Sıradan insanların günlük yaşamlarını nasıl sürdürdükleri, günlük yaşamlarında hangi kurumlara güvendikleri ve yaşamlarını sürdürmek için kurdukları dayanışma amaçlı ilişki ağlarının nitelikleri dikkate alındığında Türkiye’nin “muhafazakâr ve cemaatçi toplum” özellikleri gösterdiği söylenebilir. Bütün kapitalist toplumlarda yaşayan bireyler, iş, konut, eğitim, sağlık, eğlence, güvence ya da dayanışma gibi yaşamsal öneme sahip gereksinmelerini karşılarken bazen piyasaya, bazen devletin kurumlarına, bazen de kendi kişisel ilişki ağlarına dayanırlar. Ancak farklı toplumlarda devlet, piyasa ve toplum olarak tanımlayacağımız bu temel alanların ağırlığı hem bireyler, hem de toplum açısından farklı olabilir. Bu bağlamda, tek bir alanın mutlak egemenliğinin olduğu saf bir toplum modelini bulmak mümkün değildir. Her toplumda farklı alanların ağırlığı farklı olabilir. Örneğin, sosyal güvenlik ya da toplumsal dayanışma açısından ABD’de piyasanın, İsveç’te devletin, Türkiye gibi bazı Güney Avrupa ülkelerinde ise cemaat ilişkilerinin göreli ağırlığından söz etmek mümkündür.
Türkiye gibi “muhafazakâr-cemaatçi” toplumlarda bireyler, piyasanın ve kamunun yetersiz kaldığı birçok alanda, kendi sınıfsal konumlarına bağlı olarak değişen kişisel ilişki ağlarını kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu tür toplumlarda yaşayanlar için, dar anlamda “aile” ve “akrabalık” ilişkileri, geniş anlamda etnik ya da dinsel cemaatçi ilişki ağları, piyasa ya da devletin kurumları kadar önemlidir. Bu toplumlarda yaşayan bireylerin, iş bulma, konut bulma, işsizliğe dayanma, çocuk büyütme, yaşlı ya da hasta bakma, borç alma ya da ihtiyaç hâlinde yardım alma gibi birçok konuda aile, akrabalık ya da cemaat ilişkilerini kullanmaları yaşamsal önemini korur. Bu toplumlarda yaşayan bireyler için “mahalle baskısı” olarak popülerleştirilen sosyal kontrol kurallarına uymak ve hâkim olan “cemaatçi”, etnik ya da dinsel, değerlere saygı göstermek neredeyse zorunludur. Çünkü bu toplumlarda ailesizlik, ilişki ağına sahip olmama ya da dışlanma durumunda bireyler gerçek sorunlarla karşı karşıya kalır.
Piyasanın güçlü olduğu modern kapitalist toplumların gözlenmesiyle geliştirilen sosyoloji kuramları, modern toplumların “cemaatten cemiyete”, modern bireylerin de “cemaat üyeliğinden özerk bireye” doğru evrildiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, “geleneksel-modern” ikilemi çoğu zaman saf modeller, “modernleşme” de “cemaatten cemiyete” doğrusal bir geçiş olarak kabul görmüştür.
Oysaki son dönemlerde yapılan araştırma ve analizler, kapitalist toplumların saf ve tek bir biçiminin olmadığını, tarihsel ve kültürel özelliklere bağlı olarak, her bir toplumun değişen özellikler taşıyabileceğini, aynı şekilde kapitalizme yeni geçen toplumların da tarihsel, kültürel birikimlerine ve konjonktüre göre değişen “modernleşme” deneyimleri yaşayabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, küreselleşmenin yaşandığı günümüzde Türkiye gibi köylülükten yeni çıkan toplumlarla, Rusya gibi sosyalist geçmişe sahip olan toplumların farklı dönüşümler yaşaması söz konusudur.
Son dönemlerde, farklı modernleşme deneyimleri konusu, Türkiye’deki toplumsal değişimin beklenmedik sonuçlarını açıklamak için de gündeme gelmektedir. Bu bağlamda, Nilüfer Göle’nin yeni örtünme biçimi olan “türban” için geliştirdiği ve çok tartışma yaratan “modern mahrem” kavramını örnek olarak gösterebiliriz. Bu kavram, türban gibi gelenekseli anımsatan bir örtünme biçiminin “modernleşme” göstergesi olarak kabul edilip edilemeyeceği tartışmasını başlatmıştır.
Bu tür tartışmaların başlamasında, kapitalist sistemi yaygınlaştıran küreselleşmenin, “modernleşme” göstergeleri arasında önemli bir yeri olan “cemaat üyeliğinden özerk bireye” beklentisini sarsması etkili olmuştur. Hemen bütün toplumlarda, ilk bakışta “muhafazakârlaşma”, “dindarlaşma” ya da “cemaatleşme” olarak tanımlanabilecek eğilimlerde artış gözlenmiştir. Modernleşmenin “yurttaş” kimliği altında özerk bireyleri üretmesi ve kültürel kimlikleri homojenleştirmesi beklenirken hemen bütün toplumlarda kültürel kimliklerin yeniden gündeme gelmesi, hem kültürel kimlikler, hem de modernleşme konusundaki tartışmaları yeniden başlatmıştır.
Çok boyutlu etkileri ve nedenleri olan bu konu sosyal bilimlerin farklı disiplinleri tarafından farklı kavramlarla, farklı analiz çerçevesinde tartışılmaktadır. Burada değineceğimiz sosyal politikayla ilgili olan çevreler cemaatleşme eğilimlerini piyasanın egemenliğinin artmasına ve buna karşılık ulus devletin özellikle sosyal güvenlik gibi konularda etkinliğinin azalmasına bağlamaktadır. Bu açıklama çerçevesine göre, son dönemlerde, bütün toplumlarda bireyler, piyasanın acımasız kuralları karşısında çaresiz kalmış ve kendi kişisel ilişkilerine dayanmaya başlamışlardır. Bugünkü yönetimlere hâkim olan liberal ideoloji de devletin küçültülmesi yönünde baskı yapmakta ve piyasaya müdahale edecek düzenlemelere olanak vermemektedir.
Bu eğilimlerin, Türkiye gibi cemaat ilişkilerinin zaten yaygın olduğu toplumlarda farklı, ABD, Kanada ya da Rusya gibi cemaat ilişkilerinin çözüldüğü toplumlarda farklı etki yapacağı açıktır. Nitekim son dönemlerde gerek Avrupa ve gerekse ABD ve Kanada gibi ülkelerde uzun bir dönemdir gündemden kalkmış olan “dayanışma ağları” konusu yeni bir araştırma alanı olarak sosyal bilimcilerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Bireyciliğin yerleşik olduğu bu ülkelerde aile ve akrabalık ilişkilerinden çok, sivil toplum örgütleri ya da arkadaşlık ilişkileri gibi yeni ağlardan söz edilmektedir. Bunların geleneksel “cemaatçi” ilişkilerden farklı ilişkiler olduğu açıktır.
Türkiye’de de son dönemlerde etnik ve dinsel ilişki ağlarında artış gözlenmekte ve bu eğilimler “cemaatleşme” ve “muhafazakârlaşma” gibi kavramlar etrafında tartışılmaktadır. Ancak, diğer ülkelerden farklı olarak, Türkiye’deki tartışmalarda dikkati çeken nokta, bu tartışmaların daha çok “laiklik” ekseninde, güncel siyasal tartışmaların belirleyiciliğinde ve sürekli olarak bazılarına göre “Cumhuriyet öncesine dönüş korkusu”, bazılarına göre ise “Osmanlı nostaljisi” olarak geçmişe referansla tartışılmasıdır. Devletin ve siyasetin yönetimiyle ilgili kurallarda konsensüsün sağlanamadığı bir toplumda bu büyük toplumsal çalkantının siyasete bu biçimde yansıması kaçınılmazdır. Bu tartışmalarda küreselleşmenin, hızla yaygınlaşan kapitalist ilişkilerin ve artan iletişim olanaklarının mevcut ilişkiler sistemine yaptığı sarsıcı etkiler çok nadir olarak gündeme gelmektedir. Türkiye’de siyasal alandaki kilitlenmeler ve gerilimler ister istemez sosyal bilimcileri de etkilemektedir.
Bu çerçevede, 1920’lerin ekonomik ve siyasal ortamında 10-15 milyon nüfuslu, yüzde 80’i köyde yaşayan ve sadece iki milyon kentli nüfusu olan Türkiye’de “Sünni-Türk” kimliğine göre kurgulanmış ulus devlet yönetiminin bugüne kadarki uygulamalarının sonuçta bugün içinde yaşadığımız “muhafazakâr-cemaatçi” yapıyı oluşturduğu bilinmektedir. Mevcut “muhafazakâr-cemaatçi” yapıda “öğretmenin mi”, yoksa “imamın mı” daha etkili olduğunu anlamak kolay değil. Ancak, değil ateistlerin, Hıristiyanların ya da Alevilerin bile kendilerini açıkça ifade edemedikleri, laik olduğunu iddia eden politik elitin bile “...ben aslında dindarım, benim dedem müftüydü...” diye söze başladığı bir ortamda “dindarlığın” ya da “muhafazakârlığın” yeni bir olgu olduğunu iddia etmek ne derecede geçerli olabilir?
Türkiye’deki muhafazakâr cemaatçi yapının öncelikle aile ve akrabalığa ve bunun bir devamı olarak etnik ve dinsel ağlara dayandığı bilinmektedir. Cemaatçi ağlarla bağlantılı olarak mevcut yapı, ataerkilliğin etkili olduğu bir gündelik yaşamı da canlı tutmaktadır. Türkiye’deki erkek egemen düzen bir taraftan “ekmek kazanan erkek ve ev kadını” ikilisine dayalı aile yapısıyla, diğer taraftan kültürel ve dinsel unsurları iç içe barındıran değerler sistemiyle bugüne kadar sarsılmadan yaşamını sürdürebilmiştir. Ataerkillik ve muhafazakârlık, derece farkıyla, bütün toplumsal kesim ve sınıfların yaşam biçimini de etkilemektedir.
Başlangıç noktası olarak bu durum veri olarak kabul edildiğinde, son dönemlerde oluşan değişimlerin nedenlerini ve sonucunu analiz etmek belki de daha kolay olabilir. Küreselleşmeyle artan ve yaygınlaşan piyasadaki kuralsız hareketlerin, birçok ülkede belirsizlik yarattığı, alışılmış iş yapısını değiştirdiği ve sosyal güvenlik sistemini sarstığı bilinmektedir. Bu durumun Türkiye açısından anlamı, özellikle yoksulların aile ve akrabalık ilişkilerine daha fazla muhtaç duruma düşmeleridir. Ancak, Türkiye’de zaten çok fazla yük taşımış olan aile ve akrabalık ilişkilerinin bu yeni travmayı da kaldırması mümkün olamamış ve bu ilişkilerde sarsıntı yaşanmaya başlamıştır.
Türkiye’deki ataerkil düzenin küreselleşmenin öncesi de sarsılmaya başladığı bilinmekteydi. Göç ve kentte zorluklarla kurulan yeni yaşam, özellikle yoksulların aile ve akrabalık ilişkilerine olan güvenlerini sarsmaya başlamıştı. Birçok araştırma, aile ve akrabalık ilişkilerinin, kentteki işsizlik, çocuk yetiştirme ya da yoksulluğa çözüm bulma gibi birçok konuda yeterli olamadığı göstermişti. Bütün bunların beklenmedik bir etkisi de ataerkilliğin meşrûiyetinin sarsılması olmuştur.
Son dönemlerde, küreselleşmenin etkisiyle oluşan hızlı değişim ve dünyayla ilişkilerdeki artışın hem aile ve akrabalık ilişkilerinde, hem de eski tür cemaat ilişkilerini çözülme sürecini hızlandırdığı söylenebilir. Bu noktada AKP yönetiminin artan işsizlik, kuralsızlık ve güvencesizliği “yeni tür cemaatlerin” ve belediyelerin dağıttığı erzak ve yardımlarla denetim altına alınmaya çalıştığı ve yoksul kesimlerden aldığı destekte bu politikaların etkili olduğu bilinmektedir. Ancak, bu yardımların “güçlü ve himaye edici erkek egemen” düzene olan güveni sürdürmeye yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Bu bağlamda son dönemlerde artan muhafazakârlıkla ilgili göstergelerin bir kesimini ataerkilliğin sarsılmasına olan tepkiler olarak da yorumlamak mümkündür. Türban gibi, kadınlarla ilgili bütün tartışmalarda erkeklerin heyecanı ve ısrarını izlemek bile konunun ataerkillikle ilgisini açıkça ortaya sermektedir. Bir anlamda sarsılan ataerkilliğin dinle, inançla ilgili argümanları öne sürerek kendini yeniden üretmeye çabaladığı söylenebilir.
Bu noktada, Türkiye’deki erkek egemen düzenle ilgili algılamalarda, kadınların da bu sistemin sürmesi yönündeki rolleri ve kadınların bu sistemin sarsılmasından duyacakları endişenin göz ardı edildiğine işaret etmek gerekir. Ataerkillik gibi çok köklü ilişkiler ve değerler sisteminin sarsıntısı sadece erkekleri değil, bu sisteme dâhil olan kadınları da ürkütmektedir. Bu bağlamda, kadınların, işsizlik, güvencesizlik gibi yeni durumlar karşısında çok daha donanımsız oldukları, korktukları ve erkek egemen aile düzeninin devamı için çaba gösterdikleri söylenebilir. Bu çerçevede, İslamcı hareketin temsil ettiği “yeni muhafazakârlık”, sosyal yardım harcamaları, ürettiği yeni muhafazakâr aile ve kadın modeli sadece erkekler değil, bu sarsıntıdan ürken kadınlar için de yeni bir umut ışığı olmuştur.
Diğer taraftan, küreselleşmenin bir başka etkisi de dünyayla iletişimin artması, haberleşme olanaklarının çeşitlenmesi, seyahatlerin ucuzlaması ve artması, televizyon ve internet aracılığıyla yeni bilgiler edinilmesidir. Bütün bu olanaklar, insanlara yeni kavramları öğrettiği gibi, farklı yaşam biçimleri ve farklı değerler hakkında bilgi de vermektedir. Eşcinsel evliliğinden, kırbaçlama cezasına, Mormon tarikatından El Kaide’ye kadar birbirinden çok farklı yaşam biçimleri hakkında ânında ve ayrıntılı bilgi sahibi olanlar için “demokrasi”, “eşitlik”, “refah”, “haklar, “ahlâk” gibi birçok soyut kavram sınırsız sayıda kanaldan edinilen bilgilerle yeniden değerlendirilebilmekte ve yeni anlamlar kazanabilmektedir. Bütün bunların sonucunda bireylerin, hem saygı duyacakları değerlerin, hem de kuracakları yeni ilişki ağlarının değişeceğini öngörmek çok da zor değildir.
Aile ve akrabalarından yardım alamayanların belediye tarafından dağıtılan yardımlara dayanarak yaşamlarını sürdürürken, girdikleri yeni ilişki ağları artık isteseler de istemeseler de eskisinden farklı olacaktır. Ancak bu yeni cemaat ilişkilerinin eski ilişkiler kadar kapsayıcı olup olamayacağı belli değildir. Aynı şekilde bireylerin artık “imam” ve “öğretmen” dışında sayısız öğreticisi vardır. Bu sayısız öğreticiden edinilen yeni bilgiler ve değerlerin “mahalle baskısı” diye adlandırılan gelenek-sel toplumsal mekanizmalarla denetlenebileceği şüphelidir. “Küresel köyde mahalle baskısı” da eskisinden farklı olacaktır.
Bu çerçevede, son dönemlerdeki değişimi anlamak için sadece “muhafazakârlaşma” ya da “cemaatleşme” eğilimlerine bakmak yeterli olmayacaktır. Bu süreci anlamak için aynı zamanda yeni “değerleri” ve yeni “demokratikleşme” taleplerini de dikkate almak gerekir. Örneğin, kadınların örtünmesindeki artışla, kadın erkek eşitliğini sağlamaya dönük taleplerdeki artışı bir arada düşünmek ve değerlendirmek gerekir. Esas olarak, her şey hızla değişirken “ataerkilliğin” ya da “cemaat ilişkilerinin” aynen muhafaza edilmesini beklemek ne kadar gerçekçi olabilir? Belki de hepimizin, “imamın” da “öğretmenin” de hayretle seyrettiği bu pencereden etrafa bakarak yeni dünyayı anlamaya çalışmamız gerekmektedir.
Sema Erder, Kızılcık, sayı 34, Güz 2008, s. 10-12.