Kızılcık dergisi yazarlarından hocamız, yoldaşımız, dostumuz Sadun Aren öldü.

Türkiye komünist hareketinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki, yani Soğuk Savaş dönemi sosyalist siyasi mücadelede önde gelen isimlerinden biriydi. Bu mücadelenin Sovyetçi, Leninci kanadındandı. 1965-1969 arasında Meclis’te TİP milletvekili olarak yaptığı bütçe konuşmalarında, keskin bir kapitalizm eleştirisi vardı, alternatif olarak sosyalist ekonomiyi gösteriyordu ve Türkiye bunları ilk kez ondan duyuyordu.

Sovyet sosyalizminin yıkılmasından herkes gibi o da derinden etkilendi ama sosyalizme olan inancı zerrece sarsılmadı. Sadun Aren sosyalizm için mücadeleden vazgeçmedi. Özellikle altını çizmek gerekir, Marksizmden hiç kopmadı, Leninizm defterini tarihteki onurlu yerine koydu, Türkiye’de sosyalizm için siyasi mücadelenin toparlanıp yeniden ayağa kaldırılması için, genç/orta yaş ve yaşlı devrimcilerin arasına girdi, onlarla birlikte düşünüp çare aramaya çalıştı. ÖDP farkında mıydı bilinmez ama, öldüğünde ÖDP onursal başkanıydı.

Aren’in komünist mücadeleye adanmış ömrünün büyük kısmının Soğuk Savaş döneminde geçtiğinin özellikle hatırlanması gerekir. Besbelli ki bu önemli nokta atlanarak Aren hakkında yazılar yazılacak, sözler söylenecek ve bunlar ister istemez eksik veya yanlış olacak. Nitekim ölümünün haftasında İstanbul’da yapılan bir anma toplantısında yapılan bazı değerlendirmeler, Kızılcık’ın bu konudaki hassasiyetini haklı çıkarıyor, en yakın siyasi arkadaşları tarafından yapılmış olsalar da, Aren’e haksızlık oluyor.

Aren’in 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran gibi, TKP’ye üye olduğu (Nihat Sargın) söylendi. Aren’in kendisi bu konuyu önemsemez görünürdü, TKP’ye üye olduğunu söylemediği gibi, üye olmadığını da söylemezdi. Bu bizim komünist mücadele tarihimizin kendine has özellikleri nedeniyle böyle oluyordu. TKP’ye üye olmak veya olmamak başka bir şey, “komünist olmak” başka bir şeydi. Örneğin 1951’de, partiyi toparlamak ve Kore’ye asker gönderilmesine karşı bir şeyler yapmak amacıyla “Merkez Komitesi” adıyla toplananların, genel sekreter seçmek için bekledikleri, ama kendisi gelmediği için seçemedikleri kişinin Hikmet Kıvılcımlı olduğunu söyleyen ve yazan kişi TKP’ye 1930’lu yıllardan önce üye olmuş bir kişidir (Mehmet Bozışık). Bu öyle bir “toparlanma”dır ki sonraki on yıllar boyunca da hiç gerçekleşmemiştir, gerçekleşmiş görüneni de partinin o zamanki ikinci adamı durumunda olan Mihri Belli tarafından reddedilecektir. TKP varla yok hükmünde olduğu için Türkiye’de bir değil, üç-beşten bile fazla komünist partisi kurulacaktır. Vak’a böyle olduğu için TKP tarihiyle epeydir ve bugün, isteyen istediği gibi yorum yaparak oynamaktadır. Bunun baş sorumlusu oynayanlar değildir elbette, onlar komünist mücadeleye “tutundukları yer”den ölümüne katılmış insanlardır, baş sorumlu dünya komünist hareketinin uzun yıllar tek, sonrasında en büyük çekim merkezi olan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’dir. Bunun böyle algılanması en azından bazı bölümlerinin söylenen her yalanı kaldırır cinsten bir komünist mücadele tarihimiz olduğunun bilinmesi bakımından önemlidir.

Aren’e, dünyaya ömrünün son on yılında “puslu camın arkasından” baktığı için övgü dizenler, berrak camın arkasından baktığı altmış yıla sövmektedirler. Niye? O berrak cam dünyayı siyah-beyaz gösteriyordu diye. Ne demek bu? Yani Sadun Aren “puslu cama” gelinceye kadar kapitalizm-sosyalizm, emek-sermaye, ezilen-ezen, yöneten-yönetilen, haklı-haksız şablonunda düşünen ve mücadele eden bir adamdı. Bu bakışta hiçbir “derinlik” yoktu, o kadar ki, dünyaya böyle bakanların yaşamında aşk, sanat, coşku, şiir, vb. yoktu. Tanımasak, hakkında anlatılanlardan bilmesek, birlikte yıllarca siyaset yapmamış olsak Aren’in böyle biri olduğuna inanacaktık!

Soğuk Savaş dönemi komünistlerinin dünyaya siyah-beyaz bir camdan baktıkları doğrudur. Hüseyin Ergün, Aren’in 2000’lere kadar gelen ideolojik ve siyasal çizgisini böyle değerlendirdi. Ama insaf, bu zaten dünyanın bütün komünistlerinin özelliğiydi. 1956 yılında Macaristan, 1962 yılında Küba, 1968 yılında Çekoslovakya olayları dünya komünist hareketini ve zihinleri her defasında ikiye böldü, ama ortasından bölmedi. Sovyet yanlıları hep çoğunluk oldular, diğerleri marjinal. Sadun Aren de bütün bu olaylara SSCB veya Komintern cenahından bakmıştı. Burada yanlış veya doğru olduğu tartışılamayacak, bütün o dönem komünistleri –ve partileri– için geçerli olan tek bir devrim stratejisi söz konusuydu. Aren’in devrimci düşüncesi bu genel geçer komünist stratejinin bir parçasıydı. Olsa olsa Aren’i devrimci olduğu için eleştirmek gerekir. Bağlı olduğu devrimci stratejiyi kendisi yazmıştı, biz burada mealen hatırlatalım:

Soğuk Savaş dünyasının hemen bütün ülkelerinde komünistler iktidar stratejilerini Sovyetler Birliği’nin varlığına ve gücüne dayandırmaktaydılar. Bu komünist devrim stratejilerinin temel özelliği, devrimin kitlesel sınıf gücü ve siyasi örgütlenmesi gibi unsurlarını, “askeri” bir eksen üzerine örmesiydi. Komünist siyasi örgütlenme bu dönemde doğal olarak “militer” özellikler gösteriyordu. Komintern bu örgütlenmenin merkeziydi.

2. Dünya Savaşı içindeyken ve bittikten sonraki kısa dönemde gerçekleşen Doğu Avrupa sosyalist (halk) devrimlerinin Kızıl Ordu yardımıyla ve hattâ çoğunluğunun Kızıl Ordu himayesinde gerçekleşmiş olması tüm komünistler için ortak bir devrim stratejisi yerine geçmişti. DDR’den Kuczynski, hattâ bu dönemin devrimlerini, “özel tarihi koşullarda proletarya diktatörlüğü bir dış olgu” olarak ortaya çıkabilir diye teorileştiriyordu. Gerçi 60’lı yıllarda TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, “Seçimle geleceğiz, iktidarı bize vermezlerse almasını biliriz,” diyerek başka bir “devrim yolu” ima ediyordu ama bu dahi son tahlilde SSCB’nin prestijinin ve gücünün bir denge unsuru olarak “seçimli Türk devrimi”nde kolaylaştırıcı olacağı hesabını içeriyordu.

Yani Sadun Aren ve o dönemin tüm komünistlerine göre, Türk sosyalistleri herhangi bir şekilde iktidar olduktan sonra Sovyetler Birliği’nin desteği ile kendini güvenceye alacak ve yukarıdan aşağıya hızla sosyalist düzenlemeleri yapacak, sosyalizmin sınıf temelini devrimden sonra böyle inşa edecekti.

Araya giren bunca zamandan sonra “Böyle sosyalist devrim stratejisi mi olurmuş?” demek kolaydır. Ne ki Sovyet modeli bir devrim düşüncesine sahip olanların siyasi devrim ve siyasi iktidarla ilgili çözümlemesi özetle bu idi ve Sadun Aren de böyle düşündüğünü söyledi ve yazdı.

Sovyet sosyalizminin yıkılmasından sonraki dönemde ve dünyada aynı tarihsel koşulların bir daha oluşmayacağını haklı olarak düşünen Aren, bu devrim düşüncesinden vazgeçmiş, dünyanın yeni koşullarına uygun bir “devrim” arayışı içine girmişti. Daha sonraki yıllarda yazdıkları, bu kez kapitalizmin içinde devinerek gelişen ve demokrasiyi mantıksal sınırlarına doğru açan bir mücadele ile sosyalizme varılabileceği yönündeydi. Sosyalizme götürecek olan, kapitalizmin özel bir gelişme varyantıydı ve bu tarz bir kapitalist evrimi emekçilerin mücadelesi garanti edebilecekti. Emekçilerin kararlı mücadelesi gene vardı. Bu mücadele olmazsa, kapitalizm öngörülen yönde gelişemezdi. Sosyalist siyasi mücadele bu nedenle önemini kaybetmemişti. İşin daha da ilginç olan yönü, Aren’de bu yeni görüşleri yine SBKP’nin, tarih sahnesinden çekilirken ortaya attığı “tez”ler kışkırtmıştı.

Aren bu yeni düşüncesiyle “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” anlayışından açıkça koptuğunu, ama Marksizmden kopmadığını bizzat kendisi söylemekteydi. Buradan doğan çelişkiyi nasıl halledeceği ise, zaman sorunu ve ayrıca onun sorunuydu.

Ama bunlar “düşünceler” idi. Bir de “siyaset” vardı. Sadun Aren adı asıl saygınlığına, siyaset alanına geçildiği zaman kavuşuyordu. Onun sarsılmaz sosyalist kimliğiyle karşılaştığımız asıl eylem alanı da siyasetti.

Burada, bugün için yaptığı siyaset çözümlemesine katılmasak da, siyasi kimliği hakkında söyleyeceğimiz çok söz vardır. Sosyalist siyaset burjuva siyasete benzemez. İlkeli, inançlı, kararlı bir siyaset olduğu kadar, “vefa” gerektiren bir siyasettir sosyalist siyaset. Susulacak yerde susmayı, konuşulacak yerde mutlaka konuşmayı, Aziz Nesin’in dokundurmasıyla “sakız çiğnenmeyecek yeri bilmeyi” gerektirir. Aren’den hiçbir şey öğrenmemiş, ama sadece bunu öğrenmiş olanlar bile, değerini bilirler.

Anma toplantısında arkadaşlarından bazıları, örneğin Hüseyin Ergün ya da Sönmez Targan, kendisinin kalkıp onlara, “Ben sarhoş muyum?” deme olanağı artık kalmadığı için, fırsat bu fırsattır diyerek, onu “dönek”, yani “sosyalizmden dönmüş” biri gibi göstermeyi denediler. “Puslu Camın Arkasında” kitabını örnek gösterdiler. Buna cevap verilmelidir.

Aren 20. yüzyılın belli bir dönemiyle sınırlı kalan ve yıkılan sosyalizme küfretmedi, onu savunmuş ve kendi ülkesinde gerçekleştirmek için mücadele etmiş olmaktan pişmanlık duymadı ve bu sosyalizm yıkıldı diye sosyalizm için mücadeleden vazgeçmek gerektiğini hiç düşünmedi. Aksine, denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış bu sosyalizmin işçilere ve emekçilere dünya çapında çok şeyler kazandırdığının farkında olarak, yıkılışından sevinç duymadı, çok üzüldü. O deneyimden dersler çıkarmak ve bunları şimdiki sosyalizm mücadelesine taşımak gereğinden söz etti. Bu da onun bilim adamı özelliğine yakışan bir tutumdu, sosyalizme bir inanç değil, somut sınıfsal bir hedef olarak bakıyordu. Terim gözden düştü ama söyleyelim, Sadun Aren “bilimsel sosyalist”ti. Yerini değiştirip başka bir camın arkasına geçmedi. Ömrü boyunca arkasından baktığı cam buğulandı ve o, ordan bakmaya devam etti. Camın buğusunu silmeye çalıştı.

Oysa Hüseyin Ergün gibi bir çok Marksist, yer değiştirdiler, “berrak cam”ın arkasına geçtiler. Bu berrak cam, sosyalizm diye bir şey göstermiyor. Sadece kapitalizmi gösteriyor. En fazlası, kapitalizmden bir “adalet” çıkarmaya çalışan, ya da belki bu da olmayacaksa ondan sadece demokrasi dilenen bir bekleyişi gösteriyor.

Sonuç olarak, sosyalizme adanmış hayatlara eleştirici bakış, bu hayatın daha da etkinleştirilerek sürdürülmesine dönük olmalıdır. Sömürüsüz bir dünya için özgürleştirici bir mücadele içinde olmak bunu zorunlu kılar. Sömürüsüz bir dünya için mücadele, dünyanın değişen koşullarında yeniden inşa edilecekse, böyle bir şey kritersiz, ölçüsüz olmaz. Bunlar da, başka yerden, başka düşünce ve eylemlerden değil, bu mücadelenin birikiminden çıkarılacaktır. Bu olurken elbette bir “yanlış”-“doğru” tasnifi de yapılacaktır. Bu hem önemli, hem de çok kolaydır. Ama ondan daha önemli olanı, bu yanlışları ve doğruları, her şeyden önce özgür, yürekli ve fedakâr insanların biriktirmiş olduğunu unutmamak, bu da yetmez, bildiğini genç kuşaklara, kafasının arkasında başka bir ince hesap kurmadan, olduğu gibi aktarmaktır.