Yüzyılın son 20 yılında reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte, başını A.B.D.’nin çektiği emperyalizm, tek kutuplu dünya hedefine bağlı olarak emekçiler üzerindeki baskı ve sömürüsünü daha şiddetli bir biçimde uygulamaya başladı. Yeni Dünya Düzeni diye ifade edilen bu dönem, milliyetçi boğazlaşmanın ve halklar arasındaki düşmanlıkların ön plana çıktığı bir dönem oldu.
Dünyada yaşanan alt-üst oluşlar, ideolojik-politik-ekonomik düzlemde yeniden yapılanma tartışmalarını gündeme getirdi. Yeniden yapılanma her alanda tartışılırken, esas olarak sosyalizmin sorunları ve nasıl bir dünya, nasıl bir sosyalizm sorusu tartışmaya açıldı. Ancak henüz tartışmalar tüketilemedi.
Dünyada yaşanan hızlı gelişmeler, ülkemiz açısından daha ağır sorunlara yol açtı. 12 Eylül rejimini yaşamakta olan ülkemiz de değişimlerden etkilendi. 12 Eylül rejiminin örgütsüzleştirmeyi hedefleyen baskı ve şiddet politikaları, sosyalist hareketi, sendikal hareketi, gençlik hareketini ve dolaysıyla toplumsal muhalefeti etkisizleştirme girişimiydi. Kamu emekçileri, dünyada yaşananlara, 12 Eylül baskı ve şiddetine rağmen, 88 yılında sendikal örgütlenmeyi hedeflediler. Sendikal örgütlenme, kamu emekçilerinin o anda akıllarına gelen örgütlenme biçimi değildi. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında memurların diğer çalışanlara göre ayrıcalıkları bilinmektedir. 50’1i yılların sonlarına doğru artan memur sayısıyla birlikte mülksüzleşme ve yoksullaşma, memurları da mesleki örgütlenmeden sendikal örgütlenmelere yöneltmiştir. 60’lı ve 70’li yıllarda sınıfsal kimlikleriyle tanışan ve örgütleri aracılığıyla siyasallaşmada önemli mesafeler kateden memurların, 12 Eylül’le birlikte örgütlenmeleri yasaklanmış, binlerce üye ve yöneticisi cezaevlerine doldurulmuş, binlercesi meslekten ihraç edilmiş, birçok yönetici de ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Ülkede yaşanan ekonomik krizin faturasının emekçilere daha yoğun çıkarıldığı bir dönemde, 89 Bahar Eylemlerinin de etkisiyle sendikal örgütlenmenin önünü açan bir girişim başlatıldı. Kamu emekçileri, kısa sürede her iş kolunda sendikalarını kurdular. Aslında bu 12 Eylülcülere verilen bir yanıttı. Sendikaların kurulmasında, dünyada yaşanan alt-üst oluşlara rağmen, inançlarını yitirmeyen sosyalistlerin katkısı yadsınamaz. Fikri olarak bile sendikalaşma düşünülemezken sosyalistler dönemi ve koşullan değerlendirerek kamu emekçilerinin sendikalaşmasına öncülük ettiler.
Kamu emekçileri sendikal hareketi, dünya sendikal hareketinin krizine ve her türlü baskıya rağmen, kısa sürede örgütlülüğünü kabul ettirdi. Toplu sözleşme masasına oturma sürecini başlattı. Şimdi bu döneme uygun mücadele yöntemlerini geliştirmek zorunda. Bu süreçte Kamu Emekçileri sendikal hareketi gerçekleştirdikleri eylemlerle, ekonomik, demokratik, özlük haklarla birlikte genel demokrasi mücadelesine katkılarıyla da toplumsal muhalefetin önemli bir bileşeni, Türkiye Sendikal Hareketinin yeni bir dinamiği olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenledir ki sendika denince akla işçi sendikaları ile birlikte KESK geliyor. Siyasi iktidarların ilk yıllarda Kamu Emekçileri Sendikal Hareketini görmezlikten gelme tavrı, son süreçte denetim altına alma, daraltma ve yalnızlaştırma politikalarına dönüşmüştür.
Siyasi iktidar, gündeme getirdiği yasayla, sendikaları danışma örgütlerine dönüştürmek istemiş, yasaya karşı verilen kararlı mücadele sonucu ilk hamlesinde başarılı olamamıştır. Bunun üzerine devlet, kendi sendikasını örgütlemeyi hızlandırmıştır. Demokratik geleneği, örgütlenme kültürü olmayan ülkemizde 76 yıllık Cumhuriyet tarihinin büyük bir bölümü, Takrir-i Sükûn Yasalarıyla ve sıkıyönetimlerle geçmiştir. Resmi ideoloji bu dönemde memurların devlete itaat etmesi fikrini işlemiş, memurların büyük bir çoğunluğu bu fikrin dışına çıkamamıştır. Sendikal mücadele, geleneksel memur anlayışında kırılmaları beraberinde getirmiş, salt emekçi kimliğiyle mücadele esas alınmıştır. Emekçi kimliğinin siyasallaşmaya dönüştürülmesinde başarılı olunamadığı açıktır. Siyasal motivasyon eksikliği sendikal hareketin bağlaşıklarıyla bağ kurmasında önemli zaafları beraberinde getirmiştir. Emekçilerin birleşik mücadelesi örgütlenememiştir. Toplu sözleşme masasına oturma sürecine girildiği bu dönemde kamu emekçilerinin kendileri için sınıf olma bilincinin pekiştirilmesi ve siyasal motivasyon sınıfın birleşik örgütlenmesini zorlayacaktır. Böylece saldırılara karşı koymanın koşulları yaratılabilecektir. Aksi halde devletin kendi sendikasının önü kesilemeyecektir. Bu tehlikenin farkına varılmamasının ve önleminin alınmamasının bedeli ağır olacaktır. Faturanın adresi bellidir. Faturayı ödemek değil, ödetmek asli görevimizdir.
Devletin yeniden yapılandırılması girişimlerine paralel olarak eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi devletin zorunlu hizmetlerinin bile özelleştirme kapsamına alınması, sosyal güvenlik ve özelleştirme yasalarında yapılan değişiklikle, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesine yönelik çalışmalar, tahkim yasalarının çıkarılması, önümüzdeki günlerde gündeme gelecek olan Personel Rejimi Yasası ve Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası ile sermaye yeni saldırılara hazırlanıyor. 2000 yılı bütçesi ve uygulanan ekonomik ve siyasal politikalar bunu somut olarak göstermiştir. AB üyeliğine hazırlanıldığı bu dönemde emekçiler açısından yeni kazanımlar bir yana, kazanılmış hakların gasp edilmesi hedeflenmektedir. Bu hedefe giderken sermaye tüm engelleri devre dışı bırakmak veya etkisiz hale getirmek için her yöntemi deneyecektir. Kısmi olarak gündeme getirilecek olan “demokratikleşme”, emek güçlerini yanıltmamalıdır. Yapılmak istenen sermayenin entegrasyonudur. Sermayenin uluslar arası örgütlülüğüne karşı emeğin enternasyonalist dayanışmasının sağlanamaması, mücadelemiz açısından önemli bir handikaptır.
Bu süreçte işçi sendikalarının hak gasplarına karşı vereceği mücadelede kamu emekçilerinin alacağı tutum etkili olacaktır. Bilindiği gibi DİSK artık eski gücünde değildir. Yeni üye kazanamadığı gibi sendikasızlaştırma girişimleri, üye kayıplarını ve daralma tehlikesini taşımaktadır. Aynı tehlike TÜRK-İŞ için de geçerlidir. Ayrıca 18 Nisan seçimleri ile ortaya çıkan siyasal manzara TÜRK-İŞ ve üye sendikalarında milliyetçi-faşist güçleri tırmandırmış, bu tırmanış son TÜRK-İŞ genel kurulunda etkili olmuştur.
Bu gelişmeler sendikal hareketin yeniden örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Sendikal hareketin yaşadığı krizin aşılması, özelleştirmeler ve sendikasızlaştırma girişimlerinin püskürtülmesi, sermayenin baskı ve saldırılarına karşı ortak bir duruşun örgütlenmesiyle olanaklıdır. Sınıfın bir parçası olan Kamu Emekçilerinin işçilerle birleşik mücadelesinin yerel birimlerden başlayan örgütlenmesi sendikal harekete ivme kazandıracaktır. Son dönemlerde saldırılar karşısında net bir tutum alınamaması nedeniyle işçi sendikalarına duyulan güvensizlik böylelikle giderilecek, örgütlü mücadeleye inancın gelişmesi sağlanabilecektir. Ayrıca birleşik mücadele sendikal bürokrasiyi aşamayan yerel sendika aktivistlerinin hareket alanını geliştirecek ve geleneksel sendikacılığın aşılmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla sendikal yapıların, sermaye ve devletle iç içeliğinin en yoğun döneminin yaşandığı bu süreçte, sermaye ve devletten bağımsız davranışın gelişimi sağlanacaktır. Bu da sınıf hareketinin resmi ideolojiden kopuşunu hızlandıracaktır.
Sendikal hareketin birleşik mücadelesi toplumsal muhalefetin önünü açacaktır. Son dönemlerde toplumsal muhalefette yaşanan tıkanıklığın aşılmasının mücadelemiz açısından önemi açıktır. Olanaklarımız 89’dan daha elverişlidir. Sosyalist hareketin çoğulcu bir anlayışla Türkiye siyasetinde yerini alması önemli bir avantajdır. Kürt sorunun geldiği aşama ise, emek güçlerinin barışa yönelik politikalarını yaşama geçirme konusunda daha elverişli bir zemin yaratmıştır. Diğer yandan Yeni Dünya Düzeninin politikalarının, emekçiler aleyhine sonuçlandığı görülmüştür. Yoksulluk ve işsizlik artarken, emekçilerin kazanılmış haklarının gaspı gündeme gelmiş; siyasal kirlilik had safhaya ulaşmış, devlet içinde yuvalanan çeteler deşifre edilmiş, bütün bunlar yeterince örgütlü hayata tercüme edilememiştir.
Sermayenin baskı ve saldırılarının püskürtülmesi emek hareketinin yeni döneme uygun perspektifle mücadelesiyle olanaklıdır. Emek ve demokrasi güçlerinin tartışmaları gereken konu budur. Ezilenlerin tümünü kapsayacak bu tartışmalar toplumsal muhalefetin kendi ekseninde yeniden örgütlenmesinin önünü açacaktır. Saldırıların boyutu düşünüldüğünde tek başına sendikal hareketin başarma şansı yoktur. Başarmak için devam etmek zorundayız. Devam edenlerle birlikte başaracağız.
***
TÜRK-İŞ cephesinde değişen bir şey yok
Geçtiğimiz günlerde yapılan TÜRK-İŞ Genel Kurulu yorumları esas olarak iki eksende oluştu. Birincisi, coşkusuzluğun hâkim olması; ikincisi, yönetici ücretlerinin düşürülmesi. Coşkusuzluğun hâkim olmasının esas nedeni “kadere razılık” olarak özetlenebilir. Önceki genel kurullardan en önemli farklılık Türk-İş’ten beklentilerin kalmamasıdır. Bu durumun açık adı Türk-İş’e olan güvensizlik ve yapılacak bir şeyin kalmadığı düşüncesidir.
Yönetici ücretlerinin düşürülmesi önergesi ise yanıltıcı yorumlara neden olmuştur. Ücretlerin düşürülmesi sendika yöneticilerinin yüksek maaş almalarına, yani sendika yöneticilerine ya da “ağalığına” bir tepkiden öte, Türk-İş’in ve Türk-İş şahsında sendika yöneticilerinin yıpranan imajını düzeltmeye yöneliktir. Bu önergenin MHP’liler tarafından verilmesi ve sosyal demokrat delegelerin maaşların yerinde kalması şeklinde oy kullanması ise ilginç bir noktadır. Ancak buna özel bir anlam yüklenmemelidir. Nitekim maaşların artırılmasının engellenmesi aynı şekilde yollukların artırılmasında yaşanmamıştır. Yurtdışı yolluklarının 200 dolardan 300 dolara çıkarılması kabul edilmiştir. Çünkü yolluklardan yalnız yöneticiler değil tüm delegeler yararlanabilmektedir. Bir yanıyla bireysel çıkar yolluk artırımıyla ortaklaştırılmıştır. Çünkü çok sayıda delege çeşitli toplantılar nedeniyle yurt dışına çıkmakta ve bundan nemalanmaktadır.
Bunların ötesinde MHP’lilerin genel kurulda oynadıkları role bakıldığında ikili bir görünüm ortaya çıkmıştır. Parti olarak MHP doğrudan müdahale etmeye çalışmıştır. Delege üzerinde etkinlik sağlayabilecek MHP’liler genel kurulda birebir markaj uygulamaya çalışmışlardır. Ancak sonuçlara bakıldığında bu çabadan yeterince sonuç aldıklarını söylemek mümkün değildir. MHP’li delegelerin bir bölümü sendikal çıkarlarını siyasal çıkarlara tercih etmişlerdir.
Bunun yanında ilginç gibi görünen diğer bir nokta, bir yandan “ateşli” konuşmaların yankı bulması ve alkışlanması iken diğer yandan eylem ve mücadele vurgusunun MHP’li delegeler tarafından yapılmasıdır. Örneğin Haber İş Genel Başkanı Cengiz Teke “eylem, eylem, eylem” şeklinde konuşmuştur. Ancak bunda da yanılmamak gerekir. Bu davranış gerçek anlamda eylemden yana olmanın ötesinde Bayram Meral’den farklı olma çabasının sonucudur. Karşı listeye yönelik ayırt edici yan mücadele ve eylemden yana olma şeklinde yapılmak durumunda idi ve yapılan budur.
Solun tavrı konusuna gelince. Söylenebilecek tek şey solun bu genel kurulda yokluğudur. Delege sayısının azlığı ve var olanların ortak tutum almaması yönetim hesapları dışında kalınmasına yol açmış, bunun dışında politik bir etki de gösterilememiştir. Hava İş Genel Başkanı Atilay Ayçin’in devleti ve hükümeti eleştiren konuşması, konuşmanın sonuna kadar büyük alkış almış, ancak konuşmasının sonunda Kürt sorununa yaptığı vurgu bir anda tepkilere neden olmuştur. Şovenizmin hâlâ oldukça güçlü etkilere sahip olduğu bir kez daha görülmüştür. Bayram Meral’in listesinin delinmesi ise, sosyal demokrat bir bölüm delegenin politik bir tutumla oylarını Genel Maden-İş lehinde birleştirmesiyle gerçekleşmiştir.
Cengiz Uzuner*, Kızılcık, sayı 1 (Ocak 2000), s. 34-35.
(*) KESK MYK üyesi.