Devletin ve toplumun hikâyesi...

Doğanın ve toplumun hikâyesi...

İnsanın hikâyesi...

Yer kabuğu üzerinde verildik; keyfî seçmedik kendimizi. İnsansak, özel bir konumda verilmişsek, kendimiz, hepimiz basit birer ampirik var­lık, ama bizden dışarda oluşarak bizi de bağlayan bir toplum-varlık isek ne var bunda? Ne var doğanın sonsuz gücüyle baş etmek için sonsuz bir inat yürütmeye? Zamana ve harekete hangisi dayanacaktır?

Oysa üstünde kendimize hayatlar kurup yıktığımız doğadır ebedi olan, bize tanıdığı en çok on milyon güneş turudur. Bunu unutup haya­tı kendimize haram ettiğimizde şaşar kalır büyük doğası evrenin. Ne ba­şa bela bu insan! Kendini ebedî sandı, tuttu baş etmeye kalkıştı ölümcül akıbetiyle. Görsün gününü!

Kaç kez, kaç bin milyon kez uyarmıştır doğa belki de kendi içinden çıkıp kendini dışlayan bu akıl-varlığı. Yer yerinden oynamış, dağlar de­niz, denizler dağ olmuştur. Kıvrılmış arz, burulmuş, kavrulmuş, homurdanmıştır. Biz öküzün bizi yorulan bir boynuzundan öbürüne geçirdiğini sandıkça öfkelenmiştir. Eşitleyerek indirmiştir darbesini. Kralları da indirmiştir, köleyi de.

Bir mantığı olmalıdır mutlaka. Boşuna değildir bu hışım ve her halde, daha çok, köleye kendi durumunu göstermek içindir. Durup durup son­ra vuruyor ya, “Sen de öyle yap” der gibidir kendi zincirini kendisi üre­ten salak ve küçük insanlara. Büyüklükleri vardır zamanın ve hareketin demeye getirmektedir.

Uyarıyor deprem ve demeye getiriyor ki, işte ben, durağan kaldığım zamanlarda biriktirdiğim öfkemi atıyorum. Sen niçin akıl edemiyorsun, bir kaç bin yıldır sırtında duran kamburu atmayı?

Senin de yolun düz geçmedi diyor insana; sen de kendi hareketinin depremlerini yaşadın; sarmallar yarattın kendi tarihinin içinde. Az salla­madın kendi toplumunu. İşte o küçük devrimlerin... Her birinin, bende­ki kadar şiddeti yoksa bile senin ölçeğinde az buz bir şiddet miydi on­lar? Demek ki sende de bir deprem var. Ama duruyorsun, öyle bakıyor­sun. Şimdiye kadar çoktan halletmen gereken şeyler hâlâ önünde. Hâlâ kralların, sultanların, başkanların var. Sana şaşıyorum üstelik, senden üretilmiş bir güçle seni yönetiyorlar...

Böyle diyor deprem. Dramatik geliyor, bazen trajedi gibi geliyor ama kötü niyetli değil. Ne yapması gerektiğini bilmeyen insana bizzat kendi­si yaparak gösteriyor. Öğrettiği kuşkulu.

Boş ver diyor ama, bana karşı sağlam sistemler oluşturmaya kalkışma. Ben gene gelirim; bu kez daha büyük, daha hırçın gelirim. Yıkarım. Sen benden korkarak kendini çaresizliğe hapsetmek yerine kendi sükûnetinden kork. Suskunluğundan ürk.

İstersen sen de depremsin ve yıkacak şeyin çoktur. Durma yık. Sen hiç benim enkazımı gördün mü? Gördüğün kendi enkazındır. Bunu sa­na, senin bende görüp korktuğun şeyden sende de bulunduğunu, sen­deki cevherin aslen bu olduğunu anladığın zamana kadar söyleyeceğim.

Bana kızma, gücenme, ben hareketim, sen durduğun için ters düşü­yoruz. Sen yıkmasını bilmediğin için yapamıyorsun ama tersini, yapma­yı bilmediğin için yıkıldığını zannediyorsun. Sen depremi, yani beni, kendini tanımadığın için tanımıyorsun. Gene geleceğim. Belki daha bir kuvvetle geleceğim ve aslında doğana aykırı olarak kurduğun ve tapın­dığın düzeni, tüm düzenleri yıkmak için geleceğim. Öyle hep arzın al­tından çıkıp gelmem, bunu bilesin. Bazen senin içinden çıkıp geleceğim ey insan, senin içinden.

Ben depremim.

Ö. Bedri Canatan, KızılcıkSayı 1 (Ocak 2000), s. 29.