Aysel Tuğluk, beslenen umudun ve yaşanan acının içinden, en doğrusunu yazdı (Radikal İki, 15 Kasım 2009). Sittin sene var, işlenmiş ve hâlen işlenmekte olan onca suçun kurbanlarına suçu suç ortaklarından ya birine, ya diğerine atmaktan başka çare bırakılmıyor. Gözler, “derin devlet”te her gün yeni bir ağaç keşfetmekten ormanı göremiyor.
“Açılım”dan maksat ne ise, onu açılmaktan alıkoyan ne? İçişleri Bakanı ikide bir ortalara çıkıp konuşuyor, hiç bir şey söylemiyor. Söylüyorsa, bu bir millî birlik ve beraberlik açılımıdır, devlet projesidir dedikçe, bu dediğinden başka bir şey mi söylemek istiyor?
Devlet projesi olarak Kürt açılımı? Olmadı, devlet projesi olarak demokrasi açılımı? Dahası, dönüp dolaşıp geldiği yer: Ülkesiyle, devletiyle ve milletiyle millî birlik ve beraberlik projesi!
“Açılım”ın somut bir içeriği yok denilip duruyor hep. Nasıl yok? İşte açılımın içeriği! Bu!
Öyle olduğu Habur kapısı olayından önce apaçık görülmüştü. DTP’yi ve bölge halkını en hafifinden “hazımsızlık”la suçlayarak bu gerçeğin üzerini örtemezsiniz. AKP’nin açılım ajitasyonu yaz başından önce MGK bildirisi ve G.K.Başkanının açılımı izah ve tavzih eden beyanıyla, hemen ardından da yeni atanmış kuvvet kumandanlarının “dağdakilerin son ferdine kadar kırılacağını” bildirmeleriyle başlamıştı. Habur’dan gelişlerin doğurduğu şenliği –”sınırdan Diyarbakır’a kadar!”– Kürtlere çok görüp “sil baştan” lâfları eden Başbakan’ın daha önce, hadi daha sonra da diyelim, başlattığı ele avuca gelir ne vardı ki Başbakan “sil baştan” türü bir söylemle tarihi yeniden yazmaya kalktı? Meclis görüşmeleri ertesinde “Kan dökülmemesi, anaların ağlamaması için bütün makamları fedaya hazırız!” diye haykırmak için alelacele taa Malatya’ya koşan da bu aynı Başbakandı. Daha sonra, ülkenin gidilmedik yeri kalmamacasına AKP propaganda makinasının işletilmeye başlanacağını ilân eden de. O kampanya gecikince bütün geçen bayram boyunca TV ekranlarında günde on beş kez ampullu mampüllü “AKP-Millet birliği”ne dair propaganda spotları neydi öyle?
Sayın Genel Başkana da, partisine de Mart yerel seçiminin sonuçları alındıktan sonra bi haller oldu. Acayip celallendiler.
Başbakanın korktuğu, hem de fena halde korktuğu anlaşılıyordu. Korku bütün yaptıklarında ve yapmadıklarında, denemeye kalkıp da sonra vazgeçtiklerinde yansıyordu. Söylediklerinde de görüldü. Hâlâ da üslûbundan anlaşılıyor. Nerden icap ediyor bunca zamandan sonra ikinin biri yeni baştan bu, “Yedi yılda yedi Türkiye kattık Türkiye’ye” retoriği? “Açılım”la ne alâkası var?
1950’den sonra 1954 seçimini ve ardından 57 seçimini de kaybeden CHP, 54’deki kırk milletvekiline karşılık bu defa (57’de) iki yüze yakın milletvekili çıkarmıştı. DP az daha seçimi kaybediyor ve iktidardan oluyordu. Aldığı oy toplamı %50’nin altında kalmıştı. Menderes çok korkmuştu.
Tek parti iktidarı (parlamentoda tek başına iktidar olmaya elveren sayı çoğunluğu) iyidir hoşdur da, hem alışkanlık yaratır, seçilmek bir siyasi başarı olarak değil, âdeta Allah’ın bahşettiği bir “hak” olarak algılanır olur, hem de başarının sürmemesi (“hak”kın inkârı) hâlinde olacaklardan doğacak endişeyi kâbusa çevirir. Ne ki, hep aynı başbakanın ve partisinin gözüne ve sözüne bakan ekonomik rant kapısı anahtarının başka ellere geçmesi ihtimali, demokrasilerde iktidar hükümetleri ve partilerinin en korktukları şeydir. Hiç bir ekonomik, sosyal, politik müstakar nizamın yerli yerine henüz oturmadığı bizde ise tahammülü fevkalâde zor bir şeydir. Yalnız siyasi iktidar olgusu değil, sınıfsal temsiliyet bazında üstlenilmiş sosyal misyon da akamete uğrar. Büyük sorumluluk söz konusudur. Demokratik siyaset bir yönetim pratiği (oyun) değil, doğrudan sınıflar arası güç kapışmasıdır. Dolayısıyla, on yıla yakın süren bir iktidarı, yani maddî/manevî onca başarıyı ve kazanımı, onca kazanç kapısıyla birlikte ardında bırakıp gitme korkusuna kapılan bir başbakanın –yapmayacağı değil ama– yapmaya hazır olmayacağı hiç bir şey yoktur: Çılgınlık dahil!
“Açılım, açılım” denilen şeyin sırrı buradadır. Muhalefet partileri ve diğer muhalifler iktidarın işi ucu açık bir sürece bıraktığından şikâyetçiler. Sürecin içinin dolmasının ona yüklenen işlevle bağdaşır bir şey olmadığını görmüyorlar; bazıları da ona kendi akıllarınca bir “içerik” uyduruyorlar: milleti ve ülkeyi bölmek! Saçmalığın daniskası! AKP gibi bir parti, daha yeni yeni yükünü tutmaya başlamışken, niye ülkeyi ve milleti bölmek gibi netâmeli bir maceraya girişmek istesin?
AKP iktidarına oldum olası şaşı bakan muhalefet cephesi sihirbazın şapkasının içinde olmadık şeyler ararken Başbakan ve partisi şapkadan ağzında oy pusulası taşıyan tavşan çıkarmaya hazırlanıyor...
Ama tam istedikleri gibi olmadı. Bir yerde iş bozuldu, ters de tepti.
Nerede?
CHP ile MHP’nin eline kolay kolay savuşturulamayacak güçlü kozlar vermenin yanı sıra, Kürt ulusal hareketinin talepleriyle ileri geri oyun oynanamayacağını idrake meşreplerinin de, mesleklerinin de müsait olmadığı görüldü. Türkiye’de Kürt sorununa Kürtlersiz çözüm icad etmeye kalkmak Kürt sorununu hiç anlamamış olmakla birdir. Bunu idrak edemeyenler Türkiye’nin birliğini yeniden kurma ve yönetebilme yeteneğine ve selahiyetine sahip olmadıklarını göstermeye devam ediyorlar.
İşin acı tarafı, özellikle işin ciddiyetini müdrik bir sosyalist sol hareketin hâlâ sergilemekte olduğu akut zaaf durumunda, şimdiki iktidarın başına bir hal geldiği takdirde yerine her gelenin her hâlükârda gideni aratacak olmasıdır.