Anayasa reformu” mu? Lâf ola, beri gele! Dertleri Anayasa ile değil, yargıyla. Yargıyı AKP hükümetine –olduğu kadarıyla– ayak bağı olmaktan çıkarmak istiyorlar: “Ayak bağı”ndan, yani her türlü kamu denetiminden kurtulmak için.
Klasik bir örneğini daha yeni gördük. Ankara Belediyesi’nin otobüs ücretlerine yaptığı zam Danıştay’dan geri döndü. Kıyamet koptu! Danıştay’ın “Bu işe müdahale etmeye ne hakkı var?” dediler. “Gelsin otobüsleri o fiyatlarla Danıştay işletsin öyleyse!” diyen bir başbakan bile çıktı!
Danıştay’ın hakkı var mıydı, yok muydu?
Olmalı mı, olmamalı mı?
AKP’liler iş üstündeyken “iş”lerine hiç bir sûrette karışılmasın istiyorlar. Millet sandıkta onlara oy verdi, hükümet oldular ya, “iş”in ne olduğuna, nasıl olacağına bi kendileri karar verecek! Meselâ Doğu Karadeniz’de ya da başka yerlerde HES inşaatlarına hukuken itiraz edip engel olmanın hiç bir yolu olmayacak. Yani yöre halkının en temel haklarına sahip çıkabilmesi için ihkak-ı hak’tan (gücü gücü yetene dalaşından) başka çare kalmayacak. Aynı şekilde, 2-B denilen işgal altındaki ya da yeni işgale açılacak orman alanlarını satışa çıkarmak için “torba yasa” usûlüyle “yeni anayasa” yapımı da bir başka örnek.
Sandık onlara ülkenin işlerini yürütme yetkisi veriyor. Onlar bu yetkiyi hiç bir denetime tâbi olmadan, hiç bir itirazı kaale almadan kullanmak, akıllarına estiği gibi iş bitirmek istiyorlar. Bunda zorlanınca, yani çoğu zaman yolları yargıda kesilince ifrit oluyorlar.
Gelsin o zaman “reform”!
Ne reformu olacak, nasıl olacak, ona da kendileri kendi başlarına karar verecek. Ülkeyi, toplumun ihtiyaçlarını diledikleri ve bilebildikleri gibi kendilerine uyduracaklar. Yargı mütemadiyen yürütmeye müdahale ediyor diye tutturdular. Başbakanları, “Ciğerimizi söküyorlar!” dedi. Yurtdaşların ya da yurtdaş örgütlerinin (söz gelimi Mimarlar Odası gibi) başvurusu üzerine yargının işlerine karışmasından bizarlar. Yani AKP iktidarı yargıdan şikayetçi, aslına bakılırsa düpedüz yurtdaşların haklarına sahip çıkmak istemelerinden şikayete varıyor.
Falanca yerde yıllardır sit alanı ilân edilmiş bir kıyı şeridini, imâra açıp yandaşlarının ya da yerli-yabancı müşterilerinin istifadesine sunacaklar, kimse bu işe “burnunu sokmayacak”. Kimse onlara, “Yağma mı var?” diyemeyecek.
Çünkü yağma peşindeler!
KİT’leri, limanları, yolları, köprüleri, eski-yeni okulları, sarayları, milletin yeraltı-yerüstü varını yoğunu özelleştirdik deyip satacaklar, elde edilen geliri yandaşlarıyla paylaşıp hep birlikte zenginliklerine zenginlik katacaklar, kimse onlara, “Hele bir durun bakalım. Bu niye böyle, n’oluyoruz?” diyemeyecek!
Niçin? Çünkü onlar “millî irade” imiş!
Millî irade denilen bu şeyin ne menem bir safsata olduğu bundan belli. Millet soyulmaya itiraz edip ayağa kalkarsa olmaz, çünkü demokrasiye sığmaz! Demokrasi seçilmiş de gelmiş birilerinin her yaptığına eyvallah demeyi gerektirir. Millet soyulmasın diye bir takım usûller konulsun, “iş” yapmak isteyen hükümet o usûllere uysun. Uymuyorsa, işi bozulsun. Olmaz! AKP yandaşlarının küresel sermayeyle ortaklaşa bir takım işler çevirip para kazanmasını zora sokan, AKP iktidarının bu işe kol kanat germesine ayak bağı olan usûller milletin hayrına değildir, iradesine de aykırıdır. Neyin milletin hayrına olduğuna, “millî irade”nin ne isteyip ne istemediğine AKP iktidarı, onun bakanları, başbakanı ve cumhurbaşkanı ve yandaş medyadaki yalakaları karar verir. Bunların yüzlerine, “Yağma mı var?” demek kimsenin hakkı olmamalıdır.
“Millî irade” dediklerinin özünde ne gibi bir saçmalık olduğu buradan belli. Yürütme gücünün oldu-bittilerinin adı “millî irade” oluyor! Bir zamanların Fransa kralı, “Devlet mi dediniz? Devlet benim!” demişti. Bunlar, “Millî irade, yani halk mı diyorsunuz? O biziz işte!” diyorlar.
Haydi oradan!
Millî irade, söz gelimi, %10 barajlı seçimle alınan sonuç mudur? %10 barajlı seçimi millet istikrar içinde, yani uslu uslu, çıngar çıkmadan soyulsun diye topluma dayatan faşist K. Evren Cuntası’dır. Bu barajlı seçimle birileri kendilerine değil, başkalarına verilip de onlara sayılan oylarla iktidar oluyorlar. Böyle bir seçim, halkın seçimi değil, rejimin “iş”i sağlama almak için başvurduğu bir dayatmadır. Rejim de milyonlarca insanı işlerine geldiği gibi işe sürüp ya da işsiz bırakıp mülksüzleştirenlerin dayatmasıdır. Yani toplam millî gelirin %60’ına el koyan, nüfusun %5’inden ibaret olanların!
“Yargı reformu”nu yasalaştırabilmek için önüne ardına bir takım süslemeler katarak Anayasayı kendi
işlerine geldiği gibi değiştirmek, bunu sözde “halk oylaması”ndan geçirmek istiyorlar. Bizim gibi kapitalist ülkelerde Anayasa, yurtdaşları mülksüzleştirmenin usûle bağlanmasıdır. Şimdiki, otuz yıl önce asker-sivil faşistlerce dayatılmıştı. Başımızdaki hükümet sekiz yıldır bu anayasayla ülkeyi işine geldiği gibi paşa paşa yönetmektedir. Şimdi yapmak istedikleri, mülksüzleştirmeyi daha da tahkim ve teyid edecek bir usûl değişikliğidir. Ondan başkasına ne çıkarları elverir, ne yürekleri yeter.
Yarıdan bir oy fazlası onlara yetecek. Peki, ya alamazlarsa o bir tek fazla oyu? O zaman ne olacak? Nerede kalacak AKP iktidarı üzerine yapışık “millî irade” yaftası?
Bu referandum mavrasının püf noktası burasıdır. Halkın oyunu sınayacaklar. İki yıl sonraki genel seçimde başta kalıp iş görmeyi sürdürmekte zorlanacaklarını görürlerse bakın görün halkın başına ne işler açacaklar! AKP’nin başı ve “millet istiyor” diye hepimizin başında başbakan olan kişi geçende “Ermeni açılımı” sorunuyla ilgili olarak, “Bakın sonra Türkiye’de kaçak çalışan 100 bin Ermeniyi kapının önüne koyarım, ha!” dedi mi, demedi mi? Bunu dahi söyleyebilen bir siyasetçiyle, ona böyle bir yetkiyi verdiği söylenen “millî irade” bize ne lâzım denilse yeridir.
Öyle değil mi?