Türkiye uzun yıllardan beri kapitalist ama işçi sınıfı yok görüntüsü veriyordu. Küresel krizin dünyada işinden ettiği 20 milyon işçiden 2 milyonu Türkiye’deydi ama yaşanan sorun “toplumsal mesele” hâline gelemiyordu. Türkiye işsizlikte yüzde 13,4 ile Avrupa’nın “sosyal felaket” sınırında gezinen ikinci ülkesiydi, fakat sükûnet içindeydi. Bu durum “açıklanamaz” sayılıyordu.
Kasım 2009’da 2 milyon kamu çalışan bir günlük iş bıraktı: “kanunsuz genel grev”e başvurdu. Bir kaç stratejik noktada etkili olabilen grev kapitalizme ve kapitalistlere hasar vermedi. Bu nedenle önemli sayılmadı. Oysa “kanunsuz” olması ve bu yönüyle emekçilere bugünkü atâletten nasıl çıkılacağını göstermesi bakımından önemli bir eylemdi. Sınıf mücadelesi bir bilinç ve özgüven sorunudur, vahiy gelir gibi gelmez, maddi ve subjektif koşulların kesişerek yarattığı bir toplumsal iklimde çıkar ortaya.
Arkasından Tekel işçilerinin , gene “kanunsuz” olan direnişi başladı. O grev 2010 yılı Ocak ayında devam etti, Şubat başında yine bir günlük bir “genel grev” benzeri bir eylemi oldu Tekel işçilerini destekleyen konfederasyonların.
“Kol işçisi” direnince devletin ve sermaye düzeninin tepkisi , “Artık işçi mi kaldı!” diyenleri şaşırtacak ölçüde ağır oluyor(muş)! Bu görüldü. Her yönüyle gösterilmek, kafalara kakılmak istendi. İşçiler gaz bombalarıyla kara kış ortası buz gibi sulara sürüldülerse de yılmadılar; “Ölürüz de dâvamızdan dönmeyiz!” diyerek eylemlerini sürdürdüler. Toplum işçilerin eylemine sempati gösterdi. O arada İstanbul belediyesine bağlı itfaiye işçilerinin cesurca sürdürdükleri, özelleştirmeye karşı direniş de dikkatlerden kaçmadı. Hükümet’in İstanbul ayağı Belediye Başkanı, oluşturduğu sivil silahlı çeteleri işçilerin üzerine sürünce işçiler kavgaya girdiler ve uzunca bir süre direnişten vazgeçmediler.
Artık işçilerin militanlaşmakta oldukları gözden kaçmıyor. Bu gelişmeler, sınıf mücadelesi yönünden Türkiye’de yeni bir döneme kapı açabilir. Bunun objektif nedenleri var. Çünkü hükümet, krizden zarar gören emekçi kesimleri, değil tatmin edecek, aldatacak ve pasifleştirecek her hangi bir sosyal program ortaya koyamadı. Hattâ, “koyamadı” bile değil, koymak için en ufak bir girişimde bulunmaya tenezzül etmedi. Buna temsil ettiği sermaye sınıfı, özellikle de o sınıf içinde kendine yakın saydığı kimi kesimler izin vermiyor; çünkü öyle bir sosyal program o kesimlerin spesifik çıkarları bakımından kolay kolay altından kalkılabilecek bir şey değil.
İşçiler en azından durumu kavramış gözüktüler. Belli ki bıçak kemiğe dayanmıştı ve devletin kolluk kuvvetlerinden ve AKP beslemesi para-militer grev kırıcıların uyguladığı şiddetten korkmuyorlardı. Emekçilerin korkuyu yenmesinde, artık direnmekten başka çare kalmadığını görmüş olmanın da payı var.
Böyle bir moment işçi bilincinde, siyasi mücadeleye sıçramanın potansiyel sınırıdır. Bundan sonrası “emekçi sınıf siyaseti”ni ilgilendirir. Türkiye’de bugün öncelikle kavranması gereken, şiddetli bir sermaye içi savaşın yaşandığıdır.
Sermaye kesimleri birbirine karşı gaz bombalarıyla değil, siyasetle savaşıyorlar. Kavgaları, “Sen değil ben, senden önce ben, senden çok ben sömüreceğim!” esasına dayandığı için bu kavga emekçilerin sırtında verilen bir kavgadır. Ne zaman emekçiler ulusalcı ya da liberal olup olmadığına bakmadan, sadece kendi çıkarları temelinde bütün sermaye gruplarına karşı kendi doğalarında saklı silahların tümünü birden kullanmayı öğrenirler, “sınıf” ve “sınıf siyaseti” o zaman yükünü almaya başlamış olur.
Türkiye’de böyle bir siyaset şu sırada bulunmuyor. Belki kendi sekti içinde niyeti bu olan sol partiler ve örgütler vardır, ama onları keşfetmeye de emekçi sınıfın sezgisel kapasitesi yetmiyor!
Bu durumda ne yapılır, ne demektir emekçi sınıf siyaseti diye sorulacaksa, çek kuyruğunu gitsin! Emekçi sınıf siyasetinin üretilmesi sosyalistlerden beklenir. Emekçi sınıf siyasetinin en
bilinen kriteri sermaye ve sermaye düzeni siyasetine karşı uzlaşmazlığıdır. O siyaset, eğer adından kasdedilen bir siyasetse, toplum içinde herkesle uzlaşır, fakat sermayenin çıkarıyla uzlaşmaz. Onunla ortak bir dil bulmaya çalışmaz. “İşçi ile işveren aynı teknededir, tekne devrilecek olursa işçiler de sulara gömülür” gibi aşağılık safsatalara pabuç bırakmaz. Emekçilerin çıkarı sözkonusu olduğunda kollarını kavuşturup oyalanmaz, eyleme geçer ve eylemde diretir. Pratik eylemiyle, emekçi hareketinin organik bir parçası olduğunu her durumda kanıtlar.
Şimdi, işte, kanıtlamaya hiç değilse başlamanın zamanıdır.