Kriz icabı birkaç trilyon avroluk artı-değerin Güney Avrupa’dan (Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz) çıkıp Alman ve Fransız mali sermayesinin kasasına girmesi gerekiyor. Bunu borçlu ülkelerin finans sermaye hükümetlerinin sağlaması gerekiyor. Kendilerinden istenen bu. Nasıl becereceklerse becersinler, ama bunu yapsınlar. Adına da “Borç krizi!” densin.

Güney Avrupa hükümetleri istediler ama beceremediler. Beceremediler çünkü ülkelerinde parlamenter demokrasi var. Böyle bir demokrasi içinde bu muazzam miktarda artı-değeri ülkesinin emekçilerinden alıp Alman ve Fransız mali sermayesine aktarmak mümkün olamıyor. Oy deposu olan çalışanlar, onların sendikaları vs. var. Öğrenciler var. Bu tuhaf alışverişe akıl erdiremediği için karşı çıkan entelektüel potansiyelleri var. Kavganın her an sokağa taşması ve gerçek kıyametin kopması tehlikesi var. Belirtisi Yunanistan’da keskin biçimde çıktı ortaya.

Bankacı Alman ve Fransız hükümetleri, hem de üstelik AB’nin patronları sıfatıyla Güneylilere, “eğer beceremiyorsanız parlamenter demokrasiden vazgeçin” diye emrettiler. Önce Yunanistan’da, sonra da İtalya’da, parlamenter demokrasiyi geçersiz kılarak bankacıların başını çektiği hükümetler kurdurdular. Bu hükümetlere, ülke çalışanlarına kemer sıktırıp, yetmiyorsa midelerine kelepçe taktırıp borçlarını ödeme emri verildi.

Zaten yoktu, herkes kendince uyduruyordu, bilenler vaktinde söylemişlerdi ama olduğuna/olacağına o kadar bel bağlanmıştı ki, Türkiye de içine girip kurtulacaktı, kimse elini bile süremezdi, adı “AB demokrasisi” idi, bu gelişmelerden sonra işte bu AB demokrasisi güme gidiyor ama ağlayanı yok.

Avrupa öyle iken Türkiye süt liman olabilir mi? Benzer yola o da girdi bile. Yıllarca AKP hakkında kafa karıştıranların kafaları karıştı. “AKP halkı siyasetin merkezine, Türkiye’yi demokrasiye taşıyor” diye dil döken yetmezci evetçi! gelinen noktada “AKP Türkiye’yi nereye götürüyor?” diye sormaya başladılar.

Akıl hocalarından biri (Ahmet İnsel) bunca yıl AKP’nin Türkiye’yi AB’ye ve o halde aynı zamanda demokrasiye taşıdığını savunduktan sonra şimdi fark ediyor ki, “AKP Türkiye’yi ‘Demokratik Otoritarizm’e götürüyor”muş.

Asıl söylenmesi gerekeni söylemiş olmamak için uydurulmuş laf. Ne demek “demokratik otoritarizm”? Birbirlerinden kopya çekerek düşündükleri için AKP’de anti-vesayetçi bir hikmet bulan diğer bütün eski solcular, ilericiler, demokratlar, liberaller için de geçerlidir bu gelinen yeni duruma bir ad uydurmak. İçi boş kavramları popüler hale getirmekte kazandıkları ustalıkla, “Türkiye’yi demokrasiye götüren AKP” yerine “demokratik otoritarizm”e ya da “otoriter demokrasi”ye götüren AKP’yi, anlatacaklar.

Önce “demokratik otoritarizm” ya da aynı anlamdaki “otoriter demokrasi” kavramlarının uydurma olduklarını, demokrasi denilen siyasal rejimin kendisinin, eğer o devlet ve o toplum sınıflardan, zümrelerden, katmanlardan, habire çatışan çıkarlardan mürekkepse, zaten diktatörlük demek olduğunu bilenler bilir. Hâkim sınıfın diktatörlüğü demektir demokrasi. Bu tanım, aklına her gelenin burun kıvıracağı bir demokrasi tanımı değildir. Otoritermiş, değilmiş, darmış ya da genişmiş, bunlar demokrasinin, hangi çıkarları uzlaştırdığı, hangi çıkarları uzlaşma dışında bıraktığı ile ilgili sorunlardır. “Uzlaşma” olması zaten diktatörlüğünü ele verir. Diktatörlük denmesi demokrasinin soyuttan somuta indirilmiş tanımıdır. Demokrasinin diktatörlükten başka bir şey olduğunu zannedenler, “demokrasi” ile “diktatörlük” kavramlarını yan yana getiremezler. Soyutlamayla keşfettikleri bir “teorik demokrasi”yi dokunulmaz kılarlar. Tapındıkları demokrasinin somuta yansıdığında soyuttaki haline hiç benzemez olduğunu görünce şaşırırlar. Böyle olmaması gerekiyordu, niçin oldu diye, afallayıp kalırlar. Sonra da dönüp, Tayyip Erdoğan’ın şu düşüncesi ile AKP’nin şu yaptığının demokrasiyle bağdaşmadığını söylerler. Bunun sistematik bir eğilim olduğunu kavradıkları anda ise iş işten geçmiş olur. AKP bizi aldattı derler. Bu ahvalde kendilerine şarlatan dense, bozulurlar. Şarlatandırlar. Demokrasinin yerine demokratik otoritarizmi koymak, kendisi gibi bir anti-komünist Alman veya Fransızdan alıntıyla düşüncesine bilimsel kıyafet giydirdiğini sanmak, böyle bir şeydir. “Demokratik otoritarizm” dedikleri şey hayatın somutluğu içinde, insanların doğrudan yaşadıkları ekmek ve özgürlük sorunu nezdinde hiçbir şeyi açıklamaz. Demokrasilerin diktatörlük (siyasi egemenlik) boyutu ile hegemonya (bilinçleri teslim alma) boyutu bir ve aynı uzamdadır. Bunun en açık örneğini, AKP’nin Türkiye’yi demokratikleştirdiğini zannedenlerin durumunda görmekteyiz. Egemenlik altında değilseler kendilerini özgür sanmaktadırlar, çünkü egemenlik fark edilir, fakat hegemonya altında olduklarını fark etmezler çünkü egemen yönünden hegemonya, kendinin bir unsuru haline getirmektir. Bunlar AKP’ye 9 yıl boyunca sadece inanmamışlar, bunun boş bir inanç olmadığını, Cumhuriyet döneminin içinde saklı bir sınıflar mücadelesinin uzantısı olduğunu siyaset bilimiyle temellendirmişler ve berrak bir seçimle “taraf”tar olmuşlardır. Bu nedenle 10’uncu iktidar yılında yaptıklarına “şaşırma”nın şaklabanlıktan başka adı yoktur. Doğrusu, Ömer Laçiner’in söylediği gibidir; “solla ilişkimi kestim” demektir.

Tayyip Erdoğan’dan şikâyetleri nedir, burdan bakıldığında da söyledikleri incir çekirdeğini doldurmuyor. Bir işçinin, memurun veya bir Kürdün AKP’den şikâyeti ile bunların şikâyeti kıyaslanamaz bile. AKP her tür muhalefeti bastırıyormuş, korkutuyormuş, korkanlar da “otosansür” uyguluyormuş, ortaya sessiz bir toplum, bir “tek adam rejimi” çıkıyormuş. Vay be!...

Otosansür rejimini sansürcü kurmaz. Sansüre uğrayan kurar. Yaptığına taraf olursun, otosansür olur. Bokunda boncuk bulursun, “tek adam rejimi” olur. Oysa gerçeklik başka yerdedir. Sen yaparsın yapacağını, ortada ne sansür kalır ne otosansür, ne de rejimi.

Kendi yarattığı “tek adam”dan korkanların acınası halini, bu korkuya tam karşı uçtan katılanlara bakarak da görebiliriz. İşte ibretlik örnek: CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen de A. İnsel’in tahliline katıldı, AKP iktidarının en son dönemini Bismark Almanyası’na benzetti. Recep Tayyip Erdoğan’ın uygulamalarıyla demokrasiyi gerilettiğini, Putin’e, Chavez’e özendiğini, tek karar vericiye dönüştüğünü, bir otosansür rejimi yarattığını, bütün bu gelişmeler olurken Türkiye’de toplumun suskunluğunun, olaylar karşısındaki tepkisizliğinin, kısmen biat kültüründen, kısmen korkudan, kısmen de rant ekonomisinin yarattığı müşteri ilişkisinden kaynaklandığını yazdı.

Şikâyetçiye bak hele... Sanki Türkiye’nin hem sağ hem sol siyasetinden Bismark’ın veya arayışının eksik olduğu tek bir gün varmış da biz görmemişiz. Talat Paşalara, M. Kemallere, Mendereslere, Demirel veya Ecevitlere şerik olmak veya bulmak isteyenlerin akıbetlerini bilmiyor muyuz? CHP örneğin yıllardır kendine, aslı olmasa bile bir Bismark taslağı aramıyor mu? Kürtler bölünüp gitmesinler diye tepinenlerin her biri birer Bismark karikatürü değil midir? Türkiye’nin bugün bu çağda Bismark’a gereksinmesi var Perinçek’in suçu ne!

AKP’nin Türkiye’yi demokrasiye götürürken birdenbire bundan vazgeçip “otoriter demokratizme” çark etmesinin hikmeti nedir? Bunu mecbur olduğu için yapmakta ise mecbur eden nedir veya kimdir? Yoksa zaten Türkiye’de iktidar keyfiyeti her zaman despot ve keyfi olduğu için mi AKP demokrasiden vazgeçip otoritarizme meyletmiştir? “Otorite” zaten “demokrasi” denilen şeyde mündemiç olduğu halde niye illa “demokratik otoritarizm”? Bunu anlamak için AKP’ye değil, adına siyaset yaptığı sınıf ve zümrelerin çıkarına bakmak gerekir. Sınıf ve çıkarı orta yerdedir. TÜSİAD’dır, TOBB’dur, bilcümle SiAD’lar vesairedir. Bunlar bir araya gelebildikleri için bunca emlak komisyoncusu AKP safında siyasetçi olup çıkabilmiştir. Bunların çıkarı dağıldığında, kendisine kendinin bile bir anlam vermediği misyonlar yüklenen AKP dağılır gider.

AKP’nin ne olup olmadığını anlamak için arkasındaki sınıf yığınağının ilişkilerine de bakmak gerekir, özellikle de AB’ye. Avrupa finans sermayesi ile Türk sermaye sınıfının ilişkisi sonradan görme solcuların AB ile kurdukları müstehcen ilişkiye benzemez. İlkesel ve tarihi bir ilişkidir bu. Mimarı ve sponsoru ABD olan siyasi, ekonomik, askeri, bütün veçhelerden başı bağlanmış bir ilişkidir. Üzerine altın yumurta küfeleri dizilmiş bir ilişkidir. Zedelenmesi tarihi gidişatın zedelenmesi anlamına gelen bir ilişkidir. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi nereye götürdüğünü sormadan önce Avrupa’nın nereye gitmekte olduğuna; demokrasi adına endişelerle değil, başta işçi sınıfı olmak üzere, çalışan yığınların başına ne geleceği endişesinden çıkarak bakmak gerekir. Avrupa’nın böyle ve bu olacağı biliniyordu. Tek Almanyalı bir Avrupa’ya İngiltere (Thatcher) ve Fransa (Mitterrand), bir bildikleri olduğu için daha Berlin duvarı yıkılırken itiraz etmişlerdi. Ondan önce esasen 2. Savaş’tan sonra Almanya’yı, SSCB’nin karşı çıkmasına rağmen bölerken de bildikleri buydu. “Avrupa Birliği”denilen şeyin Almancasının Almanya’nın hegemonyası altında birlik anlamına geldiği, ilk büyük savaşta 2 milyon, ikincisinde 55 milyon ölü pahasına öğrenilmişti. Avrupa krizi bugün bir kere daha ipleri Alman siyasetinin eline vermiştir. Niyeti besbellidir. Alplerin Güneyine el koymaktadır. Avrupa’yı kendi hakimiyeti altında ve iç içe geçmiş statüsü farklı halkalar halinde birleştirmeye heveslidir. Avrupa’da siyasetin normları bu nedenle hızla değiştirilmekte, siyaset parlamentoların dışına çıkarılmaktadır. İngiltere bu “Avrupa Birliği!”ne hep soğuktu zaten, yine kenarda durmayı seçmiştir. Fransa, anlamını bildiği ve ürktüğü, kısa vade çıkarını da burda gördüğü için Merkel’in eteğine sığınmıştır. Avrupa artık parlamentolarla çözemeyeceği bir sorunla yüz yüze olduğunu fark ettiği için parlamenter demokraside inat etmenin beyhude olacağını da görmüştür. Demokrasinin borusunun ötmeyeceği bir yola girilmiştir. Öttüreceğim diye tutturan Papandreau’ya pılını pırtını topla git denmiştir. Berlusconi ise kestaneleri ateşten çıkarmaya hiç yanaşmadı ve kendi işinin başına kaçtı.

Avrupa, yeni ve yeni dünya nizamına uygun bir faşizme mi gidiyor? Günün, cevabı belli olmayan en temel siyasi sorusu budur. Bunun cevabını, tehlikeyi fark etmiş olan Avrupa’nın çalışan sınıfları vereceklerdir. Avrupa demokrasiyle yapamıyorsa Türkiye hiç yapamaz. AKP’den demokrasi bekleyenlerin yanıldıklarını fark ettikleri anda son sığınakları TÜSİAD’dır, bunu biliyoruz. Fakat 135 milyar avro borcunun 90 milyar avrosu Avrupa’ya olduğu cihetle artık TÜSİAD da demokrasi istemez. Herkes başının çaresine baksın. Gidişat böyle.