritelerin bilmem hangi kademesinin emriyle öldürülmelerinin adı demokrasiye (hem de “ilerisi”) çıktı kaldı. Polisin “Dur!” ihtarına –“Dur!” dediği işitilmiş midir, hatta hakikaten telaffuz dahi edilmiş midir bilinemezken– ihtara uymadığı söylenen herhangi bir yurtdaşın vurulup kamu nezdinde tehlike olmaktan çıkarılması Polis Görev ve Yetkileri Yasası mucibince her polisin acil ve asli görevi değil midir?

Yani…

Yanisi şu: her seçim öncesi seçmene rüşvetin ucunu gösterir gibi sözde demokrasi paketi ihsan etmekle demokratikleşme olmaz. Olur diyenler ya hangi dünyada yaşadıklarını bilmeyen iflah olmaz ahmaklar, ya da kaşarlanmış sahtekarlardır. Demokratikleşmeden maksat demokratikleşmeyse, öylesi, AKPerest kanaat önderi kesilmiş tufeyli takımının alternatifsiz ilan ettiği AKP gibi bir iktaidarın işi değildir. Burjuva iktidarlarının işi kalkınma, yurt savunması, kentsel dönüşüm, devasa havalimanları inşası vb… diyerek yurtdaş emeğini ve yine o emeğin ürünü ülke birikimini üç beş ailenin elinde sermayeye sermayeye ve servete dönüştürmek ve bunu memlekete ve halka hizmet diye –sanki kendileri hep alacaklı, halk ve memleket onlara borçluymuş gibi– muttasıl herkesin başına kakmaktır. AKP gibi bir partinin ve onun temsil ettiği iç ve dış çıkar çevrelerinin demokratikleşmeden bir çıkarı var mı? Ne gibi bir çıkarı olabilir? Başbakan Erdoğan ve adamlarının aklı, demokratikleşme denildiğinde, sadece ve sadece geçmiş yıllardan bugüne nasılsa kalabilmiş bir takım demokrasi kırıntılarını yürürlükten silip atmaya işliyor. Başka bir şeye işlemesini bekleyenlerin varlığı bu ülkenin en başta gelen sorunudur. Arınç’lar, şunlar bunlar gibi ağzı kalabalık demagoglar çetesi kendi oy tabanlarındaki kadınların baş örtüsü sorununu olsun çözmeyi bunca yıl neden erteleyip durdurlar? Kimlerden kortular? Neden korktular? Korkmadılarsa onca insanı kandırmaktan kasıtları neydi? “Önce şu önümüzdeki asker vesayeti belasından kurtulalım da…” derken küresel sermayenin her bir çeşidiyle ve NATO’suyla ne işler çeviriyorlardı? Askeri vesayet koşullarında 1 Mayıs kutlamalarını işçilere ve demokratlara zehir etmek için muhtaç oldukları kuvveti nereden, nasıl buluyorlardı?

Demokratikleşme, ona ihtiyaç duyanların zora göğüs gerip direnerek ve zora baskın çıkarak kazanacakları bir şeydir. Demokrasinin kabuğu –olduğu kadarıyla– neyse ne, özü ÖZGÜRLÜKTÜR. Yani demokratikleşmenin yolu Başbakan Erdoğan’ın dahi tekrarlamaktan artık gınağı getirmiş olması gereken sandık edebiyatından geçmez ama, öyle deyip orda durmakla da hiçbir yere varılamaz. Onu Abdullah Gül bile hergün birkaç kere söylüyor! Geçen yüzyılın yetmişli yılları başında Şili’de sandıktan çıkan S. Allende’nin başında gelenlerin ardından Türkiye’nin en sandık mürüvveti görmüş siyaset adamı S. Demirel’in, “gördü işte gününü!” dediğini bugün bilmeyen, başkalarından dinlememiş olan, hatırlamayan, hatırlıyorsa da boşuna hatırlayan kanaat önderi kılıklı kalem ve kelam esnafını demokrasi ve sandık üstüne kestikleri ve daha çok kesecekleri ahkâmdan bugüne kadar kime ne hayır geldi? Bundan sonra kime bir hayır geleceğini varın siz karar verin…

AKP'nin aileyi güçlendirme politikası

Malatya Kent Konseyi'nin “Kadına köle olma ailene reis ol” afişini sosyal medyada görünce şaşırdık mı? Hiç şaşırmadık.

Kent konseyleri, Belediye Kanunu uyarınca kurulan; üyeleri arasında yereldeki en büyük mülki idare amirinin ve onun seçtiği kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerinin de olduğu, yarı-resmi kurumlar. Malatya Kent Konseyi’nin başkanlığını da AKP'li belediye başkanı Ahmet Çakır yapıyor. Yani, “Hazinemiz Ailemiz” başlıklı proje kapsamında kente asılan bu afişler tanıdık bir zihniyetin ürünü.

AKP hükümeti iktidara geldiği günden beri aileyi güçlendiren politikalar uyguladı. Buna, kadın bedeni üzerindeki erkek ve devlet denetimini derinleştiren söylem ve pratikler eşlik etti.

2004'te zinayı yeniden ceza yasası kapsamına almak için yapılan girişim, bu konuda atılan ilk büyük adım oldu. Hatırlayacaksınız, yeni TCK yapılırken hükümet zinayı suç kapsamına sokacak bir yasal düzenleme hazırlamıştı. “Aile bizde kutsal bir kurumdur. Aile kurumu güçlü olduğu müddetçe bu millet güçlü olmuştur” diyen Recep Tayyip Erdoğan, düzenlemenin töre cinayetlerinin ortadan kalkmasına katkıda bulunacağını savundu. Avrupa Birliği'nde zinanın suç sayılmadığı hatırlatılınca da, “Batı'yı her yönüyle örnek almaya kalkarsak o zaman kendimizi inkar eder, biz biteriz” dedi. (4 Eylül 2004, CNN Türk) Ama sonuçta hükümet içeriden ve dışarıdan gelen tepkilere direnemeyerek zinayı suç sayacak düzenlemeden son anda vazgeçti.

2008'den başlayarak üç çocuk dayatmasını gördük. 8 Mart 2008'de Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle Uşak'ta düzenlenen bir toplantıda Erdoğan şunları söylemişti: “Sizinle bir Başbakan olarak değil, dertli bir kardeşiniz olarak konuşuyorum. Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız. Bir ekonomide asıl olan insandır. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyor. Yaptıkları aynen budur. Genç nüfusumuzun azalmaması için en az üç çocuk yapın.” Bu minvaldeki ifadeler son altı yılda çeşitli vesilelerle o kadar sık tekrarlandı ki daha fazla alıntıya gerek yok. “Üç çocuk” nakaratı daha sonra “yetmez, beş çocuk” olarak güncellendi vb.

2011 genel seçimlerine giderken Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın adı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildi. Hükümet sosyal politikalarının merkezine “aile”yi alırken “kadın”ı da bakanlığın tabelası ndan bir çırpıda silivermişti. 8 Mart 2012'de önemli bir kanun meclisten geçti: Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. Başlık pek çok şeyi açıklıyordu aslında: Tahammül edilemez boyutlara ulaşan erkek şiddetini durdurmaya çalışırken Türk muhafazakârlığının temelinde yatan “aile” kurumunun korunması birincil öncelikleriydi.

Kürtaja keyfi yasak

2012 yılının Mayıs ayına gelindiğinde, hükümetin kürtajla ilgili bir düzenleme faaliyeti içinde olduğu netleşti. Sızan haberler, on haftalık yasal kürtaj süresinin dört haftaya indirileceği yönündeydi –ki uzmanların ve kadınların görüşüne göre bu tutum, kürtajın büsbütün yasaklanmasından neredeyse farksızdı. AKP kadın kollarının 3. olağan kongresinde kürtajın “milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan” olduğunu söyleyen Erdoğan, “Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz 'Uludere' diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere'dir” diye de ekledi. (İlginçtir, daha önce de kürtajın cinayet olduğunu öne sürmüştü!)

2012 yılının Haziran ayına damgasını vuran “Bedenimiz Bizimdir” eylemlerinde kadınlar Başbakan'ın sözlerini “Kürtaj haktır, Uludere katliam” olarak düzelttiler; sokaklarda ve meydanlarda bu sloganı haykırarak yürüdüler. Ankara Kadın Platformu'nun yaptığı basın açıklamasında, “Başbakan ve şürekâsı, kadınları birer kuluçka makinası gibi görmekte ve doğum sayısını arttırarak dünya piyasalarına pazarlayacağı ucuz iş gücünü garanti altına almaya çalışmaktadır. 'Ben bu ülkeyi pazarlamakta mükellefim' diyen Erdoğan için kadın bedeni de üzerinde kontrol kurmaya çalıştığı bir pazarlık malzemesidir”, deniyordu.

Verdikleri mücadele sonunda zafer kadınların oldu ama buna yeterince sevinemedik. Milliyet'in “Yasa yok ama kürtaj yasak” başlığını taşıyan, yakın tarihli (18 Şubat 2014) haberinde olduğu gibi, devlet hastaneleri “kürtaj yasaklandı” diye düpedüz yalan söyleyerek kadınları geri çeviriyor, bekar kadınlardan bile “eş izni” talep ediyor vb. Kısacası devlet, mevcut kürtaj düzenlemesindeki, “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir” hükmünü yok sayma eğiliminde.

Türküm doğruyum evliyim çocukluyum

Sözün burasında uzunca bir parantez açarak yanlış bulduğum bir algıya değinmek istiyorum: Başbakan ne zaman zina, kürtaj, sezaryenle doğum, kızlı erkekli oturulan öğrenci evlerinden söz açsa ya da “genel ahlak”a dair imalarda bulunsa (“Kadıköy vapurundan inenlerin durumunu görüyorum. Bunlar benim değerlerimle uyuşan şeyler değil” vb.), muhalif kanattan birileri ortaya çıkıp Başbakan'ın işine gelmeyen bir gündemi hemen ilgisiz suni bir gündemle değiştirdiğini ileri sürüyor. Sosyalist erkekler de dahil buna..

AKP hükümetinin patriyarkal tahakkümü güçlendirme politikalarını “suni gündem” sayabilir miyiz? Bir kere, Başbakan'ın söylemlerini çoğunlukla eylemler takip ediyor. Ya ilgili bakanlık (yeni bir düzenleme için) harekete geçiyor veya mahkemeler, devletin kolluk güçleri devreye giriyor. "Kızlı erkekli" yaşanan evlere, “komşulardan şikayet var” bahanesiyle yapılan polis baskınlarını hatırlayalım. Başbakan cerrahi bir işlemden başka bir şey olmayan “sezaryene karşıyım” dediğinde başhekimler bunu emir telakki ediyorlar. Sonuç; zamanında müdahale edilmediği için yaşanan anne ve bebek ölümleri. Kısacası, “suni gündem” diye dudak bükülen sözler ve bunu izleyen pratikler birilerinin hayatını etkiliyor, değiştiriyor ya da söndürüyor.

Dahası toplum, söz konusu politikalar yoluyla yeniden düzenleniyor. Evlenen öğrencilerin kredi borçlarının silineceği açıklanıyor; 25 yaşından küçük evli çiftlere kamusal kaynaklı kredi açılacak deniyor; yerel yönetimlerin ve üniversitelerin katkısıyla “Anne Üniversiteleri” hizmete giriyor vb. Hükümet, evlenip üç çocuk yapmayı neredeyse askerlik, vergi vermek gibi bir vatandaşlık görevi haline getirecek. “Suni gündem” olarak hafifsenen politikalar, aslında hükümetin asli politikaları.

Öte yandan kadınlar ve erkekler, bu olumsuz değişimi aynı şekilde tecrübe etmiyorlar. Kadının aile içi rolleriyle tanımlanması ve aile dışında özerk bir kadın varlığının reddi, kadın bedeni, cinselliği ve doğurganlığı üzerindeki erkek denetimini büsbütün ağırlaştırıyor. Sırtındaki ağır bakım emeğinin “doğal”laştırılması, emek piyasasındaki dezavantajlı konumuna zemin oluştururken kadını erkeğe bağımlı hâle getiriyor ve onu aileye zincirliyor. Aile içi şiddet bu iç karartıcı tablonun ayrılmaz bir parçası; bir şekilde itiraz eden, başkaldıran ya da çemberi kırmaya yeltenen kadınlar erkekler tarafından ölümle cezalandırılıyorlar.

Sırada boşanmanın zorlaştırılması mı var?

Türkiye'de her yıl 100 ile 120 bin arasında çift boşanıyor. 20 Kasım 2013 tarihli gazetelerde çıkan haberlere göre, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı boşanmayla ilgili yeni bir düzenleme hazırlığı içindeler. 5 ilde pilot çalışma yapılmış ve boşanmak üzere aile mahkemesine başvuran 450 çiftten 75'inin evliliği aile ombudsmanları sayesinde kurtarılmış! Şimdi de sosyolog ve psikologlardan oluşan “aile ombudsmanlığı” kurumunu yaygınlaştırma ve anladığımız kadarıyla, yasal çerçeveye oturtma hazırlığı içindeler.

Sorulması gereken pek çok soru var: Aile mahkemesine boşanma dilekçesi verildiğinde, ombudsman/danışmanlar otomatikman mı devreye girecek? Tarafların bu konuda rızası aranacak. mı? Anlaşmalı boşanmalarda nasıl bir yol izlenecek? Hâkim boşanma davasına bakarken ombudsman görüşüne göre mi hareket edecek? En önemlisi, 90 dakikadan 4 seans süreceği söylenen “barıştırma” döneminde şiddete maruz kalan kadınların durumu ne olacak?

Size bu satırları yazarken açık duran televizyondan sesler ulaşıyor kulağıma. Star tv'deki sabah programına telefonla bağlanan genç bir kadın “Eşim ve ailesi 9 aylık hamile iken beni dövdüler, sokağa attılar, altınlarımı da elimden aldılar”, diyor. Sunucu Melek Baykal ile programa konuk olan ilahiyatçı Nihat Hatipoğlu, başlarını “vah vah” dercesine sallayarak “Allah kötüye düşürmesin”, diyorlar. AKP hükümeti, aile kurumunu kadınların hayatı ve özgürlüğü pahasına güçlendirmeye çalışırken ombudsmanın işlevi de herhalde bu programlardan öteye gidemez. Kadınların ihtiyacı olan somut (maddi ve psikolojik) destek belli ki buralardan gelmeyecek.

Kadın anlatılarında işçi havzasında gecekondu oluşumu

Günümüz kentleri, önemli göç durakları olmaya devam ederken, yanı sıra ekonomik, politik ve kültürel merkezler olarak da düşünce dünyasına yön vermektedirler. Bütün dünya kentleri, göç hareketleri ile karakterize olurken, her kentin göçmenlere yönelik tutumu başka başka olmuştur. Kentlerin, içinde yer aldıkları büyük ekonomi politikaların birer parçası olarak, kendi “özerk” dünyalarını kurmaları da çok mümkün olamamıştır. Zira her kentin kendini çok farklı görme ayrıcalığı ile aşırı yerel yüceltmelerin dışına çıkabildiğine çok rastlamasak da; metropol olgusu daha evrensel ancak daha eşitsiz dünyaların olanaklılığını arttırabilmektedirler.

Metropoli ve göç olgusu, günümüz dünyasında daha kapitalizmin düşünsel ve maddi hayatı ile olgunlaşmış mekânlardır. Sovyet Rusya metropolleri dahi, fiziksel ve sosyal uzamı itibariyle kapitalizmin mantığından çok uzaklaşmış mekânlar değildirler. Bu hâkim yansımanın dışında gösterilebilecek tek mekânsal birimler, kırsala ait ve doğası içinde ekonomik yaşamını sürdüren yani merkezi piyasa mantığının dışında kendine yeten yerellikler olabilmektedirler. Yani bu örnekler henüz kapitalizmin pençesine düşmemişlerdir.

Bir diğer kategori ise bazı yerel ölçeklerdeki alternatif kollektif mekanların oluşumudur ki bu örnekler yaygın olmasa da içerik olarak kapitalizme seçenek olarak düşünsel esin kaynağıdırlar.

Dolayısıyla günümüz kent gerçekliği, küresel bir olgu olarak benzer ekonomi politikaların etkisi ile dönüşmektedirler. Türkiye'de ise son on yıllık süreç, kentler açısından “kentsel dönüşüm” politikalarının test edilmesi biçiminde deneyimlenmektedir. Bu politika temel olarak, eskimiş veya işlevini yitirmiş kentsel alanlar ile afet riski altındaki yerlerin dönüştürülmesini hedeflemektedir. Bu konuda çıkarılan yasalar, oluşturulan kurumsal alt yapılar; hatta kurulan bakanlık (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı) ile oldukça merkezi yetkiler oluşturulmuş ve TOKİ (Toplu Konut İdaresi) bu sürecin ana aktörü olmuştur. Pratikte eski gecekondu mahallelerinin yıkılıp yeniden yapılması biçiminde kamuoyunda da geniş yankılar uyandıran bu politika, ilginç biçimde Türkiye'de kentsel hareketlerin oluşumuna yol açan ayrıca kent bilincinin politik ve kurumsal kanallar ile yaygınlaşmasına neden olan bir etki yaratmıştır. En nihayetinde “kent ve çevre bilinci” Gezi Direnişi ile ülke düzeyindeki bir toplumsal hareketlenmenin konusu olarak öncelikli hâle gelmiştir.

Kentsel dönüşümün yarattığı yıkım tehditleri ile HES projelerinin doğal çevre ve yaşamlar üzerinde yarattığı tehditler, kent politikalarının ve bilincinin yeniden tartışılması gereğini de yarattı. Bu yeniden tartışma gereği iki açıdan önemli sonuçlar doğurmaktadır. Birincisi, kent ve çevre tahribatını arttıran küresel neoliberal politikalara karşı artan muhalefet. İkincisi, kentli bilinci oluşturan elitist yaklaşımın sarsılmasıdır ki bu yazıda buna yer veren bir çerçeve oluşturulmaya çalışılacaktır.

Bu yazı, günümüzde kentsel dönüşüm projeleri ile yıkım tehdidi yaşayan eski gecekondu mahallelerinin kuruluş öykülerine; bu süreçte yer alan bazı kadın deneyimlerine ve anlatılarına yer verilecektir. İstanbul kentinin hâkim orta sınıf bilinci ile yüceltilmiş elitist bir anlatımının dışında farklı bir öyküsünün de olduğu hatırlatması, yazının temel vurgusu olacaktır.

Kağıthane ve Haliç havzası olarak bilinen kentsel bölge, 1950'li yıllardan itibaren bir sanayi bölgesi olarak hızla yoğun bir göç alır. İşçileşen göçmenler, fabrikalara eşlik eden bir gelişme ile hızla gecekondularını inşa ederler. Bu gecekonduların inşası aynı zamanda Türkiye sanayileşmesinin ve konut edinme tarihinin öyküleridir. Farklı etnik ve inanç kimliklerinin bu sanayi havzasında işçi olarak çalışmaları ve gündelik yaşamlarını kurmaları, en çarpıcı biçimde kadın anlatılarında ortaya konmaktadır.

Burada yer verilen anlatılar, 2013 yılında tamamlanmış olan Kağıthane Toplumsal Tarih Araştırması dahilinde elde edilen sözlü tarih görüşmelerinden alınmış aktarımlardır.

“İki oda oldu, ihtiyaç oldukça dışarı iki gecekondu daha yaptık. Tuvalet ile banyo birdi, dışarıda. Mutfak da burada, ufak bir tezgah vardı evin girişinde. Tel dolabımız vardı… Altı tane koyun ve inek getirdik. Sonra yerimiz olunca, girişin altına ahır yaptık. Buralar boştu. Askeriyenin oraya, çocuklar yayar getirirlerdi. Kendimize kadardı. Satmazdık.” (Fatma Bilir, 1939, Sivas)

Yukarıdaki anlatı, bu bölgeden öte genel anlamda barınma ihtiyacının çözümüne dair mucizevi bir buluş olan “gecekondu”nun şekillenmesini veciz biçimde ortaya koymaktadır. Konut büyüklüğü tamamen ihtiyaçlar çerçevesinde gerçekleşmekte; konut içinde yine dönemin yaygın olarak kullanılan mobilyaları kullanılmaktadır.

“Beşiktaş'ta lunaparkın olduğu yerde Havagazı Fabrikası vardı. Biri de Kadıköy'de Hasanpaşa'daydı. Dolmabahçe'de çalıştı biraz babam. Oradan Havagazı Fabrikası buraya taşınınca, işçilere servis yok, araç yok, nasıl gelip gidecek? Fabrikayı boş bir alana kurmuşlar ama o sıra bütün çalışanlar geliyorlar, biraz devletin yeri, biraz askeriyenin yeri… Önce Silahtar'da oturuyorlar ama çevreden de korkuyorlar. Darülaceze'nin oraya çıkılmıyor. Dere, tepe. Derken nereden daha rahat gelip gider, buradaki satılan yerlerden alıyorlar, bir parsel. Yapıyorlar bir gecekondu.“ (Şükran Zor, Sivas)

O yıllardaki ulaşım koşulları, fabrikanın kurulduğu alan ve fabrika çevresinde oluşan gecekondular… gecekondunun dönem içindeki olağanlığı, anlatının seyrinde bütün açıklığı ile anlaşı lmaktadır.

“Gega ve Toska Arnavutları vardı. Gegalar namazında niyazındaydı ama Toskalar değildi. Toskalar, Feriköy, Talatpaşa'da otururlardı. Talatpaşa'da evler yapılınca ‘burada nasıl oturacaklar’ diyorduk. Her yer boştu, dağlıktı. Şimdi o evlerden birkaç tane var… O zaman köy dışında Kuştepe'de Çingeneler vardı. Bir de hastanenin orada Arnavutlar vardı. Bahçecilik yaparlardı, buraya da bahçelere gelirlerdi. Başka bir yer yoktu. 1950 öncesi... Feriköy'den, Şişli'den, Talatpaşa'dan gelirlerdi, burada tarlaları kiralarlardı.” (Semiha Taşev Yüksel, 1930, Kağıthane)

İstanbul'un dramatik gelişimi, bugün yerlerinde gökdelenlerin olduğu yerlerin “dağlık, bahçelik” olarak hatırlanması ile çarpıcı bir nitelik kazanmakta. Bir insan ömrü kadar sürede akıl almaz bir değişim, o yılların gecekonduları, günümüz politikaları içinde kendilerini “işgâlci” olarak bulmaktadırlar. Kentsel dönüşüm projeleri ile kurulan gecekondular, yerlerini içinde yaşayacakların karar vermediği yüksek ve tek tip apartmanlara bırakacak.

“Bakırköy'e geldik sonra Beyazıt'ta kaldık. Sonra Çeliktepe'de dokuz sene kirada durduk. Sonra Şirintepe'ye gecekondu yaptık, geldik… Gecekondumuzu kendimiz yaptık. Çamurlarla gecekondu yaptık. Briket getirdik. Dozer getirdik, yağcının kolu sıkıştı. Kürt Haydar vardı, onun vasıtasıyla geldim… Kürt Haydar'ın hanımı vardı; ‘sen’ dedi ‘çöpe niye gelmiyorsun, biz akşam ev yapıyoruz’ dedi. Kürt karısı bana yer gösterdi. Kel İhsan'ın oğulları yer satıyordu. Öyle geldim… Arsayı düzleştirdik elle. Sonra herkes usta oldu. Ocak'tan Şubat'a kadar çamurlarla briketleri sıvadık. Boğaz'ı kapattılar, halk briket almasın diye. Gecekondunun çatısı yıkıldı, kasırgada. Yaparkene yıkıldı. Sonra herkes evine gitti, sabah yine yaptık.“ (Arife Şahin, 1937, Ordu)

“İki odalı bir yer yaptık. Sonra üstünü kapattık. Cam yok, pencere yok. İki çocuk, iki davar aldım. Belediye gelecekti. Bir kova su aldım. Soba yaktık bir de. Komşudan da gaz ocağı aldım. Hepimiz bir divana sıkıştık. Tek cam var. Kapı zaten açık. İn yok cin yok. Üç hane var. İlk kurulan rahmetli oldu. ‘Sen burada ne yapıyorsun; deli olsa durmaz!’ Ben ama gitmedim. Ev sahibi de bana kızıyor, çocuklar hasta olacak diye. Bu da bize zeytin alırdı onu yerdik. Simit yok. Kuru ekmekle zeytin. Baktık etraf çoğaldı. Belediye yıkmaya başladı. İçinde kimse olmayınca yıkıyor… Suyumuz yoktu, tankerle su alırdık.” (Arife Şahin, 1937, Ordu)

Gecekonduda yaşayan işçiler için de o yıllarda koşullar günümüzden oldukça farklıdır. Çalışmak, barınmak, sosyal ilişkiler… Fabrikanın içi ve dışı oldukça esnek bir sınırla ayrılmıştır. İlişkiler her tür denetimin dışında kalma konusunda alternatif ortamlarını yaratabilmektedirler.

“Evi olmayanlar da fabrikanın yatakhanesi vardı. Vardiyalı çalışıyordu… Öğlen paydosunda 1,5-2 saat mola veriyorlardı. İşleri ağır ya. Herkesin bir kirli çaydanlığı var ağacın dibinde kim çay yaptıysa üşüşürler o ağacın dibinde yatar dinlenirler sonra geri dönerler çalışmaya… Fabrika üç vardiya çalışıyordu hiç kapanmamak şartıyla. Çalışan insanlarını mağdur etmiyordu. Yemeği, banyosu, yatakhanesi, elbiseleri…. Babamın yemeklerini, elbiselerini, kömürünü, ayağının takunyasına kadar veriyordu. Montusunu, şapkasını veriyordu. Aileye değil ama işçilere yoğurt verirlerdi bir kiloluk yoğurt. Babam yiyemez eve getirirdi. Öğlen helva verirlerdi. Onu da bize getirirdi.“ (Şükran Zor, Sivas)

Döneme ait işçi anlatımları, işçi olmanın ve kendilerine ait hak bilincini de yansıtmaktadır. Bu yıllar, işçileşme ile göçmenliğe dayalı farklı kimliklerin işçileşme süreçlerinde sosyal ve politik ortaklaşmalar ile evrilebildiğini de ortaya koyan örneklerdir.

“Grevler, kapanmasına yakın oldu. Sendikalar girdi ya; aylığını az bulan, hakları ellerinden alınan... Diyelim ki elbise veriyorlardı, elbiseyi kestiler. İkramiyesi vardı, mesaiye kalanların mesaileri vardı. Çalışanına yemeği, elbisesi, sabununa kadar verirdi. Sendika girdikten sonra kapanacak ya. Elbisesi bitti, parayı daha fazla istediler. Çocuk hakları şu kadar olsun. Bir de çocuk parası veriyorlardı. Her doğan çocuğa yardımları vardı. Sendikaların da istekleri bitmedi. 'İşçiyi koruyacağım' diye; bir veya iki sefer gördük çok değil. İnsanlar toparlanıyordu, bağırıyordu, sonra herkes çalışıyordu. Zaten sendikaya geçme ile fabrikanın kapanması arası çok yok.“ (Fatma Bilir, 1939, Sivas)

"Polisan'da çalışmaya başladım. DİSK örgütlüydü. 1979'da başladım. Amele bölümünde çalışıyordum. Orada da bir direniş gerçekleşti. Bu direniş kadınlar olmadan başarıya ulaşamazdı. Yaşlısı, genci ciddi bir mücadele verdi. Hamile kadınlar fabrikanın kapısından kimseye geçit vermediler." (Satılmış Harmancı)

"Fabrika örgütlenmesi, grevler, direnişleri ile biz Amasya, Kastomunulu, Tokatlı olmaktan çıktık. Aidiyet duygusu gelişti. Beraber kazanıyorsunuz fabrikada. Mahallede 'çok güzel Sinoplu komşularım var' diyorsunuz. Bu fabrikada çalışan işçiler dışında üniversite okumaya giden arkadaşlarımız var." (A. U.)

Herşeye rağmen kadınların çalışma yaşamına girmesi zordur. Bunun önündeki en büyük engel geleneksel ilişkiler içinde daha çok hayat bulan patriyarkal sınırlardır. Erkekler kadınların çalışmasını uygun bulmamaktadırlar. Diğer engel ise kadınların daha çok niteliksiz işler aramaları ve bu tür işlere erişimlerinin sınırlı olmasıdır. İş hayatına giren kadınları ise zorlu bir süreç beklemektedir. Çünkü kadınlar artık hem evde ev işi, çocuk ve diğer bakım işlerini yapacaklardır hem de dışarda iş yaşamı…

“O zaman hastane yeni yapıldı. Ben de istedim oraya gitmeyi. Diş doktoruna gidiyordum. Diş doktoru; hastane yeni, 'işçi alınacak, gel burada başla!' dedi. 'Kayıt işlerini yaparsın' dedi. 15 yaşındaydım… Kız çalışır mı? Annem dedi; 'kız evladı çalışmaz' Bir komşumuz var. Cibali Tekel, üniversite oldu şimdi, orada çalışıyordu. Dedi ki; 'ezdirmem benim yanımda olacak, ben götürüp getireceğim' dedi. 'Önünden sigaralar geçecek, sigaralarda bozuk olan varsa alacak. Ağır iş değil' dedi. 'Ölürüm çalıştırmam!' dedi annem… Bir polis memuru vardı, 'polis olmak istiyorum' dedim. 'Liseyi bitir, gel!' dedi. Tövbe ona da yanaşmadı… Eh evde 5 çocuk, bir de yetim kardeşinin çocuklarını getirdi babam, 7 çocuk. Kim yapacak işi?” (Şükran Zor, Sivas)

"...Çok kadın işçi çalışırdı Eczacıbaşı'nda. Orada kadın mesela, evinden çıkarken başörtülü basma etekli ve eteğin altında pantolon vardı. İşyerine geldiği anda format atılır. Lavaboya gidilir, kötü bir makyaj. Malzeme yok. Benim tespitim, pantolon giyme işi devrimci kadın arkadaşların gelmesiyle başladı. Pilma Tudor Fabrikası'nda babam çalışırdı. Babam sendika temsilcisiydi. Ben de ondan sempati duydum. 76'nın başları. Türk-İş'e bağlı Maden İş idi. Meydandaki bina onlarındı. Şu an altında birahane olan yerdi. Çok aktifti, devlet kapattı.” (R.Ç.)

Gecekondu yaşamı kadınlar için aynı zamanda her türden işçi olmanın da hayatıdır. Gerek evde gerekse işyerinde çalışan kadınların bilincinde, kent, onların anlattığı kadardır.

Doç.Dr. Besime Şen

  1. Devlet-toplum ilişkilerinde “meşruiyet"in sorgulanması
  2. Abartılı yerel seçimler
  3. Yok birbirinizden farkınız, hepiniz aynı soydan, aynı boydansınız
  4. Şerefsizlerin düzeni
  5. Gidici mi?

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda